6. bölüm / 6
Veyrion:İlk Çatlak—IV— Yeni Düzen
Bölümler 6Şu an: —IV— Yeni Düzen
- 1 Önsöz53 kelime
- 2 Prolog189 kelime
- 3 —I— Uyanış1.548 kelime
- 4 —II—Uyanışın Bedeli1.950 kelime
- 5 —III— Miras594 kelime
- 6 —IV— Yeni Düzen1.820 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.
Ama o geceden sonra, herşey değişti.
Günler geçti, ben değiştim.
Ve sonunda, on sekiz yaşıma girdim. Valerion Savaş Akademi’sine gitme zamanı gelmişti. Sabahın erken saatleriydi. Yaşlı horozun ötmesiyle gözlerimi açtım. Bir süre yatakta öylece kaldım ne düşünüyordum tam bilmiyorum ama içimde garip bir ağırlık vardı. Kendime gelebilmek için neredeyse yirmi dakika boyunca oyalandım, sonra yavaşça doğrulup ayağa kalktım ve aşağı indim. Annem çoktan uyanmıştı. Mutfağın ortasında kahvaltıyı hazırlıyordu. Onu izlerken içime tuhaf bir his oturdu uzun bir süre onun yemeklerinden, onun varlığından uzak kalacaktım. Bu düşünce beklediğimden daha ağır geldi. Annem gerçekten çok güzel bir kadındı. Koyu saçları omuzlarından aşağı süzülüyor, masmavi gözleri insanın içine işliyordu. Yüzüne baktığında istemsizce durup izlemek istiyordun. Sessizce yanına yaklaştım ve arkasından sarıldım. Gülümsedi.
“Uyandın mı oğlum? Nasıl hissediyorsun, heyecanlı mısın?”
Masaya geçip sandalyeye oturdum.
“Evet anne… Hem de hiç olmadığım kadar.” O da karşıma oturdu.
Yüzündeki ifade bir anda ciddileşti ama bunu saklamaya çalışıyordu. “Merak etme,” dedi. “Parmağındaki yüzük olduğu sürece gücünü gizleyebileceksin. Ve sana orada yardımcı olacak biri var. Baş Eğitmen Kael Draven… Babanın da benim de eski dostumuzdur. Seni yalnız bırakmaz.” İçimde hafif bir huzursuzluk oluştu. Tanımadığım insanlar, bilmediğim bir yer… Her şey bir anda üzerime geliyordu. “Çoğu kişiyi tanımıyorum,”dedim. “Bu yüzden biraz endişeliyim. Ama akademiye kabul edilirsem… belki rahatlarım. ”Annem sakin bir şekilde başını salladı.
“Alışırsın,” dedi. “Birkaç hafta geçmeden oraya ait hissedeceksin. Ben sana güveniyorum.”
Daha fazla uzatmak istemedim. Karnım gerçekten açtı.
“Göreceğiz…” dedim.
Kahvaltıyı bitirdikten sonra masadan yavaşça kalktım. İçimde garip bir sıkışma vardı. Kesinlikle ne tam bir korku ne de heyecan… ikisinin arasında, tarif edemediğim bir şey. Annem tabakları toplarken birsüre onu izledim.
Sanki her şeyi aklıma kazımak ister gibi… bu anı, bu evi, bu sessizliği.
“Ne zaman çıkacaksın?” diye sordu, arkasını dönmeden.
“Birazdan,” dedim. “Fazla oyalanmak istemiyorum.”
Bu cümleyi kurarken bile aslında oyalanmak istediğimi fark ettim. Annem ellerini kuruladıktan sonra bana doğru döndü. Gözlerinde alışık olmadığım bir ifade vardı, güçlü durmaya çalışıyordu ama içindeki endişe çok belliydi. Yanına yaklaştım. Bu sefer o bana sarıldı, hemde sıkıca. Hiçbir şey söylemeden bir süre öyle kaldık. “Dikkatli ol,” dedi sonunda. “Ve ne olursa olsun… kendini kaybetme. ”Başımı hafifçe salladım. “Kaybetmem,” dedim ama bu cevabın ne kadar doğru olduğundan ben bile emin değildim. Kapıya yöneldim. Elim kapının koluna gittiğinde kısa bir an duraksadım. Arkama dönüp son bir kez baktım. Annem hâlâ oradaydı, bana bakıyordu.
Kapıyı açtım ve dışarı adım attım. Sabah serinliğinin vermiş olduğu soğukluk yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. Bugün, her şeyin başlangıcıydı. Yol uzundu fakat bu sefer geri dönüş yoktu. Akademi beni bekliyordu. Kapıdan dışarı adımımı attığım anda etrafımda çocuklarıyla vedalaşan onlarca aile vardı. Ailesinden uzak kalacak olmanın verdiği o hüzüntüyü hepsinde görebiliyordum, hepimiz aynıydık. Sokak boyunca uzanan çürümüş binaların arasından yürüyen, ismini bile bilmediğim bir sürü insan ve hepsi de benim gibiydi. Geleceği hakkında çaresiz...
Sokağın sonuna doğru ilerledikçe kendi mahallemizden uzaklaşıp orman yoluna yöneldik. Akademiye gidebilmek için bu ormandan geçmek zorundaydık. Yolun başına geldiğimde anladım ki önümüzde uzun ve yorucu bir süreç vardı. Karşımıza bin bir türlü insan çıkacak bir ton insan tanıyacaktık ya da belki de sadece birkaç kişi. Yola devam ettikçe annemden uzaklaşmış olmanın onu arkamda bırakmış olmanın verdiği yükle omuzlarım yere düşer gibi olmuştu.
Karşı tarafta, kalın kumaşlardan yapılmış kürkler giymiş zengin çocukları dikkatimi çekti. Soğuğa karşı korunmuş, tertipli ve rahat görünüyorlardı. Bizimkiler ise ince, yıpranmış kıyafetlerle ayakta durmaya çalışıyordu.
Maalesef ki her zaman ve heryerde ezilen ve hor görülen bizlerdik. En kötü malları giyen de bizdik. Mahallemdeki insanlar her zamanki gibi benden uzak duruyordu. Ne yüzüme bakan vardı ne de yanıma gelen. Yine yalnız hissediyordum, herkes benden uzak durmaya ant içmiş gibiydi. Tam önümde yürüyen gruba dalmışken bir anda—
Tak!
Sol taraftan hızla gelen birini fark etmemle çarpışmamız bir oldu. Dengeyi zor toparladım, ama o kızdoğrudan yere düştü. Hemen yanına eğildim.
“Özür dilerim, iyi misin?Seni fark edemedim.” Kafasını kaldırdı.
Yüzünde hafif bir öfke vardı.
“Dikkat etsene! Dümdüz koşuyordum ve gelip bana çarptın resmen.” Üzerindeki kıyafetlere bakınca onun da benim gibi olduğunu anladım. Elimi uzattım.
“Gerçekten özür dilerim, amacım zarar vermek değildi.”
Kısa bir an baktı, sonra sakinleşmiş olacak ki elimi tuttu ve ayağa kalktı.“
Tamam… ben de biraz hızlı geliyordum,” dedi.
Elini bırakmadan hafifçe gülümsedim.
“Ben Altar. Memnun oldum. Sanırım sen de bizim oralardansın.”
“Erya,” dedi. “Memnun oldum. Akademiye geç kalmamak için acele ediyordum, evet halktan biriyim bende.” demesiyle beraber gülmeye başladı.
“Ben de akademiye gidiyorum,” dedim. “İstersen beraber devam edebiliriz.” Üzerindeki tozları silkeleyip hafifçe gülümsedi.
“Aslında iyi olur,” dedi. “Ben de nasıl arkadaş edineceğimi düşünüyordum.” Yan yana yürümeye başladık. Yol boyunca sohbet ettik. Ailelerimizden, yaşadığımız yerlerden, bugüne kadar nasıl bir hayat sürdüğümüzden bahsettik. Farklı yerlerden gelmiş olsak da anlattıklarımız farklı fakat yaşantımız ve hayat kalitemiz aynı gibiydi. İkimiz de bu hayattan memnun değildik. Ve ikimiz de aynı şeye inanıyorduk.
Akademi bizim tek çıkış yolumuzdu.
Ben düşüncelerimin içinde yürürken arkamdan bir ses yükseldi.
“Yolun ortasında sohbet etmek yerine biraz hızlansanız iyi olur… Akademi herkesi kabul etmiyor.” Arkamı döndüm.
Üzerinde beyazbir kürk, altında koyu mavi deri bir pantolon olan, güneş kadar parlak sarı saçlı ve ela fakat grinin tonlarını çalan gözleriyle göz kamaştıran bir çocuk duruyordu. Duruşundan bile belliydi, zengin ailelerden biriydi. Kendinden emin,hatta biraz da yukarıdan bakan bir hali vardı. Sözleri sinirimi bozmuştu ama kendimi tutmaya çalıştım.
“Akademi herkesi değil,” dedim sakin kalmaya çalışarak, “testi geçenleri kabul ediyor. Önemli olan oraya varmak değil, geçebilmek.”
Sözlerimden sonra kısa bir sessizlik oldu. İçimdeki o tanıdık his tekrar yükselmeye başlamıştı. Göğsümün ortasında bir baskı oluştu, sanki bir şey dışarı çıkmak istiyordu. Parmaklarım istemsizce gerildi.
Ama…Hiçbir şey olmadı. Tam tersine, o yükselen his bir anda geri çekildi. Parmağımdaki yüzük hafifçe ısınmıştı. İçimdeki güç sanki zorla bastırılmış gibiydi. Bu his rahatlattı mı yoksa daha mı çok huzursuz etti, emin olamadım. Erya omzuma hafifçe dokundu.
“Boşver,” dedi alçak bir sesle. “Böyleleriyle uğraşmaya değmez, emin ol daha fazlasına da denk geleceğiz. Hadi devam edelim.”
Bir an daha karşımdaki ukalaya baktım. Gözlerindeki o küçümseyici ifade hâlâ duruyordu. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Yürümeye devam ettim fakat arkamdan gelen sesini duyabiliyordum.
“İsmimi unutma köylü… Ben Rovan, Rovan Vex. Akademide seninle detaylı görüşeceğiz.”
Umursamamaya özen gösterdim. En azından öyle yapmaya çalıştım. Böyle insanlardan hayatım boyunca nefret etmişimdir, ukala kendini bilmez ve saygısız insanlar...
Yolumuza devam ettikçe etrafımızdaki görüntü değişmeye başladı. Ağaçlar daha canlı, daha yeşil görünüyordu. Kuş sesleri artmış, hava bile daha temiz gelmeye başlamıştı.
Toprak daha düzgün, yol daha bakımlıydı.
Sanki çok farklı bir dünyada yeniden doğmuş gibiydik. Zenginlerin kendilerini bizden bu kadar ayırmasının nedenini bir kez daha anlamış oldum. Onlar bizler gibi sefalet içinde değillerdi ki resmen cennette yaşıyor gibilerdi.
Bir süre sonra önümüzde o kapı belirdi. Muhteşem görünümü karşısında nutkum tutulmuştu.
Sanki her an üzerime düşecek kadar devasaydı.Yüksekliği neredeyse gökyüzüne uzanıyormuş gibi duran, taş ve metalin iç içe geçtiği görkemli bir yapı. Kapının önünde yüzlerce öğrenci vardı. Kimisi sessizce bekliyor, kimisi kendi aralarında konuşuyordu. Erya ile öne doğru ilerledikçe karşı tarafta duran küçük bir kürsü önünde sıra bekleyen diğer kişileri gördük.
Eryayı kolumla dürttüm. "Haydi Erya galiba buradan kaydolmamız gerekiyor." Dememle beraber Erya'nın kolumdan tutarak fırlaması bir oldu. Önümüzdeki sıra fazlasıyla uzundu fakat biz bekleyip, sıramızı alıp kaydolmak için buraya gelmiş iki birer vatandaştık. Sonunda sıranın bize gelmesiyle beraber Erya'ya müsaade ettim ve öne doğru geçti. Sırayla herkese küçük birer arma veriyorlar ve bu armayla da önümüzdeki sütunları geçip akademide testlere girebileceğimizi belirttiler. Yavaşca armalarımızı almamızla beraber ilerideki alana geldik. Fakat havada genel bir gerginlik hissediliyordu.
Herkes farkındaydı.
Kesinlikle, buraya gelmek yetmiyordu.
Tam o sırada…
Tok bir ses yükseldi.
Bir top patlamasını andıran, derinden gelen bir yankı.
Kalabalık bir anda sustu ve tüm gözler ileriye çevrildi. Kapının önündeki yükseltiye bir adam çıktı.
Duruşu bile yeterince dikkat çekiciydi.
Sessizlik…
Bir anda daha da ağırlaştı.
Herkesin dikkati bir anda ilerideki kürsüye yöneldi. Karşımızda duran adam… sıradan biri değildi. Olduğu yerde bile diğerlerinden daha büyük, daha ağır duruyordu. Geniş omuzları, dimdik duruşu ve tek bir hareketle bile dikkat çeken bir hali vardı. Beyaz saçları omuzlarına kadar iniyor, yeşil tonlarındaki gözleri kalabalığın üzerinde dolaşıyordu.
Bakışlarısertti… sanki herkesi tek tek tartıyordu. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra elini kürsüye vurdu. Tok bir ses yayıldı ve kalabalık tamamen sustu. “Merhaba çocuklar,” dedi.
“Öncelikle Valerion Savaş Akademi’sine hoş geldiniz, ben Kael Draven-Baş Eğitmeninizim.”
Bir anlığına herkes donakaldı, ardından kalabalıktan alkış sesleri yükselmeye başladı. Kimisi heyecanla, kimisi sadece ortama uyum sağlamak için alkışlıyordu. Adam ise alkışlara karşılık vermedi.Sadece izledi.
“Ama buraya gelmiş olmanız yeterli değil.” Kısa bir an duraksadı. Gözleri kalabalığın üzerinde gezindi, sanki her birimizi tek tek tartıyordu.
“Burada kalabilmek önemli.” Sesi sertti. Öyle ki kimse kıpırdamıyordu. Hepimiz olduğumuz yerde donmuş gibi onu dinliyorduk.
“Elinizdeki fırsat… sandığınız kadar kolay değil.” Elindeki kâğıdı yavaşça tersçevirdi.
“Üç ayrı testtengeçeceksiniz.” Kalabalığın içinden hafif bir uğultu yükseldi. “Birincisi: Uyum testi.”
“İkincisi: Güç kontrolü.”
“Üçüncüsü…” dedi, sesi biraz daha ağırlaştı, “…mevcut sıralamanız.”
Bu sözle birlikte kalabalıkta hareketlenme başladı. Aralardan bir ses yükseldi:
“Ne sıralaması? Kimse bizebundan bahsetmedi. “
Başka bir yerden daha kendinden emin bir ses geldi. Tonundan bile belliydi, soylulardan biriydi.
“Bu kadar insan nası lsıralanacak? Kaç kişi kabul edilecek?”Adamın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Sanki bu soruları bekliyormuş gibi…Sesi sertti, ama bakışları ondan da sertti.
“Cevap basit.” Kısa bir andurdu. “Yeterli olan kalır.”
Kalabalık bir anda huzursuzlandı. İnsanlar birbirine bakıyor, fısıltılar giderek artıyordu. Yanımda duran Erya’ya baktım. O da bana baktı. Gözlerindeki endişeyi net birşekilde görebiliyordum. Yalnız değildim. Ama bu, yeterli değildi. Bu kadar insanın arasında nasıl başaracağımızı bilmiyordum. Tek bildiğim şey, burada kalmak zorunda olduğumdu. Baş eğitmen konuşmaya devam etti.
“Çoğunuzun endişeli olduğunu görüyorum,” dedi.
“Olmak zorundasınız. Çünkü bu testler… kolay olmayacak.”
Kısa bir nefes aldı.
“Ve büyük bir kısmınız elenecek.”
Bu sözle birlikte kalabalık daha da hareketlendi. Homurdanmalar yükseldi, bazıları açıkça itiraz ediyordu. Soyluların bile yüzü düşmüştü ama asıl mesele o değildi. Benim gibi olanlar, zaten baştan gerideydi. İçimde bir şey kıpırdamaya başladı. Önce hafifti, sonra giderek yayıldı. Göğsümde bir sıcaklık, kollarıma doğru ilerleyen bir baskı…
Ellerim titremeye başladı. Parmağımdaki yüzük bir anda ısındı. Bu sefer farklıydı. Sadece ısınmıyordu, sanki içimde yükselen şeyi bastırıyordu. Bir anlığına titredi. Sonra durdu, başımı kaldırdım.
Ve o an… Göz göze geldik, Baş eğitmen bana bakıyordu. Ama öyle sıradan bir bakış değildi bu. Sanki bir şeyi fark etmiş gibi dikkatli, ölçen, suskun bir bakış. Baş eğitmen birkaç saniye boyunca bakışlarını üzerimde tuttu. Bu kadar insanın arasında, bana baktığını hissedebiliyordum. Sanki kalabalığın geri kalanı bir anlığına silinmişti. Erya kolumdan hafifçe dürttü.
“İyi misin? Ellerinin titrediğini fark ettim.” Gözleri kısa bir an yüzüğüme kaydı. Tam bir şey söyleyecek gibiydi ki—
Baş eğitmen yeniden konuştu. “İlk test başlıyor.” Sesi sertti.
Kollarını iki yana açarken yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Garip bir adamdı… ne hissettiğini anlamak imkânsızdı. Bir anda kalabalık hareketlendi. Herkes aynı anda kapıya yöneldi. Sanki geç kalan elenecekmiş gibi, kimse kimseyi umursamadan öne atılıyordu. Omuzlar birbirine çarpıyor, ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Ben ve Erya kenarda kaldık. Bir süre hiçbir şey yapmadan izledik. İnsanlar içeri doluşurken ortalık daha da karıştı.
“Biraz sakinleşsin,” dedim. Erya başını salladı. Kalabalık azaldıkça biz de ağır adımlarla kapıya doğru ilerledik. İçeri adım attığımız anda, dışarıdaki tüm sesler kesildi.
Sanki başka bir yere geçmiş gibiydik.
Ve o an…
bunun sıradan bir test olmadığını anladım.
Bölüm etkileşimi
