3. bölüm / 6
Veyrion:İlk Çatlak—I— Uyanış
Bölümler 6Şu an: —I— Uyanış
- 1 Önsöz53 kelime
- 2 Prolog189 kelime
- 3 —I— Uyanış1.548 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 —II—Uyanışın Bedeli1.950 kelime
- 5 —III— Miras594 kelime
- 6 —IV— Yeni Düzen1.820 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O gece gökyüzünde hiçbir yıldız yoktu.
Ay, bulutların altında kaybolmuş, sis hertarafı kaplamıştı. Yağan yağmur gittikçe şiddetleniyor, karanlık ormanın üzerine ağır ağır çöküyordu. Ve tam o gecede, dünyanın henüz bilmediği bir yerinde bir çocuk dünyaya geldi.
Bir bebek ağlaması ormanın derinliklerinde yankılandı.
Hiçkimse o çocuğun kim olduğunu bilmiyordu.
Kimse, yüzyıllar sonra onun adının Veyrion’un kaderiyle birlikte anılacağını bilmiyordu.
Yıl1200…
On yedi yıl önce bu dünyaya geldiğimi söylediklerinde bunun benim için hiçbir anlamı olmadığını düşünürdüm.
Doğduğum geceyi hatırlamıyordum. Nereden geldiğimi ya dababamın kim olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, yıllardır yanımda olan annemin gözlerinde cevabını bulamadığım sorular olduğuydu.
Krallıkların çöktüğü, barışın kanla satın alındığı bir çağda doğdum. Kendim hakkında bildiğim tek şey ismimin Altar olduğuydu.
Yağmur yağıyordu o gece, bulutlar sessiz ve sis kaplıydı heryer.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey… annemin masmavi o güzel gözleriydi.
O an dünyada zaman durmuştu.
Ama sonradan öğrendim ki, asıl duran şey dünya değilmiş. Ben ve zamandı…
Bugün on yedinci yaş günüm.
Babamın kim olduğunu bile bilmeden, annemle geçen dolu dolu on yedi yılın ardından… sefaletin ve yoksulluğun içinde, en kötü anlarımda bile kendime sığınmayı öğrenmiş biriyim ben.
Bugün, belki de en mutlu olmam gereken günlerden birisi, fakat kasabamızın ortasında,kırılmaya yüz tutmuş, tozlanmış ve eskimiş masalar, tahtadan yapılmış eski püskü sandalyelerin etrafına çökmüş insanlar ve bunun aksini fısıldayan ortamdaki o iğrenç koku.
Yüzlerinde hayatın yorgunluğu, gözlerinde ise çoktan sönmüş bir umut vardı.
Kimse kutlama yapmıyor ya da kimse gerçekten yaşamıyordu.
Annem omzuma sertçe vurdu.
“Altar”dedi, sesi her zamanki gibi net ve kararlıydı.
“Sadece bir yılın kaldı oğlum. Gelecek sene o Aurelion Akademisi’ne bir adam olarak gireceksin.”
Ona gülümsedim.
Ama içimdeki o tuhaf sızı sanki her defasında farklı bir göçük açarmışçasına beni rahatsız ediyordu ve yine oradaydı.
Zamanla o sızıya alışabilmiştim aslında.
İnsan,içinde sürekli taşıdığı bir boşluğa zamanla isim vermekten vazgeçiyor, ben de vazgeçmiştim.
Bizim kasabada çoğu şeyin adı yoktu zaten.
Sokaklar çamurdu ama kimse buna “yol” demezdi.
Evler yıkılmaya hazırdı ama kimse “evim” diye sahiplenmezdi.
İnsanlar yaşıyordu, ama kimse gerçekten yaşadığını söyleyemezdi.
Ben de onlardan biriydim.
Sabahları aç uyanıp, akşamları yorgun uyuyan… ama neden yorulduğunu bile bilmeyenlerden.
Annem hep güçlüydü.
Benim yerime de güçlüydü.
Ama bazen geceleri, beni uyuyor sanarken sessizce ağladığını duyardım.
O zaman anlardım, bu dünyada güçlü olmak, mutlu olmak demek değildi.
Ve ben…
Ne olursam olayım…
Annem gibi olup susmak istemiyordum.
____________
Bu yıl…
en sevdiğim günlerden biri olabilir.
Her yıl bu ay geldiğinde, kasabanın tümhalkı bir araya toplanır. Kimimiz çapa alır eline, kimimiz kazma, kimimiz paslanmış bir baltaya sarılır. Sonra hep birlikte ekinlerin yeşerdiği topraklara gideriz. Avlanmak için değil. Hayatta kalmak için.
Her yıl, elimizden geldiğince kendimize yiyecek ararız.
Bizim için bu bir gelenek değil, bir zorunluluk. Çünkü varlık içinde yaşayanların aksine, biz yaşamak için uğraşmak zorundayız.
Çabalamak.
Didinmek.
Ve çoğu zaman… yetmemek.
Ağzımızda açılan yaralar, vücudumuzdaki şişlikler, derimizi yırtan o ince kesikler…
Bunların hiçbiri hastalık değil.
Bunlar sefalet.
Uzaklarda, Valerion’un altın kulelerinde soylular kadehlerini kahkahalar eşliğinde tokuştururken, biz burada ölmeye yer arıyoruz.
Annem elimi tuttu.
“Oğlum… çok uzağa gitme,” dedi.
Sesi bu sefer her zamankinden daha ciddiydi.
“Buralar köyümüzdenuzak, başımıza ne gelir bilemeyiz.”
İçime yine o tanıdık huzursuzluk çöktü.
Sanki annemin bildiği fakat benim bilmediğim şeyler vardı.
Ve o, bunları benden saklıyordu.
Nedenini bilmiyordum ama elbet bir gün öğreneceğimi hissediyordum.
Arkasından seslendim: “Ben gidiyorum biraz su toplayacağım. Derenin oralarda olacağım.”“Tamam oğlum… dikkat et.” Cevabını alır almaz beklemedim ve hızlıca dereye doğru ilerledim.
Zaten bu kasabanın etrafında fazla oyalanacak bir şey yoktu.
Topraklarımız aslında güzeldi.
Bir zamanlar…
Yeşilin her tonunu barındıran, suyu berrak, havası temiz bir yerdi burası. Ama Valerion soyluları bizi bu kadar vergiye boğmasaydı, belki de hâlâ öyle güzel kalabilirdi topraklarımız…
Şimdi ise güzellik, sadece hatırlayanların zihninde yaşıyordu.
Bizim dünyamızda ise gerçek asla değişmiyordu.
Seneler önce bundan 1000 belki 1500 yıl öncesine dayanan bir tarihte Veyrion büyük bir savaş içerisindeydi.
Büyük yarık açıldıktan hemen sonra Veyl enerjisi dünyaya yayıldı.
Bu enerji çoğu krallığa aklının dahi eremeyeceği güçler verirken, birçok ejderha bu enerji sayesinde dünyaya ayak basmışken, Morvakar Krallığı bu enerji altında yenik düştü.
Herkesin gözleri üzerinde olan bu krallık düşüşünün vermiş. olduğu o güçle beraber bütün krallıklara ardı arkası kesilmeyen ve yüzyıllar süren bir savaş açtı.
Eskiden Morvakar kitaplarda söylenenlere göre o kadar güzelmiş ki, tüm ırkların rahatça uğradığı ticaretin ve kültürün merkeziymiş. Bu kötü enerjiyi alanların yanında; elfler, insanlar ve cüceler enerjinin iyi yanını alarak çoğu insanın yapamacağı kadar büyük güçlere sahip oldular.
FAKAT en önemlisi ise “Aethel-Veyl”yani “Yitik Sis Krallığı” Ortaya çıktı.
Onların kimlerden türediğini ya da ne amaçla tam merkezi konuma yerleştiklerini ne bir duyan ne bir bilen vardı.
Bildiğim en önemli şey ise bu krallığa dışarıdan kimsenin giremeyecek olmasıydı.
Kitaplarda yazılanlara göre gerçek Veyl enerjisi taşımayan her kimse krallığa adım atar atmaz, oranın içinde bulunan siste ya kaybolur ya da mezarı boylardı.
Valerion’ da kurallar çok sıkıydı; her adımında, her hareketinde genel olarak herşeyini soylular bilmek zorundaydı.
Uzaktan bakıldığında ışıl ışıl parlayan kuleler, altın heykeller ve o görkemli saraylar her zerresiyle çok güzeldi fakat ardında yatan sefaleti, açlığı, pisliği ve tükenmiş insanlığı çoğu krallık bilmezdi.
Belki de soylu insanların bizden haberi bile yoktu. Saraylarda verilen lüks ziyafetlerin gölgesinde biz, açlıktan ağzı kokan köylülerdik….
Elflerin krallıkları bambaşka bir dünyaydı. Hiçbirinde bizim yaşadığımız gibi bir sefalet yoktu.
Onlar birbirine değer veren, koruyan… en azından dışarıdan öyle görünen bir halktı.
Devasa beyaz ağaçların arasında yükselen saraylarda, bitmek bilmeyen gece gündüz süren balolar düzenlenirdi. Dünya yanarken onlar kadehlerindeki şaraplarıyla meşgullerdi.
Onlar hakkında duyduklarımız bir elin parmağını geçmezdi, ormanın derinliklerinde saklanmış doğayı korudukları söylenirdi. Ama her şey göründüğü gibi değildi…
Bizim dünyamızda herkesin o bahsettiği kadim küçük insancıklar vardı, cüceler.
Cüceler insanların ve elf krallıklarının bağlantı noktasında, devasa tepelerin arasında herkesten izole şekilde yaşamaya çalışıyorlardı.
Cücelerin tek yaptığı kendi madenlerini kazıp,kendi güzel silahlarını üretmek, insanlar ve elfler arasında ticaret ittifakı oluşturmaktı.
Biz onlara değerli madenler verebiliyorken onlar ise bize kullanışı yüksek işimize yarayacak silahlar veriyorlardı. Ben kendi dünyam hakkında bu kadarını biliyordum, belki daha fazla bilmediğim onca şey bile olabilirdi fakat benim alabileceğim kitaplar sınırlıydı…
____________
Dereye neredeyse varmıştım. Suyu alıp hızlıca dönmem gerekiyordu. Bir zamanlar berrak olan su şimdi bulanıktı.
Ağaçlar solmuş, toprak yorulmuştu.
Ama başka bir seçeneğimiz yoktu. Bu suyu alır, süzüp temizler ve yine de içeriz.
Bir anda olduğum yerde duraksadım. Derenin karşısında biri vardı.
Kızıl saçları omuzlarına dökülmüş, yüzü pürüzsüz ve sanki buraya ait değilmiş gibi duran bir güzelliği vardı. Üzerindeki kıyafetler bizimkiler kadar yıpranmıştı ama onda farklı bir şey vardı, farklı bir aura içindeydi. O da su topluyordu fakat elinde ne bir testi ne bir şişe benzeri hiçbirşey yoktu, elleriyle su içmeye çalışıyordu.
Neden bilmiyorum, ama içimde garip bir huzur yayıldı. Yanına gidip konuşmak istedim, ama ben hiçbir kızla konuşmayı becerebilecek cesarette değildim.
Hiç arkadaşım olmamıştı ve ne diyeceğimi bile bilmiyordum.
Sessizce suyumu topladım. Son bir kez baktım ve gözlerimiz aynı anda kesişti, onun da bana baktığını gördüm. Sonra arkamı döndüm ve diğerlerinin yanına doğru koşar adımlarla yürümeye devam ettim.
Fakat aklım orada kalmıştı, sadece o kızda değil, onun arkasında uzanan ormanda…
Daha derinlerde.
____________
Çocukken yaşlılar fısıldaşırdı.
Herkesin yüksek sesle konuşmaya korktuğu bir yer vardı.
Adını söylemek bile uğursuzluk sayılırdı.
Aethel-Veyl. (Yitik Sis Krallığı.)
Derlerdi ki…
Orası bu dünyanın bir parçası değilmiş gibi dururmuş.
Etrafı, sadece belirli zamanlarda aralanan bir sisle çevriliymiş.
Ama o sis öldürmezmiş, yolu kaybettirirmiş.
İçeri girmeye çalışanlar, ne kadar ilerlerse ilerlesin sonunda kendilerini başladıkları yerde bulurlarmış.
Kimse nedenini bilmezdi.
Bazıları bunun eski elf büyüsü olduğunu söylerdi. Bazıları ise doğanın kendini koruma şekli. Ama kimse emin değildi, anlatılanlara göre içerisi bambaşkaydı.Bizim dünyamız gibi çürümüş değildi.
Ağaçlar hâlâ gümüş gibi parıldar, sular hâlâ berrak akarmış. Sanki zaman, oraya hiç dokunmamış gibi.
Ben bunlara hiçbir zaman tam inanmadım.
Çünkü bizim dünyamızda, güzel olan hiçbir şey uzun süre kalmazdı. Ama o gün…
Derenin karşısında duran o kızı gördüğümde, ilk defa düşündüm.
Belki de… bazı hikâyeler gerçekten doğrudur…
“Dört matara su doldurdum anne.
”“İyi yapmışsın oğlum,” dedi. “Burada işimizi görür.” Kısa bir anlığına her şey normaldi.İnsanlar çalışıyor, toprakla uğraşıyor,kendi halinde yaşamaya çalışıyordu. Ben de ağaçların arasına girip meyve topluyordum.Sonra bir ses duyuldu.
Otların arasından çıkıp gelen kişilere odaklandık.
“Burada ne yapıyorsunuz?!”
Herkes bir anda donakaldı. Sesin sahibi belliydi.
Valerion askerleri.
Atlarının üzerinde, tepeden bakan gözlerle bizi süzüyorlardı.
Yine gelmişlerdi, yeniden birilerini kırmak için.
Aramızdan yaşlı Bhilop öne çıkarak ve hafif elleri titreyerek yine de konuşmaya çalıştı.
“Önümüzdeki ayları geçirebilmek için…kendimize yiyecek topluyoruz efendim.” Sesi zayıftı.
Korku, kelimelerinin arasına sızmıştı.
Ama bu… hiçbir şeyi değiştirmedi.
Askerlerden biri atından hafifçe eğildi.“Buraya gel, dede.” Diye bağırdı.
Bhilop tereddüt etti, ama gitmek zorundaydı.
Adımlarını sürüyerek askere doğru ilerledi.
Hepimiz izliyorduk, hiçkimse bir şey yapamıyordu.
Hiç kimse…
Kılıç bir anda çekildi.
Bir an…
Her şey bitti.
Yaşlı Bhilop’ un başı, toprağa düştü.
İçimde bir şey koptu. Sanki bütün sesler sustu. Ellerim titremeye başladı. Nefes alamıyordum. Gözlerim kararıyor, kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.
Bu ilk değildi.Ama bu sefer, farklıydı.
Toprak titredi, önce hafif sonra daha sert.
Gökyüzü bir anda karardı.
Uzaklardan bir gök gürültüsü duyuldu.
Atlar huzursuzlandı.
Asker dengesini kaybedip yere düştü.
“Ne oluyor lan—” Sözünü bitiremedi.
Bende bilmiyordum.
Ne olduğunu ya da ne yaptığımı…
Ya da neden olduğunu.
Annemin sesini duydum.
“Altar…”Gözleri bana kilitlenmişti.
Korkuyordu.
Benden…
Her şey bulanıklaştı.
Sesler uzaklaştı.
Ve…
Karanlık.
________________
Dünyanın başka bir yerinde, kimsenin yüzlerce yıldır yaklaşmadığı bir dağın altında, sessizlik bir anlığına değişti.
Yalnızca karanlığın içinde, devasa bir gözün üzerinde duran ince taş tabakasından tek bir parça sessizce yere düştü.
İçerideki göz açılmadı.
Fakat uzun zamandır hiçbir şey hissetmeyen o eski yaratık, ilk kez bir şey hissetmişti.
Ve sonra her şey yeniden sessizliğe gömüldü.
Bölüm etkileşimi
