8. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 8:MERDİVENE DOLANAN SARMAŞIK
Rüya’dan …….
Sabah uyandığımda yataktan çıkmak, sandığımdan daha zor oldu.Gözlerimi açtığım an, dün gece albümün sayfaları zihnimin içinde yeniden açıldı. Sanki o karelerin arasında kalmıştım; uyanmıştım ama geri dönmemiştim. Rüyalarımda bile ailem vardı. Annemin sesi, babamın bakışı… O rüyadan kopup uyanınca içimde bir şey eksilmişti. Somut bir acı değildi bu; daha çok, yeri belli ama adı konulamayan bir boşluk.
Banyoya girerken aklım hâlâ oradaydı.Suyun sesi, düşüncelerimi bastıramadı. Tam o sırada telefonuma düşen bildirimi gördüm. Avcı’dan gelmişti. İçimden istemsizce bir ürperti geçti. Bu adam umarım sonum olmazdı, diye geçirdim içimden. Düşünceyi kovalamadım; saçlarım nemliyken onları örmeye başladım. Parmaklarım titriyordu mu, yoksa bana mı öyle geliyordu, emin olamadım.
Zil sesiyle kaşlarım çatıldı.Oğuz gideli iki saat olmuştu; akşamdan önce dönmezdi. Eylül ise… o muşmula ile kahvaltıdaydı. Evde beni bekleyen kimse yoktu. Banyodan çıkıp sessizce kapıya yürüdüm. Dürbünden baktım. Ne görmeyi beklediğimi bilmiyordum ama kesinlikle bir kargocu değildi bu.
Zil bir kez daha çalınca geriye çekilip kapıyı açtım.
Kargocu yüzüme bakarak konuştu:“İzel Kara?”
Yutkunamadım.İzel ismini bilen çok az insan vardı. Avcı… ve Mert. Sesimi düz tutmaya çalıştım.“Evet, benim.”
Elindeki kutuyu uzattı. Ardından bir kâğıt ve kalem.“Şurayı imzalamanız gerekiyor.”
Kutuyu yere bırakıp imzayı attım.“Kolay gelsin,” dedim.
“İyi günler,” diyerek uzaklaştı.
Kapıyı kapattım. Kutuyla birlikte salona geçtim. İçimde garip bir ikilik vardı: korku ve heyecan. Aynı anda, aynı yerde. Avcı’nın bu kadar hızlı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yere oturdum. Kutuyu yavaşça açtım.
Ve donup kaldım.
İçinden beyaz bir elbise çıktı.Ama sıradan bir elbise değildi bu. Balık modeldi, işlemeliydi. Zarifti. Beklediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Elbiseyi biraz kaldırıp baktım; dikişleri bile özenle seçilmişti. Onu koltuğun üzerine bıraktım. Kutunun içine tekrar baktım.
Bir not.Bir de küçük bir takı kutusu.
Takı kutusunu açtığımda nefesim kesildi. Mavi bir set… Taşları ışığı yakalıyordu. Gözlerimi alamadım. Büyülenmiştim ama aklım netti. Bunları bana göndermesinin tek bir sebebi olabilirdi.
Akşam yemeği.
Kutuyu yere bıraktım. Notu aldım, okumaya başladım.
“Akşam saat yedide kapının önünde olursan beni çok mutlu edersin.”
Notu bir kez daha okudum.Sonra bir kez daha. Emin olmak ister gibi. Bu, sadece bir teşekkür değildi. Ya fazlasıyla abartıyordu… ya da beni çözmeye çalışıyordu.
Emir her şeyi ince ince yapmıştı. Acaba ben mi bir açık verdim? diye düşündüm. Ama hayır. Ben oyuna sadık kalmıştım. Yine de bu hız… beklediğimden fazlaydı. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki, yetişmekte zorlanıyordum.
Keşke zaman bir anlığına dursaydı.Sadece ne kadar yol aldığımı anlayacak kadar.
Elbiseyi, takı kutusunu ve notu tekrar kutuya koydum. Kutuyu alıp odama girdim. Henüz kendime bile gelememişken, akşam için hazırlanmayacaktım.
Ama biliyordum.Bu hikâye, durmayı hiç sevmiyordu.
Oğuz’dan…..
Kampüsten çıktığımda motorun kontağını çevirdim. Kaskı takarken bile aklım başka bir yerdeydi. Hastaneye doğru ilerlerken gazı biraz açtım; rüzgâr yüzüme vurduğunda yine o geldi aklıma. Sarı kanaryam.
İstemeden gülümsedim.Bu kızın evi yok muydu ki bu kadar sık zihnime uğruyordu? Başka bir açıklaması olamazdı. Kokusu, gülüşü, siniri… Her şeyi kendine hastı. Naif görünen ama gerektiğinde pençesini çıkaran bir aslan gibiydi. Gülümsedikçe gerçeği daha net gördüm: Hiçbir şey yapmadan bile beni kendine düşürmeyi başaran biriydi o. Buna tutulmak deniyorduysa, evet—fazlasıyla tutulmuştum.
Hastaneye vardığımda motoru park edip kaskı çıkardım. İçeri girer girmez doğruca stajyer doktor odasına geçtim. Oda boştu. Önlüğü giydiğim sırada kapı açıldı; Ali girdi. Beni görünce sırıtışı hazırdı bile.
“Sen hastanenin yolunu bilir miydin kardeşim?” dedi.
“Abartma lan,” dedim. “İki gün gelmedim sadece.”
Sarı saçlarını eliyle geriye attı, gözlerini kıstı.“Hımm… Seni stajından alıkoyan o önemli şey neydi acaba, inek çocuk?”
Koltuktaki yastığı kaptığım gibi ona fırlattım.“Sana kırk kez dedim bana inek çocuk deme diye, fesleğen!”
O da yastığı geri fırlattı. Son anda kenara çekildim.“Niye çekildin lan? Ne güzel yüzüne geliyordu,” dedi.
“Lan mal mısın? Gelmesin diye çekildim zaten.”
Tam o sırada kapı açıldı. Aylin içeri girdi ve havada yakaladığım yastığı Aliye fırlatmıştım ki ona çarptı.
“İyi misin? Ali’ye atmıştım ama—” demeye kalmadan Aylin patladı:“Oğlum siz mal mısınız?”
Kendini koltuğa attı. Ali hemen yanına koştu.“İyi misin kız?”
Aylin bu sefer yanındaki yastığı Ali’nin kafasına fırlattı.“Sen hiç konuşma gerizekâlı! Zaten senin yüzünden nöbetim uzadı.”
Ali ters ters baktı ama sonra o arsız sırıtmaya geçti. Yanına sokulup,“Ama son yaptığının bir bedeli olmalıydı, değil mi?” dedi.
Aylin’in siyah gözlerinden lazer çıkacak gibiydi.“Siktir git,” dedi. “Ben sana böyle mi yapmıştım?”
Ali gülerek, “Altta kalmazdım,” deyince odadan sıvıştım.
Koridorda yürürken bir anda gördüğüm kişi ile durdum.
Erva.
Hastanenin ortasında duruyordu. Kalbim tek bir vuruşu kaçırdı. Burada ne işi vardı? diye düşündüm. Bir şey mi olmuştu? Tam o anda o da beni fark etti. Yeşil gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Ona doğru yürüdüm. Karşısında durduğumda sesim kendiliğinden ciddileşti.“İyi misin? Ne işin var burada?”
“ Asıl senin ne işin var burada?” diye sordu.
Önlüğümü işaret ettim.“Stajyer doktorum ben. Asıl senin ne işin var?”
Yandan güldü.“Hadi be. Ben seni sirkte palyaço olarak hayal ediyordum.”
Duyduklarım ile genişçe sırıttım.“Sen beni mi düşünüyorsun?”
Ciddileşti.“Ne alaka? Laf sokuyorum sana. Alınman lazım. Flört değil.”
Açık saçından bir tutamı yavaşça parmağıma doladım.“Alınıyorum zaten gereken kısımları ,merak etme,” dedim. “Sen ne için gelmiştin?”
Kaşlarını çatıp elinin tersiyle elimi itti. Tenime değen sıcaklığı içimi tuhaf bir şekilde rahatlattı.“Senin işin gücün yok mu? Gitsene sen.”
Bir adım attım, hafifçe eğildim.“Tek işim sensin. Her şey senden sonra gelir.”
Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Gülümsedim. Bugün ayrı bir güzeldi. Biraz da asabiydi—sebebini tahmin ediyordum.“Dondun kaldın,” dedim.
“Ne donması ne kalması? Sen gitsene bir.”
“İsteklerin her zaman önde gelir,” dedim. “Ama bunu es geçiyorum.”
“Neden?” diye sordu, gözlerini kısarak.
“Özledim seni,” dedim. “Bırak da birkaç dakika yüzünü göreyim.”
Sustu.
Bu kızı bu kadar sessiz görmek garipti. Normalde hırçınlığıyla beni parçalayacak gibiydi. Şimdi ise… sanki her an ağlayacak gibiydi. Yeşillerinde biriken o ihtimali görmek istemedim. Onun gözlerinden tek bir damla bile düşmesin istiyordum.
Çünkü fark etmeden çoktan karar vermiştim:O gözler, benim zaafımdı.
Sessizliği ben bozmadım. Nadiren yaptığım bir şeydi bu; genelde konuşarak aklımdakileri söyler rahat ederdim.Ama Erva’nın karşısında susmak daha doğru geldi. Çünkü bazen kelimeler, yanlış yerlere değiyordu.
Koridorun floresan ışıkları yüzünü olduğundan daha solgun gösteriyordu. Omuzları hafifçe düşüktü. Güçlü durmaya alışkın birinin yorgunluğu vardı üzerinde. O an şunu düşündüm:Bir insan bu kadar kalabalığın içinde nasıl bu kadar yalnız durabilir?
“Bir şey mi oldu?” dedim daha yumuşak bir sesle.Bu sefer gerçekten sordum.
Bakışlarını kaçırdı. Duvara, yere… Bana değil.“Yok,” dedi. “Bir işim vardı.”
Yalan söylediğini anladım. Çok net. Ama üstelemedim. İstemiyorsa anlatmazdı. İstemeyen birini zorlamak, onu daha da geri iterdi.
Başımı hafifçe yana eğdim.“Bak,” dedim, “buradaysan ve iyi değilsen… bilmem yeter.”
Bana baktı. O yeşiller bir an için karardı. Sonra tekrar kapandı.“Abartma,” dedi. “İyiyim.”
İyiyim diyenlerin çoğu iyi olmuyordu. Bunu mesleğe başlamadan önce öğrenmiştim.
Yanından çekilmedim. Ama daha da yaklaşmadım. Aradaki mesafeyi korudum. Kaçabileceği kadar alan bırakarak.“Tamam,” dedim. “Ama bir şeye ihtiyacın olursa…”
Cümleyi tamamlamadım. Gerek yoktu. Devamını ikimiz de biliyorduk.
Bir saniye daha durduk. Sonra hoparlörden bir anons geçti. Nöbet listesi, hasta çağrısı… Hayat, bizim küçük anımızı bölmekte hiç nazik değildi.
Geriye doğru bir adım attım.“Gitmem gerekiyor,” dedim. “Ama seni burada görmek… iyi geldi.”
Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Gülümseme değildi bu. Ama tamamen ifadesiz de değildi.“İşine bak palyaço doktor,” dedi.
İçimden güldüm.“Dikkat et,” dedim. “Sirkte çalıştığımı söylersem inanırlar.”
Yanından ayrılırken arkamdan baktığını hissettim. Emin değildim ama hissediyordum. Koridorun sonunda durup geri dönmedim. Eğer dönseydim, kalırdım.
Ve kalırsam…Bu, artık sadece bir hoşlanma olmazdı.
O gün ilk defa şunu kabul ettim:Erva, kafamda dolaşan bir düşünce değildi artık.Kalbimde yer kaplayan bir ihtimale dönüşmüştü.
Beyaz önlüğün içinde nefes almak zorlaştı sanki. Sakin ol, dedim kendime. Bu sadece bir an.
Ama değildi.
Koridor uzadıkça uzadı. Adımlarım otomatikti; beynim başka bir yerdeydi. Erva’nın bakışı, susuşu, “iyiyim” deyişindeki çatlak… Hepsi peşimden geliyordu. Bir insanın sesi, bazen söylediğinden çok söylemediği yerden bağırıyordu.
Stajyer odasına döndüğümde Ali hâlâ Aylin’le didişiyordu. Sesler üstüme üstüme geldi ama ben içlerinden geçip gittim. Dolabı açtım, bir şey arar gibi yaptım. Aslında aradığım şey bir bahaneydi. Kendime dönmek için.
Doktorsun, dedim. Dengeyi bil.
Ama kalp, protokole uymuyordu.
Telefonum cebimde titreşti. Bakmadım. Bir titreşim daha. Yine bakmadım. Eğer baksaydım, kendime yalan söylemeye devam edemezdim. O an tek bildiğim şuydu: Erva’yı o halde bırakmak istemiyordum. Yanında durup “anlatmak zorunda değilsin” demek istiyordum. Bu kadar basit. Bu kadar tehlikeli.
Camdan dışarı baktım. Bahçede insanlar geçiyordu; kimi aceleci, kimi kaygısız. Hayat, herkese aynı hızda akmıyordu. Benimki yavaşlamıştı. Birinin yüzünde takılı kalmıştı.
Sonra, dedim. Doğru zaman gelsin.
Ama içimde bir ses vardı—inatçı, ısrarcı.Doğru zaman, bazen sen gidip durduğunda gelmez.
Önlüğün cebini düzelttim. Derin bir nefes aldım. Nöbete döndüm. Hastalar, dosyalar, sayılar… Hepsi yerli yerindeydi. Ben hariç.
Ve şunu kabul ettim:Erva’yı görmek beni dağıtmıyordu.Beni toparlayan şey, tam da oydu.
Rüya’dan….
Üzerimdeki elbiseye her baktığımda göğsümün ortasında ince bir sızı dolaşıyordu; daraltan ama aynı anda insanı diri tutan bir heyecan. Beyazın o soğuk asaleti, üzerime ikinci bir ten gibi oturmuştu. Omuzlarımı saran yumuşak dokusu, sanki beni dış dünyadan ayıran ince bir sınır gibiydi. Balık kesimin vücudumu takip eden çizgileri, her nefes alışımda varlığımı daha çok hissettiriyor, “buradayım” diyordu sessizce.
Siyah kutudan çıkardığım mavi elmas kolyeyi avucumda bir an tuttum. Taşın içindeki derinlik, gece denizi gibiydi; bakınca içine çekiyordu insanı. Boynuma taktığımda serinliği tenime değdi, kalbimin attığı yeri işaret eder gibi tam göğsümün ortasında durdu. Aynı mavinin küpelerde ve yüzükte yankılanması, tesadüf değildi; bu bir bütünlüktü, baştan sona düşünülmüş bir davet.
Boy aynasının karşısında durup kendime baktım. Siyah saçlarımı yukarıdan dağınık bir topuz yapmıştım; bilerek kusursuz olmaktan kaçmıştım sanki. Aşağı süzülen dalgalar, kolyenin ucuna kadar iniyor, her harekette taşın ışığını yakalıyordu. Gözlerim aynada bana bakarken tanıdık ama yabancıydı; cesur görünen ama içinde fırtınalar saklayan bir kadın duruyordu karşımda.
Avuç içlerim hafifçe terledi. Bu sadece bir elbise değildi, sadece bir takı hiç değildi. Bu, atılan bir adımdı. Geri dönüşü olmayan, ölçülmüş ama yine de tehlikeli bir adım. Omuzlarımı geriye attım, derin bir nefes aldım. Kalbim hızlanmıştı ama kaçmak istemiyordum.
İçimdeki ses fısıldıyordu: Hazırsın.Hazır olup olmadığımı bilmiyordum.Ama artık geri duracak kadar korkak da değildim.
Beyaz kürkü omuzlarıma aldım. Elbisenin soğuk asaleti kürkün yumuşaklığıyla dengelenmişti; aynadaki yansımama son bir kez baktım. Göğsümdeki mavi taş ışığı yakalayıp derin bir nefes gibi parladı. Hazırdım… en azından dışarıdan öyle görünüyordum.
Kapıyı açar açmaz sitenin sessizliği karşıladı beni. Yağmur yukarıdan ince ince yağıyor, bina girişinin camlarına vurdukça boğuk bir ritim bırakıyordu. Adımlarım yankılanmasın diye farkında olmadan yavaşladım. Asansöre yürürken kalbim, kapalı bir alanda sıkışmış gibi atıyordu.
Butona bastım. Kırmızı ışık yandı.Beklerken kürkümü biraz daha sardım; bu sefer üşüdüğüm için değil, içimdeki huzursuzluğu bastırmak için. Asansör kapısı açıldığında içeri girdim, aynalı duvarlarda kendime yakalandım. Yüzüm sakindi ama gözlerim… fazla uyanıktı.
–1 tuşuna bastım.
Asansör aşağı inerken kulaklarımda hafif bir basınç oluştu. Sanki sadece kat değil, bir eşik de geçiyordum. Kapılar açıldığında garajın o kendine has kokusu yayıldı: beton, yağmur ve metal.
Garaj yarı karanlıktı. Tavandan sızan ışıklar zemindeki su birikintilerini parlatıyor, her şey olduğundan daha sessiz görünüyordu. Topuklarımın sesi burada daha netti; her adım, varlığımı ilan ediyordu.
Derin bir nefes aldım. Garaj hâlâ boştu; betonun yankısı, az önce çalan kornanın titreşimini hâlâ taşıyordu. Siyah jipe doğru yürürken topuklarımın sesi fazla netti, sanki attığım her adımı ben bile istemeden sayıyordum. Kapıyı açıp içeri girdiğimde deri koltukların soğukluğu bacaklarıma değdi. Kapıyı kapattım. Beklediğim yüz Avcı’nındı; gördüğüm ise Nathan’dı.
Bir anlık şaşkınlık geçti içimden, ama yüzüme taşımadım. Nathan’ın bakışları üzerimde dolaştı; saklanmayan, ölçen, bilen bakışlardı bunlar. Sonra konuştu. Kusursuz Türkçesi garajın sessizliğini kesip biçti.
“Abim nokta atışı yapmış,” dedi. “Tam üzerine olmuş.”
Kaşlarım istemsizce kalktı.“O mu seçti elbiseyi?” dedim.
Gülümsedi. O gülümseme, cevaptan önce gelen bir sır gibiydi.“Sadece elbiseyi değil.”
Şaşkınlığım bu sefer gizlenemedi. İçimde küçük bir boşluk açıldı; hem hoş, hem tehlikeli. Çünkü üzerimdeki her şey—kesimi, duruşu, tenime değdiği yerler—fazla doğruydu. Ölçülerim bedenimde değil, sanki aklında saklanmış gibiydi.
Bir an sustum. Sonra dudaklarımı araladım.“Bu kadarını nereden biliyor?” diye sordum. Sesim sakindi ama içimdeki nabız hızlanmıştı.
Nathan kontağı çevirmedi. Bana baktı, doğrudan.“Abim insanları ezberlemez,” dedi. “Okur.”
Camdan dışarı baktım. Garaj ışıkları gözlerimde küçük parlamalar bırakıyordu. Okunmak… Herkesin sandığı kadar masum bir şey değildi bu. İçimde hem korunma isteği hem de garip bir teslimiyet dolaştı.
Başımı koltuğa yasladım. Göğsüm yavaşça inip kalkıyordu ama içimdeki hareketlilik sakinliğime uymuyordu.
“Okumak,” dedim, kelimeyi tartarak. “Tehlikeli bir alışkanlık.”
Nathan hafifçe güldü. Direksiyonu kavradı ama hâlâ çalıştırmadı arabayı.“Abim tehlikeli şeyleri sever,” dedi. “Ama kontrolsüz olanları değil.”
Gözlerimi ona çevirdim.“Peki ben hangisiyim?” diye sordum.
Bakışları bir anlığına netleşti, sonra omuz silkti.“Henüz karar vermedi,” dedi. “O yüzden buradayız.”
Dudaklarımı bastırdım. Bu cevap hoşuma gitmişti, istemesem de.“Bu bir test mi?” dedim.
“Bir tanışma,” diye düzeltti. “Abim resmiyet sever ama sana karşı hassasiyeti olmalı ki ilk kez birinin ayağına kadar gönderdi .”
Camdan dışarı baktım. Yağmur garaj girişinde ince çizgiler bırakıyordu. Işıklar, suyun üzerinde titreşiyordu.“Ben resmi şeylerden pek hoşlanmam,” dedim.
Nathan kontağı çevirdi. Motorun sesi garajda yankılandı.“Bunu biliyor,” dedi sakin bir tonla. “O yüzden seni sıkmayacak.”
Araba yavaşça ilerlerken kalbim de aynı ritmi yakalamaya çalışıyordu.“Bir şey soracağım,” dedim.
“Dinliyorum.”
“Bu akşam… benim için mi önemli, yoksa onun için mi?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Nathan konuştu:“İkiniz için,” dedi. “Ama farklı nedenlerle.”
Cevabın ağırlığı arabanın içine çöktü. İkiniz için… ama farklı nedenlerle. Bu cümle, açıklamaktan çok kapı aralıyordu.
Yağmur camı döverken sokak lambaları birer birer yanıyordu. Işıklar yüzüme vurup geri çekiliyor, beni görünür kılıp sonra yine saklıyordu. Kendimi o an öyle hissettim; bir görünüp bir kaybolan, tam yakalanamayan bir düşünce gibi.
“Farklı nedenler,” dedim sessizce. “Bunu bilmem gerekiyor mu?”
Nathan gözlerini yoldan ayırmadı. Direksiyonun üzerinde duran parmakları sakindi; fazla sakin.“Hayır,” dedi. “Henüz değil.”
İçimde ince bir gerilim dolaştı. Merak değildi sadece; sezgiyle beslenen bir dikkat hâliydi bu. Sanki yanlış bir soruyla oyunun yönünü değiştirebilirdim.
Araba hızlanmadı, yavaşlamadı. Her şey kararında ilerliyordu. Bu bile başlı başına bir mesajdı.
“Şunu bilmen yeter,” dedi bir süre sonra. “Abim plansız bir akşam yapmaz.”
Gülümsedim ama bu gülümseme kendimeydi.“Ben de plansız insanların arasında rahat edemem,” dedim.
Nathan bu sefer baktı. Kısa, ölçülü bir bakıştı.“O zaman sorun yok,” dedi. “Aynı masaya oturabilirsiniz.”
Yağmur daha da hızlandı. Şehrin sesi arabanın içine boğuk bir uğultu olarak doldu. İçimde garip bir netlik oluştu: Bu akşam beni bekleyen şey bir yemek değildi. Bir konuşma, belki bir tartı, belki bir eşik.
Ve ben, nedenini tam bilmesem de, geri dönmeyi hiç düşünmüyordum.
Yollar aktı. Zaman, camın ardından akıp giden ışıklara karıştı; tabelalar, köprüler, suskun sokaklar birbirinin içinden geçip silindi. Neredeyse şehrin öteki ucuna gelmiştik. Arabanın içinde çıt çıkmıyordu ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, düzenliydi. Nathan’ın varlığı ilk andan beri garip bir güven veriyordu bana; fazla konuşmayan ama boş da bırakmayan bir denge gibi.
Araba ağır ağır yavaşladı. Villa kapısının önünde durduğumuzda farkında olmadan tuttuğum nefesi bıraktım. Göğsüm hafifledi. Nathan’a döndüm. Zaten bana bakıyordu. Dudaklarının kenarında o tanıdık, rahat sırıtış vardı. Başını hafifçe eğip çenesiyle dışarıyı işaret etti.
“Git,” dedi bakışıyla.
Sonra sesi geldi, sakin ve net:“Kasma kendini. Rahat olursan senin için daha iyi olur.”
Elini cebine atıp bana doğru yine bir şeker uzattı. Aynı hareket, aynı alışkanlık. Gülümsedim.“İyi gelir, strese bire bir,” dedi.
Şekeri alırken kaşlarımı kaldırdım.“Bu da mı zehirli yoksa?” dedim.
Bu sefer kahkahayı tutamadı. Sesli, net bir kahkaha attı.“Fare zehri,” dedi. “Hem de anında etki eder.”
Şekeri damağıma yerleştirdim. Çilek tadı bir anda ağzıma yayıldı; beklediğimden daha yumuşak, daha tanıdık. Başımı ona çevirdim.“Teşekkür ederim,” dedim. “Her şey için.”
Sadece başını salladı. Ne fazla ne eksik. Anlaşılmış olmak gibiydi bu.
Kapıyı açtım. Soğuk hava kürkümün altından tenime dokundu. Dışarı adım attım. Kürkümü düzelttim, omuzlarımı dikleştirdim. Araba arkamda kaldı. Villaya doğru yürümeye başladım.
Her adımda topuklarım taş zemine vuruyordu. Bu sefer sesini saymıyordum. Çünkü ne olacağını bilmiyordum ama… geri dönmeye niyetim yoktu.
Karşımdaki eve baktığımda içime istemsiz bir nefes doldu. Bu, sıradan bir yapı değildi; insanın önünde durup birkaç saniye susmasını isteyen türdendi. Kiremit çatısı yumuşak bir eğimle yukarı kıvrılıyor, beyaz cephe duvarlarını saran sarmaşıklar evi doğayla anlaşmış gibi gösteriyordu. Pencereler kemerliydi; içlerinden sızan loş ışık, içeride hayat olduğunu ama bunun sergilenmek istemediğini fısıldıyordu. Bahçeye uzanan taş yol bile ölçülüydü—ne davetkâr ne de itici. Sanki her şey, olması gerektiği kadar vardı.
Kapının önünde durdum. Zile basıp basmamak arasında kaldım. Parmaklarım havada asılı kaldı; karar vermeye çalışırken zaman bir anlığına esnedi.
Kapı, ben dokunmadan yavaşça açıldı.
Karşımdaydı.
Yine siyah maskesiyle… ama bu kez üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Kumaş, omuzlarından kusursuzca düşüyordu. Geniş omuzları ve uzun boyu kapı aralığını doldurmuştu; sanki ev değil, ev onun etrafına inşa edilmişti. Bir anlık bir boşluk oldu içimde—nefesim kesildi. Ardından ardıç kokusu geldi. Temiz, keskin, karanlık bir koku. Kalp ritmim bozuldu; düzenim şaştı.
Bakışlarını göremiyordum ama varlık hissi yeterince netti. Maskenin ardındaki sessizlik konuşuyordu.
Kapı tamamen açıldı. Ne “hoş geldin” dedi ne de adımı söyledi. Sadece bir adım geri çekildi. Bu, bir davetti—yüksek sesle söylenmeyen, reddi zor olan türden.
Eşiği geçerken fark ettim: Bu evin içine giren herkes, biraz kendini dışarıda bırakmak zorundaydı. Ve ben… bunu bilerek içeri adım attım.
Eşiği geçtiğim an kapı arkamdan sessizce kapandı. Çıkan ses tok değildi; aksine yutulmuş gibiydi. Sanki ev, dışarıyı tamamen geride bırakmamı istiyordu. İçerisi beklediğimden daha sıcaktı. Loş ışık, yüksek tavanlardan aşağı süzülüyor; koyu ahşap, taş ve metal bir dengede buluşuyordu. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey rastgele değildi. Bu evde fazlalık yoktu. Eksik de.
Avcı birkaç adım önümde yürümeye başladı. Ne hızlandı ne yavaşladı. Adımlarımı onun ritmine uydurduğumu fark ettim. Topuklarımın sesi halıda boğuluyor, kürkümün hafif sürtünmesi dışında neredeyse hiç ses çıkmıyordu. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; daha çok… dikkat isteyen bir sessizlikti.
Bir salona açıldık. Geniş, derin, yüksek. Camlardan dışarıya uzanan bahçe görünüyordu; yağmur hâlâ yağıyordu, damlalar ışıkta ince çizgiler hâlinde parlıyordu. Avcı durdu. Bana döndü. Maskenin ardında bakışlarının üzerimde gezindiğini hissettim; tıpkı Nathan’ın dediği gibi… ölçen, okuyan.
“Üşüdün mü?” dedi.
Sesi sakindi. Düşük ama net. Garip bir şekilde içime dokundu.
“Hayır,” dedim. “Burası… sıcak.”
Başını çok hafif eğdi. Onaylar gibi.“Kürkünü çıkarabilirsin,” dedi. “Rahat olmanı isterim.”
İsterim… Emirdi bu ama yumuşak bir kabukla sarılmıştı. Yanıma gelerek bir adım arkamda durdu. Sıcak nefesi kalp ritmimi anında bozdu. Parmakları kürkü indirirken açıktaki tenime değiyordu. Sıcak elleri neden bana bu kadar iyi hissettiriyordu? Omzumdan yavaşça alıp karşıma geçti. Ne utanma vardı ne de açgözlülük. Sadece dikkat. Bu, beni düşündüğümden daha fazla etkiledi.
“Bu akşam,” dedi birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, “senden tek bir şey isteyeceğim.”
Kalbim göğsümde yer değiştirdi.“Nedir?” diye sordum.
“Olduğun gibi kal,” dedi. “Fazlası değil. Eksisi hiç değil.”
Bir an sustum. Sonra başımı salladım.“Bu,” dedim, “sandığımdan daha zor olabilir.” Yalan söylemedim çünkü anlardı, sesim beni ele verirdi.
Dudaklarının maskenin altında kıpırdadığını hissettim. Gülümsediğini göremedim ama bildim.“Zor olanlar,” dedi, “beni ilgilendirir.”
Ve o an anladım: Bu akşam bir yemek değildi sadece.Bu, iki insanın birbirini tarttığı sessiz bir sınavdı.Ve ben… masaya çoktan oturmuştum.
Avcı eliyle salonun içini işaret etti. Bu bir davet değildi; bir yönlendirmeydi. Ama yine de arkasında zorlayıcı bir taraf yoktu. Yürümeye başladım. Halının yumuşaklığı ayaklarımın altından yükseliyor, evin kokusu—ardıç, deri ve çok hafif bir is—nefesime karışıyordu. Her adımda kalbim biraz daha net atmaya başladı. Kaçmak isteyen bir kalp değildi bu; tetikte duran bir kalpti.
Beni masaya değil, pencereye götürdü. Bahçeye bakan geniş camın önünde durduk. Yağmur, yaprakların üzerinden kayıyor; ışıklar suyun üzerinde kırılıyordu. Sessizlik uzadı. Bu sessizlikte acele yoktu. Avcı konuşmadı. Ben de.
Sonra, çok sakin bir sesle:“Bu manzara,” dedi, “insanı dürüst yapar.”
Başımı ona çevirdim.“İnsan zaten dürüstse?” dedim.
Maskenin ardındaki bakışlarımda bir ağırlık hissettim.“O zaman,” dedi, “saklayacak şeyi kalmaz.”
Bir adım yaklaştı. Mesafe kapandı ama temas yoktu. Omuzlarımda kürk yoktu artık; beyaz elbisenin soğuğu ve sıcaklığı aynı anda tenimdeydi. Nefesimin ritmini fark etti. Ben fark ettim ki o, benim fark ettiğimi de fark etti.
“Buraya gelmeden önce,” dedi, “kaç kez vazgeçtin?”
Dürüst olmamı istiyordu. Gerçekten.“Bir kez,” dedim. “Kapıda.” Çünkü onunla tek olmaktan korkmamıştım ama çekinmiştim.
“İyi,” dedi. “Kapıda vazgeçmek cesarettir. İçeri girdikten sonra vazgeçmek değil.”
Gözlerimi camdan ayırmadan:“Peki sen?” dedim. “Sen kaç kez vazgeçtin?”
Bir an durdu. Bu sefer sessizlik onun payıydı.“Ben,” dedi sonra, “vazgeçmeyi sevmem.”
Bunu söylerken tehdit yoktu. İtiraf vardı.
Arkasını dönüp masaya doğru yürüdü. Işık, siyah takımının çizgilerinde gezindi. Maskesi hâlâ yerindeydi.“Yemek hazır,” dedi. “Ama acelemiz yok.”
Sandalyeyi çekti. Benim için. Oturdum. O ise yavaş adımlarla diğer uca, karşıma geçti. Aramızda masa vardı ama asıl mesafe, söylenmeyenlerdi.
Çatal bıçaklara uzanırken ekledi:“Bu akşam sorular serbest,” dedi. “Cevaplar… seçmeli.”
Başımı kaldırıp baktım.“Kaç tanesini seçebilirim?” diye sordum.
“İkisini,” dedi. “Birini sen, birini ben.”
Sözleri masada asılı kaldı. Ne bir davet, ne bir meydan okuma… Daha çok bir sınır çizgisi gibiydi. Çatal bıçağa uzanmadım. Yemek oradaydı ama bu akşam açlık başka bir şeydi.
Bakışlarım, maskesinin koyu çizgilerinde gezindi. Gözlerini net seçemiyordum ama baktığını hissediyordum. İnsan, bakılmadığında değil; bakıldığını bildiğinde gerilirdi.
“Önce sen,” dedim sakin bir sesle. Sesimin titremediğine şaşırdım.
Başını hafifçe yana eğdi. Bu hareket, bir gülümsemeden daha tehlikeliydi.“Hayır,” dedi. “Önce sen konuşursan… ben dinlerim. Ama soruyu ben seçerim.”
Masadaki mumun alevi oynadı. Yağmur camlara biraz daha sert vurdu. Ev sanki nefes alıp veriyordu. Duvarlar bile dinliyordu.
Bir an sustum. O kısa boşlukta kalbimin ritmi kulaklarımda yankılandı. Bu suskunluk korkudan değildi; ölçmek içindi. Onu değil… kendimi.
“Dinlemeyi seçiyorsan,” dedim sonunda, “duyacaklarına hazır olmalısın.”
Kıpırdamadı. Ne sandalyeye yaslandı ne de masaya eğildi. Olduğu yerde, dimdik durdu. Maskenin ardındaki bakış, üzerimde sabitlendi.“Hazırım,” dedi sadece.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm yavaşça yükselip indi.“Ben kolay çözülmem,” dedim. “Beni buraya getiren merak değil. Kontrol ihtiyacı da değil.”
Mumun ışığı yüzüne vurdu, maskenin kenarında sert bir çizgi bıraktı.“Peki ne?” diye sordu.
“Boşluk,” dedim dürüstçe. “Bazen insan, içindeki sessizlikle baş edebilmek için daha tehlikeli bir sessizliğe girer.”
Bu sözler masanın üzerinde asılı kaldı. Bu sefer kaçmadı. Geri çekilmedi. Sandalyeyi yavaşça çekti ve oturdu. İlk kez aynı hizada olduk.
“Şimdi,” dedi, sesi alçak ama netti, “benim sorum.”
Ellerini masaya koymadı. Kucağında tuttu.“Buradan çıktıktan sonra,” dedi, “beni düşünür müsün… yoksa yalnızca korktuğun bu akşamı mı hatırlarsın?”
İşte o an anladım.Bu bir tuzak değildi.Bu, iz bırakma meselesiydi.
Bakışlarımı kaçırmadım.“Bu akşam,” dedim, “zaten benden çıkmayacak.”
Sessizlik geri döndü. Ama bu sefer… ikimize de aitti.
Sözleri havada kaldı. Ne ağırdı ne de hafif… ama içime dokundu. Maskesinin ardında saklanan o sesi ilk kez bu kadar çıplak hissettim. Güç istemiyordu, merak da değil. Kaçmak istiyordu. Kendinden bile.
Bir an cevap vermedim. Ona bakarken aslında kendime bakıyordum. Çünkü söylediği şey, bende de yankı bulmuştu. Ben de bazen yaralarımı unutmak isterdim. Beni ben yapan acıları bir geceliğine susturmak… sadece normal biri olmak.
“İki yabancı…” dedim yavaşça. Kelimeyi ağzımda evirip çevirdim.
Başını hafifçe öne eğdi. Bu bir teslimiyet değildi; beklentisiz bir bekleyişti.“Zor olduğunu biliyorum,” dedi. “O yüzden soruyorum.”
İşte o an hissettim. Eksikliği. Sevgiye değil belki… kabul edilmeye olan açlığı. Olduğu hâliyle, maskesiz olmasa bile yargısızca var olma ihtiyacını. Bu his bana yabancı değildi. Ben de yıllardır aynı boşluğu taşıyordum; sadece daha sessiz.
Bakışlarım yumuşadı. Masanın üzerindeki mesafeyi fark etmeden biraz daha yaklaştım.“Yaralarını görmemiş gibi davranabilirim,” dedim. “Ama yok sayamam.”
Buz mavisi gözlerindeki bakış değişti, daha da derinleşti.“Görüp kalman yeter,” dedi. “Sormadan.”
Başımı salladım. Bu bir anlaşmaydı. Yazılı olmayan, geri dönüşü olmayan bir anlaşma.“Bu gece,” dedim, “sadece tanışıyoruz.”
Maskenin ardında bir şey değişti. Belki bir gülümseme… belki de sadece rahatlama.“İlk izlenimler önemlidir,” dedi.
“Evet,” dedim. “O yüzden dikkatli ol.”
O an anladım:Bu gece yaraları kapatmayacaktık.Sadece… onları konuşmadan aynı masada oturmayı seçecektik.
Masanın üzerindeki tabaklara hâlâ dokunulmamıştı. Yemek sıcaklığını koruyordu ama bu evde zaman, saatlerle değil bakışlarla ölçülüyordu. Avcı’nın duruşu değişmedi; ne gevşedi ne sertleşti. Sanki benimle aynı anda nefes almayı seçmişti.
“Tanışmak,” dedi bir süre sonra, “çoğu insan için yüzeyde kalmaktır.”
Bakışlarımı masadan kaldırdım.“Sen yüzeyi sevmiyorsun anlaşılan,” dedim.
“Hayır,” dedi sakince. “Yüzey, gerçeği saklamak için yeterince kalın değil.”
Bu sözle birlikte elini ilk kez masaya koydu. Parmakları uzun ve sakindi. Acele yoktu. Güç gösterisi de. Sadece varlık. Elinin masaya değmesiyle ortamın dengesi değişti; sanki ev biraz daha sessizleşti.
“Bu yüzden maskeyle yaşıyorsun,” dedim. Soru değildi bu. Bir tespitti.
Başını çok az çevirdi. Işık, maskenin kenarında gezindi.“Maskeler,” dedi, “bazen saklamak için değil… dayanmak için takılır.”
Cevap vermedim. Çünkü bu cümleyi anlayan biri gibi susmak gerekiyordu. O da bunu fark etti. Sessizlikten rahatsız olmadı. Aksine, izin verdi.
Sandalyeme yaslandım. Omuzlarım gevşedi. İlk kez bu evde kendimi savunmasız hissetmedim. Bu tuhaftı. Tehlikenin ortasında insanın rahatlaması gibi.
“Bu gece,” dedi sonra, “senden bir şey daha isteyeceğim.”
Bakışlarım yeniden ona döndü.“Bir şey daha mı?” dedim.
“Evet,” dedi. “Ama bu bir rica.”
Kaşlarımı çok hafif kaldırdım.“Dinliyorum.”
“Buradan çıktığında,” dedi, “benimle ilgili duyduğun hiçbir şeyi kimseye anlatma.”
“Duyduğum mu,” dedim, “yoksa hissettiğim mi?”
Bir an durdu. Bu duraklama, kelimelerin değil niyetin ölçüldüğü andı.“İkisi de,” dedi sonra.
Başımı salladım. Bu kolay bir söz değildi ama ağır da gelmedi.“Bunu yapabilirim,” dedim. “Zaten bazı şeyler anlatılınca küçülür.”
“Evet,” dedi. “Bazıları da yanlış ellere geçince silaha dönüşür.”
Bu kez gülümsedim. Küçük, belli belirsiz.“Silah kullanmayı sevmem,” dedim.
“Ben de,” dedi. “Zorunda kalmadıkça.”
Bakışlarımız kısa bir anlığına kilitlendi. Maskenin ardında ne olduğunu hâlâ bilmiyordum ama artık şundan emindim: O da benim ne olmadığımı biliyordu.
Elini masadan çekti. Sandalyeye yaslandı. Mesafe yeniden kuruldu ama kopmadı.“Yemek soğuyacak,” dedi.
“Bırak,” dedim. “Bu akşam her şey biraz geç kalabilir.”
Başını salladı. Kabul etti. Bu evde nadir verilen bir şeydi bu: kabul.
Camdan dışarı baktım. Yağmur hafiflemişti. Bahçedeki ışıklar suyun üzerinde titreşiyor, geceyi daha derin gösteriyordu. Bu manzara artık yabancı değildi. Sanki beni daha önce de ağırlamıştı.
“Burada kalmak ister misin?” diye sordu ansızın.
Soru sade gelmişti ama altında çok şey vardı.“Bu gece için mi?” dedim.
“Bu gece için,” dedi. “Sadece bu gece.”
Düşündüm. Korkmadım. Tereddüt de etmedim. Sadece tarttım.“Kalırım,” dedim. “Ama şartım var.”
İlk kez gerçekten merak ettiğini hissettim.“Söyle,” dedi.
“Maskeyi çıkarmanı istemeyeceğim,” dedim. “Ama yalan da istemem.”
Bir süre sessiz kaldı. Sonra başını eğdi. Bu kez daha belirgindi.“Bu,” dedi, “adil.”
Ayağa kalktı. Ben de kalktım. Aramızda masa kalmadı. Mesafe yine kapandı ama hâlâ temas yoktu. Bu aradaki boşluk, ikimizin de koruduğu bir sınırdı.
“Misafir odası hazır,” dedi. “İstersen dinlenebilirsin.”
“İstersen mi,” dedim, “yoksa öneriyor musun?”
“Seçim senin,” dedi. “Bu akşam, gerçekten.”
Başımı salladım. Bu cümleye güvenebilirdim.“Önce biraz daha burada kalmak istiyorum,” dedim.
Güldüğünü hissettim. O ise başını salladı.
Başımı hafifçe yana çevirdim. Avcı birkaç adım ötedeydi ama varlığı hâlâ omuzlarımdaydı; ses çıkarmasa bile odanın havasını değiştiren türden. İşte tam o anda fark ettim… Bu akşam bana sadece bir davet sunmamıştı. Bir alan açmıştı. Ve farkında olmadan—ya da bilerek—o alanın kapısını da anahtarsız bırakmıştı.
İçimde bir kıpırtı oldu. Rahatsız edici değil, sessiz bir uyarı gibi.
Bilmem gerekiyordu.
Onunla ilgili değil sadece… Oğuz’u düşündüm. Hastane koridorlarında üstü başı ilaç kokan, şakalarının ardına saklanan ciddiyetini. Arkadaşımı düşündüm; yarım bırakılmış cümleleri, suskun bakışları. Bu hikâyede yalnız değildim. Hiç olmamıştım. Ve ben ne kadar burada, bu evde, bu gecenin içinde olsam da… dışarıda bırakamayacağım bağlar vardı.
İçimden defalarca özür diledim.Sessiz, kimsenin duymadığı özürlerdi bunlar. Ona değil sadece… kendime de.
Çünkü onu çözmeye çalışmak ihanet gibi hissettiriyordu. Az önce, yaralarını görmemiş gibi davranabileceğime söz vermiştim. Ama bilgi toplamak… görmek değildi. Daha çok, ayakta kalmak için çevreyi ölçmekti. Ve o da bunu bana kendi elleriyle vermişti. Sorular serbestti demişti. Cevaplar seçmeli.
Bu bir açık kapıydı.Ve ben kapıdan girmemeyi seçersem, içeridekileri koruyamazdım.
Derin bir nefes aldım. Yüzümdeki ifade değişmedi. Çünkü bu evde duygular yüksek sesle yaşanmıyordu. Her şey içerde, derinde, sakince oluyordu.
Kendime bir kez daha fısıldadım:Bu, merak değil. Bu, zorunluluk. Sevdiklerimi korumak zorunda olduğum bir zorunluluk. Çünkü benim de elimde bir silah olmalıydı.
Ve o an şunu biliyordum:Onun hakkında öğreneceğim her şey, sadece onu değil… beni de değiştirecekti.
Sandalyeye oturduğumda sırtım dimdikti ama içimdeki denge ince bir ipte yürür gibiydi. Avcı’nın karşısında gevşemek, savunmayı indirmek demekti. Bunu yapmayacaktım. Ama sertleşmek de istemiyordum. Bu gece, ikisinin arasında kalmalıydım.
Gözlerimi masadan kaldırdım. Onun hareketlerini izledim; küçük ayrıntıları. Çatalı nasıl tuttuğunu, bardağı masaya koyarken ses çıkarmamaya gösterdiği özeni. Acele etmiyordu. Acele eden biri değildi. Bu, çok şey anlatırdı. İnsan ya kaçtığı için hızlanırdı ya da sakladığı için yavaşlardı. O, saklıyordu.
“Bir şey merak ediyorum,” dedim sonunda. Sesim sakin, neredeyse ilgisizdi. Ama kelimelerin yerini dikkatle seçmiştim.“İnsanlar seni genelde yanlış mı anlar… yoksa sen mi yanlış anlaşılmayı tercih edersin?”
Bakışları bir anlığına sabitlendi. Bu, beklemediği bir soruydu. Cevabı hazır değildi; işte bu iyiydi.
“Yanlış anlaşılmak,” dedi yavaşça, “kontrol sağlar.”
Başımı hafifçe salladım. Not alır gibi.“Yani bilinçli.”
“Her şey bilinçlidir,” dedi. “Aksi… lükstür.”
Bu kelime içimde bir yere oturdu. Lüks. Demek ki hayatında bazı şeyler hep bedel karşılığıydı. Bedava gelen hiçbir şeye güvenmeyen insanlar böyle konuşurdu.
“Peki,” dedim, “bu akşam hangisi? Kontrol mü, lüks mü?”
Bu sefer durmadı. Gözlerini kaçırmadı da.“Bu akşam,” dedi, “denge.”
Cevap hoştu. Fazla hoştu. Ama ben güzel cümlelerin arkasında ne saklandığını bilirdim.
Masaya doğru biraz eğildim. Aramızdaki mesafe küçüldü ama sınır hâlâ yerindeydi.“Denge,” dedim. “İnsan en çok orada hata yapar.”
Dudaklarının maskenin altında çok hafif kıpırdadığını hissettim.“Sen hata yapmaz mısın?” diye sordu.
İşte buydu. Topu bana atmıştı.
Bir an düşündüm. Sonra dürüstçe:“Yaparım,” dedim. “Ama kimin için yaptığımı hep bilirim.”
Bu söz, masanın üzerine ağır ama sessiz bir şekilde indi. O an anladım; beni dinliyordu. Gerçekten. Ve bu, planladığımdan daha tehlikeliydi.
İçimden bir kez daha özür diledim.Oğuz için.Arkadaşım için.Ve belki… biraz da onun için.
Çünkü bu masada bilgi toplamak mümkündü.Ama bağ kurmak da.Ve ikisi aynı anda olursa… geri dönüş olmazdı.
Bir an için bakışlarım masanın kenarına kaydı. Parlak yüzeydeki yansımada kendi siluetimi gördüm; sakin, kontrollü, hatta soğukkanlı. Oysa içimde başka bir şey vardı. İnce ama ısrarcı bir sızı. Çünkü plan yapmak kolaydı, zor olan plandan sapmamaktı.
Avcı’nın sessizliği uzadı. Bu sessizlikte beni sıkıştırmaya çalışmadığını fark ettim. Bekliyordu. İnsanların kendi boşluklarını doldurmasını seven türdendi. Konuşursam, fazlasını söyleyebilirdim. Susarsam, merakımı ele verirdim. İkisi de işine yarardı.
Bardağıma uzandım. Parmaklarım camın soğukluğuna değdi. Küçük bir hareketti ama bilinçliydi; zamana yayılan bir nefes alma biçimi.“Bu ev,” dedim, konuyu bilerek dağıtarak, “fazla sessiz.”
“Ses,” dedi, “gereksiz olduğunda yorucudur.”
“Ya gerekli olduğunda?” diye sordum.
Bakışlarını bardağıma indirdi, sonra tekrar bana.“O zaman,” dedi, “çok dikkatli seçilir.”
Bu cevap içimde bir kapıyı araladı. Demek ki konuşmayı bir silah gibi görüyordu. Ne zaman, ne kadar, kime… Hepsi hesaplıydı. Böyle insanlar ya çok az severdi ya da çok geç.
“Buraya kimleri alırsın?” dedim. Sanki sıradan bir merakmış gibi.“Gerçekten.”
Bir saniye. İki. Cevap gecikti. Gecikmesi, cevaptan daha kıymetliydi.“Az,” dedi sonunda. “Çünkü çok kişi… iz bırakır.”
“İz sevmiyorsun,” dedim.
“Kontrol edemediklerimi sevmem.”
Başımı hafifçe yana eğdim.“Beni kontrol edebiliyor musun?”
Bu sefer sustu. Gerçek bir sessizlikti bu; dolu, ağır ve dürüst. Mumun alevi titredi. Yağmur camda ritmini değiştirdi. Zaman, birkaç saniyeliğine durdu sanki.
“Hayır,” dedi sonunda. Tek kelime. Net.
Bu cevap içimde beklemediğim bir şey yarattı. Güven değil… ama açıklık. Ve bu, maskeden daha çıplaktı.
Sandalyeme yaslandım.“İyi,” dedim. “Çünkü ben de kontrol edilmeyi sevmem.”
Bakışları üzerimde sabitlendi. Bu sefer ölçmüyordu. Tartmıyordu. Sadece bakıyordu.
Ve o an fark ettim:Bu akşam bilgi alabilirdim, evet.Ama farkında olmadan bir şey daha oluyordu.
Beni ezberlemiyordu.Ama… her hareketimi aklına kazıyordu.
Ve bu, onun eline bir silah vermek demekti.
Aslında ikimiz de farkındaydık.Bu masa sadece yemek için kurulmamıştı. Zaaflarımızı, susuşlarımızı, kaçtığımız yerleri usulca önümüze koymuş; konuşmadan birbirimizi tanımaya başlamıştık. Sanki kelimeler gereksizdi. Çünkü bazı şeyler, ancak sessizlikte anlaşılırdı.
“ Kendini kasma,Rahat olacağın tek yer yanımken yapma bunu.”
Sesi yumuşaktı ama bu yumuşaklık bir vaatten çok bir tespitti. Sanki rahatlamanın bir tercih değil, bir teslimiyet olduğunu söylüyordu. Elimdeymiş gibi… Oysa değildi. Diken üstünde olmamak için bir sebebim yoktu. Tam aksine, burada her şey tetikte olmam gerektiğini fısıldıyordu.
Tabaktaki yemeğe dokunamadım. Aç değildim ama tok da sayılmazdım. Yine de çatalı elime almak istemedim. Gözlerim ondaydı. Bilerek baktığımı belli etmeden. Sadece izleyerek.
Her hareketi ölçülüydü.Sessizdi.Fazlasıyla.
Yemek yerken bile neredeyse görünmezdi. Bıçağı tabağa değmiyor, çatalın sesi çıkmıyordu. O kadar sessizdi ki, bir an başımı kaldırmasam masada tek başıma oturduğumu sanabilirdim. Bu sessizlik doğal değildi. Öğrenilmişti. Çalışılmıştı. Bir refleks gibi.
İçimde bir düşünce belirdi.Bu sessizlik bir tercih değil… bir sonuçtu.
Geçmişte yaşanmış bir şey vardı. Onu bu hâle getiren, sesleri düşman gibi öğreten bir şey. Çünkü insan durup dururken bu kadar dikkatli olmazdı. Her hareketini bu kadar kontrol eden biri, bir zamanlar bedel ödemişti. Çok ağır bir bedel.
Bıçağın sesi yoktu.Çatalın da.
Ama onun içindeki karanlığın sesi, masanın üzerinde dolaşıyordu.
O an anladım:Bu adam, göründüğünden de düşündüğümden de çok daha derin bir karanlığa sahipti. Ve bu karanlık, bağırarak değil… susarak büyümüştü.
İçimde bir ürperti dolaştı.Korku değildi bu.Merak da değil.
Daha çok… bir uçurumun kenarında durup aşağı bakmak gibiydi.Bakmamam gerektiğini bilerek.Ama gözlerimi de alamayarak.
Bakışlarımı ondan ayırdığım an içimde bir boşluk oluştu. Sanki gözlerimle tutuyordum onu; bırakırsam dağılacakmış gibi. Tabaktaki yemeğe yeniden baktım ama artık bir anlamı yoktu. Bu masada yenmesi gereken şey yemek değildi. Burada tüketilen, yavaş yavaş açılan başka bir şeydi.
Sessizliği ben bozmadım. O da bozmadı.Ama bu suskunluk ağır değildi. Aksine, dikkatle taşınan bir yük gibiydi. Yanlış bir kelimeyle kırılabilecek, yanlış bir nefesle yer değiştirecek kadar hassas.
Bir ara başını çok hafif kaldırdı. Gözlerini bana çevirdiğini hissettim. Doğrudan bakmadı; bakışları önce omzuma, sonra ellerime, sonra tekrar yüzüme geldi. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bir şeyden emin olmaya çalışıyordu.
“Kalbin hızlı,” dedi ansızın.
Sesindeki sakinlik, söylediği şeyle çelişiyordu. Bir an irkildim. Elimi göğsüme götürmedim, nefesimi de tutmadım. Ama yakalandığımı hissettim. Bu, sesle değil… dikkatle yakalanmaktı.
“Normal,” dedim. “Yabancı bir ev, yabancı bir gece.”
Başını hafifçe yana eğdi. Bu hareketi artık tanıyordum. Kabul etmediği ama tarttığı anlarda yapıyordu.“Yabancı değilsin,” dedi. “Sadece temkinlisin.”
Cevap vermedim. Çünkü temkin, bazen insanın tek zırhıydı. Ve ben zırhımı masanın üzerine bırakacak kadar tanımıyordum onu.
Elini bardağına uzattı. Cam, parmaklarının arasında neredeyse kayboldu. O an fark ettim: Ellerinde titreme yoktu. Gerginlik de. Bu sakinlik, öğrenilmiş bir kontrolün sonucuydu. İnsan ancak çok şey kaybettiğinde bu kadar sakin olmayı öğrenirdi.
“Burada kalman,” dedi bir süre sonra, “cesaret değil.”
Bakışlarımı ona çevirdim.“Ne peki?” diye sordum.
“Seçim,” dedi. “Ve seçimler… insanın kim olduğunu ele verir.”
Bu söz içimde bir yere oturdu. Çünkü haklıydı. Burada olmam bir tesadüf değildi. Ne de sadece merak. Bu, kendi karanlığımla onun karanlığının kesiştiği bir noktaydı.
“Sen de seçim yapıyorsun,” dedim. “Beni burada tutarak.”
Gülümsediğini hissettim. Maskenin ardında değil, sesinin içinde.“Evet,” dedi. “Ama ben neyi seçtiğimi biliyorum.”
Bu cümle kalbimin ritmini bir anlığına şaşırttı. Çünkü ben… henüz bilmiyordum. Sadece yürüyordum. Sisli bir yolda, adımlarımı dikkatle atarak.
Mumun alevi yeniden kıpırdadı. Gölgesi duvara vurdu. O gölgede, maskesinden bağımsız bir siluet vardı. Daha gerçek. Daha savunmasız. Ve bu, beni düşündüğümden fazla etkiledi.
İçimden sessizce geçirdim:Bu adam tehlikeliydi.Ama tehlikesi bağırmıyordu.Yaklaşarak büyüyordu.
Ve ben, bunu bilerek… masada kalmaya devam ettim.
Masada geçen her saniye, fark edilmeden içime işliyordu. Zaman uzamıyor, derinleşiyordu. Saatlerin işi değildi bu; kalp atışlarının arasına gizlenen boşluklardı. Onun sessizliği artık yabancı gelmiyordu. Aksine, ses olsa bozulacakmış gibi hissediyordum.
Bir ara sandalyede hafifçe geriye yaslandı. Çok küçük bir hareketti ama odanın dengesi değişti. Gücünü saklayan insanların yaptığı türden bir rahatlamaydı bu. Gözlerini kaçırmadı. Ne bakışlarıyla beni sıkıştırdı ne de geri çekildi. Olduğu yerde kaldı. Bu, “buradayım” demenin en sade hâliydi.
“İnsan,” dedi yavaşça, “kendini korumayı erken öğrenirse… geç sevmek zorunda kalır.”
Sözler havada asılı kaldı. Bana bakıyordu ama sanki cevabı benden değil, benden önceki bir zamandan bekliyordu. İçimde bir şey kıpırdadı. Çünkü bu cümle, sadece ona ait değildi.
“Geç,” dedim. “Ama derin.”
Başını çok hafif salladı.“Derin olan şeyler,” dedi, “iz bırakır.”
İz…O an fark ettim ki ondan bilgi toplamak istemem, sadece meraktan değildi. İzleri okumak istiyordum. Kendi izlerimle onun izlerinin nerede kesiştiğini görmek istiyordum. Belki de bu yüzden dikkatle bakıyordum her hareketine. Sessizliğine, ölçüsüne, hiçbir şeyi aceleye getirmeyişine.
Elimi masanın kenarına koydum. Bilinçsiz bir hareketti ama geri çekmedim. Parmaklarımın masaya değdiği yerde, soğuklukla birlikte bir gerçeklik hissi vardı. Buradaydım. Kaçmıyordum.
“Beni izliyorsun,” dedi aniden.
İnkâr etmedim.“Evet,” dedim. “Çünkü konuşmadığında daha çok şey söylüyorsun.”
Bu kez gerçekten sustu. Uzun bir sessizlik değildi ama yoğundu. Sonra, neredeyse kendi kendine konuşur gibi:“Bu herkesin fark ettiği bir şey değildir,” dedi.
İçimde bir uyarı çanı çaldı. Doğru yoldaydım. Ama bu yol, geri dönüşü zor bir yoldu. Çünkü fark eden insanlar, fark edilenler tarafından unutulmazdı.
“Ben,” dedim, sesimi yumuşatarak, “gördüğüm şeyleri hemen anlamlandırmam. Önce taşırım.”
Bakışları bir anlığına sertleşti. Sonra yumuşadı. Bu geçişi yakalamak kolay değildi ama ben yakaladım.“Taşımak,” dedi, “bazen yük olur.”
“Bazen de emanet,” dedim.
Bu cümleyle birlikte masadaki hava değişti. Sanki görünmez bir çizgi aşıldı. Ne ileri ne geri… sadece daha derine.
O an şunu anladım:Bu adam bana bir hikâye anlatmayacaktı.Ben, onu parça parça çözecektim.Sessizliklerden, yarım kalan cümlelerden, bakışların süresinden.
Ve her öğrendiğim şey, sadece onu değil… beni de biraz daha karanlığa alıştıracaktı.
Ama korkmuyordum.
Çünkü bazı geceler vardır;insan karanlığa girmez…karanlık, onu tanır.
O anda bakışlarım elimdeki bilekliğe kaydı.Metalin soğuk olması gerekiyordu ama değildi. Parmaklarımın altında, içime yayılan bir sıcaklık vardı; sanki bileğimde duran şey bir eşya değil de bir hatıraydı. Ne zaman taktığımı hatırlamadığım, ama ne zamandır benimle olduğunu bildiğim türden.
Başparmağımla bilekliğin kenarını yokladım. Çok küçük bir hareketti. Fark edilmemesi gerekiyordu. Ama o fark etti. Her şeyi sessizlikten okuyan insanlar, en küçük kıpırtıyı bile kaçırmazdı.
Bakışları bileğime kaydı.Sonra tekrar yüzüme çıktı.
Bir şey söylemedi.Ama o an kalbim, sanki yakalanmış gibi hızlandı. Nedensiz değildi bu. Bileklikteki sıcaklıkla, onun bakışının ağırlığı aynı anda üzerime çökmüştü. İçimde bir yer, çok eski bir yer, uyanmıştı.
O eski yerin uyanışı sessizdi ama etkisi gürültülüydü. Göğsümde, kaburgalarımın arasında bir şey yer değiştirdi sanki. Kalbim sadece hızlanmıyor, yön değiştiriyordu. Ona doğru. Bundan rahatsız olmam gerekiyordu ama olmadım. Rahatsızlık yerine tanıdık bir sızı yayıldı; uzun zamandır yokluğuna alıştığım bir his.
Bakışlarını üzerimde tutuyordu. Sabit, acele etmeyen bir bakıştı bu. İnsan öyle bakmazdı; insan çözmeye çalışırken böyle bakardı. Beni değil, içimdeki çatlağı görüyordu sanki. Bilekliğin sıcaklığıyla bakışının ağırlığı birleşince, omuzlarımın gevşediğini fark ettim. Savunmamı ben indirmemiştim. O, sessizce indirmişti.
“Onu seviyorsun,” dedi sonunda.Soru değildi. Yine bir tespitti.
Parmaklarım bilekliğin etrafında istemsizce kapandı.“Sevgi mi bilmiyorum,” dedim. Sesim düşündüğümden daha alçaktı. “Ama bırakamıyorum.”
Başını çok az eğdi. Gözleri, bir anlığına karanlığın içine çekildi.“Bırakamadıklarımız,” dedi, “bizim en dürüst yanımızdır.”
Bu cümle içime bir çarpıntı gibi düştü. Kalbim bir an duracak sandım; sonra iki kat hızlandı. Göğsüm daraldı ama kaçmak istemedim. Tam tersine… orada kalmak istedim. Bu ağırlığın altında. Bu sessiz çözülmenin içinde.
Nefesim düzensizleşti. Fark ettim. O da etti.Ama bu kez uyarmadı.
Sessizlik aramıza tekrar yayıldı. Fakat bu sessizlik ilk baştaki gibi yabancı değildi. İçinde anlam vardı. Bekleyiş vardı. Söylenmeyen cümleler, söylenecekmiş gibi duruyordu.
Bileğimdeki sıcaklık nabzımla aynı ritme girdi.Kalbimle aynı dili konuşuyordu artık.
Ve o an anladım:Bu sadece bir bileklik değildi.Bu sadece bir adam değildi.
Bu, geçmişle şimdi arasındaki o ince çizgiydi.Ve ben… o çizginin tam üstünde duruyordum.
Arkasına yaslandığında, ışık yüzünün bir kısmını yumuşatmıştı. Gözlerinin altında, dikkat edilmezse kaçabilecek bir yorgunluk vardı.“Yorgun görünüyorsun,” dedi.
Bir şey demedim. Çünkü doğruydu. Dün geç uyumuştum; evden buraya gelmek neredeyse iki saat sürmüştü. Yol, düşüncelerimden daha uzundu. Elimdeki saate baktım—annemin saatiydi bu. Camı hafif çizikti, saniye ibresi sessiz ama inatçıydı. 11.30. Zaman geçiyordu ama içimde bir şey hâlâ aynı yerde duruyordu.
“Gel,” dedi sonra, sesi daha alçak, daha yumuşak. “Sana odanı göstereyim.”
Ayağa kalktım. Yorgundum gerçekten. Ve bu hâlimle ağzımdan kaçacak tek bir kelime bile istemiyordum. Sessizlik, şu an en güvenli yerimdi. Onu takip ettim.
Merdivenlerden çıkarken evin sesi değişti. Alt kattaki ağırlık yukarıda hafiflemişti; adımlarımız ahşapta boğuk bir ritim tutturdu. Bir üst kata çıktığımızda yine büyük bir pencere vardı. Camdan sızan gece, içeri soğuk değil; derin bir dinginlik taşıyordu.
Bir odanın önünde durdu. Kapıyı açtı ama içeri girmedi. Bekledi.
Yanından geçip odaya adım attım. O an kapının eşiğinde kalması, bilinçli bir mesafe gibiydi. İçeri girmedi. Girmemesi gerekiyordu belki de.
“Yatağın üzerinde pijama takımı var,” dedi. “Senin için.”
Sesi sakindi ama cümlenin altı doluydu. Burada kalacağımı biliyordu. Baştan beri. Sadece bunu benim ağzımdan duymak istemişti; kendi rızamla, kendi kararım gibi. Bu düşünce içimde kısa bir çarpıntı yarattı ama yüzüme yansımadı.
“İyi geceler,” dedim.
Dönerken durdu.“Bu gece,” dedi, “seninle iyiydi.”
Kalbim hızlandı. Bir anlığına nefesim boğazımda asılı kaldı. O ise kapıyı kapattı ve gitti. Ardında ne acele ne de açıklama bıraktı. Sadece cümle.
Arkamı döndüm. Odaya baktım. Sakinleşmek için odağıma ihtiyacım vardı.
Oda… tam olması gerektiği gibiydi.Geniş bir yatak, koyu renkli örtüsüyle ortadaydı; sanki birine yaslanmayı biliyordu. Duvarlar açık tonlardaydı, ışığı yutmayan ama parlatmayan cinsten. Perdeler inceydi; ay ışığı süzülerek içeri giriyor, zemindeki ahşap desenlerin üzerine sessizce yayılıyordu. Köşede yumuşak bir ışık vardı—ne parlak ne karanlık. Tam kararında.
Bir şömine… küçük ama canlı. Alevler konuşmuyordu ama odanın nabzını tutuyordu. Yerde desenli bir halı, ayaklarımın altına sessiz bir güven verdi. Her şey düzenliydi ama steril değildi. Yaşanmıştı bu oda. Beklemekten korkmuyordu.
Yatağın üzerinde pijama takımı duruyordu. Dokunmadım hemen. Önce pencereye yaklaştım. Camın ardında gece vardı; şehir uzakta, ağaçlar daha yakındı. Burada zaman, dışarıdan farklı akıyordu.
Derin bir nefes aldım.Kalbim hâlâ biraz hızlıydı.
Bu evde her şey sakin görünüyordu ama sakinlik… bazen en derin dalgayı saklardı. Ve ben, o dalganın kıyısında durduğumu hissediyordum.
Yatağın üzerindeki pijama takımını elime aldığımda kumaşın yumuşaklığı avucumda kaldı. Rengi soluk bir pembeydi; fazla masum, fazla sakin… Bu evin ağırlığına ters düşecek kadar sade. Ama belki de tam bu yüzden seçilmişti. Bana ait hissettirmesi için.
Sağ taraftaki kapıya yöneldim. Kapı sessizce kapandı ardımdan. İçerisi sıcaktı; duvarlar soğuğu tutmuyor, sanki oda gün boyu beni beklemiş gibi bir ılıklık barındırıyordu. Üzerimi değiştirirken acele etmedim. Kıyafetlerimi kenara bıraktım, saçlarımı çözdüm. Omuzlarımdan aşağı dökülürken hafifçe iç çektim; sanki ağırlıkla birlikte gün de üzerimden akıyordu.
Aynanın karşısında durdum. Yüzümü ıslak mendille silerken kendime baktım ama gerçekten görmedim. Gözlerimin ardında hâlâ evin sessizliği vardı, onun sesi vardı… ve söylenmemiş cümleler. Mendilin serinliği tenimi kendime getirdi ama zihnimi değil.
Odaya geri çıktığımda ışık loştu. Perdelerin arasından sızan sokak lambası, duvarlarda yumuşak gölgeler bırakıyordu. Yatağa girdim. Çarşaflar sıcaktı; yeni serilmiş gibi değil, uzun süredir tutulmuş gibi… güven veren bir sıcaklık.
Ne kadar yorgun olsam da uyku gelmedi. Gözlerimi kapattım ama düşüncelerim kapanmadı. Saat çoktan on ikiyi geçmişti. Zaman ağırlaşmıştı burada; dakikalar uzuyor, gecenin sesi daha net duyuluyordu. Ev nefes alıyordu sanki. Ve ben, bu nefesin içinde, uyanıklıkla uyku arasında asılı kalmıştım.
Kalbim yorgundu ama suskun değildi.Bu gece uyumak kolay olmayacaktı.
Yatağa uzandığımda uyku gelmedi.Çarşaflar üzerimdeyken bile bedenim huzursuzdu; bir o yana döndüm, bir bu yana. Burada kalmayı kabul etmiştim, evet… Ondan bilgi almak için. Ama gecenin bu kısmını hesaba katmamıştım. Sessizliği. Karanlığı. İnsan kendi nefesini bile yabancı hissedinceye kadar uzayan o anları.
Oda karanlıktı. Fazlasıyla.Sadece perdeden sızan ay ışığı, duvara silik bir iz bırakıyordu. Eşyalar şekil değil, gölgeydi artık. Zaman akmıyor gibiydi.
Kapı yavaşça açıldığında bedenim tepki vermedi.Ne kaçtım, ne gerildim. Olduğum yerde kaldım. Gözlerimi kapalı tuttum. Sanki görmemek, olacak olanı daha katlanılır kılacaktı. Sadece bekledim.
Kapı kapandı.Sessizlik daha da yoğunlaştı.
Tam tuttuğum nefesi geri verecekken, önümde bir hareket hissettim. Yüzüme düşen saç tutamı, çok yavaş bir hareketle çekildi. Gözlerim kapalıydı ama o an görmeye ihtiyacım yoktu. Çünkü kokusu geldi. Net. Tanıdık. Kalbim hızlandı; sanki bu karar bana ait değilmiş gibi.
Sonra çekildi.Kalktığını sandım. Nefesimi bıraktım.
Ama hemen ardından yatağın köşesi çöktü.Hafif bir ağırlık… Gerçek. Kaçınılmaz.
Kolunu belime doladı.Ne sıkıydı ne gevşek. Sadece oradaydı. Ardından başını boynuma gömdü. Teninin sıcaklığı düşüncelerimi susturdu. Maskesi yoktu; bunu görmedim ama bildim. Çünkü çıplak teni boynuma değiyordu. Çünkü saçları yumuşaktı. Çünkü nefesi saklanmıyordu.
Nefesimi düzenli tutmaya çalıştım.Başarıp başaramadığımı bilmiyorum.
O an ne bir plan vardı ne de soru.Sadece bedenin, zihnin önüne geçtiği o ince çizgideydim. Uyanık değildim belki… ama rüyada da değildim. İkisinin arasında, adı olmayan bir yerde.
Zaman orada inceldi.Dakikalar anlamını yitirdi. Gece, bizi saklamak ister gibi biraz daha koyulaştı. Nefesler birbirine karışmadı ama aynı ritimde asılı kaldı.
Arkamda çok hafif bir kıpırtı hissettim. Uykuyu ürkütmek istemeyen biri gibi dikkatliydi. Kolunun belimdeki ağırlığı değişmedi; sadece başını boynumdan çok az geri çekti. Teninin sıcaklığı hâlâ oradaydı.
Sonra sesi geldi.
Alçak.Yavaş.Sanki kelimeleri önce içinde tartmıştı.
“Kokun…” dedi, neredeyse duyulmayacak bir tonda.Durdu.“Bana hiç tatmadığım bir huzuru veriyor.”
Kalbim göğsümde ritmini şaşırdı. Gözlerim kapalıydı ama o an her şeyi hissediyordum. Bu söz bir itiraf değildi; daha çok fark edilmeden kaçırılmış bir gerçeğin dudaklardan düşmesiydi.
Nefesini tuttu.Sonra yavaşça bıraktı.
“Bu iyi bir şey değil,” dedi ardından.“Ama gerçek.”
Parmakları belimde çok hafif bir hareket yaptı. Sahiplenmek için değil… hâlâ orada olup olmadığını anlamak için. Sonra durdu. İlerlemedi.
“Bu gece…” diye fısıldadı,“fazla gerçek.”
Başını tekrar boynuma yaklaştırdı ama değmedi. Bilinçli bir boşluk bıraktı aramızda. Nefesini ensemin yakınında hissettim; dokunmadan da sıcak olabildiğini o an öğrendim.
“Uyuman gerek,” dedi.Bu bir emir değildi. Kendine söylenmiş bir hatırlatmaydı.
Bir süre daha kaldı. Ne kadar olduğunu bilmiyorum. Zaman yine eridi. Sonra yavaşça çekildi. Yatağın hafifçe eski hâline dönmesini hissettim.
Gittiğini gözlerimi açmadan anladım.
Kapı kapandığında ses yine yutuldu. Ev, gecenin içindeki her şeyi sakladı.
Gözlerimi açtım.Ay ışığı hâlâ duvardaydı. Ama oda… artık aynı değildi.
Çünkü o söz, hâlâ havadaydı.
Göğsümün tam ortasında, bastırılamayan bir çarpıntı vardı. Kalbim hızlıydı; sanki kaçmam gereken bir yer varmış da bedenim bunu benden önce anlamış gibiydi. Nefesimi saymayı denedim. Bir… iki… olmadı. Her nefes, bir öncekinden daha düzensizdi.
Teni hâlâ üzerimdeydi.Dokunmuyordu ama yok da olmuyordu.Boynumda kalan sıcaklık, hayal olamayacak kadar gerçekti. Saçlarının enseme değdiği o an, tekrar tekrar zihnimde kıvrılıyordu. Sanki biri aynı saniyeyi defalarca geri sarıyordu.
Gözlerimi açtım.Tavan, ay ışığında bulanık bir sınırdı. Ama ben tavana bakmıyordum. İçime bakıyordum.
Kalbim…Hiç bu kadar yüksek sesle konuşmamıştı.
“Bu gece fazla gerçek,” demişti.Gerçek kelimesi, içimde bir yere takılı kalmıştı. Çünkü gerçek, genelde can yakardı. Ama bu… korkutmaktan çok çekiyordu. Tehlikeli olan da buydu zaten.
Yan döndüm. Çarşaflar tenime değdiğinde ürperdim. Bu ürperti soğuktan değildi. Bedenden çok, zihnin uyanıklığıydı. Gecenin ortasında uyanık kalmak gibi değil… bir rüyayı kaçırmamak için gözlerini kapatmaya cesaret edememek gibiydi.
Kalbim hâlâ hızlıydı.Ama artık kaçmıyordu.Bekliyordu.
Onun kokusu hâlâ buradaydı. Sedir… ama bu kez daha yumuşak, daha içe işleyen bir hâliyle. Sanki sadece o anda bana aitmiş gibi. Derin bir nefes aldım. Göğsüm doldu. Bir an için başım döndü.
“Bu böyle olmamalı,” diye geçirdim içimden.Ama bedenim buna itiraz etmedi.
Göz kapaklarım ağırlaştı. Uyumak üzere değildim ama uyanık da değildim. O aralıkta… kalbin hâlâ hızlı attığı ama zihnin yavaşladığı o yerdeydim. Rüya ile gerçek birbirine karışmıştı.
Bir an için, geri dönecekmiş gibi hissettim.Kapı yeniden açılacak…Ağırlık yatağa tekrar çökecek…Ve bu kez hiçbir şey söylenmeyecekti.
Bu düşünceyle kalbim bir kez daha hızlandı. Göğsüm sıkıştı ama acı değildi bu. Daha çok… tutulmuş bir nefes gibiydi.
Sonunda gözlerim kapandı.Ama uyumadım.
Sadece kalbimin sesine teslim oldum.Çünkü o ses bana şunu söylüyordu:
Bu gece bittiğinde,hiçbir şey başladığı yerde kalmayacaktı.
