VAVEYLAL kitap kapağı

2. bölüm / 11

VAVEYLAL

BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: Esra Aydoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 1

BÖLÜM 1

"Düşmenin yere doğru ilerlemeyi simgelemediği bir yerdeyiz. Aşağıya değil, yukarıya düşüyoruz. İşin garibi, buradaki yukarı ve aşağı kavramları da oradaki gibi değil."

***

Rüzgarın uğultusu pencereden bir ıslık sesi gibi odaya sızarken, saatin ilerlerken ardında bıraktığı izleri silip süpürüyordu. Oda karanlıktı, ay bu gün gökyüzünden kaçmıştı ve sokak lambası uğursuz bir günün başlangıcı olduğunu belli edercesine titreşiyordu. Salondaki eski saat gece yarısını korkunç sesiyle bildirdi ya da ben bu sesten ölesiye korkuyordum.

Hava soğuktu, rüzgar tüm bulutları gökyüzünden kovmuş yıldızlara yer açmıştı. Şehrin ışıklarından uzak bu yerde gökyüzü çok daha yakındaydı sanki. Soğuğu bedenimden ve yorganın altından kovabilmek için cenin pozisyonu aldığımda ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırıp ısınmasını umdum. Uykum yoktu, son zamanlarda uyku bir lüks olmuştu benim için.

Küçük odamı izledim. Annem hastaneye yatmadan önce eski ve küçük bir yemek masası bulmuştu, ben de çalışma masası olarak benimsemiştim onu yıllardır. Üstünde okul kitaplarım ve birkaç defter vardı. Babamla bulduğumuz tahta parçalarından yaptığımız dolap eğri bir şekilde masanın yanında duruyordu. Yılların yorgunluğuna göğüs gerememiş ve kamburu çıkmış bir adam gibi duruyordu, gözlerini bana dikmişti. Bir gün benim de öyle olmamı bekliyordu. Sadece bir kaç tahta parçası ve eskimiş yapıştırmalarla dolu dolaba baktığımda hep içim burkulurdu ama şimdi tehditkar gözükmüştü gözüme, karanlık önüme farklı algılar sunup hiçbirinden iyimser izlenimler çıkarmama izin vermiyordu. Gözüm üstüne çarşaf örttüğüm aynama kaydı, hayalet gibi gözüküyordu ve odaklandıkça bana daha da yaklaşıyordu.

Karanlıktan korkardım, çok korkardım. Şimdi bile kendimi karanlıkta durmaya zorlarken nefesim daralıyor, her gölge bir insan gibi hareket ediyordu. Elektrik faturasının az gelmesi için gece ışık yakmayı uzun zaman önce bırakmıştık ama uzun yıllar karanlığa alışmamı maalesef sağlayamamıştı.

Tavana bakarken köşedeki küfler çok farklı bir şeymiş gibi göründü ve tavandan biri bana bakıyor sandım. Orada küf olduğunu biliyordum, annem hastaneye yattıktan sonra savaşı küfler kazanmıştı. Ama o an beynim bana oyun oynadı ve kalbim teklerken yataktan fırlayıp ışığı açtım. Babamın evde olmaması paranoyaklığımın sınırını silerken nerede olduğunu bir kez daha merak ettim ve tam o anda kapı kilidinin açıldığını duydum.

Ayaklarıma terliğimi giyip kapüşonumu sandalyemden aldım ve odamdan çıkıp babama baktım.

Evimiz küçüktü. Salona açılan iki oda, yine salona açılan bir mutfak ve banyo, mutfağın hemen yanında da dış kapı vardı. Ev toplasan elli metre kare bile değildi.

Babam beni görünce irkilip duraksadı ve ışığı açınca montunu kapatmaya çalıştı ama gömleğindeki kırmızılığı görmüştüm. Kaşlarımı çatarak yanımdan geçip gidecekken onu durdurup montunun önünü açmaya çalıştım.

"Ne lekesi o baba? Kan mı?"

Kan diyince babam bir kez daha irkildi, benden bir kaç adım uzaklaştı. Gözlerinde garip bir ifade vardı, küçükken televizyonu kırdığımda annem eve gelene kadar ne yapacağımı düşündüğüm ifadeye benziyordu.

"Önemli bir şey değil, demirleri taşırken bir arkadaşın kolu kesildi. Hastaneye götürürken üstüme bulaşmış. Sen neden uyumadın?"

Montunu çıkarıp koltuğun üstüne attı ve kendini de montun yanına bıraktı. Eski koltuk feryat edercesine gıcırdadığında hâlâ olduğum yerde dikiliyordum.

"Seni bekledim."

Babam başını sallayıp bana baktı.

"Yarın taşınıyoruz. Güzel bir apartman dairesi buldum ve satın aldım, sen okuldan gelene kadar taşımış olurlar eşyaları."

Çatıdaki seslerden yağmur yağdığını anlamıştım. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişken tek ses dışarıdan geliyordu. Gözlerimi kaçırıp kaşlarımı daha fazla çattım. Durumumuz ortadaydı, bırak bir daire satın almayı taşımacılara verilecek paramız bile yoktu. Bir kaç hafta önce işten çıkarılmıştım ve daha iş bulamamıştım. Nasıl daire satın alabilirdi?

"Baba ne dediğinin farkında mısın? Nasıl satın aldın?"

Babam iç çekip ayağa kalktı ve odasına doğru yürüdü. Bıkmış gibiydi, hareketleri o kadar yavaştı ki bu sarhoş olup olmadığını sorgulamama sebep oldu ama içki kokmuyordu. Kapısını kapatmadan önce bana bakıp hafifçe gülümsedi.

"Çok yakın bir arkadaşımdan borç aldım ve çok cüzi miktarlarda taksitlendirdik. Sen bunlara kafanı yorma, okulunu güzelce bitir. Baban her şeyi halledecek. Hem güzel bir iş buldum, maaşı gayet iyi. Bundan sonra toparlayacağız yavaş yavaş."

Ona doğru bir adım attım.

"Ama baba-"

"Düşünme bunları sen."diyerek sözümü kesti ve beni binbir türlü düşünceyle bırakıp kapısını kapattı.

Düşüncelere teslim olup ne kadar orada dikildim bilmiyordum. Ayağımdaki terliğe rağmen ayaklarımın buz kestiğini, ellerimin soğuktan uyuştuğunu hissedebiliyordum. Ama duygulardan eser yoktu, kendime şaşırarak irkildim. Telaş yoktu, huzursuzluk yoktu. Huzur da yoktu. Garip bir şekilde boştum, bir şey hissedemiyordum ve hissetmeye çalıştıkça boşluk suratıma tokat gibi çarpıyordu. Koşarak elinizi gökyüzüne doğru açıp hava yakalamaya çalışmak gibiydi, anlamsızdı ama yine de denemeye devam ediyordum.

Evi nasıl alacağı konusunda kendime sorular sormama rağmen bir cevap alamadım, üstündeki kan lekesi için söylediği bahaneye inanmakla inanmamak arasında gidip geliyordum ama artık yüklerimin sınırındaydım. Bu yüzden bir tarafım boş verip babama güvenmeye dünden hevesliydi, o yanı yarı yarıya dinleyerek yatağıma yürüdüm ve babamdan detayları öğrenmeyi bir kenara not ederek zihnimi susturmaya çalıştım.

Artık iş bulmam gerekiyordu. Ankara'da yarı zamanlı iş bulmak ne kadar zor olsa da artık zamanım kalmamıştı, babama destek çıkmak zorundaydım. Aklım Gül'ün söylediklerini anı defterimin arasından hızlıca bulup önüme serdi, sevgilisi Emre'ye iş bulan çocuk hakkında saatlerce benimle konuşmuştu. Oğuz. Gidip konuştuğumda mutlaka bana da yardımcı olacağını çok iyi bir çocuk olduğunu da söylemişti.

Derin bir nefes alıp Oğuz'la konuşmayı defalarca kez kafamda tartarak düşündüm ama bu fikrimden en sonunda vazgeçtim. Kendim arayıp bir iş bulabilirdim.

Düşünceler beni oradan oraya götürürken yağmur şiddetini arttırdı. Rüzgarın uğultusu sessizliği keskin bir bıçak gibi parçalıyor, yağmuru da kanıt olarak olay mahallinde bırakıyordu. Oysa biraz önce gökyüzünde bulut olmadığına yemin edebilirdim. Camdan dışarı, pis sokağa baktım. Tanrı insanlık için ağlıyordu, iyiliği bir mum gibi sönen, içindeki karanlığı en kaliteli yemlerle besleyen insanlık artık şeytanın kucağında kıvrılmış uzanıyordu. Şeytan oturduğu koltukta yayılmış bir halde saçımızı okşuyordu hepimizin, suratında bir sırıtış yerini bulmuştu. Sağ elinde bir ip destesi vardı, insanlığın şah damarı bu ip destesine bağlıydı ve kan akışını da günahlar sağlıyordu. Acınası.

Uyku kollarını bana sararken, şeytanın saçlarımdaki elini hissettim. Saçlarımı okşuyor ve annemin ninnilerini yavaşça kulağıma fısıldıyordu.

***

Rüzgar şiddetini bir an olsun dindirmemişti. Okula doğru yürürken camdan yansımamı gördüm ve rüzgarın etkisiyle her yöne dağılan saçlarımın Medusa'nın yılanlarına benzediğini düşündüm. Kasım ayının soğuğu rüzgar her estiğinde yüzümü kamçılıyordu. Ankara'da soğuk keskindi.

Öğrenci kimliğimi güvenliğe gösterip kampüse giriş yaptım. Kampüsün görüntüsü muazzamdı. Yapraklar çimlerin üstüne dökülmüş ve ağaç dallarını çıplak bırakmışlardı, artık aşina olduğum bir kaç köpeğin çimenlerin üstünde gezerek etrafa baktıklarını gördüm. Ağaç dalları sert rüzgarda sallandı ve yapraklar havaya uçuştu, ağaçlar kurumuş insan bedenleri gibiydi. Sert rüzgara direniyor ve dallarını gövdelerine siper ediyorlardı.

Yavaş adımlarla fakülteye doğru ilerledim, rüzgarla bir derdim yoktu. Dağılmış saçlarla ve kızarmış bir burunla. Soğuğu severdim, sert rüzgarı ve sağanak yağmuru.

Geçtiğim yerlerdeki öğrenciler ya soğuğa aldırmadan gruplar halinde sohbet ediyor ya da telaşla dersliklerine yöneliyorlardı. Sohbet eden bir grubun içinde Oğuz'u gördüm. Kot bir ceket giymişti, ellerini cebine atıp karşısındaki çocuğun anlattığı şeyleri pür dikkat dinliyordu. Gözlerimi ondan alıp merdivene konsantre oldum, kapıdan içeri girince sıcak havanın beni karşılaşmasıyla vücudum otomatik olarak gevşedi.

"Oğuz'la konuştun mu?" diyerek yanıma gelen Gül'e yandan bir bakış attım ve dersliğe doğru ilerlemeye başladık. Gözlerinin altı çökmüştü, saçları yağlıydı ve tepeden kalemle topuz yapmıştı. Omuzları yer çekimine karşı gelememiş gibi çökmüş, yüzündeki renk çekilmişti. Belki de makyaj yapmadığı için öyle gözüküyordu.

"Konuşmadım, neyin var senin?"

Emre yanımızdan hızlıca geçip bana kafasını sallayarak selam verdiğinde ne olduğunu anlamıştım. Gül kafasını başka tarafa çevirip adımlarını hızlandırdı ve dersliğime gelince hafifçe el sallayıp kendi fakültesine doğru yürümeye başladı.

Kapıyı açıp kürsüye baktığımda hocanın çoktan ders anlatmaya başladığını gördüm. Bana bakıp kaşlarını kaldırdı ve kol saatine göz attı.

"Yarım saat geciktin. Kuralları biliyorsun."

Hiçbir şey söylemeden kapıyı kapatıp koridorda dikildim öylece. Cansel hocanın kurallarını biliyordum, on dakikadan uzun bir sürede geç kalırsan derse giremezdin.

Saate bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti, beynim düşüncelerle o kadar meşguldü ki sabah ne giyip dışarı çıktığımı bile hatırlamıyordum. Sanki saçlarım kafamda ağırlık yapıyor gibi parmaklarımı saç diplerimde gezdirdim, saçlarımı çektiğim yerden düşüncelerin dışarı akmasını ve zihnimi rahat bırakmasını istiyordum. Düşüncelerimin ağırlığıyla omuzlarım çöktü, bu gece her zamankinden iyi uyumuştum ama sanki her zaman olduğumdan daha da yorgundum. Kolumu kaldırmaya bile halim yoktu.

Ayaklarımı sürüyerek binadan dışarı çıkmaya niyetlendim, amacım okulun hemen dışındaki sıcak mekanda oturup internetten iş ilanlarına bakarken kahve içmekti. Cafenin adı Menzil'di, ortamını ve içeceklerini severdim. Cüzdanımı açıp param var mı diye kontrol ettim, yeterince vardı. Otomatik kapılardan geçip soğuğa adım attığımda rüzgar saçlarımı savurdu, ellerimi ceplerime koyup hızlı adımlarla kampüsten çıkmak için ilerledim. Dışarıda tek tük öğrenciler dışında kimse yoktu. Geldiğim yolu tekrar yürürken burnum soğuktan uyuşmuştu, kampüsten çıkıp sağa döndüğümde, Menzil'in karşısındaki bankta Oğuz'un oturduğunu ve sigara içtiğini gördüm. Önünden geçip gitmeyi düşündüm ama son anda duraksadım, aklım konuşmak ve konuşmamak arasında gidip geliyordu. Tek olarak başka bir zamanda göremeyebilirdim onu, bu konuşmam için bir nedendi ama içimde hâlâ bir belirsizlik vardı. Önünden geçip merdivenden çıkacakken sigarasını söndürüp ayağa kalktı ve göz göze geldik. Beklemediğim bir şekilde tebessüm etti ve sigarasını çöpe atmak için arkasını döndü. Beklediğim işaret buymuş gibi yönümü değiştirip ona doğru bir kaç adım attım.

"Merhaba," diye soludum ellerimi ceketimin cebine koyarken.

Bana dönüp tekrar gülümsedi, rüzgardan dağıldığını tahmin ettiğim sarıya çalan kumral saçları alnına dökülmüştü, sol yanağında küçük bir gamze vardı ve kahverengi gözleri sıcak bakıyordu. Boyu benden en az yirmi santim uzundu, tahmin ettiğim gibi.

"Merhaba?"diyerek selamıma karşılık verdi ve beklentiyle bana baktı, neden selam verdiğimi doğal olarak merak ediyordu çünkü bu zamana kadar hiç muhatap olmamıştık.

"Ben, yani biliyorum bu biraz absürt olacak ama, bir şey rica etmek için konuşmak istemiştim."

Oğuz garip bir şekilde ilgili görünüyordu, kaşlarını hafifçe çatarak hafifçe bana doğru eğildi. Sanki diyeceğim şey çok önemliydi ve hiçbir kelimesini kaçırmamak için özellikle konsantre olmuştu.

"Tabii, dinliyorum" dediğinde şaşkınlıkla duraksadım. Tanımadığı, adını bile bilmediği birisi gelip ondan bir şey rica ediyordu ve Oğuz da ne olduğunu bilmeden onaylama aşamasına gelmişti bile. Bu ilgisine sevinsem mi yoksa tedbirli mi yaklaşsam bilememiştim.

"Ben Emre'nin bir arkadaşıyım ve-"

"Hangi Emre?"diyerek sözümü kestiğinde dik dik bakmamak için kendimi zor tuttum hatta bakmış bile olabilirdim.

"Rekreasyon bölümünde, aynı bölümdeymişsiniz."

Tekrar dik durup çakmağını kot pantolonunun cebine soktu ve eli cebinde kaldı.

"Ha evet, Emre. Bir sorun mu var?"

Konuya nasıl gireceğimi bilemesem de sonradan toparlayabileceğime emindim, bu yüzden aklımdan geçenleri düzenlemeden öylece söyledim.

"Ona iş bulmasında yardım etmişsin ve benim de bir işe ihtiyacım var. Senin bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi."

Kendime inanamıyordum. Ekonomik durumumu tam olarak Gül'e bile yansıtmamışken hiç tanımadığım birine 'ekonomik durumum kötü' sinyalleri vermek benim için çok büyük bir olaydı. Bunun pişmanlığını yaşamamayı umsam da bu konuşma bittikten sonra dizimi döveceğimi biliyordum. Kendimde zorunluluktan dolayı bunu yapmam gerektiğini defalarca kez hatırlattım.

"Ah, tabii." Oğuz ne diyeceğini bilemiyormuş gibi alnına düşen saçlarını geri itti ve ensesini kaşıdı.

"İş alanı senin için fark eder mi? Yani genelde cafe tarzı yerler bulabiliyorum ama okul çıkışında çalışmaya başladığınız için bu yerler genelde gece kapanan, içki servisi yapan yerler oluyor. Ama güvenilir yerler olduğunu temin ederim, ben kefilim."

Konuşmanın sonlarına doğru gözleri arkamda bir noktaya odaklandı ama uzakta olduğu için göremiyordu sanırım çünkü gözlerini kısmıştı. Baktığı yere bakmadım, dediklerini düşünmekle meşguldüm. Onun kefil olması beni ilgilendirmiyordu çünkü tanımadığım bir insana güvenecek değildim, diğer taraftan başka bir şansım yoktu ve daha önce buna benzer yerlerde çalışmıştım. Maaşları çalışma saatleri arttığı için iyi oluyordu.

"Benim için sorun değil."dedim ama Oğuz'un beni duyduğundan emin değildim. Yanımdan geçeceği sırada baktığını düşündüğüm yerden bağırışlar geldi ve ben de o tarafa döndüm.

İlerideki ağaçlık alanda bir grup genç kavga ediyordu. Oğuz koşarak kortların olduğu yere gitti ve kalabalığın arasına daldı. Soğukkanlılıkla kavgayı izliyordum, kimin kime saldırdığı belli değildi ama ortada oradan oraya savrulan küçük çocuğu gördüğümde kanımın öfkeyle kaynadığını hissettim. Oğuz'un birisine sertçe yumruk attığını gördüm, büyük ihtimalle kavga edenlerden birisi arkadaşıydı. Çocuk korkuyla kavga edenlerin arasında hareket ederken bir kaç kişi onu yanına çekmeye çalışıyordu ama bu, çocuğun daha fazla korkmasına sebep oluyordu.
Hızlı adımlarla oraya doğru yürümeye başladım ve bir süre sonra da koşarken buldum kendimi. Kargaşanın arasında nasıl çocuğa ulaşacağımı düşünürken arkamdan bir kişinin daha geldiğini hissettim ama aldırmadım.

"Yeter!"

Arkamdaki kişi bağırdığında herkes bir anlığına duraksadı ve benim olduğum tarafa baktı. Bana değil arkamda duran çocuğa baktıklarını biliyordum ama bu onlara ateş püskürten bakışlarımın sönmesine sebep olmadı. Yerde yatan iri yarı çocuk üstündeki çocuğu ittiğinde ben de küçük çocuğa doğru yürümeye başlamıştım.

"Gel bakalım, korkma."diyerek yere çöktüm. Onu kendime doğru hafifçe çektim ve küçük çocuk bunu bekliyormuş gibi kollarını bana sardı. Korkudan mı yoksa soğuktan mı titriyordu bilmiyordum ama vücudu buz kesmişti. Üstünde sadece bir kazak vardı, nasıl bu kavganın arasında kaldığı hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak sinirimden bu soruları beynimin en ücra köşesine atmıştım bile.

"Tamam, geçti. Adını söyler misin bana?"

Çocuk hıçkırıkları arasından mırıldandığında daha da çok titremeye başlamıştı. Zorla da olsa çocuğu kendimden ayırdım ve ceketimi çıkarıp çocuğa giydirdim.

"Özgür ismim."

Ceketime sarılıp gözlerini sildi. Ellerimi saçlarında gezdirip sıcak bir şekilde gülümsemeye çalıştım ama bu benim için zordu. Normalde de çok gülümsemezdim ama şu an burada olanlara duyduğum sinir beni daha da gergin hale getiriyordu.

"Geçti, ağlama olur mu?"

Başını olumlu anlamda salladığında ayağa kalktım ve Özgür kollarını belime dolarken ben de ellerimi omuzlarına koydum.

Kalabalık grubun şaşkınca baktığı ve iri yarı çocuğun bağırarak konuştuğu kişiyi bir kaç kez Oğuz'un yanında görmüştüm ama hiç bu kadar dikkatlice inceleyecek vaktim olmamıştı.

Koyu kahve saçları neredeyse siyahtı, karma karışık duruyordu ve gözleri iriydi. Garip bir şekilde çekici bir suratı vardı, karakteristik burnu suratını tamamlıyordu. Oğuz onun yanında olduğu için boyunun Oğuz'dan birkaç santim uzun olduğunu görebiliyordum. Aniden ortalık karıştı ve iri yarı çocuk belindeki silahı çıkarıp Oğuz'un yanındaki çocuğa doğrulttu.

Şok içinde ağzım açık kaldı, Özgür'ün gözünü kapatıp kafasını diğer tarafa çevirdim.

"Bıktım usandım senin bu ben yıkılmam ayaklarından. Hadi şimdi de yıkılma Araf."

Adının Araf olduğunu öğrendiğim çocuk gözünü bile kırpmamıştı. Bir kaç adım ilerleyip öylece bekledi. Oğuz bir şeyler söyledi ama sadece Araf duymuştu, ismin garipliği karşısında duraksadım. Araf, hiç kimsede bu isimle karşılaşmamıştım.

"Serkan indir o silahı, ne yapıyorsun bunun için mi geldik biz?"dedi gruptan biri.

Silahın parlayan gümüş rengi, sonbahar manzarasına zıt düşüyordu ve hemen göze çarpıyordu. Yutkundum ama yutkunma sesim alanda yayılıyormuş gibi geldi. Sessizlikte yankılanıyordu. Zaman ilerlemeyi reddetmiş gibi her şey yavaş çekimde ilerliyor, rüzgar bile daha yavaş esiyordu. Bir kez daha yutkundum, boğazımda takılı kalan şey yine de geçmedi. Özgür kollarını daha da sıkılaştırıp varlığını bana tekrar hatırlattığında kendime geldim.

"Meselenizi başka bir zamanda çözün, görmüyor musunuz çocuk korkudan titriyor."

Serkan hızla bana dönüp silahı da kendiyle birlikte bana çevirdi, gözümü kırpmadan gözlerine baktım. Bir süre burada ne işim olduğunu sorgulayan bakışları bende takılı kaldı ancak belime sarılan Özgür'e çok kısa bir bakış attı. Silahın namlusuyla Serkan arasında gidip gelen bakışlarım ve sakin olmamı söyleyen zihnim çatışıyordu. Serkan'ın silahı tutan eli titrerken, Araf rahatça elini Serkan'ın silahı tutan elinin üstüne yerleştirdi ve silahı aldı.

"Kardeşini al ve git."

Serkan'la konuştuğunu biliyordum ama gözleri bendeydi. Bakışlarının boşluğu kaşlarımı çatmama sebep oldu, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Bu sakinliğin daha sonra Serkan'ın başına iş açacağını biliyordum. Araf'ın yanında dik duramamasından ve bakışlarını sürekli olarak kaçırmasından belliydi Araf'tan korktuğu. Nasıl bir ruh halinde olup Araf'a silah çekecek duruma geldiğini merak ettim.

Özgür kollarını benden sıyırıp abisine koştuğunda Oğuz'un gerildiği gözümden kaçmadı, Serkan tek kelime etmeden kardeşini kucağına aldı ve onunla birlikte olanları peşinden sürükleyerek gitti.

"Böyle bir olayın ortasında kaldığın için üzgünüm..." Oğuz duraksayıp bana baktığında ben de bakışlarımı ona çevirdim.

"Anzelha," dedim başımı hafifçe eğerek.

"Anzelha, memnun oldum."

Gülümseyerek elini bana uzattı, uyuşmuş elimle uzattığı eli sıktım.

***

Ayaklarınızın üstünde durmaya başladığınızda büyüdüğünüzü düşünürdünüz. Gittikçe dibe batardınız ve daha ne kadar dibi görebilirim diye sorguladığınız her an hayat size inat bir kuyu daha kazardı. Dibe ilerledikçe büyüdüğünüzü anlardınız ve bu sefer dibini gördüğünüz son çukura gömerlerdi sizi, o zaman tam olarak büyümüş olurdunuz işte.

Hastane koridorlarında yürürken bedenim dik, adımlarım emindi. Ruhum ise çölde susuz kalmıştı ve kamburu çıkmış, kaburgaları sayılan yaşlı bir teyzeydi. Ruhumu besleyememiştim, onu aç bırakmış ve çürümeye terk etmiştim. Zihnimin çorak topraklarında yalnız başına çöldeki kum tanelerini sayıyordu. Delirmişti.

3392

Annemin odasının önüne geldiğimde bir süre duraksayıp oda numarasında gözlerimi gezdirdim. Amacım yukarı bakıp ağlamamı engellemekti, denedim.

Annem sırtüstü yatıyordu, komodinin üzerindeki çiçekler her zamanki gibi yenilemişti, babamın sabah geldiğini tahmin ettim. Yanına gidip elini dudaklarıma götürdüğümde tepkisizliği her zamanki gibi canımı yaktı. Huzurlu bir uykudaydı, elini tutup sandalyeye oturdum ve güzel yüzünü seyrettim.

Konuşmaya gerek duymuyordum, oysa anlatacak çok şeyim vardı. Vizelerimin yaklaştığından bahsetmek istiyordum, derslerimden, bulduğum işten, evden, babamdan. Evimizden taşınıyor olmamızdan. Babamın nasıl kopup gittiğinden, o gittiğinden beri babamın da ortada olmadığından. Onu ve babamı çok özlediğimden bahsetmek istiyordum. Bizi ayakta tutamamanın verdiği pişmanlıktan yakınmak ve ne yapacağımı sormak istiyordum. Annem bilirdi, annem her şeyi bilirdi. Ama gideli çok olmuştu, babam kabullenmese de ben artık kabullenmiştim.

İki yıldır bitkisel hayattaydı ve babam bir gün uyanacağına dair umudunu hep korumuştu. Evet, yıllar sonra uyananlar vardı ama annemin huzurlu olmasını istiyordum. Bu dünyada huzur yoktu, bizim için yoktu. Sırf onu kaybetmek istemediğin için, bu yükü sırtlanmaktan kaçındığım için nasıl onu zorla tutardım? Bu bencilliği ona nasıl yapabilirdim, o huzuru hak ediyordu. Belirsizlik hem onu hem bizi yorardı.

Umut insanı öldürür.

Babamın her gün ölümüne şahit oluyordum.

Vicdan azabı insanı çürütür.

Babam her gün çürüyordu. Çürüyorduk.

"Seni seviyorum anne."dedim ve elini bir kez daha öpüp hastaneden ayrıldım.

Evime doğru yürümek istedim ancak artık başka bir evde yaşayacağımı hatırladım. Annemle anılarım gözümün önünden geçti.

O perde takarken üst üste koyduğu sandalyeleri tutmam, yemek hazırlarken küçük mutfakta şarkılar söylememiz, yağmur yağdığında koşarak camların altına bez sererken bile gülmemiz, ilk topuklu ayakkabını giydiğimde yürümeye çalışırken bana nasıl yürüyeceğimi göstermesi ve inatla saatlerini çeyizime bir şeyler örerek geçirmesi...

Birkaç damla göz yaşı ben engel olamadan yanağımdan aşağıya aktı. Hızlıca sildim ve burnumu çekerek gülümsedim. Annemle her anım o evdeydi, annemsiz o evin yıkık dökük bir harabeye dönmesini seyretmiştim. O varken ev saray gibiydi, gittiğinde ev de içinde bizlerle birlikte çürümüştü. Ondan kalan şeylere sahip çıkamadığım için bir kez daha kendime yüklendim.

Hıçkırıkları bir dağ oldu ve boğazıma dizildi, her yutkunuşumda biriktiler ve ağzımı açsam kusacaktım, biliyordum.

Anılar keskin bir bıçak gibidir, sapı yoktur. Her neresinden tutmaya çalışsanız da kanarsınız. Kanıyordum, kan kaybından ölmek istiyordum ama acı öldürmüyordu. Aksine, yaşatıyordu. Annem ölürken ben yaşıyordum.

Oğuz'un attığı mesajdaki adrese baktım, adrese gidebileceğim otobüs numaralarını da mesaja eklediği için ona sessiz bir teşekkür yolladım. Buradan iki otobüsle gidebilirdim. Otobüs kartımda gidiş ve dönüş için para olmadığını hatırladığımda cüzdanımdaki son parayı da kartıma yükledim.

Otobüs yolculuğu beklediğimden uzun sürdü ve yarım saat kadar geç kaldım. Lüks evlerin arasından yürürken gözüm saatteydi. Sekize geliyordu ve hava kararmıştı. Evler seyrekleşmeye başladığında karşımda bana bakan tarafı cam olan bir yapı duruyordu. Camlar filmlerle kaplıydı ama içerisi loş bir şekilde görünüyordu. Ve gördüğüm kadarıyla mekanın o kadar göze hitap eden bir görüntüsü vardı ki hayranlık uyandırıyordu. Tavandan sarkan ışıklandırmaların şekli bir yılanı andırıyordu, çemberler içinden geçen bir yılan. Masaların ve sandalyelerin modern bir görüntüsü vardı ama aynı zamanda geçmiş zamanlardan çıkmış gibilerdi. Mekan modernizmin ve tarihi dokunun karmasıyla oluşturulmuştu belli ki ve her şey dozundaydı.

Bu güzel yapının beni durdurmasına izin vermedim ve geç kalmanın verdiği gerginlikle binanın çevresini dolanarak büyük kapıdan içeri girdim. Beni ahşaptan yapılma bir koridor karşıladı. Koridor sarmaşıklarla çevrelenmişti ve ışıklandırma sarmaşıklarla dolanmış küçük lambalarla sağlanıyordu. Çok güzeldi.
Bu güzelliği incelemeyi sonraya sakladım ve koridoru geçip mekana adımımı atmış oldum. Dışarıdan göründüğü kadar güzeldi, tam ortada daire şeklinde bir bar vardı ve bazı insanlar yüksek sandalyelere oturmuştu, kalabalıktı ve çalan klasik müziği uğultular bastırıyordu. Alanı kaplayan masalara servis yapan birkaç garson gülümseyerek ilerliyordu. İleride, bir kaç merdiven çıkarak ulaşabileceğim localar duruyordu. Dört tane vardı ve yüksek merdivenler sayesinde oradaki insanlar olduğundan daha yüksekte kalıyordu, oturdukları yarım daire şeklindeki koltukların arkası biraz fazla yüksekti, en yukarıda incelemeye fırsat bulduğumda bir anlamı olduğuna emin olduğum işlemeler mevcuttu.

Açık olan ağzımı kapattım ve masaların arasındaki geniş aralıktan bana doğru yürüyen Oğuz'u gördüm. Üstünü değiştirmişti. Siyah bir pantolon ve lacivert bir kazak giymiş, kazağı dirseklerine kadar çekmişti.

"Anzelha,"dedi yanıma gelince. Sesi olması gerekenden daha neşeli çıkmıştı, yanağındaki gamzeyi gözüme sokmak için sürekli gülüyordu bilmiyordum. Onu başımla selamladım. İleride, barın arkasında dikilen Araf'ın keskin gözleriyle beni incelediğini fark etmem uzun sürmedi. Demek o da burada barmenlik yapıyordu.

"Güzel mekan."dedim çantamın askısını düzeltirken. Oğuz karşımdan yanıma geçti ve ilerlemem için ileriyi gösterdi.

"Barda bize birileri lazım, daire şeklinde olduğu için bir kişi kurtarmıyor. Yapabilirsin değil mi?"

Tedirginlikle duraksadım, garsonluk yapmıştım ama hiç barın arkasına geçip içkilerle ilgilenmemiştim.

"İçkili mekanlarda garsonluk yaptım ve neyin ne olduğunu az çok biniyorum ama tezgahın arkası çok farklı bir olay. Tecrübem sıfır."

Umutsuzluğum sesime yansımış olacak ki Oğuz bana kısa bir an baktı. Bara doğru yürüyorduk. Bu işi kaybedecektim kesin, bingo.

"Önemi yok, herkes bu işi bilerek doğmuyor sonuçta. Öğreneceğine eminim," bana dönüp gözlerime baktı. "Çalışma saatlerini ve diğer detayları patronla konuşacaksın ama gel ilk önce seni diğer barmenle tanıştırayım."

Hiçbir şey söylemeden onun gibi bar taburesine çıktım ve dirseğimi tezgaha yasladım. Araf içkiyi bardağa doldurup tezgahın üzerinden çaprazında oturan adama doğru itti.

"Mahfi!" diye seslendiğinde sütunun arkasından bir çocuk elini önlüğüne silerek bize doğru ilerledi.

"Efendim abi?"

Çocuk benden bir kaç yaş büyüktü en fazla. Oğuz'a bakışını ve hitap şeklini duyunca Oğuz'un buradaki konumunu sorguladım. Babasının mekanı mıydı acaba?

"Seni yeni iş arkadaşınla tanıştırayım. Anzelha bundan sonra seninle birlikle çalışacak. Ona her şeyi öğretirsin."

Araf bizimle ilgilenmeden buzları bardaklara koyuyor ve bekleyenlere içkilerini veriyordu. Ama benim işte çalışacağımı duyunca kafasını kaldırdı ve gözleri beni buldu. Ben de iş arkadaşımın o olmadığını anlayınca ona bakmıştım. Bakışlarımız bir kaç saniyeliğine kesişti ve sonra da Oğuz'a baktı. Bakışlarının boşluğu beni ürpertiyordu.

"Tabi, öğretirim. Memnun oldum, Anzelha.."

Bana sıcak bir şekilde gülümsediğinde karşılık vermeye çalıştım ve memnun olduğumu söyledim. Oğuz gergince yerinde kıpırdandı. Araf'a bakıp sahte bir gülümseme yolladı ve gözlerini Araf'tan almadan konuştu. Aralarında garip bir iletişim vardı.

"Şimdi patronla konuşma vakti."

Araf tek kaşını kaldırıp içki şişesini elinden bıraktı.

"Bunu yazdım,"dedi ve Oğuz'un bir şey demesine fırsat vermeden bana döndü.

"Beni takip et."

Sinirlerim bozuldu ancak ses çıkarmadım ve Oğuz gülümseyip Araf'ın dediğini onaylarken tabureden inip Araf'ı takip ettim. Araf girişteki koridora benzer bir koridora girdi ama bu koridor daha uzundu. Birkaç basamak aşağıya inip sağa döndü ve bir sürü kapının önünden geçtik. Garip bir yerdi. En sondaki kapıyı açıp ilerledi ve ben de arkasından odaya girdim.

Oda da buradaki her şey gibi koyu ahşaptandı. Cam masanın arkasında ağaçlık alana bakan bir cam duvar vardı. Odadaki koyu ahşaba ve siyah deri koltuklara rağmen oda boğucu değildi.

Araf deri koltuklardan birine oturup bana baktı ve karşısındaki koltuğu gösterip oturmamı bekledi. Oturdum, ikimiz de konuşmadan birbirimize baktık ve boş bakışlarına rağmen bana sinir olduğunu düşündüm.

"Seni dinliyorum."dedi dirseklerini bacaklarına yasladığında. Kaşlarımı kaldırıp ukala sesine içten içe güldüm.

"Neyi dinliyorsun?"

Derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı.

"Hangi saatlerde ve günlerde çalışabilirsin?"

Ondan o kadar negatif enerji almıştım ki dilimi tutamadım. Oysa bana hiçbir şey yapmamıştı.

"Niye, patron sen misin?"

Bu soruyu bekliyor gibiydi çünkü neredeyse sorumla aynı anda cevabını söylemişti.

"Evet."

Şaşkınlıkla baktım, dalga geçiyor olduğunu düşünmüştüm ama gayet ciddiydi.

"Daha önce başka işlerde çalıştığını düşünüyorum, prosedürü bildiğini varsayarak soru sormadan bana bilmem gerekenleri söyleyeceğini umuyorum."

Bir süre cevap vermedim, dalga geçiyor olma ihtimalini hâlâ düşünüyordum. Büyük ihtimalle burası babasınındı ama o ilgileniyordu. Yine de anlatmam gereken şeyleri anlattım.

"Hafta içi dersim saat beşte bitiyor ek ders koyarlarsa girmem yani saat altıdan mekan kapanana kadar çalışabilirim. Pazar günü izinli olmam mümkünse o gün iyi olur ama yoğunluktan dolayı olmaz derseniz hafta içi de izinli olabilirim. Cumartesi günü de tüm gün çalışırım."

Araf dikkatini tamamen bana vermişti, gerginliğimi üzerimden atmak için parmaklarımı ovuşturdum.

"Ek dersin ya da başka bir şey olduğunda Oğuz'u arar haber verirsin, sorun olmaz. Saat 7-12 arası çalışırsın ama bir sorun olursa ya da erken ayrılman gerekirse yine Oğuz'la konuşursun. Pazar günü izinli olursun ve cumartesi günü de saat 1 gibi gelirsin."

Ayağa kalkıp masaya geçti ve bir kağıt çıkarıp bana uzattı, hesap numaramı yazmamı isteğinde yazdım ve ücreti haftalık olarak yapmalarını istedim. Alacağım parayı duyunca Araf'a şok içinde baktım çünkü oldukça yüksek bir rakamdı. Normal olarak bir işe girsem de bu maaşı alamazdım. İtiraz edecektim ama beni susturdu. Anladığım kadarıyla konuşmayı seven biri değildi, konuşma uzadıkça gerginliğinin artmasından anlamıştım.

"Yarın başlarsın."dediğinde ikimiz de ayağa kalktık ve Araf ben teşekkür edip odadan çıkmak için kapıya yöneldiğimde tekrar konuştu.

"Ve Anzelha, burada olanlar bu mekan içerisinde kalır."

Adımı garip bir şekilde söylemişti. Arkamı dönüp tekrar ona baktığımda ellerini cebine koymuştu, iri gözleri hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan doğrudan gözlerime odaklanmıştı ama boştu. Gözleri dipsiz kuyu gibiydi, duygu kırıntısı yoktu. Ne kadar süre gözlerine bakıp bir duygu kırıntısı aradım bilmiyorum ama elim boş dönmüştüm. Dediğini onaylarcasına başımı salladım ve odadan çıkıp kapıyı kapattım.

Buz kesen ellerimi ceplerine koydum, içerisi sıcak olmasına rağmen ellerim donuyordu. Ve donan tek şey ellerim değildi, ruhumun da üşüdüğünü hissettim. Araf garip biriydi, aynı ortamda bulunmak bile bunu size anlatıyordu. Konuşmak gerekmiyordu, aynı yerde bulunmak yeterliydi. Herkes gibi konuşuyordu, sert ya da aşağılayıcı değildi. Hatta sınırını biliyordu da ama herkesin kullandığı cümleleri sanki çok farklı bir dilde telaffuz ediyordu. Ürkütücü bir güzelliği vardı, yakışıklıydı. Ama donuk bir yakışıklılık değildi bu, çevresindekileri kendine çekiyordu. Garipliği de bunu süslüyordu. Dış güzelliğine rağmen içinin boş olmamasını umdum, genelde hep öyle olurdu çünkü.

İşi kapmıştım. Oldukça rahat ve yüksek maaşlı bir işti, bu kadar yüksek maaş alacak olmamı bir nedene bağlayamasam da ilerleyen zamanlarda anlayacağımı umuyordum. Araf'ın keskin bakışları zihnimde belirdi.

Burada olan bu mekan içerisinde kalır.

Hiçbir şart koşmamıştı ve sadece bunu söylemişti. Dedikodu yapmayı seven bir insan değildim ve mekanda olan şeyleri neden başkasına anlatma gereği duyacaktım ki?

İstediği şey kolaydı.

"Burada olan bu mekan içerisinde kalır, Araf."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

43okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.