1. bölüm · Vuslat

BÖLÜM 1:ÇİZĞİ

Gülsüm Karataş

Dışarıda yağan yağmurun sesi, sanki eski bir şarkının mırıltısı gibi odamın duvarlarında yankılanıyordu. Pencerenin kenarından içeri süzülen gri ışık, odanın ortasında parçalı gölgeler oluşturuyor, saçlarımın omuzlarıma dökülen uzun ve siyah telleri bu puslu havayla bütünleşiyordu. Saçlarımı toplamaya hâlim yoktu; bugün bırakmak daha doğru gelmişti… sanki dışardaki karmaşa, içimdekiyle uyum sağlasın istedim.Bileğime taktığım eski siyah saate gözüm takıldı. Camı çizik, kayışı yıpranmış bu saat, yıllardır bana yoldaşlık ediyordu ama artık pek iş görmüyordu. Yine durmuştu. Yine aynı saatte.
Yine aynı inatla. Derin bir iç çektim; sanki içimde duran bir şeylerin küçük bir yankısıydı bu.Başımı hafifçe sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Yatağın üzerinde duran fotoğraf makinemi aldım; soğuk metal,parmaklarımda bir ağırlık bıraktı. Yanına siyah dosyamı da koyup çantanın içine yerleştirdim. Sonra trençkotumu yatağın kenarından alırken cebimdeki telefon bir anda titremeye başladı. Titreme, sessiz odanın içinde bir uyarı gibi çınladı.Telefonu açıp odadan çıkarken Eylül’ün telaşlı sesi daha ilk anda kulaklığı delip geçti.
“Günaydınlar uluslararası gazeteci Ajda Ender Hanım. Umarım dosyalarınız tamamdır? Biliyorsun bugün editöre teslim etmemiz gerekiyor.”Eylül konuşurken bile gözlerim istemsizce koltuğa kaydı. Dağınık hâlde uyuyan Oğuz vardı. Siyah saçları yüzüne dağılmıştı; gece boyunca battaniye üzerinden kaymış olmalı ki kollarını göğsüne çekip kendi kendine sarılmış, neredeyse cenin pozisyonuna bürünmüş haldeydi.“Eksik dosya verdiğim oldu mu bugüne kadar?” dedim, bakışlarım hâlâ Oğuz üzerinde. “Özellikle de o Aslı’ya?”Eylül’ün derin bir nefes alışını duydum; sesi boğuk bir tedirginlikle titreşti.“Son stajyerlik senemi o kokoşla heba etmek istemiyorum .”
Bir an durup Oğuz’un yüzüne baktım. Uyku hâlinde bile yüzündeki o yorgun ifade, içimde tanımlayamadığım bir sızıyı tetikledi. Çantamı ve trençkotumu koltuğun yanındaki tekli koltuğa bırakarak yerdeki battaniyeyi aldım. Usulca üzerine örttüm; bastırılmış bir merhametin yavaşça ortaya çıkışı gibiydi.Telefondaki Eylül hâlâ konuşuyordu.“Sen köşe yazısını bitirdin mi?” diye sordum.“Beni bilirsin,” dedi kendinden emin ama hafif sitemli bir tonda. “İşimi yarım bırakmam.”Siyah trençkotumu alıp üzerime geçirdim, çantamı omzuma taktım. Salondan çıkıp kapının yanındaki dolaptan topuklu botlarımı çıkardım; soğuk deri parmaklarımı üşüttü.
Botları giyip anahtarları cebime attım ve kapıyı sessizce kapatarak evden çıktım.Apartmanın koridoru buz gibiydi; yağmurun kokusu metalik bir serinlikle karışmıştı. Asansörün düğmesine bastığımda, soğuk metal parmaklarıma daha da soğuk bir sızı gönderdi. Parmak uçlarım hafifçe uyuştu.Asansörün metal kapıları açılmak üzereyken Eylül hâlâ konuşuyordu; sesi sabahınayazından bile keskin, bir o kadar da dağınıktı.“Eylül.” derken adımlarım asansörün eşiğine denk geldi. “Tatlım, kapat. İş yerine gelince konuşacağız. Sabahın köründe beynimi kurutma.”
“Ama bak—”
“Asansöre geçiyorum ,” dedim kaşlarımı hafif kaldırarak. “Kapat. İş yerinde anlatırsın.”Karşıdan kısa bir hıhlama geldi.“Tamam… ama beni yalnız bırakma bugün.”dediğinde masumca “Seni bu güne kadar hiç yalnız bıraktım mı ?.”Giden sinyal ile telefon kapandı cebime koyar koymaz açılan kapıdan çıkıp apartmanın giriş kapısına yürüdüm. Kapıyı açtığım anda yüzüme çarpan o yağmur kokusu…Ah, o koku…Islak toprağın serinliği, sabah rüzgârının hafif keskinliği, havada yayılan o taze ama hüzün yüklü koku…Göğsümün içine kadar doldu.Bir an olduğum yerde durup nefesimi tuttum; sanki şehirle aramda sessiz bir anlaşma yapıyordum.
Yağmur ince ince yağıyor, kaldırım taşlarının üzerinde küçük kaçış çizgileri oluşturuyordu. Trençkotumun yakasını kaldırıp arabaya doğru yürüdüm. Botlarım su birikintilerine hafif sesler bırakarak basıyordu.Arabaya binip kapıyı kapattığımda dünya hafifçe sustu.Yağmurun tavanı döven ritmiyle beraber içimde tuhaf bir dinginlik yayıldı.Kontak anahtarını çevirdim.Telefonu bağladım.Ve…O tanıdık melodi çaldı.
Melike Şahin – “Nasır”
Daha ilk saniyesinde içimde bir şey kıpırdadı.Sanki göğsümde unutulmuş bir yer kendine yer aradı.Yola çıktım.Silecekler yağmur damlalarını aceleyle kenara iterken, ben şarkıya neredeyse nefesimle eşlik etmeye başladım.Çok kısık bir sesle, sadece kendime:
“Ben duramam…buralar dar efendim…”
Kelime kelime dudaklarımdan döküldü.Sanki söylemesem içimde kalacaktı.Yağmur hızlandı.Şehir, sabahın gri ışığında yumuşamış gibiydi.Yol uzarken bir sonraki kısmına da fısıldadım;“Fırtınalar yüreğimi…göğü deldi…”Sesim titrek değildi… ama sessizdi.Kendimle konuşur gibi.Yüreğimle anlaşır gibi.Direksiyonun soğuk yüzeyini avuçlarken gözüm dikiz aynasında kendime yakalandı:Uzun saçlarım dalgalı bir şekilde omzuma dökülmüş, göz kapaklarımda uykusuzluğun gölgesi, ama bakışlarımda kırılmayan bir direnç vardı.Yağmurun sesiyle şarkı birleşti.Ve ben, sabahın puslu yollarında adım adım işime giderken içimde tek bir cümle sessizce yankılanıyordu:
“Ben duramam…”
Sanki bütün günün cevabı buydu.Yolun sonuna yaklaştıkça şehir biraz dahacanlanmaya başladı. Kaldırımlar, erken işe yetişmeye çalışan insanların aceleadımlarıyla doluydu ama ben içimde hâlâ şarkının bıraktığı o yankıyla ilerliyordum.“Ben duramam…”Söz hâlâ zihnimin içinde usulca dönüyordu.Gazete binasının ışıkları uzaktan göründü; yağmurdan ıslanmış metal harfler soluk bir parıltıyla titriyor, sabahın gri göğüyle neredeyse aynı renge bürünüyordu.Arabayı girişin yanındaki boş alana çektim. Motoru kapattığım anda yağmurun sesi bir anda daha belirginleşti. Bir süre direksiyonun üzerinde duran ellerime baktım… soğuk, ama kararlı.
Derin bir nefes alıp çantamı yanıma aldım. Arabadan indiğimde yağmur trençkotumun omuzlarına küçük serin dokunuşlar bıraktı. Binaya doğru yürüdükçe her adımdabotlarımın çıkardığı ses, sabahın sessizliğinde belirginleşiyordu.Giriş kapısındaki güvenlik kulübesinde oturan Nihat Abi başını kaldırdı.Her zamanki yorgun ama sıcak bakışıyla gülümsedi.“Günaydın rüya kızım,” dedi, Eli kart okuyucuya giderken.Yağmurdan içeri giren serinliği fark etmiş gibiydi. “Buz gibisin yine.”Ben de hafifçe gülümsedim.“Günaydın abi. Hava değil… ben üşüyorum galiba.”Kahkaha kırdı.“Sen hep üşürsün.”Kapıyı açtığında sıcak bir hava yüzüme vurdu. İçeri adım atarken ona dönüp:“Eylül geldi mi?” diye sordum.
Kaşlarını kaldırdı. “He he… geldi. Yarım saattir içeride bir şeylere söylenip duruyor. Editör odasına üç kere girip çıktı.”Ardından tekrar gülerek.“Kolay gelsin kızım.”Binanın geniş lobisine adım attığımda kahve kokusu havayı doldurmuştu. Yağmurdan gelenserinlik yerini sıcak bir çalışma atmosferine bırakıyordu. Duvarlarda asılı büyük haber fotoğraflarına gözüm ister istemez kaydı; her biri farklı bir hikâyenin sessiz çığlığı gibiydi.Asansöre yönelirken ayak sesleri arkamdan hızla yaklaştı.“Rüya!’”Eylül’ün tiz ve panik dolu sesi lobiye çarptı.Başımı çevirince ellerinde iki kahve tutarak bana doğru koşar adım geldiğini gördüm at kuyruğu yaptığı saçları yüzüne çarpıyordu .“Ben sana demedim mi?” dedim hafif gülerek. “Nefes al.”“Aldım alamadım o önemli değil,” dedi koşarak yanıma gelip. “Aslı yine bir şey söylüyor. Adnan beyde ters ters bakıyor. Bak bence bugün hiç—”
“Eylül.” dedim tekrar o sakin ama hafif sert ses tonuyla. “Daha binaya yeni girdim. Bana iki dakika ver.”Eylül durdu, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.Sonra birden yüzüme baktı ve kahveleri göğsüne bastırıp homurdandı.“Tamam… ama bak dediklerim çıkınca bana kızma.”Gülümsedim.“Asla.”Asansör kapısı açıldı. İçeri birlikte girdik.Eylül düğmeye bastıktan sonra dalgın bir şekilde bana döndü.“Bu arada, saçların böyle daha iyi. Biraz dağınık ama… iyi.”Trençkotumun yakasını düzelttim.“Sabah rüzgârı sağ olsun.”Asansör yukarı doğru ağır ağır çıkarken içimde hafif bir sıkışma hissettim.Bugün bir şeyler yoğundu… ağırdı…Ama adı yoktu henüz.Ve ben o ağırlığın içine, yağmur kokusu üzerimde hâlâ dururken, adım adım giriyordum.Asansör “ding” sesiyle durduğunda metal kapılar ağır ağır açıldı.
Katın koridoru her zamankinden daha sessizdi; sanki sabah yağmurunun ağırlığı buranın duvarlarına bile sinmiş gibiydi. Beyaz ışıklar tavandan süzülüyor, yerdeki cilalı zeminde ince bir parıltı bırakıyordu.Uzun ve geniş koridorda adımlarımız yankısız ilerlerken, etrafımızdan tek tük insanlar geçiyordu. Kimi elinde dosyalarla acele ediyordu, kimi kahve kupasının etrafına iki eliyle sarılmış hâlde uykusunu dağıtmaya çalışıyordu. Ne kadar kalabalık olursa olsun, sabahın o loş gri tınısı içinde herkes biraz silik görünürdü zaten.Tam o sırada yanımda yürüyen Eylül, nefesiyle birlikte bir yakınma daha savurdu:
“O şirret kadının her sabah iki kahve içmesine dayanamıyorum artık. Bir tanesi neyine yetmiyor, hiç anlamıyorum. Sırf işi bize eziyet etmek!”Sözler ağzından düşüp yere çarpıyormuş gibi bir tonda çıktı.Ben başımı hafifçe çevirdim, dudaklarımın kenarı belli belirsiz bir tebessüme kıvrıldı.Eylül’ün yüzüne baktım:Kaşları çatık, omuzları gergin, çenesinde sabah sabah patlamaya hazır bir öfke izi.Oysa bir tarafıyla da çok tatlıydı…Siniri bile küçük bir kız çocuğunun hırçınlığı gibiydi.“Eylül,” dedim içimden kendi kendime gülerek, “sabah daha yeni başlıyor…”O, arkasını dönüp koridorda bir yerlere öfkeyle baktı sanki Aslı’yı uzaktan lazerle delmeye çalışıyormuş gibi.
“Yemin ediyorum Rüya, kadın kahveyle çalışmıyor; kahvenin intikamını bizden alıyor. Sabah 8’de iki kahve içilir mi? Ben içsem elim titrer!”Omuzlarımı silkerek ilerledim, trençkotum yürüdükçe hafifçe hareket ediyordu.“Haklısın,” dedim hafif bir alayla.“Ama bak… en azından kahveyi biz yapmıyoruz. Düşünsene sence bize yaptırmaz mıydı?”Eylül’ün siyah gözleri bir anda büyüdü.“Allah korusun!” dedi mini bir çığlıkla.“Sabah 8’de Aslı’ya kahve yapan insanın günahı çok büyük olurdu.Gülümsedim.Bu kızın yanında hiçbir sabah tam anlamıyla kötü olamıyordu.
Koridorun sonunda bizim katın büyük camları görünmeye başlamıştı.Yağmur damlaları dışarıdan cama vuruyor, içeride loş bir ışığın altında koridora titrek gölgeler düşüyordu.Havada hâlâ ıslak toprak kokusunun izleri vardı.İnsanlar geçtikçe omuzlarımız birbirine hafifçe çarpıyor, iş telaşının arasında küçük bir akışyakalıyorduk.Eylül yine söylenmeye başladı, bu kez kısık bir sesle:“Ben o iki kahveyi masasında görünce tansiyonum çıkıyor. Bir insan gerçekten bu kadar mı sinir bozucu olur?”Bir an durdum, ona baktım.“Eylül… Sen var ya…” dedim gözlerimi kısmış hafif bir gülüşle.“Eğer bir gün editör olursan sabahları hep tek kahve iç, tamam mı?”
Eylül elindeki kahveyi kaldırıp havada salladı.“Tek bile fazla olur bana. Bak bu kadar söyleniyorum ama kalbim çok temiz.”dediğinde .“Temiz tabii,” dedim. “Zaten bütün kirini ben çekiyorum.”Eylül kahkaha attı, sesi koridorda yankılandı.Aramızdan geçen bir çalışan dönüp baktı, sonra gülümseyip yoluna devam etti.Nefes alışverişi sıklaşınca, ‘Nefes al,’ dedim. Astım hastası olmasına rağmen fazlasıyla gergin ve heyecanlıydı.”O an gerçekten aldı.Göğsü şişti, omuzları indi.“İki.” dedim biraz daha yumuşak bir sesle. “Bırak.”
Eylül’ün dudak köşesi bir an yukarı kıvrıldı.“Bazen seni çok seviyorum.”dedi heyecanla.“Bazen mi?” dedim kaşlarımı kaldırarak.“Yani… çoğu zaman.”Gülümsedim.Bu kızın telaşı bile sabahıma sıcaklık katıyordu.Stajyerlere ayrılan odaya doğru yürürken Eylül hâlâ kendi kendine homurdanıyordu.Kapıdan girer girmez kahveleri Aslı’nın odasına götürmek için elinde titreyen bardaklarla koşar adım uzaklaştı. O giderken arkasından yükselen kahve kokusu bile üzerimdeki yağmur serinliğini silemedi.Çantamı masama bırakıp trençkotumu çıkardım; omuzlarımdan kayarken üzerimdeki soğuk sabah havası da çözülüp yere dökülmüş gibi hissettim. Dosyayı çantamdan çıkarıp masanın üzerine koydum, kenarlarını düzeltirken nefesimi tutmuşum fark etmeden.
Başımı kaldırdığımda, karşımızdaki büyük camın ardında Adnan Bey’in odası görünüyordu.Göz göze geldik.Bakışı keskin, fazlasıyla dikkatliydi.Sonra… elini hafifçe kaldırıp bana gelmemi işaret etti.İçimde bir yer anında kasıldı.Bana olan ilgisinin farkında olmamak mümkün değildi; hareketleri, bakışları, sesinin tonundaki o belli belirsiz sahiplenme…Hepsini görüyordum.Hepsinin farkındaydım.Ama bilmemezlikten geliyordum.Çünkü bu iş… bu masanın üzerindeki dosya… benim yıllarım, emeğim, uykusuz gecelerim…Bir adamın ilgisi yüzünden heba edilemeyecek kadar kıymetliydi.
Stajyerliğimin bitmesine az kalmıştı.Tam da bu yüzden her adımı dikkatli atmak zorundaydım.Eylül’ün açık bıraktığı dosyasını topladım, eksik kâğıtları yerine yerleştirdim, sonra kendi dosyamı aldım. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim.Kapısından gelen beyaz ışık koridora taşıyordu.Elim kapıya uzandığında kısa bir tereddüt yaşadım ama hemen toparladım ve kapıyı iki kez tıklattım.“Gel,” diye geldi içerden o tok, kontrolcü ses.İçeri adımımı attığım anda keskin bir parfüm kokusu yüzüme çarptı. Boğucu, ağır, neredeyse duvarlara sinmiş bir koku.Yüzüm bir an istemsizce ekşidi ama saniyeler içinde toparladım.“Günaydın Rüya,” dedi Adnan Bey, sandalyesinde hafifçe doğrularak.
“Size de efendim,” dedim kısa, resmi ve mesafeli bir tonla. Bu mesafe benim için bir sınırdı; bazı sınırları kendi elimle çizmem gerekiyordu.Oturduğu yerden elimdeki dosyayı işaret etti.Yavaş adımlarla masasına yürüdüm. Dosyayı önüne koyarken içimde garip bir gerginlik yükseldi; bu dosya benim için çok şey ifade ediyordu.Günlerce çalıştım.Gece yarılarına kadar sayfaları incelerken gözlerim yandı, kahveler taş gibi mideme oturdu, fotoğrafların üzerinde defalarca düşündüm.Belki de ilk defa “kusursuz” olmak istediğim bir işti bu.Adnan Bey dosyayı açtı.Siyah gözleri sayfalarda gezinirken ben nefesimi tutmuş gibi donup kaldım.Her sayfa çevirdiğinde kalbim bir ritim kaçırdı.Bir süre sonra kafasını kaldırdı.
Göz bebeklerinde bir şey değişmişti.Takdir mi?Hayranlık mı?Yoksa o sınırını bilmeyen ilgi mi?Ayırt edemiyordum, ama rahatsız eden bir ton vardı.“Mükemmel bir haber bu,” dedi yavaşça.“Kusursuzca bitirmişsin. Seni tebrik ediyorum Rüya.”Kalbim kıpırdadı… ama tam anlamıyla gurur hissine dönüşemeden dilim kendisavunmasını buldu:“Eylül’ün de çok büyük bir etkisi var,” dedim hemen.“Onun yardımı olmasa bu kadar iyi olmazdı.”Adnan Bey’in yüzündeki küçük, istemsiz, bir anlık bozulma…Sence fark edilmez miydi?İncecik bir çizgi gibi kaşlarının arasında belirdi.Belki bir saniye sürdü, belki daha az.Ama gözümden kaçmadı.O, belli etmemeye çalıştı.Ama ben gördüm.
Ve bu gördüğüm şey, içimdeki tedirginliğin adını daha belirgin hale getirdi:Bu adam… sadece işimi beğenmiyordu.Benimle ilgili başka bir şey daha vardı.Ama ben…Bu duygular karışımının içine düşmeyecektim.Bu odadan çıkarken ben hâlâ stajyerolacaktım.O ise hâlâ sınırlarını bilmeyen bir yayın direktörü.Ve bu, benim çizgimdi.Oturduğu yerden kalkarken ağır ağır yürümeye başladı adımlarının sertliği odanın sessizliğini doldurdu. Bana doğruyaklaşırken nefesimi belli belirsiz tuttum; yüz ifademi sabit tutmaya çalışarak gözlerinin içine bomboş bakmayı seçtim. Tam karşımda durduğunda, sessizlik sanki duvarlara çarpıp geri döndü.Ellerini kaldırıp omuzlarıma koyduğu anda bütün vücudum istemsizce kasıldı. Derin, kontrollü bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
“Sen bu şirketin en genç ve en yetenekli stajyerlerinden birisin. Geleceğin gerçekten parlak. Kendi ışığının farkına varmalısın, Rüya,” dedi.Hiçbir mimik kullanmadan, gözlerimdeki boşluğu koruyarak cevap verdim:“Kendimin ve yaptığım işlerin farkındayım. Ama iş arkadaşımın emeğini görmezden gelemem. O dosyada Eylül’ün çok büyük bir katkısı var.”Sözlerim biter bitmez yüzündeki gülümseme çok hafif, ama fark edilir şekilde gerildi. Beklemediği bir tepki verdiğimi anlamıştım. Bir adım daha yaklaşınca ben geri çekildim. O angözlerindeki küçücük değişim bile bana çok şey söyledi: Bu mesafeyi korumamdan hoşlanmamıştı.
“Beğenmenize Eylül ile çok mutlu olduk,” dedim ve hızlıca masaya gidip dosyayı topladım. Arkamı dönmeden, hiçbir soluk ya da duraksama vermeden odadan çıktım.Kendi odamıza girdiğimde Eylül’ü masanın üzerindeki belgeleri karıştırırken buldum. Başını çevirip beni görünce hemen ayağa kalktı.“Ne oldu, beğendi mi?” diye heyecanla sordu.“Beğenmemesi için bir eksik yoktu. Çok beğendi,” dedim.Derin bir nefes aldı; rahatlaması yüzüne hemen yansıdı. Fakat bana tekrar baktığında kaşları hafifçe çatıldı.“Ne oldu? Sırnaşık herif yine bir şey mi dedi sana?”Eylül’den hiçbir şeyi saklamadığım için her şeyi ilk ona anlatırdım; hayatımda olan biten ne varsa bilirdi. Sandalyeme otururken üzerimdeki bakışların ağırlığını iliklerime kadar hissettim. Başımı hafifçe yana çevirip cam duvara baktığımda Adnan Bey’in odasından beni izlediğini gördüm.
Gözleri, sanki biraz önceki mesafemi sorgular gibiydi.Önüme dönüp bir dosya açtım, sesimi alçaltarak konuştum:“Her gün biraz daha samimi olmaya çalışıyor.”Eylül de sandalyesine çöktü. Oda yalnızca ikimize ait olduğu için rahatça konuşabiliyorduk. Fakat dışarıdan üzerime saplanan o bakış hissi… Gitmek bilmiyordu.

🔥

Günün son saatlerine geliyorduk. Sabahın erken saatlerinden beri haberleri derlemiş, fotoğrafları gözden geçirmiş, telefon trafiğini yönetmiş, röportajları düzenlemiştim. Eylül’le birlikte ekran başında bir yandan notlar alıyor, bir yandan araştırma yapıyorduk. Ara ara kahve molaları verdik, dosyalarıtoparladık, birbirimize fikir sorup karışık fikirleri tartıştık. Gün boyunca zaman neredeyse fark edilmeden akıp geçmişti; gözlerim ekranlara alışmış, parmaklarım klavyeye yapışmış gibiydi.Saat ilerledikçe ofisin ışıkları daha sert gelmeye başladı; dışarıda artık günün yorgunluğu kendini hissettiriyordu. Son bir dosya daha, son bir kontrol… ve ardından bilgisayar ekranına son kez baktım.
Tam o sırada kapı açıldı. Bir anda sessizlik çöktü odanın üzerine.Adnan Bey… ağır adımlarla odaya girdi. Durdu, gözlerini bir süre benden alamadı. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, nefesimi tuttuğumu fark ettim. Omuzlarımı dikleştim, kendimi hazırladım; Eylül de yerinde donakalmıştı, kaşlarını hafifçe kaldırmıştı.“Rüya… Eylül…” dedi yavaş, tok bir sesle. Ardından birkaç adım attı, bakışları masadaki dosyaları süzdü, sonra tekrar bana geldi. O anda fark ettim ki, her detayına hâkim, her hareketimizi ölçüyor gibiydi.Bir süre, sessizlikte sadece bakışlarımız vardı. Odanın havası yoğunlaştı; Eylül gözlerini yerden ayırmazken, ben sadece Adnan Bey’in gözlerindeki anlamı çözmeye çalışıyordum.

Masanın yanına birkaç adım attı; gözleri masadaki dosyaları süzdü, sonra tekrar bana döndü. “Son zamanlarda duyduğumuz… şeyler var,” dedi yavaşça, kelimeleri özenle seçerek. “Kafes dövüşleri, artan organizasyonlar… Performansı ile dikkat çeken maskeli dövüşçü… Bu… sizin haberiniz olacak.”Gözlerimde aniden bir heyecan parladı, ama nefesimi tuttum; Eylül’ün omuzları gerilmiş, kalemi elinde hazır bekliyordu.“İstediğim, bu haberi… en ince ayrıntısına kadar, kusursuz bir şekilde yapmanız,” diye devam etti Adnan Bey, sesi ciddi ama bir o kadar da güven verici. “Sizden… istediğim bu. Çünkü bu… sizin en büyük başarınız olacak. Şehrin konuşacağı bir haber. Kimseye kaptırmamalısınız. Zamanınız var, ama her detay… mükemmel olmalı. Anladınız mı?”
Ben hafifçe başımı salladım; ellerim klavyeye dokunmaya hazırdı ama bir an için Adnan Bey’in gözlerinden kaçamıyordum. Kısa, dikkatli, sanki her an hareketimi izliyor gibi… Bir an, bakışlarımız birbirine kilitlendi.Adnan Bey bir kaç adım atarak tam yanımda durdu ellerini cebine soktu, masaya doğru hafif eğildi ve gözlerini yine bana çevirdi. Kaşlarının arasındaki o ince kıvrım, dudak köşesindeki belirsiz gülümseme… Hepsi kısa bir bakışta bir mesaj veriyordu: “Bunu başaracağını biliyorum, ama dikkatli ol.”Eylül başını masaya eğip sessizce not almaya başladı. Ben ise derin bir nefes aldım; ellerim hafif titriyordu ama ekrana odaklanmam gerekiyordu. Maskeli dövüşçü… Bu sadece bir haber değildi. Bu, şehrin kalbini sarsacak, bizim tüm yeteneklerimizi gözler önüne serecek bir başarıydı.

Adnan Bey başını hafifçe salladı ve birkaç adım geri çekilip kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu, tekrar arkasına döndü. Gözleri bir an benimle buluştu; kısa, keskin, kaçamak bir bakış… sonra kapı kapandı.Oda sessizleşti, ama artık sadece biz vardık; Eylül ve ben.Eylül masanın kenarına yaslanmış, gözlerinde hem bir tebessüm hem de sessiz bir uyarı vardı. Kalemi elinde hafifçe sallarken, sesi alçaktı ama keskin:“Adam… artık yanımızda sana sulanıyor,” dedi.Sözler odaya düştüğünde, içimde bir yer aniden kasıldı. Derin bir nefes aldım, gözlerimi masanın üzerindeki belgelerden ayırmadan.Derin bir nefes daha aldım. Göğsümün içinde biriken sıcaklığı bastırdım; dudaklarımı sıkıca kapattım. İç sesim bana dur demeye çalışıyordu, ama parmaklarım hâlâ masadaki belgelerin üzerinde titrek bir dikkatle dolaşıyordu.
“Son birkaç ay daha,” diye fısıldadım kendi kendime. “Dayan… hepsi geçecek…”Eylül, bakışlarımı yakaladığını fark etmiş gibiydi; hafifçe kaşlarını kaldırdı ve sessizcegülümsedi. Bu küçük an, içimde bir kararlılık kıvılcımı yaktı: Ne olursa olsun, hislerimi bastırmalı ve işime odaklanmalıydım.Ofisteki hava artık daha sakin ama yorgundu; bilgisayar ekranlarının ışığı gözlerime hafif bir baskı yapıyordu. Adnan Bey’in o sabahki bakışlarını hâlâ omuzlarımın üzerinde hissediyordum. Ona karşı hoşlanmasam da, son birkaç ayda sabredebilirdim;tahammülsüzlüğümü bastırmak, işime odaklanmak zorundaydım. İçimde bir direnç vardı; sınırlarımı korumalıydım.Eylül’e döndüm; yüzüne bakarken hafifçe başımı salladım. “Yarın iş bölümü yapalım,” dedim.
O da başını onaylarcasına salladı, ama gözlerindeki kıpırtıdan akşam için planladığı bir sürprizi seziyordum. “Akşam sizdeyim,” dedi. Başımı tekrar sallayarak önümdeki işi bitirmeye odaklandım. PDF’e çevirdiğim dosyaya son bakışımı attım; saat çıkışa beş dakika kaldığını gösteriyordu.Bilgisayarı kapatıp yerimden kalktım. Uzun saatler boyunca oturmanın yarattığı hafif sertliği hissettim; omuzlarımı ve kollarımı esnetip gevşetmeye çalıştım. Trençkotumu giyip çantamı omzuma attım, Eylül’e baktığımda o zaten hazırdı. Birlikte odadan çıkıp asansöre yürümeye başladık.“Hâlâ mert ile ayrılmadın mı?” dediğimde , gözlerini devirdi. Bakmasam da anlamıştım. “Onu seviyorum,” dediğinde .“Ama şerefsiz, bunu gözden kaçırıyorsun,” dudaklarının kenarında beliren o hafif alaycı kıvrımla. Asansör kapısı açıldı, içeri girdik.
“Her erkek biraz şerefsizdir,” dedi gözlerini açmak ister gibi bana bakarak.“Senin kıymetini bilmeyen bir şerefsiz ama,” dedim hafif bir gülümsemeyle. Yüzüne baktığımda dolgun dudaklarını büzerek: “Bugünde fikrimi değiştiremedin Rüya,” dedi.“Kısmet yarına artık,” dedim, içten içe olmasını gerçekten ümit ederek.Asansör durduğunda Nihat Abi’ye “İyi günler,” dedik. gülerek, “Dikkat edin kızlar,” diyerek bize gülümsedi.Eylül ile kısa bir sarılmanın ardından her ikimiz de günün yorgunluğunu hissediyorduk. Ben arabama, o kendi arabasına doğru ilerledi.
Arabanın anahtarını çevirip çalıştırdım; yol ardımdan akmaya başladı. Yağmur camı dövüyor, yorgunluk ve hafif bir huzur bir arada dolaşıyordu içimde. Eylül’ün sessiz desteğini ve kendi içimdeki dirençle birleşen hisler, günün sonunda beni hem rahatlatıyor hem de yorgunluğumu hatırlatıyordu.Her adımımda, direksiyonun soğuk yüzeyini avuçlarımda hissettim. Camın buğu tutan kenarından dışarı baktım; yağmur damlaları şehrin ışıklarıyla birleşiyor, yollar parlak çizgiler bırakıyordu. İçimde bir kararlılık vardı; hislerimi bastırıp, işimeodaklanmalıydım.Sitenin garajına arabayı park ettiğimde akşamın o ağır sessizliği üzerime çöktü. Günün koşuşturması omuzlarıma asılı bir yük gibiydi; direksiyonu bırakınca bile ellerim titremeyi sürdürüyordu.
Derin bir nefes alıp dışarı çıktım, beton zeminde yankılanan topuk seslerimle asansöre yürüdüm. Asansörün kapıları açıldığında parmaklarım soğuktan uyuşmuştu; cebime attığım elimi zar zor oynatarak anahtarı çıkardım.Kapı açılır açılmaz yüzüme vuran sıcak hava tüm kaslarımı bir anda gevşetti. Sanki birkaç dakikalığına hayat beni affetmiş gibi… Botlarımı aceleyle çıkarıp bir kenara bıraktım, ayaklarımın nihayet özgür kalışı bile rahatlatıcıydı. Salona doğru yürürken çantamı ve trençkotumu koltuğun üzerine bıraktım; günün bütün ağırlığıyla orada duruyorlardı sanki.“Oğuz? Evde misin?” diye seslendim.Bir kapı gıcırtısı duyuldu. Arkama döndüğümde Oğuz deri ceketini koltuğa savururken belirdi.
“Abla.”Kaşımı kaldırıp yerde yuvarlanan ceketine baktım. Göz ucumla koltuğu işaret ettim.“Oğuz…”Yine o umursamaz gülüşüyle, yine aynı tonla:“Ablaaa.”dediğinde“Ceketinin yerini öğrenemedin mi hâlâ?” dedim, yorulmuş ama pes etmeyen abla tonuyla.“Ama sen bırakıyorsun, ben sana bir şey diyor muyum?”Arsızlığınasinirlenmemek elde değildi. Ayağımda terlik olmamasına lanet ederek yakındaki yastığı kaptım ve üzerine fırlattım.“Ablayım ben!”dediğimde sinirle yükseldi .“Dokunulmaz değilsin ama,” deyip kahkahasını bastırmadan mutfağa kaçtı. Koca adam olmuş hâlâ kapının kenarına saklanmaya çalışıyor. Boyu kapı eşiğinden taşarken gölge yaparak gizlendiğini sanıyordu.
“Gel al şunu yerden! Bir saate Eylül gelecek!” dedim koltuğun önündeki ceketi işaret ederek.“E ben o zaman sizi yalnız bırakayım, kız kıza takılın siz,” diyerek yerdeki siyah ceketi almak için eğildi. Uzun siyah saçları alnına düşmüş, gözlerini neredeyse tamamen kapatıyordu. Ceketi giyerken bana Ela gözleriyle baktı.“Yemek yedin mi?” diye sordum.Başını hafifçe salladı. Ardından “E çıkıyorum ben.”“Çekilebilirsin,” dedim ciddi bir ifadeyle.“Siz nasıl isterseniz hünkarım…”Bu defa ikimiz de kahkahayı tutamadık. “Muhteşem Yüzyıl” izlemeyi gerçekten azaltmalıydık.“Geç kalma ve odanda uyu!” diye seslendim peşinden.
Koltuğa bıraktığım çantamı ve ceketimi alıp odama geçtim. Çantayı masama, ceketimi sandalyeye bırakarak dolaba yöneldim. Siyah, fermuarlı pijama takımımı alıp banyoya geçtim. Kıyafetlerimi çıkarıp yumuşak pijamayı üzerime geçirirken bedenim nihayet rahatladığını hatırladı.Siyah saçlarımı tepemde sıkı bir at kuyruğu yaptım. Aynaya baktığımda günün yorgunluğu göz altıma ince gölgelerdüşürmüştü. Mavi gözlerime sürdüğüm siyah makyaj akşam ışığıyla daha da belirginleşmişti. Pamuğu alıp tümünü sildim, ardından dişlerimi fırçalayıp gece kremimi sürdüm. Soğuk krem tenime dokunduğunda yüzüm hafifçe serinledi.
Banyodan çıktığımda çantamdan telefonumu alıp müzik listemi açtım. Rastgele bir şarkıya dokundum. Göksel’in zarif sesi odayı doldururken içimde bir şey yumuşadı.“Gitmesen olmaz mı?En azından bir gece.İçimde bir kara orman yanıyor gittiğinde…”
Mırıldanarak salona çıktım. Eşyaların arasındaki sessizlik şarkıyla birlikte canlanmış gibiydi. Koltuktaki siyah battaniyeyi toplayıp Oğuz’un odasına bıraktım. Ardından salonu süpürmeye başladım. Süpürgenin uğultusu ritim tutarken mutfağa geçip makarna için suyu ocağa koydum.Gece, evin içinde ağır ama huzurlu bir şekilde akıyordu. İçimde bir yer Eylül’ün gelişine hazırlanırken, bir yer günün ağırlığından yavaşça sıyrılıyordu.Süpürgeyi yerine bırakıcaya kadar Göksel’in sesi evde hafifçe dönüyordu, ama artık ritmi kalp atışlarıma yetişemiyordu. Mutfakta ocağın başına geçip domatesleri iri iri doğradım, soğanları incecik kestim. Yüksek ateşte yağın içine atınca bir anda mutfak mis gibi koktu.
Buhar yüzüme vurdu, gözlerimi hafifçe sulandırdı ama belli etmeden devam ettim. Soğanların çıtırdayan sesi bile sinirimi yumuşatmaya yetmedi.Kremayı ekleyip sosu karıştırırken makarna zaten süzülmüştü; ikisini tencerede birleştirdim, sosun sıcaklığıyla makarnanın rengi açıldı, iyice karıştı. Masayı kurarken dolaptan çıkardığım kola şişesi elimde soğuk bir iz bıraktı. Yoğurdu da masanın ortasına bıraktım.Tam o sırada zil çaldı.Önlüğü tezgâha bıraktım, hızlı adımlarla koridora geçtim. Demir kapının kilidini çevirdim; kapı aralandığında soğuk koridor havası yüzüme vurdu.Ve… Eylül’ün yanında Mert.
Onu görmemle birlikte, kapıyı suratına kapatma isteğim o kadar içgüdüsel geldi ki parmaklarım istemsizce kapı koluna sıkı sıkıya sarıldı. Ama Eylül vardı işte… onun yüzüne o kapıyı kapatamazdım.Gözlerimi devirdim. Yavaşça kapıyı açtım.Mert, o her zamanki piç gülüşünü takınıp kendini parlatan bakışını bana dikti.“Sen sormadın ama ben söyleyeyim… iyiyim. Yani… merak falan ettiysen.”Kollarımı göğsümde katlayıp gözlerimi daha da devirdim.“İnan hiç umrumda değilsin.”Sanki bu cümleyi günlerdir duymayı bekliyormuş gibi, içeri girerken elindeki poşeti bana doğru uzattı.
“Mutfağın yerini biliyorsun.” dedim, poşeti alırken.Ardından ekledim, lafı çiviler gibi:“Tabii, bunu aklında tutacak kadar kullanmadığın beyninde yer kaldıysa.Üçümüz mutfağa doğru yürürken, Mert bir elini cebine koyup başını hafifçe yana eğdi; o kendine has umursamaz özgüveniyle, sesi alaycı bir sıcaklık taşıyordu.“Seni görmeyeli laf sokma kilidin açılmış, artık daha yaratıcı şekilde beni övüyorsun,” dedi.Sözleri, mutfağın sarı ışığında yankılanırken Eylül çoktan tezgâha yönelmişti. göz ucuyla bana baktı; sonra gri sandalyeye ilişip siyah açık saçlarını omuzlarından geriye doğru savurdu. Boynundaki küçük zincir ışığa çarpıp parladı ardından sandalyeye oturan yiğite döndüm.
“Ben seni en son kovduğumu hatırlıyordum,” dedim gözlerimi kısarak. Sesim yorgun ama ölçülü bir meydan okuma taşıyordu.Mert, dudaklarının bir kenarını kaldırarak gülümsedi; o buz mavisi gömleği üzerindeki hafif buruşukluklarla bile rahat hissettiren adam hâline bürünmüştü.“Evet, tam olarak on sekiz saat önceydi. Ama… özlemine daha fazla dayanamadım. Beni bilirsin, insanları üzmeyi hiç sevmem,” dediğinde yüzündeki ciddiyetsiz sıcaklık ona istemsizce hava katıyordu.Ben ise ocağın üzerindeki tencereyi alıp makarnayı tabaklara doldurmaya başladım; buhar yüzüme vurduğunda günün ağırlığı biraz daha gevşedi.
“Benimkine biraz fazla koy lütfen,” dedi Mert,sandalyesine kaykılarak.Tencereyi onun önüne koydum, hiç düşünmeden.“Seni misafir olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Kalk doldur.”Bir kahkaha bıraktı havaya. Ardından yerinden kalkarak dolaptan bir tabak çıkarıp kendi porsiyonunu doldurdu. Tencereyi tezgâha geri bırakırken kol düğmelerini çözdü; gömleğin kumaşı bileğinden gevşeyince o rahat, biraz da umursamaz haline tamamen döndü. Sandalyesine oturup makarnaya çatalını daldırdı.“Çekinme lütfen, sen de ye,” dedi makarnayı yiyerek.
Ona gözlerimi devirdim. Eylül’e baktığımda ise omuzlarını kaldırıp indirdi—tam bir ‘ben sana haber verecektim ama çok geç’ tavrı. Ona daha sonra uzun uzun hesap soracağımı bilerek içimden bir nefes verdim.Kolamdan bir yudum aldım; bardaktaki buzların tıngırtısı bile bu iki deliyle aynı masada olmanın gerginliğine karışmıştı. Gözlerim bir Eylül’e, bir Yiğit’e kayıyordu. İkisi de karşımdaki sandalyelerde, birbirine zıt iki enerji gibi… biri dingin, biri yerinde duramayan.
Yemeğimizi bitirdikten sonra üçümüz de tabaklarımızı alıp tezgâha koyduk. Sanki görünmez bir iş bölümü vardı aramızda; kimse söylemeden herkes görevine geçti.Ben çaydanlığın kaynayan suyun kapağını açıp çayını attım. Demlenirken mutfağın içi hafifçe ısındı, buhar yüzüme vurdu. Eylül dolaptan ince belli çay bardaklarını çıkardı, tezgâha dizdi.Mert ise poşete dalmış, tatlı kutularını çıkarıyordu. O kadar rahat davranıyordu ki, evi sanki babasının eviymiş gibi…Kutuyu açarken bana yan gözle baktı. O küstah gülümsemesi yine yüzünde.
“Bak sana en sevdiğinden aldım, kıymetimi bil.”Bu kez göz bile devirmedim.Sadece kaşımı hafif kaldırıp çay kaşığıyla bardağın içini karıştırmaya devam ettim.Çünkü gerçeği çok iyi biliyordum.O tatlıyı Mert almamıştı.O, sevdiğim şeyleri bile bilmezdi. Bilse de yanlış hatırlardı zaten.Tatlıyı Eylül almıştı. Çünkü hayatımdaki her küçük detayı bilir; neyi sevdiğimi, neyi yemedığimi, hangi kokudan nefret ettiğimi… hepsini.Ve Eylül’ün aldığı hiçbir şeyi geri çevirmezdim.Mert’in aldığı hiçbir şeyi ise ağzıma sürmezdim.Çayın üzerine suyu dikkatlice dökerken içimden şu düşünce geçti:
Bu adam hâlâ kendine pay çıkarmaktan vazgeçmeyecek galiba…Mert tabaklara tatlıyı doldururken omzunun üzerinden bana baktı.Sırıtarak devam etti:“Bari teşekkür et ya, nezaketen…”Kafamı kaldırmadan, çayı süzerken sakin ama keskin bir sesle konuştum:“Nezaketimi hak edenlere saklıyorum.”Eylül, çay bardaklarını dizmekle meşguldü ama yüzündeki o belli belirsiz gülüş, söylediklerimi onaylıyor gibiydi.omuzlarını silkti, sanki sözlerim onun umrundaymış gibi değilmiş gibi davranarak:“Benim nezaket anlayışım farklı zaten.”
“Farklı değil, eksik.” dedim.Eylül dayanamayarak kahkaha attı.O an, günün tüm yorgunluğu mutfakta ince bir tebessüme dönüştü.Ama içimde bir yerde, Mert’in bakışları sanki biraz daha uzun takılı kalmıştı üzerimde.Göz göze geldiğimiz anda hemen bardağa döndüm.Çayı masaya koyduğumuzda mutfak sıcacık, buharlı bir rahatlığa büründü. Karanlık salonun ortasında üç kişilik bir halka gibiydik; dışarıda gece vardı ama içeride tuhaf bir canlılık dolaşıyordu.Eylül bardağını alıp karşıma oturdu. Siyah uzun saçları omzundan kayarken bana öyle bir baktı ki, gözlerinin içinde “Sabır taşı” yazıyordu.
Mert ise sandalyeyi gıcırdatarak yanıma geçti. Göz ucuyla beni süzerken şu arsız tavrı hiç değişmiyordu.“Biraz yaklaşmak zorundayım, ışık buradan daha iyi geliyor.” dedi.Ben masaya, Eylül bardağına, bardak ise sessizce buharına baktı.Eylül çayı burnuna çekti, sabrını toplar gibi bir derin nefes aldı.“ bir gün düzgün bir cümle kurmayı denesen?” dedim yüzümü ekşiterek sırıtan yüzüne doğru bakarken ardından konuşmaya devam ettim.“Hayır, senin adı konmamış bir kaşınma problemin var.” Eylül güldü; Mert’in yüzünde ise hafif bir şaşkınlık belirdi, sonra toparlandı.başını eğdi, ardından gülerek omuz silkerek konuştu:
“Tamam ya, tamam. Çaktırmadan puan toplamaya çalışıyordum işte…”dedi bakmadan .“Yanlış kişiden puan toplamaya çalışıyorsun.” dedim.bu kez sustu.Belli ki ilk defa söyleyecek bir şey bulamamıştı.
Eylül masanın kenarına dirseğini koydu, çayını karıştırırken bana yana eğildi.Mutfağın sarı ışığı üzerimize yumuşak bir pus gibi inmişti. Buharı tüten çay bardaklarının arasında Eylül’ün yüzü daha da solgun görünüyordu. Kolayı bir yudum aldığımda, önce ona baktım… sonra çayını karıştırırken gözlerini kaçıran Mert’e.
Bir şey söylemek için nefes aldığını fark ettim. Boğazı düğümlenmiş gibiydi.“Çok özür dilerim… çok ani oldu, sana söyleyemedim.”Sesi normalde olduğundan daha ince, daha mahçup.Gözleri büyüktü; o gözler, suçlulukla karışık bir çekingenlikle titriyordu. İçimden istemsizce geçirdim: Adnan Bey’in kardeşinden ne bekliyorsun ki Rüya… Genlerle gelen yüzsüzlük işte.Eylül’e bakınca kalbimdeki sertlik bir anda yumuşadı. O kimseyi kıramazdı, sesini yükseltmeye bile çekinirdi. Bir erkeğin yaptığı bir şey için en yakın arkadaşımı asla üzemezdim.
Eğilip yüzüne düşen o yumuşak, kedi tüyü gibi saçını kulağının arkasına sakince yerleştirdim.“Özür dilemene gerek yok canım.”Sesim sabit, sakin… ama içimdeki ateş çoktan yanmaya başlamıştı.Bakışlarımı Mert’e çevirdim. Çayını yudumluyor, ama dudaklarının kenarında gizli bir pişkinlik vardı. Gıcık gıcık.“Yüzsüz bir şeyin peşinden gelmesi senin suçun değil, Eylül…” dedim, gözlerimi kısmadan.“Köpeğe ‘kış’ dersen daha çok havlar. O da o mesele işte.”Eylül, gözleri büyüyerek bana döndü. Hem şaşkın hem mahcup hem de beni susturmaya çalışan o bakış…“Rüya, haksızlık ediyorsun ama…”
Başımı salladım.“Doğru. Köpeğe haksızlık ettik. Böyle bir şeyle kıyaslanmak ite bile fazla.”Cümleyi bitirir bitirmez Eylül kolumu çimdikledi.Ben de ona o meşhur bakışımı attım: Ne var? Haksız mıyım?Ve ben—içimde kabaran hiddeti ustaca bastırıp yalnızca çayımı karıştırmaya devam ettim.Sanki hiçbiri umrumda değilmiş gibi.Eylülün parmakları kolumu çimdiklediği yerden yavaşça kayıp, nazikçe okşadı. Dokunuşu önce hafif bir yanma bıraktı, sonra o yanma sıcak bir titreşime döndü; sanki o küçücük hareketle içerimde bir şeylerin kilidi açılmıştı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama bakışları o kadar sakindi ki, insanın içini de beraberinde susturuyordu.
“Annem…” diye başladı, sesi o tanıdık çekingenliğe bürünen o tonuyla. “Annem yarın seni kahvaltıya çağırıyor.”Bir an kalbim içimde değil de, boğazımın tam ortasında atmaya başladı. Basit bir cümleydi, çok sıradan bir davet… Ama eylülün bunu söylerken yüzündeki hafif utangaçlık, parmaklarının hâlâ kolumda dolaşan sıcaklığı, gözlerinde beliren o “umarım kabul edersin” endişesi… Hepsi birleşince içimde fark edilmesi imkânsız zannedilen bir yer eridi gitti.Kaşlarımın arasındaki hafif şaşkınlığı kapatmak için gülümsedim. Sanki yüzüm kendi kararını kendi veriyormuş gibi, dudaklarım yavaşça kıvrıldı.
“Gelirim tabii ki…” dedim, sesimin içindeki mutluluğu saklamak istemeden.Bir anlık sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki, insanın kendi kalp atışını bile duyabileceği türden. başını usulca salladı. O sırada parmaklarının kolumdan çekildiğini değil, bıraktığı sıcaklığın hâlâ orada durduğunu fark ettim.Mert hemen lafa atladı, tabii ki.“Aa çok iyi fikir! Ben de—”mertin sözünü keserek .“Sen gelmiyorsun.” dedik Eylül’le aynı anda.Mert suratını buruşturdu ama ben ona bakmadan çayımdan bir yudum aldım. Umurumda değildi.Eylül bana döndü. “Geliyorsun yani ? Annem seni özlemiş. Hem… geçen hafta gidememiştin ya.”
İçimde hafif bir sıcaklık yayıldı. Hülya teyze…Ne zaman gitsem saçımı okşar, “yavrum” der, bana peynirli börek yapardı. Bir anne sıcaklığı vardı onda, eksikliğini hissettiğim o tamamlayıcı şey.Eylül’ün yüzüme doğru eğilip “Hem yarın haberin neresinden başlayacağımızı konuşuruz, iyi olmaz mı?” demesiyle birlikte, gözlerinin içinde bir titrek çekingenlik gördüm. Beni soru yağmuruna tutmasının sebebi belliydi; Mert’ten dolayı bana kızgın olduğumu biliyordu ve emin olmak istiyordu. Haklıydı da… İçimdeki küçük kıvılcım hâlâ sönmemişti.Ama nefesimi derin alıp elimle saçımı arkaya attım.
“Merak etme,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak. “Erkenden geleceğim. Hem… Hülya teyzeyi özledim.”Sanki Eylül’ün yüzü o anda beyazlığını kaybedip gerçek bir renge döndü. Omuzları gevşedi, nefesinin tedirginliği sakinleşti. O rahatlama hissi bile bana içten içe yetiyordu.Tam o sırada, sanki hep yanlış zamanın adamıymış gibi Mert’in sesi araya sıkıştı.“Ben de özledim Hülya teyzeyi. Eminim o da beni özlemiştir. Sizi de yalnız bırakmak istemiyorum.”Bakışlarımın saniyeler içinde nasıl değiştiğini hissettim. Gözlerim istemsizce kısıldı, dudak kenarım titredi, içimden yükselen “sen harbi yüzsüzün kitabısın” cümlesi dilimin ucuna kadar geldi.
Bir kaşımı kaldırdım, ona öyle bir baktım ki ‘Hülya teyze seni özlese, ben kendimi camdan atarım’ demeden de derdimi anlatmış oldum.Zaten gerek kalmadı. Eylül nefesini çekip kararlı bir tonla konuşmaya başladı.“Olmaz. Annem sana hâlâ sinirli. Babam da evde… iyi şeyler olacağını düşünmüyorum.”O anda Eylül’e karşı içimde bir şefkat dalgası kabardı. O kadar net, o kadar haklı ve o kadar masum söylemişti ki… keşke o an gidip alnından kocaman bir öpücük kondurabilseydim. O kadar tatlıydı ki, içimden “İyi ki varsın be Eylül” diye geçirdim.
Mert ise hâlâ anlamamış bir suratla bakıyordu. İçimden “kanı bozuk” diye homurdanıp başımı çevirdim. Onunyüzsüzlüğü karşısında Eylül’ün beni savunması içimi pamuk gibi yapmıştı.Eylül’e olan güvenim… bazen dünyadaki en sağlam şey gibi gelirdi bana. Çünkü o, düşünmeden adım atmayan, kimsenin kalbini kırmamaya çalışan, herkesi incitmeden yol almayı seçen o nadir insanlardan biriydi. Sözleri dikkatli, adımları hassas, kalbi ise yumuşacık… Onunla ilgili tek bir konuda bile şüphe duymamıştım şimdiye kadar.Ama iş Mert’e gelince…Orada işler hep değişiyordu.
Eylül’ün her konuda akıllı, mantıklı ve dengeli davranan o yanı, Mert söz konusu olduğunda sanki biraz gölgeleniyordu. İki yıllık bir ilişki için fazlasıyla taviz veriyor, fazlasıyla susuyor, fazlasıyla görmezden geliyordu. Bu da… beni istemeden kırıyordu. Çünkü onun böyle yıpranmasınadayanamıyordum.Yine de yanında olmaktan hiç vazgeçmedim. Düştüğünde tuttum, ağladığında sarıldım, öfkelendiğinde dinledim. Her konuda onun omzunda durdum.Tek bir konuda hariç.Mert.O konuda ikimiz arasında görünmez bir çizgi vardı. Ne kadar konuşsak da bir yere varmayan, ne kadar haklı çıksam da sonuçsuz kalan bir çizgi. Ama yine de içimde bir umut… küçük, inatçı bir kıvılcım hâlâ yanıyordu.

Bir gün, dedim içimden, Eylül’ün yüzüne bakarken,Bir gün bu da biter.Bir gün kendine olan değerini hatırlar.Ve o gün geldiğinde… belki de ilk kezgerçekten mutlu olur.Ben de o günü beklemeye razıydım.Çünkü Eylül’ün mutlu olması… benim için her şeydi.Mert’in telefonu çalmaya başlayıncasandalyesinden kalkıp mutfaktan çıktı. O an Eylül’ün elini tuttum; bakışlarımdaki ciddiyet bile elimde hafifçe titreyen sabrımı saklayamıyordu.“Hâlâ ayrılabilirsin,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle, “benarkandayım.”Eylül, bunu kaçıncı kez söylediğimi hatırlatmak ister gibi gözlerini devirdi.“Bunu konuşmuştuk ama…” diye mırıldandı.
Susmak zorunda kaldım. Konu Mert olunca söyleyecek çok sözüm vardı ama hiçbirini onun yüzünde bir yük gibi bırakmak istemiyordum. Bana dikkatlice bakmaya devam etti.“Neden susuyorsun?” diye sordu. Elimi daha sıkı tutmuştu, benden açık bir cümle bekliyordu.Gözlerimi ona kaldırıp yorgun bir tebessümle,“İşime gelmeyen konularda sessiz kaldığımı biliyorsunhayatım,” dedim.Tam o anda Mert içeri girdi. Sanki özellikle o anı seçmiş gibi.“İşte bu yüzden ilişkimizden uzak durmalısın,” dedi sakince ama o iğneleyici tonuyla.Yavaşça arkamı dönüp ona baktım. Bakışlarım buz kesmişti. Bu bakışla kaç kişiyi yerinde oturtmuştum… sayısını bilmiyordum bile.
“Senin gereksiz fikirlerine ihtiyacımız yok,” dedim sakinlikten daha keskin bir tonla. “Biz konuşurken sessiz kalmayı dene, tamam mı? Zaten görüntü kirliliği yapıyorsun; en azından oksijen israfıyla birlikte kulaklarımızı serbest bırak.”Gözlerini devirdi, sanki söylediklerim ona batmamış gibi davranmaya çalışıyordu.Eylül’e dönerek, “Eve gitmem lazım, seni de bırakayım,” dedi.Eylül ayağa kalktı. Üzerine yorgun bir gülümseme ilişmişti.“İstersen burada kal, ya da ben seni daha sonra bırakırım,” dedim ona doğru eğilerek.“Gerek yok,” dedi alçak bir sesle. “Bugün ikimiz de yorulduk. Yarın anneme kahvaltıda yardım etmem lazım… malum, evin diğer kızı geliyor.”
Sırıttım; içimdeki sıcaklık, Eylül’ün o sevgi dolu lafıyla biraz daha büyüdü.Yerimden kalkıp ona kapıya kadar eşlik ettim, sarıldım. Vücudu yorgundu ama kokusu hâlâ huzur veriyordu.Asansörün önünde bekleyen Mert’e baktığımda gözlerim istemsizce tekrar devrildi.O ise sırıta sırıta, “Bize iyi geceler yok mu?” dedi.Suratına boş boş bakarak,“Canın cehenneme, yeryüzü zebanisi,” dedim.Eylül’e doğru dönüp son bir kez tebessüm ettim. Asansör kapısı kapanınca kapımı çektim ve mutfağa yöneldim. Sessizce tezgâhı temizledim, bardakları yerlerine koydum. Tencereyi yıkarken suyun sıcaklığı parmaklarımdaki gerginliği biraz olsun aldı.
Evi toparladıktan sonra ışıkları kapattım ve odama geçtim. Yatağın kenarına otururken iç çekmekten kendimi alamadım.Gün bitmişti. Zordu, yorucuydu, ama bitmişti.Ve yarın… çok daha uzun bir gün benibekliyordu.Odaya girdiğimde açık renk duvarlara rağmen üzerime çöken o karamsarlık hissi bir türlü dağılmadı. Sanki gün boyunca üzerimde biriken her yorgunluk, her düşünce, her nefes odanın içinde ağır bir sis gibi dolaşıyordu.Telefonumu elime aldım.Parmaklarım, düşünmeden, en sevdiğim şarkıya gitti.Ekrana hafifçe dokundum.Melodi daha ilk notasında odayı doldurdu.Yatağıma girip yorganı üzerime çektim.Başımı yastığa koyar koymaz müzik odanın içinde yankılanmaya başladı; tavan bile şarkının sözleriyle birlikte nefes alıyormuş gibi hissettirdi.
“Bir gün dönüp bakınca düşler,içmiş olursa yudum yudum yıllarını…Ağla, ağla Firuze, ağla.Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu.”Dizeler yumuşak bir dokunuş gibi kulaklarıma aktı.Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. Göz kapaklarım giderek ağırlaşıyor, yorgunluk kirpiklerime asılı kalıyordu; ama şarkı hâlâ dokunuyordu içime.“Duru bir su gibi, bazen volkan gibi,bazen bir deli rüzgâr gibi.Gözlerinde telaş… Yıllar sence yavaş.Acelen ne? Bekle, Firuze.”Nefesim, sözlerin ritmine uydu.Göğsümdeki ağırlık biraz olsun hafifledi.
Odanın loşluğunda, müziğin altında kalmış halde uykuya doğru kayarken, şarkı hâlâ kulağımın içinde akıyordu.“Kıskanır rengini baharda yeşiller…”Gözlerim neredeyse kapanmıştı…Ama şarkının son dizeleri zihnimin içinde fısıltı gibi çalmaya devam ediyordu.Ve ben, uykuya karışan o şarkının arasında, yavaşça karanlığa teslim oldum.

🔥

Müstakil evin küçük bahçesine adımımı attığım anda yüzüme vuran hafif toprak kokusu, içimde tanıdık bir huzuru uyandırdı. Eylül’lerin evi hep böyleydi: bahçesinde iki yana yayılmış yaseminler, kapısının önünde yıllardır yerinden kıpırdamayan o küçük ahşap bank ve sol tarafta, üstüne kuşların yuva yaptığı ince dallı erik ağacı…Evin dış cephesi açık krem olsa da pencere çerçeveleri koyu ceviz rengindeydi; yıllanmış ahşabın verdiği o sıcaklık daha kapıdan içeri girmeden kalbime işliyordu.Zile bastım.Bir iki saniye bile geçmeden kapı hızla açıldı ve Hülya teyzenin ışıl ışıl siyah gözleriyle karşılaştım.
Kollarını ardına kadar açıp bana sarıldı.“Hoş geldin yavrum…”Sesinde hem anne sıcaklığı vardı hem de beni her gördüğünde içi rahatlayan bir insanın huzuru.Kollarımı onun beline dolayıp sarılırken, ahşap zeminin hafif gıcırtısı bile evin sıcaklığının bir parçası gibiydi. Ayrıldıktan sonra içeri adım attım. Evin içi tam bir ahşap cennetiydi: ceviz rengi merdivenler, kapı pervazları, cam önündeki uzun bank… Her şey bana çocukluğumun güvenliğini hatırlatıyordu.“Ceketini ver kızım, ben asarım. Sen sofraya geç.”Deri ceketimi çıkarıp ona verdim.Ayakkabılarımı kapının yanındaki küçük ahşap dolaba yerleştirdim; o dolap bile anılar kokuyordu.
Salona geçtiğimde Ayhan amca elindeki gazeteye gömülmüş, koltuğun köşesinde oturuyordu.“Hayırlı sabahlar Ayhan amca,” dedim.Gazeteyi indirip bana baktı, yüzündeki çizgilerin arasından kocaman bir gülümseme yayıldı.“Hoş geldin kızım.”Elini öpüp başıma koydum. Daha yeni doğrulmuştum ki arkamdan bir kol, saçlarımın tepesine bir öpücük kondurdu.Ayhan abi gülerek,“İki hafta oldu, bir daha bu kadar uzun süre gelmemezlik etme. Özletiyorsun kendini,” dedi.Ona gülümsedim.Tam o sırada Eylül arkamızdan seslendi:“Doğru söyleyin, ben evlatlık mıyım? Bu kadar dışlanmaya bir açıklama lazım!”
Hepimiz kahkaha attık.Elimdeki poşeti Eylül’e uzattım. Mutfaktan Ayseren abla çıkarken küçük ayak sesleri yaklaşmaya başladı. Bir anda Efecan kolları bacaklarıma doladı.“Teyze!”Onu kucağıma aldım, kolları minik bir sarmaşık gibi boynuma dolandı.“Beni özledin değil mi teyze?”Dediğinde ona sıkıca sarıldım.“Tabii ki özledim, nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri?”Efecan gözlerini Eylül’e devirdi.“Teyzem bana beni hiç özlemediğini söyledi.”Eylül’ün dağınık topuzunu aşağı doğru bastırıp düzeltirken,“Ne? Sen sadece beni özleyebilirsin,” dedi.Gülerek Efecan’ın dolgun yanaklarına bir öpücük kondurdum, sonra yere indirdim ardından Ayseren abla da bana sarıldı.“Hoş geldin canım.” Dedi naif sesi ileGülümsedim.
“Hadi gelin sofraya,” dedi Hülya teyze.Ahşap yerlerin tok sesi eşliğinde masaya geçtik. Efecan sağıma, Eylül soluma oturdu. Ayhan abi baş köşeye, Hülya teyze hemen yanına… Evin içi taze ekmek, kızarmış peynir ve hafif çayın buğusuyla dolmuştu.Herkes kahvaltıya başlayınca ben de Efecan’a en sevdiği çilek reçelini ekmekle verip yemeğine yardımcı oldum.Hülya teyze bana dönüp:“Nasılsın kızım? Oğuz nasıl?”diye sordu.Çayımdan bir yudum alıp masaya bıraktım.“Çok şükür iyiyiz.”Ayhan abi lafa karıştı:“Oğuz’un dersleri nasıl? Sınav haftası…aylaklık yapmıyor değil mi?”dediğinde çayından bir yudum alarak .“Yok, bu sefer kendi çalışıyor,” dedim.Kafasını sallayıp:“Geçen sene kalınca anladı tabii kerata,” diye mırıldandı.
Ayseren abla ise kaşlarını kaldırıp,“Sizin stajyerlik nasıl gidiyor? Bu karakeçi bize ‘iyi’ diyerek kaçmaya çalışıyor,” dedi.Gülerek:“Az kaldı abla. Son bir haberlik iş… ama uzun sürecek. Hiçbir kayıt veya bilgi yok,” dedim.Hülya teyze gururla,“Aferim size. Bırakmayın, o kadar çalıştınız. Emeğinize yazık etmeyin,” dedi.Peyniri ağzıma atarken başımla onu onayladım.“Peki beni neden sormuyorsun teyze?”Efecan kollarını bağlamış, küçücük ciddiyetiyle bana bakıyordu.“Seni en sona bıraktım,” dedim. “Çünkü seninle özelkonuşacağım.”Gözleri parladı.“O zaman sana yaptığım mektubu getireyim!”Koşarak mutfağa gitti, küçük ayaklarının ahşap zeminde patır patır sesi…
Biraz sonra geri dönüp mektubu bana uzattı. Sonra kulağıma doğru eğildi:“Bunu burada okuma, eve gidince oku… Tamam mı? Özel şeyler yazdım.”Başımı salladım.“Söz tatlım. Evde okuyacağım.”Sofrada uzun süre oturduk, güldük, konuştuk. Ahşap ev, kahkahalarımızı duvarlarında saklıyor gibiydi. Bir saatin nasıl geçtiğini anlamadan sofrayı toplamaya yardım ettim.Ayseren abla Efecan’ı halasına bırakmak için evden çıkınca ben ve Eylül mutfağı toplamaya başladık. Suyun sıcaklığı ellerimde gezinirken Eylül bulaşıkları makineye yerleştiriyordu. Radyodan ince bir kadın sesi evi doldurdu.
“Kapandı bendeki aşk defterleri…Alacak verecek yok,Bu hesapta tek sen varsın artık…İnan ki hem günahtan… hem sevaptan…”Kaşıkları suya vurup ona uzatırken yüzüne baktım. Eylül’ün saçlarının arasından süzülen gün ışığı ahşap mutfağa vuruyordu; her şey o an bir anıya dönüşüyordu.“Dün bir şey oldu mu?” diye sordum,Eylül tabağı makineyeyerleştirirken.Eylül kafasını kaldırıp bana baktı, omuzlarını hafifçe silkerek:“Yok, olmadı. Beni eve bırakıp gitti.”Şaşırdım.Mert’le bir akşamın tartışmasız geçmesi neredeyse meteor düşmesi kadar nadirdi; her an, her şeyden kavga çıkabilecek kadar potansiyel taşıyordu o çocuk.
Tezgâhın üzerindeki suyu paspasladım, ardından ellerimi yıkayıp ahşap masanın üzerindeki kâğıt havluyla kuruladım. O sırada Eylül alt rafı açıp cezveyi çıkarıyordu.“Kahve yapıyorum,” dedi. “Bu bulaşıkların üzerine iyi gider.”Dolaptan fincanları çıkarıp tepsiye yerleştirdim. Eylül borcamı dolaptan alıp tezgâha koyarken bana dönüp hafifçe gülümsedi:“Dün geleceksin diye sana tatlı yaptım.”Gülümsemeden edemedim.“Sen bir nimetsin.”Tatlıları tabaklara koymaya başladı, ben de ocağın üzerinde fokurdamaya başlayan kahvenin yanına geçtim. Kahvenin kendine has, yoğun kokusu mutfağı dolduruyordu; bakır cezvede kabaran köpüğü izlemek bile insanı rahatlatıyordu kaynayan kahveyi ocaktan alıp altını kapattım ardından.
Fincanlara dikkatlice boşalttım kahveyi. İki ayrı tepsi hazırlamıştık.Eylül, tepsisini eline alırken,“Sen ahşap olan tepsiyi al, odama geç. Ben de annemgilin kahvesini verip geliyorum,” dedi.Başımı sallayıp ahşap tepsiyi aldım. Mutfaktan çıkıp dar koridordan geçtim. Eylül’ün odasının kapısını açtığım anda o tanıdık, hafif tatlı tütsü kokusu yüzüme çarptı.Oda renkliydi; yumuşak pembe tonları, birkaç sarı ışık süsü, duvarda asılı kartpostallar… Her şey Eylül kokuyordu, biraz da huzur.Tepsiyi masanın üzerine bıraktım. O an odanın sessizliği ve hafif tütsü dumanı, sabahın kalabalığından çok uzak bir yere çekiyordu insanı.
Bir an durup derin bir nefes aldım—Sanki her şey, Eylül’ün odasında daha basit, daha sakin gibiydi.Duvarın bir köşesinde asılı duran sarmaşık led ışıklar loş bir sarılık yayıyordu.Pencerenin önünde, pembenin üç ayrı tonu kullanılmış küçük bir puf vardı; üzerinde açık bırakılmış bir kitap, yanında yarısı içilmiş adaçayı.Çalışma masasının üzerinde renkli post-itler, karalanmış defterler, bir köşede kurumuş ama hâlâ çok güzel görünen bir papatya demeti…Dolabın kapısına iliştirilmiş fotoğraflarda Eylül’ün kahkahaları, annesiyle babaannesinin eski bir pozları ve bir köşede benimle olan saçma ama komik fotoğrafımız duruyordu.
Evin diğer odaları düz ve sade olsa da Eylül’ün odası…Sanki ruhun nefes aldığı yerdi.Bir adım geri çekilip odanın bütününü izledim:Tütsünün hafif dumanı havada ince bir çizgi gibi süzülüyordu, ahşap zemin güneşin sızdığı ışıkla daha sıcak görünüyordu.Tam o sırada arkamdan kapı hafifçe aralandı.Eylül geldi.Pembe çizgili pijamaları, hafif dağılmış saçlarıyla tam bir hafta sonu rahatlığı içindeydi; yüzünde masum, yorgun ama aynı zamanda “evindesin” güveni taşıyan bir gülümseme vardı.Bir elinde annesinin boş tepsisi, diğer eliyle pijamasının altından sarkan ipleri düzeltiyordu.
“Uff,” dedi içeri girerken, “annem yine ‘çok şeker koyuyorsun’ diye söylendi. Sanki dün söylememiş gibi.”Gözlerim ona kaydı; pijamaları, tütsü kokusu ve gün ışığı Eylül’ü olduğundan daha sıcak, daha yumuşak gösteriyordu.“Çok tatlısın,” dedim istemsizce.Eylül tepsiyi komodinin üzerine koyup bana yan gözle baktı.“Ne oldu sana? Sabah sabah romantikleşmişsin.Gülümsedim.“Odan bana her zaman fazla canlı geliyor.”Eylül kahkaha attı, yatağına oturdu.“Senin odanla kıyaslayınca benimki lunapark gibi tabii.”gülerek .“Evet,” dedim gülerek, “benim odam minimal hapishane tarzı.”
Eylül ayaklarını yatağa toplayıp bana baktı:“Neyse, hadi gel… kahve soğumasın. Biraz konuşacak şeyimiz var.”Eylül’ün pembe pijamalarının hışırtısı hâlâ odanın içinde geziniyordu. Biraz önce yataktan kalkıp yanıma gelmiş, sandalyesine kurulmuştu. Kahvesinden bir yudum alır almaz yüzünü buruşturdu.“Gerçekten şekerli olmuş,” dedi, dudaklarını hafifçe büzerek. Ardından bana döndü, sesi biraz daha ciddileşti. “Dün sana söylemeyi unuttum. Ben Arda’yı arayıp bu haber hakkında bir bilgisi olup olmadığını sordum. O da bana bu dosyayı verdi. Dur, sana getireyim.”
Başını yana atıp hızla ayağa kalktı. Dolabın kapağını açarken çıkan ses, odanın tütsü kokusuna karıştı. İçeriden siyah bir dosya çekip aldı ve yanıma döndüğünde yüzünde o tipik Eylül ciddiyeti vardı. Dosyayı masanın üzerine bıraktı.“Dün baktım ben,” dedi hafif bir soluk alarak.Dosyayı önüme çektim. İlk sayfayı kaldırınca karşımda ringin ortasında duran, siyah maskeli bir adam belirdi. Fotoğraf netti. Maskenin altından görünen mavi gözler… benimkinden daha açık, keskin badem bir formdaydı. Yüzünün geri kalanı görünmüyordu ama vücudu… Heybetliydi. Omuzlarının genişliği bile güçlü bir gölge gibi sayfadan taşıyordu. Arkasında ise tezahürata boğulan insanlar vardı; kollarını havaya kaldırmış, onun ismini bağırıyormuş gibi bir kalabalık.
Sayfayı çevirdim.Bu kez kafes dövüşü arenasındaydı. Karşısındaki adamı köşeye sıkıştırmış, kolunu geriye çekmişti. Yumruk tam darbeyi almadan önceki o saniyelik an… Arka taraftaki insanlar tellere yapışmış, gözlerinde garip bir açlıkla izliyorlardı. Aslanın avını köşeye sıkıştırmasını bekleyen diğer hayvanlar gibi.Bir sonraki sayfayı açtığımda tablo bambaşkaydı. Bu sayfada rakamlar vardı. Katıldığı tüm maçlar tek tek yazılmıştı.
Toplam 42 maç.42galibiyet.Hiç yenilgi yok.
Eylül kolunu masaya dayayıp bana baktı.“Adam manyak gibi dövüşüyor,” dedi. “Arda da hâlâ bunun kim olduğunu çözememiş.”Ben ise hâlâ mavi gözlere takılı kalmıştım. Maskenin ardındaki adamın kim olduğunu bilmiyordum… ama bir şey beni o fotoğrafa kilitlemişti.Arkadaki izleyiciler tellere yapışmış, nefes nefese izliyordu. Yüzlerinde vahşi bir heyecan vardı; sanki bir spor değil, bir av izliyorlardı. Kafesin ışıkları adamın kaslarına vuruyor, çizgilerini daha sert gösteriyordu.Boğazımda hafif bir düğüm oluştu.“Bu adam… ne böyle?” diye mırıldandım.Eylül bacağını sallayarak omzunu silkti.“Ben de anlamadım. Bu kadar güçlü olup kimliğini saklaması garip.”
Sayfayı tekrar çevirdim.Üçüncü sayfa.Bu sefer tablo daha soğuktu; rakamların yanına kısa notlar eklenmişti.
Katıldığı dövüş sayısı: 42Kazandığı galibiyet: 42Yenilgi: 0
Ama sayfanın altında küçük bir not dikkatimi çekti. Sanki başka biri sonradan eklemişti.“Hiçbir maçın kayıtlarına tam erişim yok. Bazı videolar özellikle sansürlenmiş ya da kaldırılmış.”Kaşlarım hafifçe çatıldı.“Neden sansürlensin ki? Dövüş bu, normalde herkes paylaşır.”Eylül bir sonraki sayfayı açmamı işaret etti.“Aşağıda bir şey daha var, oraya bak.”Sayfayı çevirdim.Dördüncü sayfa.Maske aynıydı… ama bu fotoğrafta adam ringe çıkmadan önce arka tarafta çekilmişti. Etrafında iki kişi vardı; ikisi de yüzlerini çevirmişti, tanınmıyordu. Ama adamın duruşunda bir şey vardı… sanki bir görev bilinci, bir disiplin, hatta bir kural gibi.
Sanki dövüşmek için değil, bir şey saklamak için oradaydı.Fotoğrafın köşesinde el yazısıyla bir not vardı:
“İsmi bilinmiyor. Lakabı: ‘Gece Avcısı.’Ringde konuşmuyor.Dışarıda iz bırakmıyor.Yüzünü kimse görmedi.”
Gözlerim yavaşça nottan fotoğrafa geçti.Maske… bakış… omuzlar…Bir an içim ürperdi.Eylül’e bakamsam bile göz ucuyla beni izlediğini hissediyordum.“Rüya,” dedi, sesi hafif.“Bu adamla ilgili bir şey var. Bir isim yok, geçmiş yok, hatta ringe girdiği videoların yarısı yok. Arda bile bulamadı bir şey.”Ben dosyanın sayfalarını parmaklarımın arasında hissettim…Sanki o gözler sayfanın içinden beni izliyordu.“Bitmedi,” dedi Eylül. “Son bir sayfa daha var.”Dosyanın son sayfasını kaldırdım.Orada hiçbir fotoğraf yoktu.Sadece tek bir cümle yazıyordu:
“Onu tanıyan herkes ya sustu… ya da ortadan kayboldu.”Eylül nefesini tuttu.Ben sayfaya bakakaldım.Dosyanın son sayfasını kapatıp derin bir nefes aldım.“Tamam,” dedim. “ Nereden başlayacağımıza karar vermemiz gerekecek.”Eylül kahvesini alıp yatağın kenarına oturdu; bacağı ritmik şekilde sallanıyordu, bu onun düşünürken yaptığı klasik hareketti.“Ben dün Arda’yla çok konuşamadım,” dedi. “Ama istersek şimdi sorabiliriz.”Kafamı salladım.“Haberleşelim sürekli . En azından bir sonraki maç nerede, tarihi ne, güvenlik nasıl… bir fikrimiz olur.”
Eylül hemen telefonunu aldı. Rehberde Arda’ya tıklayıp hoparlörü açtı. İki çalma sesi… sonra Arda’nın yorgun, hafif uykulu sesi duyuldu:“Eylül? Hayırdır?”Eylül dik oturdu.“Ardacım, kısa bir şey soracağım. Bu maskeli adam var ya… bir sonraki maçı nerede olacak? Bilgin var mı?”Arda iç çekti.“Resmi olarak açıklamadılar ama büyük ihtimalle Eski TekstilFabrikası’nın alt deposu. Son iki maçlarını orada yaptılar. Güvenlik sıkı; kayıt alınmıyor, girişler listeli.”Eylül bana baktı; ben de başımla ‘devam et’ dedim.“Peki listeye nasıl giriliyor?”diye hem korku , hemde merakla sordu.“Ya özel davet alacaksın… ya da kulübün içinden birini tanıyacaksın.
Başka yolu yok,” dedi Arda. “Ama siz o işlere girmeyin, tehlikeli.”Eylül kısa bir “tamam” deyip telefonu kapattı.Telefon kapanır kapanmaz masanın üzerindekidosyayı çekip önüme aldım.“Eski Tekstil Fabrikası’nın alt deposu… giriş listeli… davet gerekiyor. Demek ki içeri legal bir yol yok.”Eylül kollarını çaprazlayıp sandalyesini bana çevirdi.“Peki sence nasıl gireceğiz?Sandalyeye yaslanıp düşünmeye başladım.“Bir… listeyi hazırlayan kişiyi buluruz. Kapıdaki adamlar değil, organizasyonu yöneten biri olmalı. Bu kişiler genelde ya bahisçiler ya da mekân sahipleriyle bağlantılı olur.”
Eylül başını salladı.“Arda o adamların birinin ismini söylemişti galiba… neydi… Emir mi?”Dedi şaşkınca .“Evet,” dedim, aklıma gelir gelmez. “Emir Çolak. Küçük çaplı birorganizatör. Daha önce birkaç VIP giriş listesinde adı geçmişti.”“Peki ona ulaşabilir miyiz?”“Eğer hâlâ şehirdeyse ulaşırız. Ama ulaşsak bile direkt soramayız. Şüphe çeker.”Dosyayı kapatıp masaya koydum.“Onun yerine önce mekânı görmemiz lazım. Girişleri, çıkışları, güvenlikleri… Hepsini.”
Eylül ayağa kalktı, ellerini beline koydu.“Yani önce mekân keşfi?”“Evet.”Gözlerimi hafif kısmıştım; kafamda plan yavaş yavaş şekilleniyordu.“Hafta içi gündüz gideceğiz. Fabrika zaten terk edilmiş gibi duruyor, o yüzden dikkat çekmeyiz. Güvenlik kameraları varsa yerlerini işaretleriz. Kapı sayısı, kaçış yolları, karanlık noktalar… hepsini çıkarırız.”Eylül dudaklarını büzerek düşündü.“Peki maçın yapıldığı gün?”
“Maç günü iki seçenek var:” diye parmaklarımı kaldırarak sıraladım.“Ya listede gibi davranacağız…Ya da içeri sızacağız.”Eylül gülerek kaşlarını kaldırdı.“Sızmak biraz tehlikeli olmuyor mu?”dediğinde .“Her şey planlı olursa değil,” dedim. “Ama önce Arda’dan maçın tarihini kesin öğrenmemiz lazım. Tarih olmadan hareket edemeyiz.”Eylül hemen not defterini aldı, birkaç madde yazdı:
• Arda’dan maç tarihi alınacak• Mekân keşfi yapılacak• Emir Çolak’ın bağlantıları araştırılacak• Giriş yöntemleri belirlenecek
Sonra bana dönüp gülümsedi.“Profesyonel ekip gibiyiz.”Kahvemi alıp bir yudum içtim.“Biz zaten hep öyleydik.”Eylül yatağa uzanıp tavana baktı.“Yarın Arda’yı sıkıştırırım tarih için. Sen de Emir hakkında biraz araştırma yaparsın, tamam mı?”“Tamam,” dedim.Dosyayı kapatıp yan tarafa koyarken içimde hafif bir ağırlık vardı — korkudan değil… belirsizlikten.Ama plan netleştikçe hissettiğim tek şey kararlılıktı.Eylül fincanını masaya bırakıp derin bir nefes aldı.“Rüya… aslında sana bir şey soracağım ama dalga geçmeyeceğine söz ver.”
Kaşlarımı hafif kaldırdım.“Ben ne zaman seninle dalga geçtim?”tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda .“Her zaman,” dedi gözlerini devirerek. Ama gülümsüyordu.“Tamam,” dedim, tepsiyi pencerenin yanına koyarak. “Sor bakalım.”Eylül yatağın köşesine oturdu, pembe pijamalarının paçası dizlerine doğru toplanmıştı. Ellerini birbirine kenetleyip dudaklarını hafif ısırdı; bu hâlini bilirdim… söylemeden önce kırk kez düşünür.
“Bu maçtaki adam…” dedi, gözleri masadaki siyah dosyaya kayarak. “Sence… bizim dosyada aradığımız kişiyse… neden maskeli dövüşüyor olabilir?”Bir an duraksadım. Bu, daha önce düşünmediğim bir soruydu.“Kimliğini gizlemek istiyor olabilir,” dedim.“Belki geçmişten kaçıyor… belki şu anki kimliğiyle görünür olmak istemiyor…”
“Belki de,” dedi Eylül, dizlerini göğsüne çekerek. “Ama bana tuhaf gelen şey şu: Bu ring fotoğraflarında… kimse ona normal bir dövüşçü gibi davranmıyor.”Kaşlarımı çattım.“Ne demek o?”Eylül dosyayı tekrar açtı, ringdeki kalabalığın yüzlerine işaret etti.“Bak. Şu adamlara… tezahürat edenlere. Hepsi ona bakarken sanki… korkuyla karışık bir hayranlık var. Böyle bir saygıyı herkes hak etmez.Omzumu duvara yasladım.“Olabilir. Kazandığı maç sayısı da öyle gösteriyor.”
“Hayır, öyle değil.”Eylül parmağıyla fotoğraftaki maskeli adamın gözlerine dokundu.“O gözlerde… bir şey var Rüya. Bir amaç. Bir öfke değil… bir görev hissi gibi.”Bu cümle tüylerimi ürpertti.“Belki bu sadece bir maç,” dedim, ama inandırıcı çıkmamıştı.Eylül başını iki yana salladı.“Hayır. O adam bir şey saklıyor. Sence ne olabilir?”Bir an odanın sessizliği ağırlaştı. Pembe odanın tütsü kokusu, dışarıdaki yaprak sesleri, fincanlardaki kahvenin hafif buharı bile o sessizliği bozamıyordu.
Sonunda konuştum.“Bilmiyorum,” dedim. “Ama hissettiğim tek şey… bu iş düşündüğümüzden çok daha büyük.”Eylül göz kırparak başını kaldırdı.“Büyük ama tehlikeli mi?”Gözlerimi yavaşça dosyaya çevirdim.Fotoğraftaki maskeli adam sanki beni izliyordu.“Her ikisi,” dedim.Eylül yatağa iyice yerleşip yüzünü yastığa koydu.“Rüya…”dediğinde “Hm?”Eylül bir an sustu, gözleri yukarı doğru kaydı; sanki odanın tavanına değil de kafasının içinde bir yere bakıyordu.“Ben… dün gece bir rüya gördüm,” dedi sonunda. “Ama böyle normal bir rüya değildi.”Kaşlarım hafifçe kalktı.“Ne gördün?”
Eylül dudaklarını birbirine bastırdı.“O maskeli adam… rüyamda da vardı. Ama ringde değil… tamamen karanlık bir yerde. Yüzünü göremiyordum, ama bana doğru yürüyordu. Ses yoktu, adım sesi bile. Sadece… nefesi. Sanki omzumun dibindeydi.”Tüylerim ürperdi çünkü Eylül sık , sık rüya görmezdi ve görürse mutlaka çıkardı .“Sonra?”dediğimde merakla.“Durdu,” dedi fısıltıyla. “Tam karşımda. Ve bir şey söyledi.”Nefesimi tuttum.“Ne söyledi?”Eylül gözlerini kapadı, sanki sesi yeniden duymak için.“‘Beni aramayın.’ dedi. ‘Ben sizi bulacağım.’”Oda buz gibi oldu. Sanki dışarıdaki rüzgâr içeri süzülmüş de tenime değmişti.
“Eylül,” dedim, ona inanıyordum ve onu korkutmak istemediğim için . “Belki sadece bilinçaltı—”dediğimde.“Hayır,” diye böldü beni. Gözleri birden çok ciddiydi.“Bu rüya… gerçek gibi hissettirdi. Sanki biri gerçekten… zihnime dokunuyordu.”Bir süre hiç konuşmadık.Sadece birbirimize baktık.Sonra Eylül yavaşça oturdu, dizlerini kendine çekti.“Rüya… sence… bu sadece bir dosya işi mi?”Kendimi toparlayıp derin bir nefes aldım.“Hayır,” dedim sonunda. “Artık değil.”Eylül ellerini yüzüne götürüp saçlarını geriye attı.

“Peki o zaman soru şu: Biz… hâlâ bu işin içinde olmak istiyor muyuz?”Bu kez gözlerimi onunkilerden kaçırmadım“İstiyoruz,” dedim. “Çünkü geri çekilirsek… o bizi yine bulacak.”Eylül başını eğdi“Rüyamda söylediği gibi.”başımı onaylar şekilde sallayarak.“Evet,” dedim. “Aynı öyle.”Odada sessizlik çöktü ama bu sessizlik korkudan değil… yaklaşan bir şeyinağırlığından oluşuyordu.Eylül sonunda hafifçe gülümsedi.“Tamam Rüya… o zaman planı büyütmemiz gerekecek.”Gözlerimi kıstım. “Ne demek istiyorsun?”
Eylül yavaşça doğruldu.“Arda’yı sadece maç tarihi için aramayacağım,” dedi.“Bu adamla ilgili geçmişte ne araştırdıysa… hepsini isteyeceğim.Bu sefer… parçaları bir araya getireceğiz.”Eylül’ün söylediği son cümle odada bir süre asılı kaldı.Parçaları bir araya getireceğiz.