VAVEYLAL kitap kapağı

10. bölüm / 11

VAVEYLAL

BÖLÜM 9

Vaveyla Yazarı: Esra Aydoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 9

9.BÖLÜM

Durdum baktım, yaşamaksa herkes yaşıyordu. Nefes almak yaşamaksa herkes nefes alıyordu. Durdum baktım, acıysa acı ve neşeyse neşe. Hayatı tanıyorsan içinde ikisinden de olduğunu biliyordun. Durdum, durdum ve durdum. Baktım, göremedim. Değer biçilen toplumsal duvarların dışında kalan kısım asıl yaşamı oluşturuyordu ve insanlar hiçbir şey bilmeden her şeyi bildiğini sanıyordu.

***

Araf’la arabada ilerlerken sırtımı kapıya yaslamıştım ve bu sefer gözlerimi kaçırmadan onu izliyordum, o hiçbir şey bilmeyenlerin neler kaçırdığının bir kanıtı gibiydi. Duvarların ufuk çizgisiyle kesiştiği yer, bilinmeyenin korkusunda gizlenmiş heyecan ve karanlıktan doğan aydınlıkmış gibi geliyordu, ona sorsam kendini karanlık olarak niteleyeceğini biliyordum ve onun derinine inmeden önce herkes gibi ben de onu karanlık olmakla suçlardım.

“İçki içtiğinde kişiliklerin kontrolünü mü kaybediyorsun?” dedim. Sesim fısıltı gibi çıkmıştı, yüksek sesle konuşmaktan kaçınıyordum çünkü sebepsizce yüksek sesle konuşursam Araf’ın duvarları yeniden yükselecekmiş gibi geliyordu. Araf gözlerini yoldan ayırıp bana baktı, bir saniye bakması bile kalbimin atışını değiştiriyordu. Karnımdaki amaçsız gerginlik yüzünden kendimi tekmelemek istedim, garip bir duyguydu. Gözleri tekrar yola dokunduğunda bakışları dermansız ve yorgundu, öyle ki bakışlarındaki ateş söner gibi oldu ve bu beni ölesiye korkuttu.

“Beklediğim tepkileri vermiyorsun.” diye mırıldandı. Biliyordum, kendi beklediğim tepkileri vermekten de çok uzaktım. İçimde bir sünger vardı ve bu olaylardan dökülen katranı emiyordu ve böylece dışarıya bir damla bile sızmıyordu. Yine de Araf’ın adamı vurduğu an gözümün önüme gelince titreyerek gözlerimi kapattım. Araf’a odaklanmak en büyük dikkat dağıtma yöntemimdi.

“Sanırım hâlâ şoktayım.” diyerek elimi boynumdaki ize götürdüm. O anlara geri dönmek istemiyordum. Elim boğazıma gittiğinde Araf’ın gözleri de elimi takip etti. “Sorumu cevaplamadın.” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım.

“Değişiyor.” dedi, Sesi sakin, düzdü. Ama her zamanki gibi boş değildi, tırnaklarımla duygularının gömüldüğü toprağı kazıyordum. Yavaş ve acı doluydu ama değerdi.

“Nasıl değişiyor?” dedim. Boynunu, karnına kadar uzanan büyük izin başladığı yeri kaşıdı. Gözlerimi kaçırdım, bakmaya hâlâ dayanamıyordum.

“Çoğunlukla içki içtiğim zaman zihnimin kontrolünü daha çabuk kaybediyorum. İçmediğimde hiç kaybetmiyorum değil ama sarhoşken daha kötü oluyor. Bazen de içki içmediğimde zihnim kargaşaya kurban gidiyor, içki içtiğim zaman duruluyor ve rahatlıyorum. Ama nadiren böyle oluyor.” diye açıkladığında bana bakmasa da her cümlesinde başımla onu onaylıyordum. Öğretmeni ders anlatırken göz temasını bozmak istemeyen öğrenci gibiydim.

“Anlıyorum.”

“Sanmıyorum.” dedi. Alaycı gülümsemesi gamzesini ortaya çıkarttı ve ben de istemsizce gülümsedim, daha çok yanaklarımı zorla gerdirmiş gibi hissetmiştim ama umursamadım.
Başımı koltuğa yaslayıp derin bir nefes aldım ve ne yapacağımı düşünmek üzereyken zorla da olsa düşüncelerimin önünü kesebildim. Düşünmek istemiyordum.

“Beni eve götürmeni istemiyorum.” dediğimde tepkisizce yolu izlemeye devam etti. Eve yaklaşmıştık ve bu benim hiç istemediğim bir şeydi.

“Anneni güvenli bir yere, annemin tedavi gördüğü rehabilitasyon merkezine götürdüm. Orada daha iyi şartlarda kalıyor.”

Kaşlarımı çatarak doğruldum.

“Neden böyle bir şey yaptın?” dediğimde tepkimi tartarcasına beni süzdü. Derin bir nefes alıp verirken bu konudan sıkılmış gibiydi.

“Baban çok dikkatsiz davranıyor. Yanımdayken seni koruyabilirim ama anneni korumam zor.”

“Anneme bir şey yapacak kadar-”

“Evet.” diyerek sözümü kesti. “O kadar alçalabilirler.”

Sıkıntıyla iç çektim, hiçbir şeye sahip olmadığın zaman çok rahat hareket edebilir ve yaşayabilirdin. Araf da böyleydi, kendi canı için de endişe duyduğunu sanmıyordum ve hatta ölüm onun için çok güzel bir şey olarak görünüyordu. Annemin varlığı birçok yönden beni teselli etse de onun da bu azaptan kurtulmasını istiyordum ama bunun getireceği acıyı kaldırabileceğimden emin değildim. Tam olarak burada olmasa bile hastaneye gittiğimde elini tutmak ve ekrandaki kalp atışlarını görmek beni teselli ediyordu, ona duyduğum özlemle içim kavruldu.

“Annen neden rehabilitasyon merkezinde?” diye mırıldandım.

Araf cevap vermedi. Çarptığım duvarın acısıyla yere düştüm. Sözlerim kuruyan ağaçtaki yapraklar gibi yerlere düştü ama düşüncelerim hâlâ orada heybetli bir ağaç gibi duruyordu. Camdan dışarıyı seyrederken ağacı kesmeye çalıştım ama kestiğim yerden dallanıp budaklandı.

“O videoyu izlediğinde göreceğin şeylerden korkmuyor musun?” dedim. Evin önüne geldiğimizde park etti ama kıpırdamadan durdu. İnmek için bir hamlede bulunmadım, bir şey söylemesini istiyordum çünkü ben göreceği şeylerin ihtimaliyle çok korkuyordum.

“Endişelenmen gereken kişi ben değilim, lâl.” dedi, sesi bir şeyleri bana anlatmak istercesine çaresizdi. Kafesten çıkmak isteyen bir kuşun kanatları gibi çırpınıyordu.

“Ama-”

“Aması yok. Bunu sana ben yaptım, bir başkası değil.”

Dikiz aynasını bana çevirip çenemi kaldırarak boynumdaki izi gösterdi. Tahmin ettiğimden daha kötüydü, işin ciddiyetini kavrayacak olursam az daha beni öldürecekti. Ölüme bu kadar yakın olduğum bir an hatırlamıyordum. Çenemdeki eline baktım, kaç kişinin canını bu ellerle aldığını bilmiyordum ve hatta bir tanesini daha bugün görmüştüm. Yine de bunlar beni ondan uzaklaştırmıyordu, bana isteyerek zarar vermediğini biliyordum ve ne kadar katil olduğunu bilsem de çocukları kurtardığını gördüğüm Araf da aynı kişi değil miydi?

“Bilerek zarar vermedin.”

“Nesin sen Polyanna mı?”
Ellerindeki kana ve üstümdeki kana baktım, iyimser olabilecek bir konumda asla değildim. Ama öyle ya da böyle bulaşmıştım ve kendim çıkmak istesem de babamın varlığı bunu engelleyecekti. Bana kabullenip zırh oluşturmaktan başka bir seçenek kalmıyordu.

“Babam bana başka bir seçenek bırakmadı. Annem bu hale geldikten sonra babamı da kaybettim. O yüzden uyum sağlamaya çalışıyorum.” dedim. Gözlerim oturduğum binaya takıldı, o kapıdan içeri girip numara yapmak istemiyordum. Babamla konuşmak ya da ona hesap sormak da istemiyordum, görebildiğim tek şey babamı asla tanımadığımdı.

“Aslında bu oldukça komik. Dünya garip bir yer, bazı insanlar cennet yapar bazıları da cehennem. Sense adının hakkını veriyorsun.”

Kazağımdaki kan lekesiyle oynarken bunun gerçekten komik olduğunu düşünüyordum. Üstümde kan lekesi vardı ve bunun hakkında ne yapabileceğimi bilmiyordum, kabullenmenin en sancısız halini nasıl keşfedebilirdim?

“Annem de böyle düşünürdü.” diyerek benimle birlikte güldü. İkimizin gülüşünden de kırıklar dökülüyordu. Sözcüklerden önce tutulan nefeslerin içine serpiştirilmiş anılara kuyumculuk yapmak istesem de Araf’ın acısına denk bir eser çıkaramazdım. Kilit nokta da buydu, ondan bir eser oluşturmak için bunları yaşatmışlardı. Anılarını kefenleyip toprağın altına gömmüşlerdi ve istedikleri zaman bir parçasını ona sunuyorlardı, bir piyon gibi oynamak istedikleri zihni bundan hasarsız kurtulamamıştı.

“O yüzden mi bu ismi koydu?” diye mırıldandım. O doğmadan önce isminin ağırlığını ona yüklemiş miydi yoksa sonradan mı bunu fark etmişti bilmek istiyordum.

“Evet.”

Doğmadan bile kaderinin ağırlığını omuzlarına yüklemişlerdi, benim bu hayatın içinde olmamı istemiyordu çünkü benim kaçmak için bir fırsatım vardı ama onun kaçmak için gidecek bir yeri asla olmamıştı. Küçük Araf’ı düşündüm, küçükken bile mutlu bir tablo çizemiyordum onun için. Asıl bu onu çürütürdü, gerçekte bulamadığı huzura hayallerinde bile ulaşamıyordu.

“Peki ona arafı mı yaşattın?”

Telefonu aramızda titredi ve o alana kadar ekrandaki yazıyı görme fırsatım oldu. Gökhan’ın babası için aradığını adım kadar iyi biliyordum. Gökhan bir şeyler söyledi ama uğultudan ibaretti.

“Kızları bırakıp evine geç, oraya geleceğim.” dedi Araf. Oltama balık gelmiş gibi hareketlenip emniyet kemerimi çözdüm. Bu bir fırsattı, Araf’ı bu yüzleşmede yalnız bırakmak istemiyordum. Mustafa’yla konuşacağını bilerek evde öylece bekleyemezdim. Beni götürmeyeceğini de adım gibi biliyordum o yüzden tek seçenek kalıyordu.

“Sanırım gitme vaktim.” diyerek kapıyı açtım ama uzanıp kapıyı kapattı. Ona doğru döndüğümde dip dibeydik, nefesimi tutup şaşkınca gözlerine baktım.

“Bir yolunu bulup arkamdan gelmek yok.” dediğinde kaşlarımı çatıp tuttuğum nefesi verdim. Kaşlarını kaldırıp beni sınarcasına baktı.
“O zaman beni de götür.”

Ger çekilip arabayı çalıştırdığında derin bir nefes aldım, bir an beni götüreceğini bile düşündüm.

“Eve, hadi.”

Israr etmeden arabadan indim, apartmanın kapısına gelene kadar beni izlediğini biliyordum. Arkamı dönüp ona baktığımda göz göze geldik ve gittiğinde içimi büyük bir boşluk kapladı. Üstümdeki kan daha gerçekçi, silah sesleri daha sağır edici olarak zihnime düştü. Beni ele geçirmesine izin vermeden Melisa’yı aradım ve durumu çok kötü olsa da Gökhan’ın adresini almayı başarabildim. Adrenalin şoka girip Melisa’nın durumuna düşmemi engelleyen tek şeydi.

Hızlıca eve çıkıp babamın kavanozun içine bıraktığı paradan bir miktar alarak cebime koydum. Bu lanet parayı kullanmam gerektiği için kendimden tiksinsem de en kısa zamanda bunun da bir çözümünü bulacaktım. Odama gidip üstüme yeni bir kazak geçirerek montumu giydim ve evden hemen çıktım. Koşarak yakındaki taksi durağına gittiğimde nefes nefeseydim, Araf beni gördüğünde çok kızacaktı biliyordum ama geçmişi deşmek kaktüsü avuçlamakla eş değerdi ve onun yanında olmam gerektiğini biliyordum.

Taksi durağına geldiğimde beklemeden en öndeki taksiye bindim. Melisa’nın tarif ederken söylediği alışveriş merkezinin ismini söyledim ve oraya geldiğimizde yolu tarif edebilmek için telefonumun navigasyonunu açtım. Ellerimi pantolonuma sürüp üstündeki kan lekelerini görmezden geldim, uğraşmam gereken en son şey buydu.

Akıp giden yolu, ışıkları izledim ve şehrin gürültüsünü dinledim. Her insan kalabalığın içinde bir fısıltıydı, oysa herkes kendini çığlık atıyor sanıyordu. Bir başkasının hayatına şahit olana kadar kendi hayatlarımızın en dibi bizdik ve kendimizden başkasına kördük, sağırdık. Dilsizdik. En ufağından en büyüğüne, ne derdimiz olursa olsun onu kendi yakamızdan silkeleyip atmak için başkasına yapışmasına bile razı olurduk. İnsan denilen canlı buydu, savaş dediğimiz bu mücadele riyakar bir oyundan ibaretti. Övünülecek bir şeyimiz varsa o da yapabileceğimiz tercihlerdi. Kader düz bir çizgiyse ve tercihlerimiz o çizgiye geri dönene kadar gidebileceğimiz ufak saçaklarsa, bizi biz yapan hangi saçağa gideceğimizi seçmekti. Bunun suçunu kadere atmazdık. Başkasını suçlamaya, kader buymuş demeye, suçlayacak birini bulamadığımızda devreye şeytanı sokmaya çok alışkındık. Ama bizi şeytandan ayıran şey de yanlış tercihlerin kurbanı olmamaya çalışmamız değil miydi?

“Telefonunuz çalıyor.” diyerek beni düşüncelerimden ayıran taksiciye bir süre baktım, ne dediğini anlamam yarım dakikamı aldı.

“Ah, doğru.” diyerek cebimden telefonumu çıkardım. “Alo?”

“Anzelha, ben Öykü. Kusura bakma bu saatte rahatsız ediyorum ama tıp ve psikoloji öğrencilerine yapmayı planladığımız sunum için aradım, final haftası yaklaştığı için toplantı düzenleyemedik. Bugün grupta her şey konuşuldu ama bu saate kadar görmediğin için aramak istedim.”

“Sorun değil Öykü, iyi ki aramışsın. Teşekkür ederim. Her şey tamam mı?” dedim. Kafamı toplayabilmek için kendime biraz zaman tanımam gerekiyordu.

“Evet, tarihini belirledik. Katılımın zorunlu sağlanacağını söylediler, yarın sabah yapacağız.”

Zorunlu olacaksa bu Araf’ın da orada olacağı anlamına geliyordu. Bu konuyu çok irdeleyip buralara kadar taşıdığım için bana kızacak mıydı? Zorunlu olsa bile gelmeme ihtimali olduğunu biliyordum ve orada olmalı mıydı emin değildim. Gözlerimi kapatıp bir an bu işe keşke bulaşmasaydım diye düşündüm. Ama bu benim elimde olan bir şey değildi, topluluk bir konferans düzenlemek istemişti ve bunun içinde olmak istemem çok doğaldı.

“Ben gözlem sonuçlarının istatistiksel dökümanlarını TPD’ye ulaştırmak için her şeyi ayarlamıştım ve sunumda dernek başkanları da olacaktı. Bir aksilik çıkmadı değil mi?” dedim. Bu hastalık o kadar çok bilinmezlikle doluydu ki birileri tarafından görülmesini ve teorilerin gerçekliğinin sorgulanmasını istiyordum. Neredeyse her şeye cevap bulma arayışındaydık ama disosiyatif kimlik bozukluğu bunun dışında kalmıştı. Hâlâ bilinmezliklere gebeydi.

“Her şey istediğimiz gibi ayarlandı, orada olacaklar.” dedi Öykü.

“Tamam, haber verdiğin için teşekkürler. Bana yeri konum olarak atarsın.” dedim. Sunum kağıtlarım ve dökümanlarım darmadağınık bir şekilde masamın üstünde onları toparlamamı bekliyordu.

“Tamamdır, iyi geceler.”

“İyi geceler.” diye mırıldandım. Telefonu kapatıp kendimle baş başa kaldığımda derine gömmeye çalıştığım şeyler günyüzüne çıktı. Şoka girmemi engellemek için derin nefesler alıp kendi kendime sorun olmadığını söyledim ama Araf’a odaklanıp görmezden gelebildiğim şeyler şimdi üzerime yıkılıyordu. Gözümün önünde beyni dağılan adamın kanı suratıma sıçramıştı ve sıçrayan yerlerde hâlâ kanın sıcaklığını hissediyordum. Adamın bir anlık korkuyla Araf’a kilitlenen gözlerin odağını kaybettiğini görüyordum, ne zaman gözümü kapatsam o an yavaş çekimde ilerliyordu. Telefonumu elime alıp sosyal medyada gezinmeye başladım. Oğuz’un profiline girdim ve Araf’ın fotoğrafını bulabilmek için aşağılara indim, herkesle fotoğrafı vardı ama Araf hiçbirinde yoktu.

Bütün profillerde gezerek Araf’ın fotoğrafını aradım, bulamadım ve bu şaşıracağım bir şey değildi. Oğuz’un profiline girip Kath’le konuşurken çekilen fotoğrafa tıkladım ve oradan Kath’in profiline geçtim, gizliydi. Yüzden fazla gönderisi vardı, içim içimi kemirirken dudaklarımı ısırdım ve takip isteği yollayıp yollamamak arasında kararsız kaldım. Ağzıma kan tadı geldiğinde zihnim eş zamanlı olarak korku dolu gözleri ve o gözlerin odağının kaybedişini tekrar tabağıma koydu, kusmamak için derin bir nefes aldım ve Kath’i takip etmeden Oğuz’un profiline tekrar döndüm. Etiketlendiği fotoğraflara tıklayıp dikkatlice incelemeye başladım. Bir yandan da kendime fotoğraflara odaklanmam gerektiğini ve o anı düşünmemem gerektiğini söylüyordum.

Ve bir fotoğrafa denk geldim, öyle ki bugün yaşanan her şeyi unutmama sebepti. 2013’nin Şubat ayında yüklenmişti yani Araf lise ikinci sınıftaydı. Yüzümde buruk bir gülümsemeyle fotoğrafı inceledim, Oğuz, Araf ve Gökhan bir kızla birlikte poz vermişlerdi. Oğuz o kadar içten gülüyordu ki ona bakınca ben de istemsizce güldüm, elini ayağının ucunda uzanmış ve dirseğinin üstünde durup kameraya poz veren Gökhan’a uzatmıştı. Gökhan’ı da ilk defa bu denli içten gülerken görüyordum, üstlerinde yeşil halı saha forması vardı ve fotoğraf da halı sahada çekilmişti. Bakmaya kıyamadığımdan, fotoğrafın bende uyandırdığı hisleri kaybetmek istemediğimden gözlerim yavaşça Araf’a doğru gitti. Onu böyle gülerken hiç görmemiştim, gözlerinin içi gülüyordu. Hepsi küçüktü, hiçbir farkları yoktu ama sadece yüzleri oturmuştu ve Gökhan’ın saçları bol jöleden parlıyordu. Bu ayrıntıya gülerken gözlerim dolmuştu. Araf o kadar güzeldi ki, hayat doluydu ve bunu sadece bu fotoğrafa bakarak anlayabiliyordum. Kucağına aldığı kız ona bakarken hafifçe gülümsüyordu, küçük kızın saçları sarıydı ve Araf’ın üstündeki beşiktaş formasını sıkıca tutmuştu.

Fotoğrafı paylaşan profile girdim ve yutkunamadım.

Güneş Kantürk

Bu kadın Araf’ın annesiydi. Fotoğrafın açıklama kısmını okudum.

Canım evlatlarım

Fotoğraftaki içten gülümsemeler, kuruyan bir kafatasında görünen ürkünç gülümsemeye dönmeye başladı ve düşüncelerimin yönü değişti. Bu fotoğraf ölüm kokuyordu.

Araf’ın gülüşü ölmüştü, üç gencin mutluluğu ölmüştü, Araf’ın ailesiyle ilişkileri ölmüştü ve küçük kız, Araf’ın kucağındaki Melek ölmüştü. Ölümüyle birlikte tüm güzel şeyleri de götürmüştü, Araf’ın Güneş’ini söndürmüş ve onu karanlığa hapsetmişti. Fotoğrafın ekran görüntüsünü aldım ama daha fazla bakamadan telefonu kapatıp yanıma koydum. Ne çok ölüm vardı, Araf’ın çevresinde o kadar çok olumsuzluk vardı ki nasıl umut edebilirdi ve ben nasıl umut etmesini sağlayabilirdim bilmiyordum. Onca şeye rağmen buradaydı ve dimdik duruyordu ama artık neden böyle olduğunu anlıyordum. Onun varlığı yokluktu aslında.

“Ne tarafa?”

Sanki birine yakalanmış gibi telaşla fotoğrafın olduğu sayfada çıktım. Nefes alıp sakinleşmeye çalışırken navigasyona girip yeni konumumu algılamasını bekledim.

“İlerideki ışıklardan sağa döneceksiniz.”

Bir süre daha ilerledikten sonra navigasyon geldiğimizi bildirdi. Parayı ödeyip taksiden indim ve hangi eve gideceğimi kestirmeme gerek kalmadan Araf’ın arabasını gitmem gereken evin garajında gördüm. Kendime karar değiştirme fırsatı vermeden eve doğru yürümeye başladım, ev müstakil ve iki katlı sade bir yapıydı. Hiçbir ışığı yanmadığı için karıştırdığımı düşünerek Araf’ın arabasına tekrar kontrol ettim ama plaka da aynıydı. Birisiyle karşılaşmak istemediğimden temkinli adımlarla bahçeye girdim ve arka tarafa doğru yürümeye başladım.

“Baba, konuşsana.” dediğini duydum Gökhan’ın. Sesi duymamla duvara yaslanmam bir oldu, ufak adımlarla duvarın köşesine gidip başımı uzattım. Araf koltuklardan birinde oturuyordu, yanında Gökhan ve Oğuz vardı. Sabırsızca salladığı dizi onun kendini zor tuttuğunun göstergesiydi ve karşısındaki adamın konuşmadığı her saniye üstüne saldırma ihtimali artıyordu. Bir yanım Araf’ın yanına gidip ona sakin olmasını söylemeyi diledi ama onun konumunda olsaydım en son isteyeceğim şey birinin beni sakinleştirmesi olurdu.

“Ben…” dedi adam, Mustafa olmalıydı. Beklediğimden daha gençti, atletik bir vücudu ve spordan yeni çıkmış gibi bir görüntüsü vardı.

Araf aniden ayağa kalkıp adamı yakasından tuttu ve yüzlerini aynı hizaya getirerek adamı silkeledi. Bu dünya üzerinde en son istenilecek şey o bakışların odağında olmak olurdu ve Mustafa’nın yüz ifadesi de bunu bildiğini doğruluyordu.

“Annemle ne bağlantın var?!” diyerek kükrediğinde yerimden sıçradım, Gökhan Araf’ın koluna dokunsa da Araf hızlıca kendini kurtardı ve Mustafa’yı bir çöp gibi aldığı yere geri attı.

“Bana bak,” dedi. Biraz önceki sesinin aksine şimdi sakin ve alçak tonluydu. “Bana hemen olanları anlatmazsan, seni bu bahçeye gömerim.”

“Araf-”

“Kapa çeneni.”

Araf araya girmeye çalışan Gökhan’ı iteklediğinde Oğuz araya girdi ve Gökhan’ı susması için uyardı. Gözlerindeki merakı görebiliyordum, herkes ne olduğunu öğrenmek istiyordu ve biz bu kadar öğrenmek istiyorsak Araf’ın durumunu anlatmaya gerek yoktu.

“Konuş!” diyerek yine kükrediğinde Mustafa’ya doğru eğilmiş ona kaçış noktası bırakmamıştı.

“Babanla arkadaştık!” diye bağırdı Mustafa da. Herkes bir anlığına duraksadı.

“Harun, ben ve Ferhat. Yakın arkadaştık.”

Sesindeki utanç elle tutulabilecek kadar somuttu, Araf yerine oturup Mustafa’yı dikkatle dinlemeye başladı.

“Bana hiç söylemedin.” diye mırıldandı Gökhan. Oğuz bütün derdin bu mu der gibi baktı, aynı düşünceleri paylaşıyorduk.

“Söylemedim çünkü yollarımız ayrıldı. Ferhat Suat’la çalışmayı seçti, Harun da çekti gitti.”

“Geveleme.” dedi Araf. Bunların hiçbiri çıkış noktası değildi, daha işe yarar bilgilere ihtiyaç vardı.

“Annenle de önceden tanışırdık.”

Söylerken gözlerini kaçırmasına ve ses tonunun değişmesine bakarsak sadece tanışmak değildi, Araf’ı inceledim. Bunu yakalamış mıydı yoksa annesi söz konusu olduğu için gözünden mi kaçmıştı? Yüzü bomboştu, gözlerini tam olarak göremediğimden maskesinin ardına bakamıyordum.

“Yollarımız ayrılmadan önce üçümüz de aynı mahallede ev tutmuştuk, baban annenle evlenince orada oturmaya devam ettiler. Sonra olanları hepiniz biliyorsunuz.” sesindeki utanç yavaş yavaş yerini hüzne bıraktı. Hepsi Araf’a bakarken onun da neden bahsedildiğini bildiğini anlıyordum, Oğuz Araf’ın çığlıklarından bahsettiğini hatırladığımda tüylerim diken diken oldu.

“Baban Suat için seni seçmişti Araf,” dedi Mustafa. Sesi biraz sonra Araf’ın dünyasını başına yıkacak gibiydi. “Çünkü çok zeki bir çocuktun. Hatırlıyorum, annen senin zekanı saklamaya çalışsa da baban gördü ve seçti. Bundan önce olan eziyetleri işkenceye dönüşmeye başladı.”

Mustafa yüzünü sıvazlayıp iki büklüm olduğunda Araf önünde devleşti ve gördüğüm tek şey Araf’ın ahının, Mustafa’nın vicdanına çektirdiği azaptı. Yüzümü buruşturdum, herkes duymuştu ama kimse yardıma gelmemişti.

“Seni eğitmek için olduğunu söylediler, polisi aradım ama olayı örtbas ettiler. Oğlum-”

Araf, Mustafa’nın kendisine uzanan elini tiksintiyle ittiğinde bir an harektlendim ve Araf’ın yanına gitmek için adım attım ama hemen vazgeçip geri döndüm. Doğru bir an değildi.

“Devam et.” dedi, sakin sesi kalbimin yerinden çıkmasına yol açtı. Sakin olmamalıydı, öfkelenmeli ve bağırmalıydı. Belki isyan etmeliydi ama asla sakin olmamalıydı.

“Bir sürü adam gelip gitmeye başladı, sizin çığlıklarınızı-” Mustafa hıçkırdığında ben de ağzımı elimle kapattım. “Çığlıklarınızı duyardık. Bir şey yapamadım, affet.”

Uzun bir sessizlik, kendi nefesimin senin bile duymuyordum.

“Ama sonra annen seni doktora götürmemi istediğinde daha fazla susmadım, yemin ederim. Seni doktora götürdüm, halin vahimdi. Seni tekrar annene götürdüğümde kaçmanıza yardım etmek istedim ama Ferhat’ın kulağına gitti ve daha beteri oldu. Sonra seni alıp götürdüler, eğitimini tamamladığını söyleyip geri getirdiklerinde Ferhat annene gitmesi için izin verdi ama annen seni bırakmadı. Sen büyüdükçe iyiye gitmeye başladı, sesleriniz azaldı.”

“Ve vicdanınızın sesi de azaldı.” dedi Araf. Mustafa’nın utancına karşın, başı dimdik karşısında duruyordu. Sırf bu halini görmesi için annesi yanımda olsaydı keşke.

“Evinize gidip gelen adamlardan bazılarını bulup hesap sordum.” dedi Mustafa, sanki kendini temize çekebilecekmiş gibi. Sanki sustuğu onca anın telafisi olacakmış gibi.

“Ne eğitimi?” dedi Oğuz.

“Bilmiyorum ama pis işlerini yaptırmak için-”

Yanağına inen her bir yumruk içimdeki öfke kabarcıklarını tek tek söndürmeye başladı. Araf, Mustafa yere düştüğünde bırakmayıp vurmaya devam etti ve Oğuz ayırmak için en ufak bir girişimde dahi bulunmadı.

“Neden yardım etmedin lan?! Neden bir daha kaçmasına yardım etmedin?!”

Ettiği küfürler, kulağımı irrite bile etmiyordu. Kat be kat fazlasını hak ettiğini biliyordum, eğer elimde bir fırsat olsa Araf ve annesinin hapsolduğu hayata onu hapsederdim. Gökhan’ın ayırma çabaları Oğuz tarafından önlenirken içimde en ufak bir kuşku bile yoktu. Mustafa daha beterini hak ediyordu.

“Araf, dur!” diye bağırdı Gökhan, Mustafa’nın bilincinin artık yerinde olduğunu sanmıyordum ve Oğuz da bunu fark etmiş olacak ki Gökhan’ı bıraktı. Gökhan Araf’ın beline sarılıp onu babasının üstünden çektiğinde yere düştüler ama Araf elinden kurtuldu. Bu sefer durmasına sebep ona sarılan Oğuz’du.

Araf’ın tükenmeyen küfürleri çevredeki evlerin balkonuna çıkan insanları karşıladı, delirmiş gibiydi. Savurduğu tekme Mustafa’nın yüzüne geldiğinde oluk oluk kan akmaya başladı ve koşarak yanına gitmemek için beni durduran bir şey kalmamış oldu.

“Araf!” diye bağırarak ona doğru koştum. Sanki transtan çıkmış gibi gözleri beni buldu, gözleri artık sadece kor değil saf ateşti. Beni yakacaklarından bir saniye bile korkmadan alevlerin içine daldım, canım sadece onun acısını hissetmekten yanıyordu.

“Vurduğun kişi kardeşim dediğin insanın babası, benim babam farkında mısın?” diyerek bağırdı Gökhan. Bırakın Araf’ı gücüm yetse ben bile onu komaya sokardım.

“Çığlıklarını duyduğunuz kişi de benim annemdi. Hatırladın mı?”

Araf Gökhan’ın üstüne yürüdüğünde kolunu tutup onu engellemeye çalıştım ama Gökhan’ın tek bir kelimesinde bu çabamın hiçbir faydası olmayacağını biliyordum.

“İşim bitmedi,” dedi ve Mustafa’nın üstüne tükürerek Gökhan’a yaklaştı. “Kıymetli babanla vedalaşman için benden sana kıyak, kardeşim.”

Duygular yüreğin mevsimiydi. Değişir dururdu ama insan bunu benimsediğinde kendine de kucak açmış olurdu. Araf’ın mevsimi neden sadece acıydı? Hak etmediğini bilerek buna şahit olmanın külfeti altında eziliyordum. Yaşadıklarını alıp kalbime koysam kararırdı, zihnime koysam dağılırdı. Bu yarayı dağlamaktan başka şansı yoktu ve yapacağı da buydu.

Arabaya bindiğimizde beni kovmasını bekledim ama kovmadı, ben burada değilmişim gibi yapıyordu. Bu işime geliyordu çünkü onu böyleyken tek başına bırakmaktansa görünmez olmayı yeğlerdim. Yüzündeki ifadesizlik, rahat araba kullanışı, sessizliği… Her zamanki Araf’tı, biraz önce öğrendiği şeyleri hiç duymamış gibi yapıyordu ama bu pislikleri halı altına süpürmekten başka bir şey değildi.

“Neden böyle yapıyorsun Araf, neden tepki vermiyorsun?” diye mırıldandım.

“Sus.” diyerek beni kestirip attığında hayal kırıklığı içimden tek bir nefesle ortama yayıldı, soluk aldığımda hayal kırıklığımın yanında suçluluk duygusunun da kokusunu aldım. Her soluğumda daha da çarpıcı bir hale geliyordu. Yıkık dökük yerlerin arasından geçtik, binaların bittiği yerde yıkık dökük evler başlıyordu. Birçoğu çoktan yıkılmış, enkaza dönüşmüştü ama yokuş yukarı çıkarken içinde ışıklar yanan birkaç ev görme fırsatı yakaladım. Bu semti biliyordum, önceden cıvıl cıvıl bir yerken şimdi köhne bir hayalet semte dönmüştü. Yıkıntıların arasından daha da yukarılara çıktık, tarihi kalenin üstünde dalgalanan bayrağımızı görebiliyordum, yanından geçip gittiğimiz birkaç genç merakla bize baktı. Dar bir yoldan geçtikten sonra çember şeklinde bir alana vardık, çemberin çevresini oluşturan evlerin kapısı aynı alana açılıyordu ve Araf arabayı tam bu alanın ortasında durdurdu. Evlerin kimisi iki katlı, kimisi tek katlıydı ama hepsi yıkık döküktü ve karanlığı araba farlarından başka hiçbir şey aydınlatmıyordu. Yanımda duran iki katlı evin penceresinden bir kedi koşup evin içinde kayboldu, üst katı göçüştü ve artık tek katlı bir ev gibi görünüyordu.

“Araf?” diye mırıldandım. Ona dönüp burada ne yaptığımızı soracakken gülümseyen bir yüz görmeyi beklediğim son şeydi. Gerçekten gülümsüyordu, ufak bir kahkaha da duyunca korkuyla kapıyı açıp dışarı fırladım ve öyle ki kendi ayağıma takılıp tökezledim. İlk defa, onu tanıdığım andan beri ilk defa Araf Kantürk beni korkutuyordu.

Sakin kalmam gerektiğini biliyordum, o hâlâ Araf’tı ve büyük ihtimalle kişiliklerinden biriyle karşı karşıyaydım ama o gülümseyiş ölümcüldü. Soğuk hava yüzümü yalayıp geçti, kapı açılıp Araf dışarı çıktığında karanlıktan mı daha çok korkuyordum yoksa karşı karşıya olduğum parçadan mı bilmiyordum.

“Mert?” dedim, eğer Mert’se hiçbir sorun yoktu ama o olmadığını soruyu sormadan önce bile biliyordum. Araf beni inceleyerek yanıma kadar geldi. Geriye, karanlığa doğru bir adım atmaya cesaretim yoktu ve sırf bu yüzden yüzleşmeyi kabullendim.

“Sen evden kurtardığım kızsın,” dedi. Sesindeki neşe aynı o gün arabaya bindiğindeki gibiydi. Hatırlıyordum, Araf olamayacak kadar neşeli ve dengesizdi. Boynumdaki ize uzanıp bakacakken korkuyla geri çekildim. “ Korkma yine zarar vermeyeceğim, bazen öfke problemleri yaşıyorum da.”

Boğazımı sıkanla, beni evden çıkaranın aynı kişi olduğunu asla düşünemezdim ama bakışlarındaki delilik örtüşüyordu. Araf’ın zihni acıyı sindirebilmek için bir mekanizma oluşturmuştu, bunu görebiliyordum ama nasıl önüne geçebileceğim asıl dorundu. Canı çok yandığı zaman kendini kilitliyor ve bir kişiliği devreye sokuyordu, bunu artık istemese bile zihni acıya otomatik tepki veriyordu.

“Neler olduğunu biliyor musun?” dedim. Neşesi aniden kayboldu ve kaşları çatıldı. Arkamdaki eve bakıp nerede olduğumuzu yeni kavramış gibi göründü ve donup kaldı. Duruşundaki değişiklikten bile bir şeylerin ters gittiğini anladım, eve bakıyordu ama bakışları burada değildi. Bir adım geriye gidip kaşlarını çattı ve bakışlarını yere çevirdi, kendi içinde bir sınavda olduğunu görebiliyordum. Ne zaman düşünceleri bir çıkmaza girse kaşlarını çatıyordu ve düşüncelerinin önünü kesmek isterken onlara düğüm atarak daha beter hale getiriyordu. Vereceği tepkiden çekinerek yavaşça ona yaklaştım, yıkık dökük evler bizi izliyordu. Eğer Araf’ın zihinin tarif etmem gerekseydi böyle bir yeri resmederdim, sanki Araf’ın zihninin tam ortasında durmuş enkazın içinden onu yakalamaya gelecek anıların darbesini bekliyordum.

“Araf?” dedim. Nasıl sesleneceğimin bilincinde değildim.

Gözleri beni buldu, odak noktasını arıyor gibiydi ama beni görünce netleşmedi. Odayı tarasa da odağını bulamadan eli boş döndü ve birkaç kez sertçe yutkundu. Ona doğru ilerledim, kolunu tutup farkında olmadan benden kaçışını önlemek istedim ama kolunu hızlıca çekip derin nefesler alarak enkazla araba arasında gidip geldi.

“Ne oluyor?” dedim ama başını ellerinin arasına almıştı ve hızlıca derin nefesler alıp veriyordu.

“Hatırlama, hatırlama, hatırlama.” dedi kendi kendine.

“Araf.” dedim, sesimi yükseltmiştim. Önüne geçtim ama beni itip şakağına vurmaya başladı.

“Hatırlama.”

Kişilikleri arasında çatışma yaşadığını anladım ve onu durdurmak için önüne geçip kollarını tuttum. Ama bana bakan yine Araf değildi, ellerimi tutup tiksinen bir yüz ifadesiyle beni itti.

“Bir daha sakın dokunayım deme.”

Tepkimi kontrol altında tutmaya özen göstererek teslim oluyor gibi ellerimi kaldırdım ve ondan birkaç adım uzaklaştım.

“Hatırlamasına izin vermelisin.” dedim. Zihinsel çatışmalar arasında boğuşurken bana döndü, kiminle konuştuğumu bilmiyordum ama boğazımı sıkan kişilik olduğuna artık emindim. Biraz önceki neşe aniden kaybolmuş ve yerini keskin öfkeye bırakmıştı. Dilini dudaklarında gezdirip duygusuzca güldü.

“Hadi ya.” deyip beni dalgaya aldığında kaşlarımı çattım.

“Adın ne?”

“Sana ne?”

“Açıklayayım mı cidden?”

Kaşlarını çatma sırası ondaydı. Onun beni dalgaya alan duruşuna karşılık olarak kollarımı kavuşturdum ve ağırlığımı sağ ayağıma verdim. Kalbim her an boğazıma sarılabilecek olması ihtimaline karşı küt küt atıyordu ama dışarı yansıtmamaya kararlıydım, belli etmeden yavaş ve derin nefesler alarak kendimi kontrol etmeye çalışıyordum.

“Ne?” dedi.

“Sana ne diyorsun ya, bana ne onu açıklayayım mı diyorum. Yoksa işimize mi bakalım?” dedim. Bana doğru bir adım attığında tepki vermemek için tüm enerjimi kullandım ve sanki bir saat boyunca koşmuşum gibi bacaklarım kasıldı. Yutkunmamak için de ayrıca çabaladım.

“Seninle benim ne gibi ortak bir işimiz olabilir? Diğerleriyle karıştırma beni.” dediğinde eliyle ikimizi işaret etmişti ve bana doğru hafifçe eğilmişti.

“O zaman bırak da diğerleriyle muhatap olayım.”

Cesaret hapı mı içtin sen? dedi iç sesim, onu patlayarak zihnimin gerisine attım. Silahı kendi alnıma dayayıp tetiği çekiyordum resmen.

“Dilin fazla uzun.” dedi. Ama çatık kaşlarından ve beni inceleyişinden tepkime şaşırdığını anlıyordum. İstediğim buydu, şaşırmaktan öfkelenmeye vakti kalmamalıydı.

“Bırak da hatırlasın, adsız. Buna ihtiyacı var, bu yükü kaldırabilir.” dedim. Yine dalga geçer gibi bana baktı ama öfkesinin aurasını hissettim.

“Kaldırabilseydi ben burada olmazdım.”

“Geçmişle şimdiyi bir tutma, rica ediyorum geri çekil ki hatırlayabilsin. Eğer kaldıramazsa bir çaresine bakarız.”

Güldü. Ciddi ciddi bana kahkaha atarak güldü ve bana yaklaştı ama neredeyse koşarak ondan uzağa kaçtım. Gülüşü yavaş yavaş solarken ceketinin cebinden astım ilacını çıkardı ve içine çekip birkaç kez öksürdü, tıpkı beni evden arabaya taşıdığı gün olduğu gibi.

O an göz devirmemek için gözlerimi kapatmak zorunda kaldım, Araf o kadar garip biriydi ki kişiliğinin bile psikolojik sorunları vardı. Dengesizliği karşısında çıldırmamak elde değildi.

“Sen ne sanıyorsun? Ben olmasam bugüne gelir miydi, yaşadıklarını kaldırabilir miydi? Ben olmasam şimdi bir sokak kenarında bileklerini kesmişti, ben yüklendim tüm yaşananları.”

Kaçacak yerim kalmadığında arkamdaki yıkık evle arasında sıkışmıştım ve onunla aramda birkaç adım vardı. Karşımdakinin Araf olması ama gözlerinin bu denli farklı bakması bir lanet miydi yoksa bir mucize miydi ayırt edemiyordum. Gözlerinin renk tonu bile farklıydı.

“Haklısın.” dedim geri adım atarak. Üstüne gitmenin hiçbir anlamı yoktu. “Ama ona yardım etmeme izin ver, size yardım edeyim.”dedim. Araf’ın hatırlamasına izin vermesi için bir yol arayışındaydım.

“Araf hatırlayamadığı şeylerin acısını çekiyor ve sen de onun için sırtlandığın yüklerin.”

Bana öfkeli bir bakış attı ve ellerimi kaldırıp hemen savunmaya geçtim.

“Kimse bu zamana kadar seni görmedi, duymadı ama ben Araf’ı duyduğum kadar seni de duyuyorum. Ona ulaşmama izin verirsen, elimden geleni yaparım..” dedim. Acıyla güldü.

“Ona ne şüphe. Bir tek onun yardıma ihtiyacı var zaten.” dedi. Araf’a olan öfkesi karşısında şaşkındım, bütün yükü kendisinin yüklendiğini ama sefasını Araf’ın sürdüğünü düşünüyordu. Kendinden nefret eden biriyle aynı zihinde olmak nasıl bir şeydi, merak ediyordum.

“İzin verecek misin?” dedim. Bu öfkesi konusunda daha sonra beyin fırtınası yapacaktım.

“Hayır.” dedi. Ama pes ettiğini görebiliyordum. Parmaklarını saçlarının arasından geçirip derin bir nefes verdiğinde ona doğru yürüyüp içtenlikle gözlerine baktım, bir acı ve gördüğüm kadarıyla üç parça vardı. Bir acının yankısını bu güne kadar üç katıyla taşıyan biri vardı karşımda, bir bedene hapsedilmiş üç ruh gibilerdi.

“Teşekkür ederim…”

“Adım Cenk.” dedi. Sesi çok alçaktı ve duymamamı istediğinden emindim. Hafifçe gülümsedim.

“Memnun oldum Cenk.” deyip yanından geçtim ve arabaya doğru yürüyüp ona biraz zaman verdim. Ona baktığımda sırtı bana dönüktü ve sağımızdaki yıkıntının içine girip gözden kayboldu. Duvarlarının ardındaki kırgın çocuğu her gösterdiğinde utandığını biliyordum, kırgın çocuk ortaya çıktığında hep oradaydım ve bu onu rahatsız ediyordu.
Gri şehrin gri gökyüzüne baktım, bir fanusun içinde dönüp duran balıklardık. Uçsuz bucaksız gibi geliyordu ama fanusun camlarına her çarptığımızda bizi izleyip gülen birileri vardı. Fanusun duvarları, insanların nefisleriydi. Onlardan olmak istemiyordum, bu fanusun içinde dönüp duran ve öldüğünde kimsenin umurunda olmayan balıklar gibi olmak istediğim son şey bile değildi. Ben o camdan duvarlarla bizi fanusa tıkanların okyanusun keyfini çıkarttıklarını biliyordum, belki başaramayacaktım ama onları hak ettikleri yere, cam duvarların arasındaki kirli sulara yollayıp okyanusun tadını çıkarmak istiyordum. Hak ettiğimiz bunlar değildi, biz çürüyüp gitmeyi hak etmiyorduk. Araf cehennemi hak etmiyordu.

Araf’ın ardından yıkıntının içine girip gözümün karanlığa alışmasını bekledim ve Araf’ı bulmaya çalıştım ama saklanmak istediğinde onu bulabilir miydim bilmiyordum. Bir süre karanlıkta dolandım çünkü Araf’ın buralarda bir yerlerde olduğunu bilmenin güveni korkumu çantasına atmıştı. Ama dolaştıkça zifiri karanlıktan, sessizlikten başka bir şey olmadığını gördüm.

“Araf?” diye fısıldadım. Sanki fısıldamasam karanlığın içindekiler beni alıp götürecekti. Bunlar çocuk korkutan masallardı sadece ama korkuma söz geçmiyordu. Yürürken alnımı bir şeye çarptım ve sızlanırken onun evin sütunu olduğunu anladım.

“Araf,” diye söylendim. “Korkuyorum.” son kelimem kimsenin duymayacağı kadar alçak sesle kendime açıkladığım bir durumdu ama biraz daha burada kalırsam kendime açıklama yapabileceğim bir mantığım olmayacaktı. Telaşla dört döndüm ama çıkış yolumu kaybetmiş gibiydim, ışığın olduğu yere baksam da hiçbir şey yoktu ve zihnim baktığım her yerde bana bir sürpriz bırakıyordu. Kendime sinirimin korkumun önüne geçmesini umarak kolumu çimdikledim.

“Bu tarafa.”

Çığlık atıp yerimden sıçradım ama flaşı suratıma doğrultmuş Araf’ı görünce çığlığım sinirli bir inlemeye dönüştü. Bir yatağın üstünde oturmuş beni izliyordu.

“Ödümü koparttın.” Gülümsedi, sadece dudaklarını oynatan sahte bir mimikti. “Neden buradayız?”

“Burası annemin hapishanesi. Ve benim de.” dedi. Yanındaki eski komodinin üstüne telefonunu koyup toz içerisindeki örtüyü yatağın üstünden atarak yatağa uzandı, tek kişilik bir yataktı ve üstünde araba resimleri vardı.

Araf’ın odasıydı.
Boğazımda bir şeyler düğümlendi, yutkunduğumda kocaman bir kayayı yemek borumdan aşağıya itiyor gibi hissettim. Küçük Araf’ı hayal ettim ama onu hiçbir tabloya layık göremediğimden renkleri havada asılı kaldı. Küçük bir odaydı ve komodinle yataktan başka hiçbir şey yoktu, camlar tahtalarla kapatılmıştı ve bunun Araf burada kalırken yapıldığına emindim. Burası Araf’ın cellatıydı, bu ev Araf’ın enkazıydı ve onun ruhu evde oyun oynuyordu. Olay mahallinde küçük bir çocuk yatıyordu. Kollarımı kendime sarıp düşüncelerin soğuğundan kurtulmaya çabaladım ama duyduğum ve duymakla kaldığım o hayat uzakta değildi, yanıbaşımdaydı.

Dudaklarımı büzüp dolu gözlerimi ondan kaçırdım, ondan daha fazla acı çekmeye hakkım yoktu. Yanına yürüyüp yatağın kenarına oturdum ve sonra yanındaki küçük boşluğa uzandım, keşke ruhlarımız arasında beden denen bu paçavralar engel olarak durmasaydı. O tavanı izlerken ben de onu izlediğimde gücü karşısında şaşkındım ve bu güç sadece fiziksel bir güç değildi. Belki zihninin parçaları onun güçsüz olduğunun kanıtıydı ama buradaydı, hatırladıkları ve hatırlamadıklarıyla yıkımın ortasına kendi isteğiyle adım atmıştı.

“Neden annen?” derken buldum kendimi, aynı anda dudağımı ısırıp yanlış bir şey söylediğimden korktum.

“Sadece o değil, benim gibi birçok çocuk vardı ve sınavı anneleriydi.”

“Hatırlıyor musun?” diyerek fısıldadım, bana döndüğünde gözündeki ateş çoktan sönmüştü.

“Bir kısmını.”

“Seni ne için aldılar?”

Belki bu sorular onun için fazlaydı ama kendimi durduramadım, onun hakkında her şeyi bilip nereden yarasını saracağımı öğrenmek istiyordum.

“Bir yazılım, ülke içindeki istihbaratı diğer devletlere aktarabilmek için.”

“Yaptın mı?”

“Yaptım.”

“Peki sonra?”

“Kullanıldığı an kendini imha etmesi için programladım.”

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım, gözlerim yüzümün her zerresinde dolanıp tekrar gözlerimi bulduğunda derinlerde bir yerlerde küçük bir kıvılcım gördüm ve bu umut ışığı bana yetti. Herkese karşı savaşabilirdi, herkese inat onun yanında durabilirdim.

“Ne yaptılar?” dedim. Merakım aklını dağıtıyor gibi görünüyordu, mezarının içinde yatan bizlerdik ama ikimiz de Araf’ın üstüne toprak atılmamış gibi davranıyorduk.

“Beni sıkıştıramamalarının sebebi o yazılımı benden başka kimsenin yazamayacak olması, benden hâlâ yazmamı istiyorlar.”

Başımı olumlu anlamda salladım, yazmayacağını biliyordum ama onu ikna etmek için her yola başvuracaklarını da biliyordum. Yavuz’un söylemek istediği de buydu, Araf her şeyin kilit noktasıydı ve arı kovanın çomak sokmayı seviyordu. Beni yanında gördükleri her an hedef oluyordum ve babamın hatrı, diğerlerinin çıkarlardan önemli olamazdı. Araf’ın gözlerine bakıp gitmeyeceğimin sinyalini verdim, o olmadığında bir rüzgar beni alıp başka diyarlara savuruyordu. Araf benim köklerimdi.

“Yavuz’dan alınan yazılım bununla mı ilgiliydi?”

“Evet,” aldığı nefes aldığım nefese karıştı. “Yavuz, Suat’la çalışır ama bencilliği her zaman ağır basar. Babanın yazılımı çalıp Ömer’e vermesi bir uyarıydı ve yazılım da çöptü zaten.”

Flaşın ışığı kapandı, ilk defa karanlık beni korkutmadı. Şarjının bittiğini tahmin ettim ama hiçbir şey söylemedim ve o da hiçbir şey söylemedi, sadece nefeslerimizin birbirine karışmasını dinledik.

“Neden insanlara bunu yapıyorlar?” diye mırıldandım. Beyaz bir perdenin ardında kirden geçilmeyen bir dünya saklıydı ama kim bunu görüyordu ki? Son birkaç ayı saymazsak ben de bunların hiçbirini farkında değildim ve insanların çoğu da benim gibiydi. Bu insanların çığlıkları duyulmuyordu, insanların hayatları kayıyordu ve ortadan kayboluyorlardı. Herkes sağır ve dilsizdi, kimse gözünü önüne konulandan ayırıp diğerlerinin önündeki paylara bakmıyordu. Fark etmeden bencilleşmiştik, görmemiz gereken şeyleri görüyor ve duymamız gerekenleri duyuyorduk ama onun dışında neyin farkındaydık?

“Yapmamaları için bir neden mi var?” dedi Araf. Sesi solgundu, güçlü tınısı uzaklarda bir yerlerde kaybolmuş ve yerine yorgun halini bırakmıştı.

“O ne demek?” dedim. Sıkıntıyla nefesini verdi.

“Bu insanları savunan biri yok, insanlar eğer diğer insanlar tarafından görülmezlerse bu adamlar tarafından görülür. Yeni zihinlere ihtiyaçları var, temiz ve istedikleri şeye dönüştürebilecekleri çocuklara. Kimsesizleri alırlar, aileleri tarafından istenmeyenleri alırlar, para için çocuklarını satabilecekleri bulurlar.” Duraksadı. Öyle ki bu kısa duraksamaya söylediği şeylerin daha ağırlarını sığdırdım. Sesi boğuluyor gibi tıkandı ve buğulu çıktı. “Kendilerine çocuk verebilecek kadınları alırlar.”

Annesi gibi. Beynimdeki düşünceler yüzünden omuzlarım başımı taşıyamayacak duruma gelmişlerdi, her an bir histeri krizine girecek ya da çığlık ata ata kendimi parçalayacaktım. Ama bunlara rağmen susup içimdeki kargaşayı zihnime hapsettim ve dışarı çıkmasına izin vermedim. Araf o çocuklardan biri olmak için alınmıştı ve şimdi kendisi gibi olanların kurtulabileceğinin kanıtıydı. Gerçekten kurtulabilmiş miydi?

“Sen onları görüyorsun ve savunuyorsun.” dedim. Bunun önemli bir anlamı olmalıydı, onu boğulmaktan kurtaran şeylerden biri de bu olmalıydı.

“Ben boşa kürek çekmekten başka hiçbir şey yapmıyorum.” dedi, bunu kendine itiraf ediyor gibi söylemişti.

“Yaşadıklarının ağırlığı...” dedim. Tepkisizdi. “Buna rağmen ayağa kalkmışsın ve onların karşısında işlerini bozacak tek şey olarak dikilebilmişsin. Bu çok büyük bir adım.”

Öyleydi. Onun yanında durduğum bunca zaman, kendi çıkarı için ona yardım edenlerden başka kimse görmemiştim. Araf gibi olan kimse yoktu, Orhan ve Suat gibilerin karşısında durup okların hedefi haline gelen, yine de yollarına taş koymaktan vazgeçmeyen başka kimse bulamamıştım.

Araf bana cevap vermedi, çöken omuzları onu birkaç yaş büyük göstermişti. Oysa yüzüne bakınca daha genç bir çocuktu, yirmi beş yaşında bile sayılmazdı henüz. Araf’ın yanında durmak, onun hayatına adım atmak beni tüketiyordu. Ben böyleysem, o nasıldı? Başkasının benim hissettiklerimi hissederek tükeneceğini bilmek onun için nasıl bir yıkımdı tahmin bile edemiyordum. Onu bu çukurdan çıkaracak kimse yoktu çünkü ilk önce çukura inecek kimse yoktu.

“Neden tepki vermiyorsun?”

“Ne bekliyorsun?”

Sessiz kaldım, gerçekten ne bekliyordum?

“Telefonunu ver.” dedi. Telefonumu ona verdiğimde flaşı yakıp üstümden uzandı ve ışığı yere tuttu.

“Bak.”

Kolunun altında sırtımı ona dönerek ışığı tuttuğu yere baktım, kurumuş bir kan birikintisi çürümüş tahtaların arasında ilerlemiş ve uzandığımız yatağın altına kadar yayılmıştı. Nefesimi tutup onun enseme vuran nefesini dinledim.

“Ferhat’ı tam burada öldürdüm. Babama anneme ne yaptıysa, hatırladığım ne varsa hepsini yaşattım ve acı içinde ölmesini izledim, lâl.”

Tuttuğum nefesi yavaşça verirken bir katilin kollarının arasında olduğumu acı içinde kavradım. Ama her katil suçlu muydu, her katil cezayı hak eder miydi? Araf’ı babasına işkence çektirirken hayal ettim ama bu tabloyu zihnimdeki duvara asmak istemiyordum, gözlerimi sıkıca kapattım.

“Benim onlardan bir farkım yok,”

“Hayır-”

Ona döndüğümde yüzlerimiz aynı hizadaydı, nefesinin sıcaklığı dudaklarımı yaladı ve kolu üstümden uzanıyordu ve bu yakınlık buz dolu bir suya atlama hissi veriyordu.

“Onların başkasına yaşattıklarını onlara yaşatacak kadar adi biriyim.” diyerek devam etti, biraz daha eğilse dudakları dudaklarıma sürtünecekti ve ikimiz de bunun farkındaydık. “Anlayacağın ben bağırıp çağırarak tepki göstermem. Yapacağımı yaparım. Orhan, Suat, Mustafa; sırada bu üçü var. Hatırlamam gerekenleri bana verdiklerinde…”

Benden uzaklaşıp eski yerine uzandı ve yine tavanı seyretmeye koyuldu, bir süre sonra ışığı kapatmış ve telefonu bana vermişti. Telefonu alıp cebime atarken kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

“Sen onlardan biri değilsin.”

İkimiz de konuşmadık, yolun sonu nasıl mutluluğa varırdı? Yolunuzun üstünde mutlulukla ilgili hiçbir şey yokken. Geçmişin perdesi aralandığında ekrana sadece azap yansırken ve insan ne kadar isterse istesin geçmişini kapatamazken. Anılarını, duygularını, vicdanını, iyi ve kötü yanını. Hayat bu değil miydi zaten? Yaşamak dediğimiz, bir kelimeye bir ömrü sığdırdığımız; bir ufak çelişkiden ibaretti. Ölene kadar kendimizi arayarak iyi yanımızı bulmak için kötü yanımızla yüzleşir, kötü yanımızı bulunca iyiye koşardık. Acı için mutluluğa sığınır, tecrübelerimizin içine pişmanlıklarıımızı serpiştirirdik.İnsan dediğimiz bir parça et, kemik ve bir elin parmağını geçmeyecek duygular öbeğiydi.
Anlarsa demirden bir bıçaktı ve anıya dönüştüklerinde üstüne ipek bir örtü serilirdi. Ninniler okunuri insan uyutulurdu ve bu korktuğumuz gerçeğin zayıf anımızı yakalamak için oynadığı bir oyundu. En derin uykuda o örtü açılır ve bıçak tam kalbe saplanırdı.

Araf’ın buz tuttuğunu sandığı kalbi aslında kanıyordu.

“Bana anneme arafı yaşatıp yaşatmadığımı sormuştun,” dedi. Sesine sakladığı duygular bir kağıt kesiği gibiydi, kalbindeki bıçağı söküp başkasına saplamasını bekliyordum, sorumlu olmadığı acıyı omuzlamasını beklemiyordum. O masumdu. Belki de söylediği gibi onlardandı ve bende bunu haklı bulacak kadar onlardandım.

Bölünmüştü, bu zihinsel bir kopukluk değildi yalnızca. Onu nabzının attığı yerden bölmüşlerdi ve her bir kan damlası beyaz zihninde alaca bir renkti. Görüyordum, Araf karşımda çıplaktı ve bu çıplaklığı hiçbir yalan örtemezdi. Onu bitirdikleri yerden yeni bir hikaye yazmıştı ve ben de acıların meyvesini dallarından tek tek toplayarak yolunu temizlemek istiyordum. Ellerimde kurumuş dallardan başka bir şey kalmayacağını bile bile yapacaktım bunu.

“Cehennemi yaşattım.”

Dışanmış bir ruh, bir elinde cenneti diğer elinde cehennemi taşıyordu ama kendisini ikisine de layık görmüyordu. Ona hayatın kendimizi layık gördüğümüz değil, başkalarının bizi layık gördüğü kadar yaşandığını anlatmak istedim. Ama bir cesede yaşamdan bahsedemezdim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.