2. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 2:ZAMBAK
Telefonumdan yükselen şarkının ritmiyle mutfakta usul usul hareket ediyordum. Kahvaltı sofrasını kurarken acelem yoktu; artık iş yerine gitmem gerekmiyordu. Sadece dosyayı teslim edecektim, hepsi bu. O düşünce bile omuzlarımdan görünmez bir yük almış gibiydi. Artık sınır tanımayan bir adamla aynı yerde kalmak yada göz göze gelmek zorunda değildim, göze girmek uğruna stajyerlerin hayatını altüst eden bir editörle uğraşmak zorunda değildik. Bu rahatlık, uykusuzluğuma rağmen içimde sessiz bir huzur bırakıyordu.
Dün Eylül’den geç çıkmıştım, haliyle geç yatmıştım ama buna rağmen bedenim dinlenmiş sayılmazdı. Yine de reçel kavanozlarını masaya dizerken şarkıya mırıldanarak eşlik ediyordum.
“Al beni ara sıra,Kollarının arasına sar beni ardı sıra…Geçmişin yarısı var…”
Çayı ocaktan alıp masaya bıraktım. Sofraya son bir kez baktım; her şey yerli yerindeydi. Menemen, peynirler, zeytinler… Ama Oğuz hâlâ ortalarda yoktu.
Tam o sırada kapı çaldı.
Müziği kapatıp kapıya yöneldim. Mutfak ve salon zaten bir olduğu için hemen kapının önünde belirdim kapıyı açar açmaz karşımdaki manzara içimi hem güldürdü hem sızlattı. Oğuz, elinde bir poşetle sırılsıklam duruyordu. Deri ceketinden yere su damlıyor, siyah saçları alnına yapışmıştı. İçeriye girmesi için kenara çekildim o ise girer girmez ayakkabılarını çıkarıp dolaba koydu.
“Şemsiye burada süs niyetine duruyor zaten, değil mi?” dedim.“Aksesuar olarak indirdim.”
Su damlayan saçlarına baktım hasta edecekti kendini aptal özellikle al demiştim çünkü bugün hava fazlasıyla yağmurluydu.“Ne var abla ya,” dedi umursamazca, “yağmurda ıslanmaktan kim hasta olmuş?”
Tam bunu söylediği anda hapşırdı.
“Senin gibi bağışıklığı harabe olanlar işte,” dedim. “Geç içeri. Havluyu sandalyeye bıraktım. Titriyorsun fino köpeği gibi. Öyle heykel gibi kapının önünde durma .”
Mutfağa doğru yürüdü, sonra arkasını dönüp bana baktı.“Bu güzel sevgi sözcükleriyle günümü aydınlatıyorsunuz sultanım,” dedi.
Havluyu alıp saçlarını kurularken ceketini de kenara bıraktı. Masadaki menemene bakıp kaşlarını kaldırdı sanki titremeyen o değilmiş gibi.“Bu aralar kendinizi aşıyorsunuz sultanım farkında mısınız?”
Yerime oturdum.“Nankör seni,” dedim. “Her pazar yaptığım şey zaten .”
Ağzına attığı lokmayı çiğnerken,“Çayımı doldur,” dedim.
Lokmayı yutup bana baktı.“Her pazar aynı replik. Bıktım artık kalk kendin doldur.”
Simiti ısırarak ona ters ters baktım.“Senin yanında daha ne kalkıp kendimi yoracağım? Kahvaltıyı ben hazırladım. Bari çayı da sen doldur. Eline yapışmaz.”
Uysal bir çocuk gibi kalkıp çayı doldurmaya başladı. O sırada yüzüne baktım. Babama ne kadar benzediğini bir kez daha fark ettim. Siyah saçlarının kulaklarının altında bitişi, ela gözlerinin hafif çekikliği, belirgin elmacık kemikleri… Sanki onun kopyasıydı.
Çayı bana uzattı.“Abla, alsana çayını.”
Bardağı elinden alıp bir yudum içtim. Oğuz yemeye devam ederken zihnim, istemsizce geçmişe kaydı. Babam… En son onunla on yıl önce aynı masada oturup yemek yemiştik. Zaman sessiz ama acımasızdı; hızlı geçiyor, geride kalanları ise yalnızlığa alıştırıyordu.
Çayın buharı gözlerimin önünde yükselirken, içimde tarifsiz bir boşluk kıpırdadı. Soframız kalabalık değildi eksikti belki ama oğuz ve Eylül yetiyordu .
Oğuz’un çatalı tabağa hafifçe değdi. Metalin porselene çıkan sesi, mutfakta gereğinden fazla yankılandı. Çay bardağımın içindeki buhar yükselirken gözlerim masanın ahşap damarlarında gezindi. O çizgiler… Babamın masaya her oturduğunda parmaklarıyla izlediği o ince çizgiler geldi aklıma.
Çayımdan bir yudum aldım ama tadını alamadım.
Oğuz bir süre sessiz kaldı. Yemeye devam ediyor gibi görünüyordu ama göz ucuyla bana baktığını hissediyordum. Hep böyle yapardı. Bir şeylerin ters gittiğini anladığında önce susar, sonra doğru anı beklerdi.
“Abla,” dedi sonunda.Sesi alçaktı, sanki mutfağın duymaması gereken bir şeyi söyleyecekmiş gibi.
“Hm?” dedim, başımı kaldırmadan.
Bir an durdu. Çatalı yavaşça tabağa bıraktı. Sandalyede hafifçe kıpırdandı.“Sen… babamı mı düşünüyorsun?”
Bu cümle, sanki bir yerime dokundu. Parmaklarım bardağın etrafında istemsizce sıkılaştı. Gözlerimi masadan ayırmadım. Çünkü biliyordum; ona bakarsam kaçamayacaktım.
“Niye öyle düşündün?” dedim.Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Oğuz omuz silkti ama bakışlarını üzerimden çekmedi.“Bakışın değişti,” dedi. “Böyle oluyorsun. Sanki buradasın ama değilsin.”
Sessizlik aramıza yayıldı. Çayın buharı inceldi, sonra kayboldu. Saatin tıkırtısı bile daha belirgin gelmeye başladı kulağıma.
“Nereden çıkarıyorsun?” diye sordum ama bu, bir inkârdan çok gecikmiş bir savunmaydı.
Oğuz arkasına yaslandı. Eliyle bardağın kenarını çevirdi.“Onu düşündüğünde hep böyle oluyorsun,” dedi. “Sesin yavaşlıyor. Gözlerin… sanki bir şey arıyor.”
Boğazım düğümlendi. Yutkundum.“Bazen geliyor işte,” dedim sonunda. “İstemeden.”
Oğuz başını eğdi. Bir süre masaya baktı.“Ben de düşünüyorum,” dedi. “Ama sen düşündüğünde… ev daha sessiz oluyor.”
Bu cümle içime ağır ağır oturdu.
“Özlüyor musun?” diye sordum.Sesim titremesin diye kelimeleri tek tek seçtim.
Başını kaldırdı ve bende ona baktım gözlerinin içine .Ela gözleri bana takıldı. O bakış… Babamın bakışıydı. Aynı yerden kırık, aynı yerden güçlü.
“Özlüyorum,” dedi. “Ama alıştım.”
“Alışmak…” diye fısıldadım.
“Evet,” dedi. “Çünkü sen varsın.”
Bu kez ona baktım. Gerçekten baktım. Karşımda oturan artık küçük kardeşim değil, kayıplarla büyümüş bir adamdı.
Masadan kalktım. Yanına gidip saçlarını yavaşça karıştırdım.“Bazen güçlü olmak istemiyorum,” dedim. “Ama başka çarem yok.”
Elimi saçlarından çekmedim. Parmaklarım onun siyah tellerinde bir an fazla kaldı; sanki bırakmak istemiyordum. Oğuz başını hafifçe kaldırdı, yüzüme baktı. Gülmüyordu ama bakışlarında o tanıdık, sessiz güven vardı. İnsan bazen tek bir bakışla “yalnız değilsin” cümlesini duyabiliyordu.
“Var,” dedi sakince.“Her zaman başka bir çare var.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.“Ne gibi?” diye sordum.
Elini bileğime koydu. Sıcaklığı tenime geçti.“Mesela…” dedi, “ben.”
Bu tek kelime, içimde uzun süredir gevşemeyen bir düğümü yavaşça çözdü. Gözlerimi kaçırdım ama dudaklarım titredi. Güçlü durmaya çalışırken insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, izin verilmesiydi. Düşmeye. Yorulmaya. Susmaya.
“Sen hep benim arkamdasın,” dedim, daha çok kendime söyler gibi.
“Çünkü sen de hep benim önümdeydin,” dedi. “Hatırlasana… küçüktüm. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sen biliyordun. Ya da bilmiyormuş gibi yapıyordun ama yine de yürüyordun.”
Sandalyenin kenarına oturdum. Elini hâlâ bileğimde tutuyordu.“Bazen,” dedim, “her şeyi tek başıma taşımak zorundaymışım gibi geliyor.”
Başını iki yana salladı.“Değilsin. Hiç olmadın.”
Sessizlik tekrar aramıza yerleşti ama bu sefer ağır değildi. Taşımayan, bastırmayan bir sessizlikti. Mutfağın kokusu, yarım kalan kahvaltının sıcaklığı, evin içindeki tanıdık sesler… Hepsi yerli yerindeydi.
Bir an gözlerimi kapattım. O sessizliğin içinde kendi nefesimi duydum; biraz düzensiz, biraz yorgun. İçimde bir yer, ilk defa “bırakabilirsin” dedi. Bunu kendime nadiren söylerdim. Hep ayakta duran, hep toparlayan ben… O an, sandalyenin kenarında otururken bile sanki bir yere yaslanmış gibiydim.
Elimin altındaki saçlarının sıcaklığı, çocukluğumuzdan kalma bir hatırayı çekip çıkardı içimden. Babamın akşamları başımı okşadığı anlar geldi; evin ışığı loş, sesler kısık olurdu. Güven dediğin şey böyleydi işte. Gürültüsüz, iddiasız.
“Biliyor musun,” dedim, sesim fısıltıya yakın çıktı, “bazen güçlü olduğumu sanmıyorum. Sadece duramamayı öğrendim.”
Oğuz’un parmakları bileğimde hafifçe sıkılaştı. Ne acıtacak kadar, ne de bırakacak kadar. Tam kararında.“Durmak da bir şeydir,” dedi. “Herkes yapamaz.”
Gözlerimi açtım. Mutfağın penceresinden sızan solgun ışık, masanın köşesine düşüyordu. Toz zerreleri havada ağır ağır süzülüyordu; sanki zaman da yavaşlamıştı. İçimdeki ağırlık, adını koyamasam da, ilk kez yer değiştirmişti. Omzumdan inip kalbimin altına doğru çekilmişti; taşımak hâlâ zordu ama ezmiyordu.
Elimi yavaşça saçlarından çektim. Bu kez bırakabildim. Masaya döndüm, yerime oturdum bardağıma uzandım. Çayın buharı yüzüme vurdu; sıcaklığı içime kadar indi. Yudum aldım. Tadını aldım.
Oğuz masadaki boş tabağı kendine doğru çekip kenara itti. Omuzlarını gevşetti; az önceki ağırlıktan eser kalmamıştı.
“Bu arada,” dedi, sesi bilerek hafifletilmişti, “dosyayı bugün mü veriyorsun?”
Başımı salladım.“Evet. Uğrayıp bırakacağım. Uzun sürmez.”
“Güzel,” dedi. “O zaman dönüşte bana haber ver. Akşam için bir şeyler planlarız.”
Kaşlarımı kaldırdım.“Plan derken?”
Omzunu silkti.“Bir şey işte. Sinema olur, dışarıda yemek olur… evde saçma bir film açıp sövmek olur.”
İstemeden güldüm.“En son seçtiğin filmde bir buçuk saat boyunca hiçbir şey olmadı.”
“Sanatsal,” dedi ciddi bir yüzle. “Anlamamışsın.”
“Anlamadım zaten,” dedim. “Bir daha sen seçersen mısır bile almam.”
Ayağa kalktı, bardağını alıp lavaboya bıraktı.“Bak tehdit ediyorsun ama biliyorsun, yine de ben seçerim.”
“Kontrol manyağı.”
“Düzen sever.”
“Hayır, manyak.”
Arkasını dönüp bana baktı, gözlerini kıstı.“Dosyayı bırakıp geliyorsun. Kafanı dağıtıyorsun. Sonra da akşam bana eşlik ediyorsun. Bu bir öneri değil.”
Gülümsedim.“Emir mi bu?”
“Hatırlatma,” dedi. “Aç kalmamam için.”
Sandalyeye yaslandım.“Peki,” dedim. “Ama bu sefer film gerçekten bir film olacak.”
Hala yerinde otururken eliyle havayı keser gibi yaptı.“Söz vermiyorum.”
Mutfakta kalan kahvaltı kokusu hâlâ sıcaktı. İçimdeki ağırlık tamamen gitmemişti belki ama… yerini daha hafif bir şeye bırakmıştı.Gün, en azından buradan sonra, normal akacaktı.
Oğuz tam çayından bir yudum alacaktı ki telefonu masanın üzerinde titredi. Ekrana baktı. Bir an tereddüt etti, sonra açtı. Yerinden kalkmadı.
“Efendim?”
Sesi her zamankinden daha düzdü. Gözleri bir noktaya sabitlendi, çay bardağını masaya geri bıraktı.
“Şimdi mi?” dedi.Kısa bir duraksama oldu.
“Hayır, haberim yoktu.”
Ben ses çıkarmadım. Kaşığımı tabağın kenarına bıraktım, fark etmeden dinliyordum.
“Yok, o konu kapandı sanıyordum,” dedi.Sesindeki rahatlık biraz yapaydı.
Karşıdan söylenenleri dinlerken çenesini sıktı.“Bak… ben karışmam demiştim. Hâlâ da diyorum.”
Kalbim hafifçe hızlandı. Oğuz böyle konuştuğunda iş ciddi demekti.
“Hayır,” dedi net bir şekilde.“Şu an olmaz.”
Bir elini saçlarının arasından geçirdi.“Akşam? Akşam olmaz şimdi çıkarım evden.”
Telefonun diğer ucundaki ses yükselmiş olmalıydı; Oğuz’un kaşları daha da çatıldı.“Beni bu işin ortasına çekmeyin dedim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sadece karşı tarafın boğuk sesi duyuluyordu.
Oğuz derin bir nefes aldı.“Tamam,” dedi sonunda.“Bir bakarım.”
Telefonu kapattı ama hemen cebine koymadı. Bir süre elinde tuttu. Sonra yavaşça masaya bıraktı.
Gözlerim onun üzerindeydi.“Bir şey mi oldu?” diye sordum.
Başını kaldırdı. Bana baktı ama cevap vermeden önce bir an düşündü.“Yok,” dedi. “Eski bir mesele.”
Ses tonu sakindi ama ben onu tanıyordum. Eski mesele dediği şeyler, hiçbir zaman gerçekten eski olmazdı.
“Çıkacak mısın?” dedim.
Başını iki yana salladı.“Birazdan.”
Çayından bir yudum aldı. Ben de sustum.Masada konuşulmayan ama duyulan bir şey vardı.
Oğuz yerinden kalktı. Sandalye ahşap zeminde hafifçe sürtündü. Masanın üzerindeki siyah ceketini aldı, telefonunu cebine koydu. Her zamanki gibi acele etmiyordu ama adımlarında bir kararlılık vardı; söylemediği bir şeyin ağırlığı omuzlarında duruyordu sanki.
Yanıma geldi. Eğilip yanağıma kısa bir öpücük kondurdu. Ne uzun ne acele… Tam kararında.“Dikkat et,” demek istedim ama kelimeler boğazımda kaldı.
Arkasından seslendim, sesimi biraz yükselterek:“Geç kalma akşam, yoksa yiyeceğin tek şey dayak olur.”
Mutfağın kapısında durdu, başını çevirip bana baktı.“Tamam abla,” dedi.Gülüyordu ama gözleri gülmüyordu.
Kapı açıldı, ardından kapandı. Ev bir anda sessizleşti. O sessizlik… insanın içine çöken cinsten.
Olduğum yerde kaldım. Bir şey söylemediğini biliyordum. Hissediyordum. Ama Oğuz, çözemediği ya da gerçekten önemli olmayan şeyleri anlatmazdı; bunu yıllar içinde öğrenmiştim. Eğer susuyorsa, ya kendi içinde hâlâ savaşıyordu ya da beni korumaya çalışıyordu.
Onu sırtboğaz etmiyordum. Üstelemiyordum. Daha yirmisindeydi… Her adımına karışırsam nefes alamazdı. Benim görevim kontrol etmek değil, yanında durmaktı.
Ama yalan yok…Bazen de döverdim.Kendini kaybetmesin diye.Savrulmasın diye.Hayat onu sertleştirmeden önce ben sert olayım diye.
Çünkü seviyordum.Ve sevgi bazen yumuşak bir kucak değil, dimdik duran bir duvar olurdu.
Evin içinde yalnız kaldım. Masadaki yarım kalmış kahvaltıya baktım. İki kişilik ama tek kişilik bir masa.İçimden geçirdim:
Aile bazen kalabalık değildir.Aile, gidenin ardından kapının sesini tanıyabilmektir.
Oğuz benim ailemdi.Ve ben, ne olursa olsun, onun arkasındaydım.
Yerimden kalktım. Masayı toplamaya başladım; tabakları üst üste dizerken evin içindeki sessizlik bana eşlik ediyordu. Kahvaltının sıcaklığı çoktan dağılmıştı ama ahşap masanın üzerinde hâlâ Oğuz’un bıraktığı izler vardı. Bulaşıkları makineye yerleştirip kapağını kapattım. Tık…Gün artık başlamıştı.
Odaya geçtim. Dolabın kapağını açtım; elim hiç düşünmeden siyah, geniş paça kotuma gitti. Üzerine beyaz kazağımı aldım. Sade ama rahat… dikkat çekmeyen, bana alan tanıyan cinsten.
Telefonumu elime alıp Eylül’ü aradım. Hoparlöre aldım. Aynı anda saçlarımı tepemde sıkıca toplayıp lastikle bağladım. Telefon çaldı, sonra açıldı.
“Günaydın,” dedim.
“Günaydın aşkım, ne yapıyorsun?”Sesi uykulu ama enerjikti.
Aynanın karşısında yüzüme nemlendirici sürerken konuştum.“Hazırlanıyorum, birazdan çıkacağım. Dün Alev’den Emir’in yerini öğrendim, mesaj attım. Bir saat sonra kafede buluşacağız.”
Kapatıcıyı göz altlarıma tamponlarken Eylül’ün sesi ciddileşti.“Tamam ama dikkat et kendine. Ben de Arda’nın yanına gidip biraz duygu sömürüsü yapacağım,” dedi, hafif bir gülümsemeyle. “Elindeki bilgileri döksün bakalım.”
“Sen bu işi iyi biliyorsun,kızım .”
Gözlerime siyah kalemi sürdüm. İnce ama net bir çizgi… Sonra küçük bir eyeliner çekip gözlerimi biraz daha keskinleştirdim. Kaşlarımı sabitleyip kahverengi rujumu sürdüm; dudaklarımda kararlı bir ifade kaldı.
“Tamam o zaman,” dedim kabanımı alırken. “Akşam bana haber ver. Konumun da bende açık olsun, tamam mı?”
“Senin de,” dedi. “Dikkat et kendine. Görüşürüz.”
Telefon kapandı. Odanın sessizliği geri döndü.
Büyük çantamı açtım. Dinleme cihazını ve küçük kamerayı dikkatlice içine yerleştirdim. Cüzdanımı da ekleyip fermuarı çektim. Aynadaki yansımama kısa bir bakış attım; hazırdım.
Kabanımı giyip odadan çıktım. Antrede spor ayakkabılarımı giyerken içimde tuhaf bir sakinlik vardı. Ne acele ne korku… sadece odak.
Kapıyı çekmeden önce bir an durdum.Derin bir nefes aldım.
Ve çıktım.
Kapıyı üzerimden yavaşça kapattım. Kilidin sesi apartman boşluğunda yankılandı; sanki evde bıraktığım her şeyle arama ince bir çizgi çekmiş gibiydi. Merdivenlerden inerken adımlarım düzenliydi, acelem yoktu. Acele, hata yaptırırdı.
Dışarı çıktığımda hava serindi. Yağmur yeni dinmişti; asfalt hâlâ ıslaktı ve gri gökyüzü şehrin üstüne ağır ağır çökmüştü. Kaldırımdan yürürken ayakkabılarımın çıkardığı ses bana eşlik ediyordu. Kulaklığımı takmadım. Bugün çevreyi duymam gerekiyordu.
Kulaklığımı takmadım. Bugün çevreyi duymam gerekiyordu.
Sokağın köşesini dönerken park hâlindeki arabam göründü. Yağmurdan sonra daha koyu duran siyah rengi, kaldırımın griyle karışan tonundan ayrılıyordu. Adımlarım yavaşladı; bilinçliydi bu. Arabaya binerken bile acele etmemeyi öğrenmiştim. Acele, dikkati dağıtırdı.
Anahtarı çantamdan çıkarırken metalin soğukluğu avucuma geçti. Kapıyı açtım, içeriye oturduğumda arabanın tanıdık kokusu beni sardı. Kapıyı kapattım. Dışarının sesi bir anda kesildi. Dünya küçüldü; direksiyon, ön cam ve ben.
Anahtarı kontağa taktım. Motorun sesi, sessizliği böldü. Gösterge paneli birer birer yandı. Emniyet kemerini taktım, aynayı ayarladım. Yüzüm aynada kısaca gözüme çarptı—sakin ama uyanık. Bugün böyle olmak zorundaydım.
Aracı geri vitese alırken silecekler otomatik olarak çalıştı, ön camdaki ince su tabakasını temizledi. Yola çıktım. Sokaklar henüz kalabalık değildi. Islak asfalt, lastiklerin altında yumuşak bir ses çıkarıyordu.
Direksiyonu iki elimle tutuyordum. Düşüncelerim dağılmıyordu; aksine, tek bir noktada toplanmıştı. Birazdan olacaklar. Söylenecekler. Söylenmeyecekler.
Bir kavşağa geldiğimde kırmızı ışıkta durdum. Camdan dışarı baktım. İnsanlar aceleyle yürüyordu, kimse kimseye bakmıyordu. Herkes kendi hikâyesinin içindeydi. Ben de öyleydim.
Işık yeşile döndü. Gaza hafifçe bastım.
Telefonum çantanın içinde titreşti ama bakmadım. Şimdi değil. Önce gitmem gerekiyordu. Önce yola çıkmak.
Kafeye giden sapağa girdiğimde kalbimin ritmi değişti ama yüzümdeki ifade aynı kaldı. Arabayı uygun bir yere park ettim. Motoru kapattım. Bir an direksiyonun üzerinde kalan ellerime baktım.
Derin bir nefes aldım ardından dinleme cihazının tuşuna bastım .
Kapıyı açtım. Yağmurdan sonra serinleşmiş hava yüzüme çarptı. Arabadan indiğimde kapıyı kilitledim; o tanıdık bip sesiyle birlikte.
Çantamı omzuma taktım. Omuzlarımı geriye attım.
Ve yürümeye başladım.
Kafeden içeri girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Kahve kokusu, loş ışıklar ve masalara serpiştirilmiş birkaç insan… Gözlerim alışır alışmaz onu gördüm. En köşede, duvara yakın bir masada oturuyordu Emir. Sanki her zamanki yerindeymiş gibi rahattı; bu rahatlık bende hep huzursuzluk yaratırdı.
Tek tük masaların arasından geçerek yanına yürüdüm. Beni fark ettiğinde ayağa kalktı. Yüzünde o tanıdık, ölçen biçen ifade vardı. Elini uzattı.
“Uzun zaman oldu, görüşmeyeli.”
Elini sıktım. Tokalaşması kısa ama kontrollüydü. Yerime oturdum, çantamı sandalyenin yanına bıraktım.
“Nasılsın?” diye sordu.
Kahverengi gözlerine baktım. Ne yumuşaklık vardı o bakışta ne de samimiyet.“Hal hatır sormaya gelmedim,” dedim net bir sesle.
Başını hafifçe salladı. Sanki bunu bekliyormuş gibi.“Tamam,” dedi. “Ne sormak istiyorsun?”
Boğazımı temizledim.“Son birkaç aydır kafes dövüşleri arttı. Ama bu sefer daha farklı. Daha tehlikeli. Özellikle biri—”
Sözümü kesti.“Gece Avcısı’nı mı soracaksın?” dedi sakince. “Onun takipçisi çok.”
Başımı salladım.“Ne biliyorsun?”
Arkasına yaslandı. Sandalyenin gıcırtısı bile rahattı.“Sana ne lazım?” dedi.
Bu kadar rahat olması sinirimi bozdu. Gözlerimi devirdim.“Bu kadar eminsin yani,” dedim, “her soruma bir cevabın olacağına?”
Gülümsedi. Kendinden memnun bir gülümsemeydi.“Uzun zamandır girdiği her ringde her ortamda ben de vardım,” dedi. “İster istemez… öğreniyorsun.”
Gözlerinin içine baktım.“Her şeyi.”
Bir an sustu, sonra yana doğru sırıttı.“Pahalıya patlar.”
Çantamdan zarfı çıkardım, masanın ortasına doğru uzattım ama elimi çekmedim.“Beni bir sonraki maçına sokmanı istiyorum,” dedim. “O mekâna girmem lazım.”
Yüzünü ekşitti.“İmkânsızı istiyorsun.”
Parayı biraz daha ileri ittirdim.“Yeterince para her kapıyı açar,” dedim sakin bir sesle.“Benim bir anahtara ihtiyacım var. Ve o anahtar ise sen olacaksın .”
Gözlerime baktı. Bu kez bakışı daha keskindi.“Neden oraya gitmek istiyorsun?”
Sandalyeye yaslandım.“Soran tarafın ben olduğunu sanıyordum,” dedim. “Rolleri mi değiştirdik?”
Zarfı aldı, hızlıca göz gezdirdi.“İki gün sonra,” dedi. “Hazır ol. Altıda seni alırım. Yol uzun.”
Başımı salladım.“Tamam.”
Ayağa kalktı. Ceketini aldı.“Sana haber veririm,” dedi.
Elini uzattı. Sıktım.“Akşam mesaj atarım,” diye ekleyip masadan ayrıldı.
Arkasından bir an baktım. Sonra önümdeki boşluğa döndüm. Görev tamamlanmıştı ama içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Çantamdan kulaklığımı çıkardım, masaya para bıraktım ve ayağa kalktım.
Kulaklığı taktığım anda müzik başladı. Ritmi yüksekti, umursamazdı. Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Şarkıya içimden eşlik ederek kafeden çıktım.
Every time I try to run, you put your curse all over meI surrender at your feet, baby, put it all on meEvery time I try to pray you away, you got me on my kneesI surrender at your feet, baby, put it all on me
Dışarıda hava hâlâ serindi. Karşıdaki markete doğru yürüdüm. Yolun karşısına geçerken ritim adımlarıma karıştı. Birkaç dakika için zihnim sustu; planlar, yüzler, ringler… hepsi geri çekildi.
Bota na boca, bota na cara, bota onde quiser (turn me on)O novinho me olhou (turn me on) e quis comer minha pepequinha(Turn me on) hoje eu vou dar pro novinho, fode, fode a LarissinhaO novinho me olhou (turn me on) e quis comer minha pepequinhaHoje eu vou dar pro novinho, fode, fode a Larissinha (turn me on)
Markete girip sepet aldım. Akşam için çikolata, cips ve içecekler… Küçük, sıradan şeyler. Hayatın normal tarafı gibi. Kasada ödemeyi yaptım, poşeti aldım.
Arabaya bindiğimde müzik hâlâ çalıyordu. Kontağı çevirdim. Motor çalıştı.
Ve ben, hiçbir şey olmamış gibi, eve doğru yola çıktım.
Arabanın camına vuran ince yağmur damlaları, sileceklerin ritmik sesiyle birlikte düşüncelerimi bölüyordu. Müzik hâlâ çalıyordu ama artık dinlemiyordum; ses, arka planda kalmıştı. Direksiyonu sıkı tutuyordum. Emir’le konuşmanın bıraktığı tat, ağzımda acı bir kahve gibi dolaşıyordu. Bildiklerinden çok, sakladıkları ürkütücüydü.
Kırmızı ışıkta durduğumda yanımdaki arabanın camında kendi yansımamı gördüm. Yüzüm sakindi. Fazlasıyla sakin. Bu hep böyle olurdu; fırtına yaklaşırken içim susardı. Hareket etmem gereken anlarda korku değil, netlik gelirdi.
Eve vardığımda site neredeyse sessizdi. Arabayı park edip poşetleri aldım. Kapıyı açarken anahtarın çıkardığı ses bana ait olmayan bir hayata giriyormuşum hissi verdi. İçeri adım attığım anda evin tanıdık kokusu karşıladı beni.
Poşetleri tezgâhın yanına bırakıp tek tek açıp aldıklarımı yerlerine yerleştirdim; her hareketim düzenliydi, sanki zihnimi de toparlıyormuşum gibi. Sonra sessizce odama geçtim. Siyah pijama takımımı giyerken günün ağırlığı omuzlarımdan biraz olsun indi.
Salona geri döndüğümde saate baktım. Beşi on geçiyordu. Koltuğa oturup ayaklarımı uzattım. Evin içi sakindi; bu sakinlik, yaklaşan bir şeyin habercisi gibi duruyordu. Telefonumdan sevdiğim bir şarkıyı açtım—yumuşak ama kararlı bir ritmi vardı. Müzik başlarken içimden birkaç kelime mırıldandım; sesim kendi kulağıma bile ulaşmadı.
Gelen maile girdim. Dosya PDF’ti.
Ekranı büyüttüm.
İlk sayfa açıldığında kalbim, fark etmeden bir ritim tuttu. Siyah bir başlık, altı gri harflerle doldurulmuştu:
Lakap: Gece AvcısıYaş (tahmini): 32Boy: 197Gözler: Buz mavisiAyırt edici iz: Göz hizasından aşağı inen tek bir çizik — maskenin altında belirgin
Satırları yavaş yavaş okudum. Her kelime, zihnimde bir siluet çiziyordu. Buz mavisi gözler… Maskenin altında bile görünen bir iz… Bu, sadece bir dövüşçü profili değildi; bu, bilinçli olarak inşa edilmiş bir kimlikti.
Bir sonraki sayfaya geçtim.
Dövüş Stili: Kontrollü agresyon. Gereksiz hamle yok.Tercih: Rakibi yormak, sonra tek hamlede bitirmek.Not: Seyirciyle göz teması kurmuyor. Hakemle konuşmuyor.
Ekrana biraz daha yaklaştım. Şarkının ritmi arka planda akıyordu ama artık duymuyordum. Parmaklarım istemsizce telefonun kenarına bastı.
Bir fotoğraf daha vardı.
Bu sefer yakın çekim. Maske siyah, mat. Işığı yutmuyordu; ışık ona takılıp kalıyordu. Ve o gözler… Soğuk değildi. Hesaplıydı. Sanki ring değil, bir harita okuyordu.
Alt notta kısa bir cümle vardı:
“Ringdeyken acele etmez. Zaman onun lehine çalışır.”
Derin bir nefes aldım. PDF’i kapatmadım; telefonu dizlerimin üzerine bıraktım. Tavanı izledim. Evin sessizliğiyle şarkının düşük ritmi birbirine karıştı.
Bu adam öfkeyle dövüşmüyordu.Bu adam gösteri yapmıyordu.
Bu adam… bir şeyi tamamlıyordu.
Önce kendi düşüncelerimi netleştirmem gerekiyordu. Ayağa kalkıp mutfağa yürüdüm, kendime bir bardak su aldım. Camın önünde durup dışarı baktım. Hava kararmaya başlamıştı; sokak lambaları tek tek yanıyordu.
Camdaki yansımamda kendi gözlerimi gördüm. Onunkiler gibi soğuk değildi. Ama kararlıydı.
PDF’e geri döndüm. Bir sonraki sayfayı açmadan önce parmağımı ekranda bir an tuttum. İçimden tek bir cümle geçti:
“Bu sadece bir haber olmayacak.”
Ve sayfayı çevirdim.
Sayfayı çevirdiğim anda ekran biraz daha karardı. Sanki PDF’in içindeki bilgiler ilerledikçe bilinçli olarak ışığı kısıyordu.
Son maç tarihi: gizliMekân: şehir dışı – terk edilmiş endüstri bölgesiSeyirci profili: davetli / seçilmişGüvenlik: silahlı, yüzleri kapalı
Alt satırda tek cümlelik bir not vardı. Kısa, net ve rahatsız edici.
“Gece Avcısı, maçtan önce kimseyle temas kurmaz.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Kimseyle… Ama yine de ringe çıkıyordu. Demek ki onu oraya getiren biri vardı. Ya da bir şey.
Telefonu koltuğun yanına bırakıp mutfak tezgâhına yaslandım. Şarkı hâlâ çalıyordu ama sözleri dağılıp gidiyordu; ritmi kalmıştı sadece. İçimde, uzun zamandır tanıdığım o his yükseldi. Bir haberin kokusu değildi bu. Daha fazlasıydı.
Aklıma kazıdım adeta
Psikolojik Profil (taslak):– Duygusal tepkiler minimum– Provokasyona cevap vermiyor– Kazandıktan sonra kutlama yok– Kaybetme ihtimali göz ardı ediliyor
“Kaybetme ihtimali…” diye fısıldadım.
Bir fotoğraf daha açıldı. Bu sefer ringin dışından çekilmişti. Maskeli adam köşede duruyordu; sırtı kafese dönük, başı hafif öne eğik. Elleri bandajlıydı. Ama duruşunda bir bekleyiş yoktu. Sanki çağrılmayı bekliyordu.
Fotoğrafın altındaki not kalbimin ritmini bir tık hızlandırdı:
“Maçtan önce ringe bakmaz. Seyirciyi umursamaz. Gözlerini hep tek bir noktaya sabitler.”
Hangi noktaya?
Ekranı biraz daha yaklaştırdım. Fotoğrafın köşesinde, ilk bakışta önemsiz gibi duran bir detay vardı. Ringin metal kafesinin arkasında, gölgelerin yuttuğu dar bir geçit. Işık oraya düşmüyordu ama o bakıyordu. Hep aynı yere. Aynı karanlığa.
İçimden yavaş bir nefes verdim.Demek ring değil. Demek karşısındaki adam da değil.
Çıkış.
Ya da… giriş.
PDF’i aşağı kaydırdım. Sayfa neredeyse isteksizce ilerliyordu. Sonunda tek paragraflık bir bölüm çıktı karşıma. Başlığı bile yoktu.
“Gece Avcısı, maçtan önce o geçide bakar. Çünkü oradan kimin geleceğini bilir.”
Bilir.
Bu kelime midemin içinde ağırlaştı. Bilmek; beklemekten farklıydı. Bu, bir planın parçası olmak demekti. Ya da bir kaderin.
Telefonumun ekranı bir anlığına karardı, sonra tekrar uyandı. Saat köşede yanıp söndü. Zaman akıyordu ama ben hâlâ o fotoğrafın içindeydim. Maskenin ardındaki buz mavisi gözler sanki sayfadan taşacak gibiydi.
“Kimi bekliyorsun?” diye fısıldadım.
Cevap gelmedi. Ama PDF’in bir sonraki satırı, sorumu duyuyormuş gibi açıldı.
Not:“Ringdeki herkesi görmez. Ama biri geldiğinde… başını ilk kez kaldırır.”
Başımı geriye yasladım. Tavanı izledim. Kalbim hızlanmamıştı; tam tersine, tuhaf bir şekilde sakinleşmişti. Bu, korku değildi. Bu, bir şeyin yerine oturma hissiydi.
O an anladım.
Bu dövüşler güç gösterisi değildi.Bu adam kazanmak için dövüşmüyordu.Ve ben… sadece izleyici olmayacaktım.
Bu düşünce zihnime yerleştiği anda, içimde bir şey sessizce kilidini açtı. Panik yoktu. Tereddüt de. Sanki çok önceden verilmiş bir karar, geç kalmış bir hatırlamayla yeniden yüzeye çıkmıştı.
PDF’i kapattım. Telefonu koltuğun yanına bıraktım. Şarkı hâlâ çalıyordu ama sesini biraz kıstım. Evin içi, gün boyu biriken sessizlikten sonra garip bir şekilde sakindi. Mutfağa doğru yürüyüp masanın üzerindeki sepetten elma alıp ısırdım aklım hâlâ ringin o karanlık geçidindeydi ama ellerim alışkanlıkla hareket ediyordu. Hayat bazen böyleydi; zihnin başka yerdeyken beden seni ayakta tutardı.
Oğuz’dan…..
Yağmur bir anda hızlandı.Öyle usul usul değil; sanki geç kalmış bir öfkeyi telafi eder gibi, kaldırım taşlarına sertçe vuruyordu. Ceketin omuzları ağırlaştı, saçlarım alnıma yapıştı. Bir an durup etrafa baktım, sonra ilerdeki kafeyi gözüme kestirdim. Kaçmak değil bu; sığınmaktı.
Kapıyı itip içeri girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Kahve kokusu… Islak kumaşla temas eden sıcaklık. İnsan bedeninin bir anda rahatlaması. Omuzlarım gevşedi. Elimi saçlarıma götürüp önüme düşen telleri geriye doğru çekerken—
Bir şeye çarptım.
Ya da birine.
Metal bir ses yankılandı. Tepsi yere düştü. Eğildim refleksle.Boş tepsiyi yerden aldım. Başımı kaldırdığımda—
Durdu her şey.
Yeşildi.
Ama sıradan bir yeşil değil. Açık, yorgun, sanki uzun süredir uyumamış ama buna inat hâlâ ayakta duran bir yeşil. Gözlerim istemsizce orada kaldı. Bedenim, gerçekten çivilenmiş gibiydi gözleri yüreğimi açacak kadar yeşildi.
“Çok özür dilerim,” dedim sonunda. Sesim bana bile uzak geldi.“Saçlarım görüşümü kapattı, sizi fark edemedim.”
Gözleri yüzümden kaydı. Ne kızgın ne de yumuşak. Yorgundu sadece.
“Bir dahaki sefere daha dikkatli olun,” dedi.
Ve geçti.
Bu kadar.
Ne bakış attı, ne duraksadı. Gitti. Arkasından bakakalırken zamanın tekrar aktığını fark etmedim bile. Omzumun yanından bir ses geldi.
“Buyurun efendim.”
Bir garson beni boş bir masaya yönlendirdi. Oturdum. Ama zihnim hâlâ ayakta duran, önlüğünde adı yazan o kızdaydı.
ERVA.
İsim de kendisi kadar netti. Saçları sarıya çalıyordu; belki açık kahverengi. Dağınık bir topuz yapmıştı ama o dağınıklık özenli değildi. Umursamazdı. Masaların arasında ilerlerken yürüyüşünde bir acele vardı ama panik yoktu.
“Ne alırsınız?” dedi başka bir garson.
Başımı kaldırdım ama bakışlarım hâlâ Erva’daydı.“İnan hiç fark etmez,” dedim.
Bir şeyler söyledi, öneriler sundu. Duymadım bir süre sonra .Gözlerim, bana doğru gelen Erva’nın elindeki tepsinin hareketindeydi.
Masama doğru geldiğinde farkında olmadan oturuşumu düzelttim. Bardağı masaya indirdiğinde O an ağzımdan düşünmeden çıkan cümle, beni bile şaşırttı.
“İyi misiniz… gerçekten?”
Durdu.
Sesini yeniden duymak istemiştim. Nedensizce. Açık yeşil gözleri bana döndüğünde midemde tuhaf bir hızlanma oldu. Aç değildim. Ama bedenim başka bir şeyi tanıyormuş gibiydi.
“Yürümek için daha farklı yollara başvur,” dedi.“Bu klasikleşti artık.”
Yüzümdeki ifade dondu.Yürümek mi?Beni o kategoriye mi koymuştu?
“Yanlış anladın,” dedim hemen.“Sadece… nasıl olduğunu merak ettim.”
Etrafına baktı. Sonra aniden bana doğru eğildi. Mesafeyi bir anda kapatması kalbimi yeniden hızlandırdı.
“Bana bak,” dedi kısık bir sesle.“Zaten yeterince kötü bir gün geçiriyorum. Aptal aptal konuşup beni daha fazla çileden çıkarma. İçeceğini iç ve defol.”
Normal bir insan susardı.Ben susmadım.
“Ne kadar güzel sövdün öyle,” dedim.“Tekrarlar mısın? Çok iyi geldi.”
Sözler ağzımdan çıktığı anda ne dediğimi fark ettim. Ama geri çekilmedim. Gözlerinin içine baktım. Şaşırdı. Net bir şaşkınlıktı bu.
“Senin kafan fazla güzel,” dedi.
“Sebebi sensin,” dedim.
Neden bugün içimden geçen her şey sesli çıkıyordu bilmiyorum. Ama şunu biliyordum: İçimde kalan cümleler yıllarca bana yük olmuştu. Bu kız, kalbimi hızlandırıyordu ve ben sessiz kalacak biri değildim.
Tam dönüp giderken söyledim:
“Benimle kahve iç.”
Gözlerini devirdi.“Sana bir söverim,” dedi,“ağzından içeceğin kahve götünden çıkar mala bak onunla kahve içeçek mişim .”
Arkasını döndü. Gitti.
Ben ise kahveden bir yudum aldım. Yüzüm buruştu.Acıydı.
“Zehir olsa içerim elinden ,” diye mırıldandım.“Ama şimdilik bunu sona bırakıyorum .”
Bir süre onu izledim. Müşterilere olan tavrını. Bana bakmıyordu ama baktığımı biliyordu. Kaşları çatıkken bile yürüyüşü netti.
Elimi kaldırdım. Bakmasını sağladım. Göğsünün hızla inip kalkmasından derin bir nefes aldığını anladım. Rahatsız etmek istemedim. Bakışlarımı kaçırdım.
Kahveyi önümden alırken tekrar sordum:
“Kahve teklifime ne diyorsun?”
“Sendeki gerilik,” dedi bakmadan,“sandığımdan daha fazla. İstemiyorum dedim ya ne laftan anlamaz bir şeysin sen.”
Biraz eğildim. Sesimi alçalttım.“Gitmem buradan,” dedim.“Her gün gelirim.”
Tepsiyi öyle bir sıktı ki suratıma geçirecek sandım. Döndü gitti.
Arkasından, sadece onun duyabileceği bir sesle söyledim:
“Seni almaya geri gelicem.”
Döndü.“Bok alırsın,” dedi.“Sanki iki kilo mandalina alıyor.”
Güldüm.“Sen iste,” dedim,“onu da alırız.”
Telefonumu çıkardım. Kafenin Instagram hesabını buldum. Takip edilenler arasında dolaştım.Erva.
Profil fotoğrafında gri bir kedi vardı. Aynada çekilmiş bir fotoğraf. Takip ettiklerine baktım. Çoğu kızdı. On iki erkekte de vardı. Tek tek girdim profillerine. Hiçbirinde onunla çekilmiş bir fotoğraf yoktu.
On üç fotoğraf vardı hesabında. Aralarında aylar vardı anlaşılan her gün durum güncellemesi yapmıyordu . Hepsini beğendim. Yorumlar attım. Takip isteği gönderdim.
Kalktım.
Hesabı ödedim. Dışarı çıktım.
Yağmur dinmişti.
Gökyüzüne baktım. Gülümsedim.“Sağ ol,” dedim yağmura.“Yoksa seni bu koca İstanbul’da nasıl bulacaktım?”
Arabaya yürürken çiçekçide çalışan arkadaşımı aradım.
“Bir demet zambak,” dedim.“Adresini veriyorum.”
Notu da ekledim:
‘Kabalık etmek istemedim.Sadece yeşil gözlerinin ilgisini çekmek istedim.Ve lütfen isteğimi kabul et…Küçük bir rica :)’
Telefonu kapattım.
Bazı karşılaşmalar tesadüf değildi.Sadece doğru yağmuru beklerdi.
Rüya’dan…..
Cipsleri kaseye dökerken telefonum titredi. Ekranda Eylül’ün adı vardı. Elimi peçeteyle silip görüntülü aramayı açtım. Kamera açılır açılmaz, Eylül’den çok daha fazla yer kaplayan Mert’in suratı doldurdu ekranı.
Gözlerimi devirdim.
“Eylül, nasılsın?” diye sordum, özellikle Mert’i yok sayarak.
Ama cevap Eylül’den gelmedi.
“İyiyim,” dedi Mert, gayet rahat bir sesle.
Kaşlarımı çattım.“Bu kadar beddua nereye gidiyor inan hiç anlamıyorum,” dedim ters ters.
Eylül hemen bana sert bir bakış attı.“Rüya!” dedi, uyarı dolu.
Omuz silktim.ama mert konuşmaya devam etti.“Bana gelmediği kesin, Yanlış adrese teslim olmuş güzel dileklerin .”
Mert’ti her zaman ki gibi görmezden gelerek Eylül’e “Neredesin?” dedim.
Telefonu biraz uzaklaştırınca arka planda bir kafe gördüm. Masalar, ışıklar…“Cafedeyiz,” dedi Eylül.
Mert tekrar bana döndü Eylül “Film mi izleyeceksin?”
Ağzıma attığım keki çiğneyip yuttum.“Evet,” dedim. “Ama beyfendiyi bekliyorum. Oğuz Bey hâlâ eve teşrif etmediler.”
Radyodan kısık sesle Sezen çalıyordu. Çerezleri tepsiye koymaya devam ederken Mert yüzünü buruşturdu.“Yine mi Sezen dinliyorsun?” dedi. “Müzik listene güncelleme getir. Ruhu yaşlı insan .”
Artık tahammül sınırım dolmuştu. Gözlerimi Eylül’e çevirdim.“Eğer hakaret etmemi istemiyorsan,” dedim sakin ama keskin bir sesle,“yanındaki iguana suratlı kertenkeleye söyle, bana ne yapacağımı söylemesin.”
Mert kahkaha attı.“Bayılıyorum senin bu benzetmelerine,” dedi. “Moralimi aşırı yükseltiyor.”
Eylül araya girdi.“Aşkım, ben seni sonra ararım,” dedi bana bakarak.“Görüşürüz.”diyerek suratıma kapattı.ardından bugün üçüncü kez beni arayan Adnan bozuntusunu meşgule attım” bir bitmediler ki kardeşine ayrı ağabeyi olacak puşta ayrı ayar oluyorum.”
Telefonu kenara bıraktım. Mert iti için sinirlenmeye değmezdi yada abisi için .Hazırladıklarımı tepsiye dizip salona geçtim. İçecekleri almak için mutfağa yönelmiştim ki salon kapısı açıldı.
Başımı kaldırdım.
Oğuz içeri giriyordu.
Ama bir tuhaflık vardı.
Sırıtıyordu hemde fazlasıyla.
Tepsiyi sehpaya bırakıp ona baktım, başımı hafifçe yana eğdim.“Ne oldu?” dedim. “Niye sırıtıyorsun öyle?”
Ceketini çıkarıp koltuğa atacakken bakışımı fark etti. Durdu. Ceketi düzeltti, dolaba astı.“Geç,” dedi sakin bir sesle.“Öğreniyorsun ama… neyse. Olduğu kadar artık.”
Sanki onu uyarmamışım gibi hâlâ sırıtıyordu.
Koltukta yayıldı, ayağını sehpaya uzattı. Kaseden bir avuç fıstık alıp bana uzattı.“Yer misin?”
Yanına oturdum. Yüzüne dikkatlice baktım.“Anlat,” dedim. “Bu mutluluğun sebebi ne?”
Bir an durdu. Sonra içi içine sığmıyormuş gibi bana döndü.“Bugün bir kıza çarptım,” dedi.
Kaşımı kaldırdım.“Nasıl yani?”
“Bayağı çarptım,” dedi gülerek.“Oda… yüreğime.”
Devam etti, sanki kelimeler ağzından taşmak istiyordu.“Yeşil gözleri vardı abla. Ama öyle böyle değil. Sanki bir ormanı saklıyordu bakışlarında. Bana baktı… yemin ederim içimden bir şey koptu. Hele o sesi… yüreğimin bağını çözdü resmen.”
Onu sadece dinledim. Çünkü ilk kez bir kızı bana böyle anlatıyordu.
Annemin son vedasında ona içindekilerini diyemediğinden beri, içinde bir şey tutmazdı Oğuz. Ne hissediyorsa söylerdi. Şimdi ela gözlerinin içindeki ışığı görünce istemsizce gülümsedim.
Mal gibiydi.Ama mutluydu.
Telefonu titredi. Elini arka cebine atıp baktı. Yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
“Ne oldu?” diye sordum.
Telefonu bana çevirdi.
Instagram mesajıydı.
“Bu çiçeği direk niyetine sana sokarım oğlum. Ne laf anlamaz bir herifsin sen.”
Güldüm.“Seni adam edecek birini bulmana çok sevindim,” dedim.“Şimdi sürün bakalım. Çünkü arkasından çok koşacaksın.”
Oğuz ekrana bakmaya devam ederek sırıttı.“Olsun,” dedi. “Yolun sonu gül bahçesine çıkıyor nasılsa. En dibi görmeden zirveye varılmaz demişler.”
Ona döndüm.“Kim demiş onu?” dedim. “İlk defa senden duyuyorum.”
Bana baktı, göz kırptı.“Bir tanecik kardeşin.”
Bir şey demedim sadece mutluluğuna ortak oldum o an.
Sadece onun için en iyisini diledim. Çünkü yanında durabilirdim…Ama yaşayacağı her şey, büyümesi ve olgunlaşması için gerekliydi o yüzden sessizce gülümsedim.
