4. bölüm / 11
VAVEYLALBÖLÜM 3
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 3
BÖLÜM 3
İnsan dedikleri bir avuç topraktı
Ve iyiliğin varlığı kötülüğe tutsaktı.
Korku cesarete, özgürlük esarete.
İnsan insana ve ruh bedene.
Varlık yokluğa.
Tutsağı kendi olanlara,
***
Burada olan bu mekân içerisinde kalır, burada olan burada kalır.
İçimden sürekli bunu tekrar etsem de ellerindeki kan gözümün önünden gitmiyordu. Neden böyle bir şey söylediğini şimdi anlamıştım. Kendime sorun olmadığını söylememe rağmen aslında büyük bir sorundu. Yasal işler yapmadıkları barizdi ve bu da Araf’ın nasıl öyle bir mekanın mülkünü elde ettiğini açıklardı ama anlayamadığım şey Melise ve Oğuz’un nasıl bunu kabullenebildikleriydi. Yapbozun bu parçası bir türlü yerine yerleşmiyordu. Araf’ın bu seçiminin anlayabilirdim çünkü ne tişörtündeki ne de ellerindeki kanı gördüğümde şaşırmamıştım, aksine Araf’ın aurasından tehlike akıyordu. Kendi kendime eğer bir kez daha böyle bir şeyle karşılaşırsam istifa edeceğime dair söz verdim ve ışığı kapatıp yatağıma uzandım.
Babamı tekrar tekrar ve tekrar aramama rağmen asla ulaşamamıştım. Yarın polise gitmeyi düşünüyordum, içim hiç rahat değildi. Yalan atmasına göz yumduğumu saklamama gerek yoktu çünkü bildiğim bir şey varsa babamın iş tanımının, yaptığı işle alakası olmamasıydı. Borçlarımızın hepsi ödenmiş, bu ev peşinatla alınmıştı. Bu imkansızdı. Derin bir nefes alıp diğer tarafa döndüm. Annem evlenmeden önce babamın rahat bir hayat sürdüğünü ama bizim için bu lükslerden vazgeçtiğini söylemişti, peki şimdi?
Telefonum çaldığında yerimden sıçradım ve uykulu gözlerle telefonu masamdan almaya çalıştım, telefon yere düştüğünde telaşla tekrar elime aldım.
Ekrandaki yazıya bakıp babamın aradığını görünce gözlerim doldu ve hemen telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Baba,” dedim ama telaşımı gizlemeye çalıştığım için sesim boğuk çıkmıştı.
“Anzelha, aramalarına anca dönebildim.”
Babamın sesi çok yorgun geliyordu.
“Kaç gün oldu, çok merak ettim. Bir şey yok değil mi? İyi misin?” dedim. Gelmesini ve yanımda olmasın istiyordum ama kendimi tuttum, çok çalışmaktan yorgun düşmüştü. Sesinden bile belli oluyordu.
“Haklısın kızım, haber vermem gerekirdi. İyiyim, işler çok yoğun o yüzden geri dönemedim.”
Soğuk sesi yutkunmama sebepti, sanki bir an önce telefonu kapatmak ister gibi davranıyordu ve içim hiç rahat değildi. Yolunda olmayan bir şeyler vardı. Kaç gündür nasıl bir iş telefonu eline almasına engel olabilirdi merak ediyordum.
“Baba emin misin, yolunda olmayan bir şeyler var gibi.” dediğimde babam derin bir nefes aldı ve hızla bıraktığını net bir şekilde duydum.
“İyiyim kızım. Telefonu işten dolayı çok elime alamıyorum, böyle bir şey bir daha yaşanırsa merak etme.”
Yalan söylüyordu. Biliyordum yalan söylediğini. Sesindeki bıkkınlıktan, hızlı konuşmasından ya da başka bir şeyden ama biliyordum, babam bana yalan söylüyordu ve benim bu konuda yapacak hiçbir şeyim yoktu.
“Neredesin peki? Ne zaman geleceksin?”
Ve neden bana yalan söylüyorsun?
Hışırtılar geldi ve babamın dışarı çıktığını arkadan gelen korna sesiyle anladım.
“Muğla’ya geldik, birkaç ev var burada yapılacak. Ne zaman gelirim bilmiyorum ama sana haber veririm ve sen de ben haber verene kadar derslerine iyi çalış, aklın bende kalmasın. Birkaç gün içinde para yollayacağım sana.”
Gözyaşlarım yanaklarımı ıslattı ve dişlerimi sıkarak babamın hızla söylediği kelimelere konsantre oldum. Neler oluyordu bilmiyordum ama babam, babam değildi sanki. Ertelemeyip bana neden yalan söylediğini sormaya karar verdim.
“Baba-“
“Şimdi kapatmam gerek bir tanem. Dikkatli ol.”
Bir şey söylememi beklemeden telefonu suratıma kapattı. Bir süre sessizce akan göz yaşlarım ve kulağıma tuttuğum telefonumla öylece kaldım. Babamın yalan söylediğini biliyordum, bir şeylerin ters gittiğini biliyordum ve babamın daha iyi şartlarda yaşayabilmem için çalıştığını da biliyordum. Bu yüzden yoğun çalışıyordu ve bana vakit ayıramıyordu. Öyleyse neden şüpheleniyordum? Haklı mıydım yoksa küçük bir kız çocuğu gibi mi davranıyordum? Gözyaşlarımı sildim ve yatağımdan kalkıp elimi yüzümü yıkadım.
Para istemiyordum, daha iyi bir yaşam ya da daha büyük bir ev istemiyordum. Sadece geçmişe geri dönmek istiyordum, ailemin olduğu günlere. Annemin güldüğü ve babamın eve geldiği günlere dönmek istiyordum. Sadece buydu.
Yatağıma girdiğimde uzun zamandır akmayan gözyaşlarımın hıçkırıklar eşliğinde akmasına izin verdim. Annem için ağladım, o akşam için, eski evimi özlediğim için, babam için, yapamadığım her şey için, Araf yaralı geldiğinde de kör kalıp işten ayrılmadığım ve o topallayan adamı görmeye fırsat verdiğim için. Her şey için ağladım. Her şey için hıçkırıklarımın duvarları inletmesine izin verdim çünkü hıçkırıklarımın arasına anılarım karışmıştı.
Canımın yanmasına sebep olan ne varsa etrafımda bir duvar oluşturmuştu ve kıpırdayacak yerim bile yoktu. Duvara baktığımda anıların hızlıca akıp gittiğini görüyordum ve buradan çıkmak için ne zaman o duvara bir yumruk atsam can yakan anılardan biri kalbime ok olup saplanıyordu. Ben de artık yumruk atmayı bırakmıştım ve gözlerimi kapatmıştım. Geçmeyecekti.
***
Üç hafta boyunca işe gidip gelmiştim, vizelerim beklediğimden güzel geçmişti ama hayatımın bir kısmı düzen içindeyken diğer kısmı parçalara ayrılmaya devam etmişti. Babamı bıkmadan usanmadan aramıştım, saatler sonra attığı kısa mesajlardan başka bir sohbetimiz yoktu. Dönmediği her aramada içimde damla damla sıkıntı büyüyordu.
Araf ve Oğuz da hiçbir yerde yoktu. Gökhan’ı da hiç görmemiştim, kızlardan başka kimse gelip gitmiyordu ve okulda bile kendimi istemsizce Araf’ı ararken buluyordum ama orada da görememiştim. Melisa’nın birkaç kez ağzını aramaya çalışsam da çabalarımdan elim boş dönmüştüm. Sürekli her zamanki işleriyle uğraştıklarını söylüyordu.
Saat gece ikiye yaklaştığında duştan çıktım ve aynada kızarmış gözlerime baktım. Uykusuzluktan ve ağlamaktan kızarıp şişmişlerdi, yanağımda çıkan sivilceye yüzümü buruşturdum. Banyodan çıkıp üstümü giyinmeye başladığımda eklemlerim sızlıyordu, vücudum hareketsizliğe o kadar alışmıştı ki şimdi feryat ediyordu. İç çamaşırlarımı ve siyah taytımı giyip üstüne de uzun bir kazak geçirdim. Saçlarımı yolarcasına taradım, bütün yaşananların acısını saçlarımdan çıkarıyor gibiydim.
Kapı çaldı, saate tekrar baktım.
02.09
Vücudum istemsizce kasıldı, bu saatte kim olabilir diye düşünürken babam aklıma geldi ama bu ihtimali geldiği anda eledim. Zil tekrar çaldığında ıslak saçlarımdan parkeye damlayan suyun sesini dinleyerek bekledim. Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdüm, ses çıkarmamaya özen göstererek adımlarımı atarken zil tekrar çaldı ama bu sefer daha sabırsız ve daha yüksek sesli gibiydi. Bu saatte kim gelebilirdi? Kapı deliğinden dışarı baktım, kalbim ağzımda atıyordu. Sabırsızca yerinde kıpırdanan Gül’ü gördüğümdeyse heyecanım sönüp gitti. Ne bekliyordum onu bile bilmiyordum. Ona adresimi vermiştim ama bu saatte geleceğini beklemezdim. Kapıyı hızla açarken aldığım derin nefesi hızlıca dışarı verdim.
Gül perişan haldeydi, üstündeki kıyafetler sanki alelacele üstüne giydirilmişti ve gözleri o kadar kızarıktı ki korkmama sebep olmuştu. Gri eşofmanının altına giydiği uzun çizmelerini çıkarıp kendini kapıdan içeri attı ve kapıyı kapatırken salona geçtiğini gördüm.
“Gül, ne oldu? İyi misin?” dedim ama salona girdiğimde Gül kollarını boynuma doladı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Şaşırsam da ellerimi sırtına yerleştirdim ve teselli edercesine sırtını sıvazladım. Hiçbir şey söylemeden hıçkırıklarının dinmesini beklerken onu defalarca kez ağlarken gördüğümü ama asla böyle perişan hale gelmediğini fark etmem uzun sürmedi.
“Şşş,” deyip daha sıkı sarıldım. Hıçkırıkları ufak iç çekişlere dönene kadar ayakta kaldık. Artık ağlamayı bıraktığında omuzlarından tutup gözlerine bakabilmek için geri çekildim. Kızarmış burnunu çekerken şişmiş gözleri yerdeydi. Kanepeye oturtup soğuk bir su getirdiğimde burnunu siliyordu.
Suyu bir dikişte bitirdi.
“Ne oldu, neden bu haldesin?” dedim.
Gözleri dolu dolu bana baktığında her an ağlamaya hazır olduğunu anladım ama kendini durdurup ağlamamayı tercih etti.
“Emre’den iki haftadır haber alamıyorum, biliyorum sana bunu söyledim ve sen de her zamanki kavgalarımızdan olduğunu düşünüyorsun ama değil.” Hıçkırdı ve burnunu tekrar sildi. “Ailesinin de haberi yok, telefonda konuşuyorduk ama birden telefonu kapattı ve o zamandan beri haber alamıyoruz. Polise haber verelim dedim ama ailesi ciddiye bile almadı. Her zamanki halleri diye düşünüyorlar, belki de öyledir ama...”
Ne diyeceğimi bilemez halde ona baktım. Daha önce de bunların aynısını söylemişti ama dikkate bile almamaıştım. Bu gibi durumlarda ne yapılacağını bilemezdim ama daha önce de Emre’nin bir şey söylemeden ortadan kaybolduğu olmuştu. Çoğu zaman onun Gül’e verdiği değeri sorgulardım.
“Tartışmış mıydınız en son?” dedim, teorime bir kanıt arıyordum.
“Hayır, gülüyorduk ama kapatırken telaş içindeydi ve alelacele kapattı.”
Bağdaş kurup karşısına oturduğumda Gül peçeteleri kucağına alıyordu. Gül’ün Emre takıntısı ve Emre’nin bitmek bilmeyen umursamazlığı beni sıkalı bir hayli oluyordu, usanmıştım.
“En son nerede olduğunu biliyor musun? Ne bileyim, takıldığı birileri vardır.” dedim ama buradan pek bir şey çıkmayacağını tahmin ediyordum. Gül kaşlarını çatıp düşünmek için kendine biraz zaman tanıdı.
“İşe girdiğinden beri değişmişti ama son zamanlarda sürekli onu Oğuz’la görür oldum. Onlarla takılıyordu.Bunları daha önce de sordun.”
Telaşımı gizlemeye çalıştım ama yutkunmama engel olamadım. Ellerimi birbirine bastırıp Gül’e doğru hafifçe eğildim.
“Ne demek Oğuz’la takılıyordu? Sen dememiş miydin tekin değiller diye? Neden daha önce bana onlarla takılmayı bıraktı dedin?”
Gül şaşkınca bana bakarken telaşımı gizleyemediğim için kendime küfürler ettim, gizlemek bırak açıkça dışa vurmuştum.
“Araf’a tehlikeli dedim!” diyerek sesini yükselttiğinde gözleri dolmuştu. “Araf istemiyor gibiydi onu, Oğuz’la takılıyordu ve Gökhan diye bir çocukla.”
Ayağa kalkıp tırnağını yiyerek etrafı turladı.
“Hem onlarla değildi zaten en son birkaç hafta önce onlarla gördüm. Bir işten…”
Gül susup korku dolu gözlerle bana bakarken ben de ayağa kalktım.
“Ne, ne oldu?” dedim ama Gül şok içerisinde bana bakmaya devam etti. Titrerken tekrar ağlamaya başladığında onu kanepeye tekrar oturttum ve anlatmasını bekledim ama bir şey söylemeyince iyice sinirlendim.
“Söylesene, ne hatırladın?”
“Bir işten bahsetmişlerdi. Ben yanlarına gidince sustular ama sonra Emre’nin bir kızla mesajlarını yakalamıştım, çok tehlikeli bir şey olduğundan ve hamleyi onun yapacağından konuşuyorlardı. Kız geceden sonra ikramiyenin büyük olacağını ve tehlikelere değeceğini söylemişti. Beni aldattı sanmıştım ama Oğuz’la buluşmadan önce de o kız arardı sürekli. Ben de Oğuz’un yanına gitmediğini beni kandırdığını düşünürdüm.”
Gerisini dinlemedim, Gül konuşmaya devam etti ama ne dediğini anlamıyordum bile. Sadece hıçkırıklarını duydum. Melisa’nın söylediği her zamanki işlerini hallederken bu sefer Emre’yi de işin içine çekmişlerdi anlaşılan. Emre’yi ne kadar sevmesem de onu Araf’ın yanında düşününce istemsizce acıdım. Emre’nin Araf’la anlaşabilme ya da aynı ortamda bulunabilme ihtimali dahi yoktu. Üç haftadır ortadan kaybolmalarının sebebi asla iyi bir şey olamazdı, sinirle çenemi sıkarken Emre’den iyice soğudum. İlgi ve para aşığı biriydi ama Gül bunu görmek için fazla aşıktı. Ona mı kızsam yoksa arkasından gözyaşı döken Gül’e mi sinirlensem karar verememiştim. Bütün bunların arasında derinlere ittiğim soru tekrar beynimin içinde neon lambalarla yanmaya başladı. Emre’nin başına bir şey gelmiş olabilir miydi? Araf’a bir şey olmuş olabilir miydi?
“Anzelha, ne olursun git konuş Araf’la. Yanında çalışıyorsun mutlaka bir sohbetin vardır.”
“Araf da ortada yok üç haftadır. Oğuz ve Gökhan da öyle.” dedim. Gül’ü yine telaş sardı, beni de merak. Ne yaptıklarını merak ediyordum, neden ortadan kaybolduklarını, işlerinin tam olarak ne olduğunu. Babamın haftada bir attığı “İyiyim, merak etme.” konulu kısa mesajlar dışında, üç haftadır ortalarda olmadığını göz önünde bulundurunca istemsizce güldüm. Aynı işlerin peşinde koşma ihtimalleri ne olabilirdi?
“Hadi beraber gidelim şu mekana, Emre’ye bir şey olmadığını öğrenene kadar yerimde duramam.” diyerek düşüncelerimi bölen Gül’e göz devirdim. Görmemişti ama gerginliğimi hissettiğini biliyordum.
“Daha dün akşam oradaydım Gül. Kimse yok. Hem saat kaç haberin var mı senin?” dedim ama beni dinlemedi. Koltuğa bıraktığı anahtarı alıp kapıya ilerlerken durdurdum. Kafayı yemiş gibiydi.
“Sen beni götürmezsen ben giderim. Umarım Araf denen çocuk oradadır da ağzının payını veririm.”
Bu sözler gülümsememe sebep oldu. Araf’ı ve Gül’ü karşı karşıya düşünemiyordum bile. Gülümsememi görüp yanlış anlamadan dudaklarımı mühürledim ve anahtarı elinden alıp onu tekrar koltuğa oturttum.
“Bu halde hiçbir yere gelemezsin, Araf oradaysa eğer bir de senin orada çıldırmanı izleyemem.”
Ağzını konuşmak için açsa da onu susturdum.
“Git aynada kendine bak, berbat görünüyorsun. Oraya gelmen daha beter duruma sokar. Gidip hemen geleceğim, söz.”
Gül sorular sordu ama geçiştirip arabasının anahtarını aldım ve evden hızlıca çıktım. Beklersem cesaretim kaybolup gidecekti, o yüzden bekleyemezdim. Cesaret miydi yoksa aptallık mıydı bilmiyordum ama bunu gidince öğrenecektim. Sermest’te olmalarına ihtimal vermiyordum ama içten içe orada olmalarını isterken buldum kendimi. İçimdeki iyimser yanım her eve geldiğimde babamı da orada bulmayı umuyordu zaten, kendime sinirlenip düşüncelerimi susturdum.
Yollar bomboştu ve ilerledikçe cesaretim de lastiklerin altında eziliyordu. Ellerim terlemişti, pantolonuma sürüp tekrar direksiyonu tuttum.
Arabayı kaldırıma park ettiğimde masaların boş olduğunu gördüm. İçerisi loş ışıkla aydınlanıyordu ve hiç müşteri yoktu. Etrafta ne Mahfi’yi görebildim ne de diğer çalışanları. Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdüm, ayaklarım ilerlememekte ısrarcıydı. Beynimin bir yanı dönüp gitmemi söylerken diğer yanı daha da hızlı ilerlememde diretiyordu. Kapıyı açtım ve koridordan ilerleyip masaların arasında durarak etrafıma baktım. Hiç ses yoktu.
“Kimse var mı?” diye seslendim ama sesimi kendim bile zor duymuştum. Yumruklarımı sıkarak kendime cesaret vermeye çalıştım. Araf’ın çalışma odasına giden koridora girdim ve yavaş adımlarla ilerledim. Her adımımın ahşap zeminde çıkardığı ses kulaklarımı tırmalıyordu. Araf’ın odasına geldiğimde elim kapı kulpunda asılı kaldı. Kapıyı açsa mıydım yoksa çalsa mıydım? Geldiğim koridora baktım ve loş ışıkta ürkütücü göründüğünü fark ettim, tüylerim diken diken olmuştu.
Kapıyı yavaşça araladım. Araf’ı yerde bağdaş kurmuş otururken gördüğümde şaşırdım ve aynı zamanda içim rahatladı. Çevrede bir sürü kâğıt vardı, kağıtlarda kara kalemle çizilmiş bir sürü resim. Kafamı biraz daha uzattım ve odanın tamamını gördüm, duvarlarda asılmış resimler ve yerde onlardan çok daha fazlası vardı. Tam karşımda duran resmin bir mağarayı andırdığını düşündüm. Kasvetliydi, dar görünüyordu ve tam ortasında yere uzanmış bir çocuk yatıyordu, yanındaki resimde aynı küçük çocuktan üç tane çizilmişti ve iki tanesi ayaktayken birisi ortalarında oturmuş kulaklarını elleriyle kapatmıştı. Hepsinin yüzündeki acı ifadeyi gördüm, o kadar iyi yansıtılmıştı ki. Araf bir kâğıdı yanına fırlattı ve resimleri onun çizdiğini anladım. Yanına fırlattığı kâğıtta gördüğüm her resimde çizdiği çocuğu çizmişti yine, yüzündeki acı ifade her resimde aynıydı ve bir adam da çizmişti karanlık bir silüet olarak. Adam elindeki bir şeyle çocuğa vururken çizilmişti ama resim o kadar acı doluydu ki. Yutkundum. Adamın elini kaldırdığı yerde bir karanlık ortaya çıkıyordu ve çocuğun etrafını sarıyordu.
Araf birden ayağa kalktı ve elindeki siyah tebeşirleri gördüm. Sırtı hala bana dönüktü.
Yerdeki bazı resimleri toplayıp solundaki duvara döndü ve oradaki resimlerden de bazılarını topladı, diğerlerini yerlere attı. Boş kalan duvara bantla tek tek resimleri yapıştırırken tekerleme söyler gibi mırıldanmaya devam etti. Kaşlarımı çattım, ürperti omurgamdan aşağıya doğru inerken kapıyı kapatıp bu dünyanın dışında kalmak istedim ama yapamadım. İzlemek de istiyordum, anlamak istiyordum. Sesindeki acıyı hissettim. Resimleri belirli bir amaca göre duvara asmaya devam etti. Çok hızlı hareket ediyordu, gri tişörtü siyah lekelerle dolmuştu. Omuzlarındaki acının onu kamburlaştırdığını neredeyse gördüm. Neden acı çekiyordu?
Resimleri asmayı bıraktıktan sonra yanında duran ve hiç fark etmediğim teneke kutuya elini batırdı ve siyah boyayı resimlerin üstüne eliyle sürmeye başladı. Telaşının izleri yere damlayan boyanın arasında can buluyordu.
Resimlerin kenarlarını boyadıkça ortaya çıkan tabloyu fark ettim. Siyah silüetler çiziyordu, her silüetin içinde çizdiği resimler muhafaza ediliyordu. Duvarı korkunç silüetlere boyamasını dehşet içerisinde izledim. Mükemmel bir şey ortaya çıkmıştı, mükemmel derecede korkunç bir şey. Silüetlerin içinde çığlık atan ve ağlayan, boş bakan çocukları izledim. Boş bakan çocukta gözlerim takılı kaldı, sanki Araf bana bakıyordu. Fısıltıya dönüşen sesinden yayılan acının yarattığı fırtına bulunduğumuz ortama yağmur yağdırdı ama her yağmur damlasının düştüğü yerde alevler ortaya çıktı. Her yağmur damlası bir aleve, Araf’ın ruhu acılara gebeydi.
Birdenbire belindeki silahı çıkarttı ve bana dönerek nişan aldı. Ciddi yüz ifadesi ve ölümcül güzelliğiyle kehribar gözler gözlerimi buldu.
“Seni sürekli o kapıda dikilirken buluyorum. İzin gününde ne işin var burada?” dedi. Sesi yeni uykudan uyanmış gibi boğuktu. Gözleri kızarmıştı ve bu kehribar rengini daha fazla ortaya çıkarmıştı. Silahı tutarken gerilen kasları gevşedi ve silahı indirdi.
“Seni göreceğimi düşünmemiştim, uzun zamandır ortalarda yoktunuz.” dedim. Yeni kendine gelmiş gibi etrafına bakındı ve vücudunun hareketlerinden gerginleştiğini anladım. Silahı beline koyduktan sonra masanın üstündeki bezi aldı ve ellerini sildi, bana yandan bakış attığında onu izliyordum. Devam etmemi bekler gibi bana baktı ve yanıma geldi.
“Bir şey konuşmam gerekiyor.”
“Söyle.” dedi ve kapıyı açıp çıkmam için bekledi. Duvarda asılı olan resimlere tekrar ve tekrar bakarak odadan çıktım. Kapıyı kapatıp kilitledi ve koridorda beni beklemeden yürümeye başladı. Dik duruşu ve kararlı adımlarıyla dikkat çekiyordu, hareketlerindeki rahatlıksa cabasıydı.
Merakıma yenik düştüm.
“Neden öyle resimler çiziyorsun?”
Araf tezgâhın arkasına geçti ve büyük bir bardağa süt doldururken düşünceli bakışlarını yakaladım. Süte az miktarda tuz atıp karıştırırken bana bakmadı.
“Seni ilgilendirmiyor.”
Olduğum yerde kalakaldım. Sinirlerim bozulurken neden onunla sanatı hakkında konuştuğumu merak ediyordum. Resimleri çizen ellerinde birkaç hafta önce başkasının kanı vardı.
“Emre nerede?”
Sesim olduğundan sert çıkınca Araf kafasını kaldırmadan gözlerini bana çevirdi ve kirpiklerinin çokluğu o zaman gözüme çarptı. Tehlikeli bakışları karşısında sadece yutkunabilirdim.
Ellerini havaya kaldırıp güldü.
“Üç hafta önce gördüklerinden sonra fazla cesaretlisin?” dedi sorar gibi. Sesi eğlendiğini belli eden bir tınıyla süslenmişti. Gözlerimi devirdim ama aldırmadı.
“Gördüklerimden fazlası olduğunu biliyorum, belki bir adamın canını yakmaktan ileriye gitmişsindir. Belki de birini öldürecek kadar?”
Yanıtın evet olduğunu gözlerinde gördüğüm ama asla tarif edemeyeceğim o ışıktan anladım. Korkuyla yutkundum çünkü biraz önce yaptığım şey blöften ibaretti. Onun birini öldürebileceğini düşünmemiştim. Bana sözleriyle cevap vermedi ama artık cevabı bildiğimi o da biliyordu. Dişlerini sıktığını gördüm, ellerini tezgâha yaslayıp gözlerini kapattı.
“Emre sen son sizinleymiş, yanlış giden bir şey varmış. Nerede o? Başına bir şey mi geldi?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım çünkü buradan çıkmak istiyordum.
Araf güldüğünde bunun normal bir gülüş olmadığını söyleyen tarafım bedenimin kontrolünü ele aldı ve adrenalin vücudumda kanımla birlikte gezinmeye başladı.
“Çocuk güvende, sadece biraz adrenalin arıyordu. Yanlış adrese geldiğini fark etmiştir.”
Başını omzuna doğru yatırıp gözlerini kapattı. Kirli sakalı, uzun kirpikleri ve dağınık saçlarıyla çok güzel bir görüntüydü bu. Sıktığı dişleri belirgin yüz hatlarını daha çok ortaya çıkartmıştı. Boynundaki izleri ışık yansıyınca fark ettim. Küçük yanık izleri gibi duruyorlardı, bir tane iz boynuyla omzu arasındaki yerden başlıyordu ve tişörtün içinde kaybolduğu belliydi.
“Nerede?”
“Artık gitmelisin, seni bırakayım.” dediğinde gözlerini açmıştı ve bana zihnimi okuyor gibi baktı. Kalp atışlarım tekledi.
“Kendim gidebilirim.”
“Biliyorum.”
Yol boyunca konuşmadık, ikimiz de arabanın içinde tekmişiz gibi davranıyorduk. Araf’ın ne düşündüğünü bilmiyordum çünkü aramızda görünmez bir duvar yükseliyordu, bense çizimleri ve anlamlarını düşünmekten kendimi alamıyordum. Boş bakan çocuğu anımsarken Araf’a baktım ve o çocuğu tekrar gördüm. Boş bakıyordu ama boşluklardan acı sızıyordu.
Gizem’in süslü arabasının içinde ne kadar eğreti dursa da beni geldiğimden çok daha hızlı bir şekilde evime ulaştırmıştı. Birkaç sokak önce inmeyi düşünüyordum ama navigasyonda ev adresim kayıtlı olduğu için nerede oturduğumu sormamıştı bile. Binanın önüne park ettiğinde ikimiz de arabadan indik. Soğuk rüzgâr yüzüme çarptığında ürperdim ama Araf üstündeki kapüşonla gayet rahat görünüyordu, saçlarım rüzgârda savrulurken bir süre saçlarımı izledi. Bakışlarına yine o boşluğu koymuştu, arkasında ne gibi duygular biriktirdiğini bilmiyordum. Anahtarı bana verip geldiğimiz yönün tersinde yürümeye başladığında onu bir süre izledim ama aklımdan iyi geceler demek geçtiğinde vazgeçip binadan içeri girdim.
O bir katildi. Bildiğim andan beri yanında olduğum her saniye davranışlarındaki gizli ikaz bana bunu hatırlatıyordu ama kendime katil kelimesinin anlamını defalarca kez hatırlatmak zorunda kalan taraf bendim.
Eve girdiğimde Gül kanepede uyuyakalmıştı, üstüne battaniye örtüp odama geçtim. Aklım Araf’ın söylediği tekerlemeye ve çizdiği resimlere kayarken üstümü değiştirmeden yorganın altına girmiştim. Araf’ın rahatlığı kafamda soru işaretleri oluşmasına sebep oluyordu. Bu konuda dalga geçecek kadar rahattı. Benim neden kimseye bir şey söylemediğim ise ayrı bir sorundu. İşe girerken verdiğim söz bir yana, asıl sebebi kendim bile bulamıyordum.
Uykusuzluğumun verdiği etkiyle gözlerimi kapattım, uykuya dalarken Araf’ın sesi kulaklarımdaydı ve resimleri çizerken onu kapıdan izliyordum. Küçük çocuk oydu.
“Anzel.”
Yorganı kafama çekip homurdandım. Annem adımı kısaltıp söylerdi hep, alışmıştım.
“Kalksana. Gidiyorum ben, Emre aradı.”
Sesin Gül’e ait olduğunu anladığımda annem olduğunu sandığım için kendime kızdım. Yatakta doğrulurken gözlerimi ovuşturuyordum. Gül montunu giymişti ve yüzündeki ifadeden iyi bir telefon konuşması olduğunu anladım.
“Adımı düzgün söyle,” Annemden başkası adımı kısaltmazdı. “Ölmemiş yani.” dedim, sesim boğuk ve sinirli çıkmıştı. Çünkü biliyordum, Emre her zamanki mantıksız açıklamalarından yapacaktı ve Gül’de buna inanıp peşinden gidecekti. Gül kafama hafifçe vurduğunda sinirli bakışlarımı yüzüne sabitledim.
“Araf’ın işleri yüzünden başının belaya girdiğini anlattı,” Neşeli sesi kulak tırmalıyordu. “Hastanede ama durumu iyiymiş, dün ne yaptın bilmiyorum ama işe yaramış. Teşekkür ederim.”
Her sokağın sonu çıkmaz yola bağlanmaz, her insanın boşluğu bir yerde son bulmazdı. İnsan kendi sonsuzluğunda bir kara delikti, benim kara deliğim de geçmişti. Mutluydum ve bu körü körüne bir mutluluk değildi. Hayatın dönüm noktaları vardı, ki ben daha ilk virajda direksiyon hakimiyetini kaybeden kervan içerisindeydim.
Mutluluğu bilmeden bir hayatta hapsolmak kolaydır, bilmediğiniz bir şeyin özlemini çekemezsiniz ama elinizde olan bir şeyi beklemediğiniz bir anda kaybettiğinizde bunun acısı sizi o ana hapseder ve ilerleme şansınızı dönüm noktasından bırakmış olursunuz. Akan zaman, her saniye sizi kendinden soyutlar ve herkes ilerlerken siz aynı noktada kalırsınız. Bunu fark ettiğinizde de artık o kadar geç kalmışsınızdır ki zamana yetişemezsiniz. Bu sefer çabanız sizi daha çok batağın içine çeker. Ta ki nefessiz kalana, pes edene, teslim olana kadar. Bir el gelip sizi kurtarmaz ve yalnızlığınız da size merhem olmayı çoktan bırakmıştır. Şanslıysanız fiziksel olarak ölürsünüz. iyimserliği bir kenara bırakalım, ruhunuz bile sizi terk eder ve o boşluk benliğinizi kaplamaya başlar ama ölemezsiniz.
Gül evden çıktığında boğazımdaki düğüm, hıçkırığımın üstünde bir tıpa gibiydi. Yutkunsam o tıpayı açacaktım biliyordum. Bu yüzden nefes bile almadım, gözyaşlarımın yanaklarımı ıslatmasından bıkmış usanmıştım. Bu ruh halimden ve bitmek bilmeyen boşluktan nefret ediyordum. Ellerimi gözlerime bastırıp hafifçe inledim, içimde yankılanan ses bundan çok fazlasıydı.
Saat öğleni geçiyordu, işe gitmeme birkaç saat vardı. Dün geceden sonra Araf’ı görecek olmak karnımın kasılmasına yol açtı ve çevresinde dönüp durduğum ama asla içeriğine girmek istemediğim düşünce silsilesi içinde buldum kendimi. Onun bir zamanlar mutlu olup olmadığını düşünmem çok mantıksızdı, sızlana sızlana hazırlanıp dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Bu neredeyse imkansızdı. Kahkaha attığı bir an var mıydı? Ailesi ya da küçük bir kardeşi? Telefonum çaldığında bu düşüncelerin önünü kesmeyi bırakmıştım.
“Efendim?” dedim.
“Selam, n’aber?” dedi Mahfi. Artık iletişimimiz selamlaşmadan öteye gidiyordu ve iyi anlaşıyorduk
“İyiyim, senden?”
Arkadan korna sesleri duydum ve ağzından masum bir hakaret çıkınca gülümsemeden edemedim, asla küfür etmiyordu.
“İyiyim. Seni biraz sonra alsam olur mu? İşe erken gidip erken çıkacağım bugün.”
“Olur olur, zaten sıkılıyordum evde. Gelince çaldır, ben inerim aşağı.”
Mahfi’yle evlerimiz yakın sayılırdı, işe beraber gidip geliyorduk ve bana çok kolaylık sağlıyordu. Telefonu kapattıktan ve üstümü giyindikten sonra aramasını beklemeden aşağıya indim çünkü evden çıkabilmek benim için büyük bir lütuftu. Mahfi çok geç olmadan geldi, işe giderken her zamanki sohbetlerimizden birini ediyorduk ama farklı olan bir şey vardı. Bunun göğsümün hemen altında peydahlanan rahatsız edici his olduğunu anlamam uzun sürmedi, Sermest’e yaklaştıkça bu his büyüyordu.
Aniden yapılan frenle neredeyse cama yapışıyordum, taktığım kemerin baskısı omzumu yaktığında yüzümü buruşturdum. Bir araba önümüze kırmıştı ve içinden inenler pek dost canlısı görünmüyordu.
“Bu ne şimdi?” dediğini duydum Mahfi’nin. Arabadan inmek için kemerini açtı ama elimi koluna koyup arabadan inmesini önlemeye çalıştım.
“Bence inme, pek dost canlısı durmuyorlar.” dedim. Ama gelenlerin de bizim inmemizi beklediği söylenemezdi. İki kişi benim tarafıma gelirken bir kişi de Mahfi’nin tarafına geçti ve kapının açılmasıyla dışarı sürüklenmem bir oldu. Eterin yakıcı kokusu burnumu doldurduğunda çığlığım yarıda kesildi ve nefes almayı kesip çırpınmaya devam ettim. İleride onun tarafına dolanan adama karşı çıkmaya çalışan ama başarılı olamayan Mahfi’yi gördüm. Bayılmamak için sarf ettiğim çaba tuttuğum nefesi tüketti ama çırpınmayı kesmedim.
Mahfi’nin “Bırak!” diye bağırdığını duydum ve bu duyduğum son ses oldu. Enseme inen darbeyle birlikte olduğum yere yıkıldım, etraf kararırken ciğerlerimi bulup derin bir nefes almaya çalıştım ama elimi boşluğa atmaktan başka bir şey yapamadım.
“Uyandığında biraz su içir. Sesi çok çıkarsa ağzını bantla.”
Sesler kulağımda yankılanıyordu, uğultunun altında kısık sesle konuşan birilerini duydum ama kulağımdaki vızırtı bir türlü geçmiyordu. Gözlerimi araladım, yüzüme vuran ışıkla birlikte ensemdeki sızı arttı ve istemsizce inleyerek başımı yana eğdim. Etraf netleşirken hissettiğim merak duygusu sönmeye başladı, hissettiğim telaş ellerimin bağlı olduğunu anladığımda katlanılamaz hale geldi ve kurtulmak için kıpırdandım ama sadece ensemdeki acıya bileklerimdeki acıyı eklemiş oldum.
“Boş yere çırpınma, canını yakmaktan başka bir işe yaramaz.”
Yanıma gelen adamın bıkkın sesi maskesinin altında boğuktu, başımı kaldırıp elindeki şişeden su içirdi ve itiraz etmeden suyu yudumladım. Etrafımda bir sürü koli vardı ve çevremdeki görüntü bir depoyu andırıyordu. Plastik bir kabloyla demir boruya bağlanmıştım, ellerim başımın üstündeydi ve yerde oturuyordum. Yerin soğuğu kıyafetlerimden tenime ulaşıyordu. Ensemdeki sızı bana buraya getirilmeden önce olanları hatırlattı ve Mahfi’nin telaşlı yüzü gözlerimin önüne geldi.
“Arkadaşım,” dedim. Adam geri çekilirken bana bakmadı bile. “Yanımdaydı, ona ne yaptınız?”
“Burada bağlısın ve arkadaşını mı soruyorsun?”
Adamın sesi o kadar sıkıntılı geliyordu ki benim yerime onu burada zorla tuttuklarını düşünmeme yol açıyordu. Maskesini sertçe çekiştirip düzgün durmasını sağladı, ellerinin üstünde bir sürü leke olduğu dikkatimi çekmişti. Daha sonra polislere anlatabileceğim her detayı yakalamak istercesine adamı süzmeye devam ettim.
“Neden buradayım?” dedim. Telaş bir örtünün altına saklanmıştı ve yapmam gereken tek şey o örtüyü kaldırmaktı. Beynimin bir kısmı bunun için can atıyordu ama telaşın bana fayda sağlayacak son duygu olduğunu bilen diğer kısmı onu baskılamakta ustaydı.
“İçeridekiler,” diyerek odadaki tek kapıyı gösterdi ve küçük gözlerini bana dikti. “Babanın seni önemsediğini ve onu tuzağa çekmek için iyi bir yem olduğunu düşünüyorlar.”
Babam mı?
Şaşkınlığımı dışarı yansıtmadım ama duraksamamı gizleyebileceğim bir yol yoktu. Kaçırılmamı neye yoracağımı hiç düşünmemiştim ama babam son seçenekte bile değildi, Araf’ın işlerinden dolayı olduğunu bile düşünebilirdim. Nasıl bir iş onu tuzağa düşürmek için beni yem olarak kullanmalarını gerektirebilirdi?
“Ben de öyle düşünmüştüm.” dedi adam. Kaşlarımı çatıp daldığım yerden ona döndüm, neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Beynim yavaş çekimde çalışıyor gibi hissediyordum.
“Ne?”
“Babanın seni önemsediği yok. Boş yere seni kendimize yük ettik.”
Bu teorinin doğru olma ihtimali içimde bir sızıyı ortaya çıkardı, babam beni önemseseydi son zamanlarda bu durumda olur muyduk? Konuşmasam da duygularımı çok belli ettiğimi bildiğimden yüzümü ifadesiz tutmaya özen gösterdim.
“Aynı fikirde olmamız ne hoş.” diyerek teorisinin doğru olduğuna ikna etmek istedim. Ama ikna olsa bile bu neyi değiştirirdi? Beni bırakacaklarını düşünmüyordum.
Adam dışarı çıkıp kapıyı kilitledi. Sakinliğimi korumayı başararak bir süre hareketsizce bekledim ve çevredeki sesleri dinledim ama kapının ardında duyduğum kahkaha sesleri dışında çevreden hiçbir ses duyamıyordum. Ne kadar seslensem de kimse bana bakmadı.
Duruşumdan dolayı omuzlarım ağrımaya başladığında hava kararmıştı, tepedeki küçük camdan gelen ışık da kesildiğinde çabalamaktan yanan bileklerimle başbaşa kaldım. Kahkaha sesleri de kesilmişti. Ve panik içimde yavaş yavaş yükselmeye başladı. Derin nefesler aldım, bunun hiçbir faydası yoktu.
“Panik seni buradan kurtarmayacak.” dedim kendi kendime. Bileklerimin acısına rağmen tüm gücümle çırpındım, buradan çıkmam gerekiyordu. Yeniden denedim. Yeniden ve yeniden.
“Kimse var mı?!” diyerek tekrar bağırdım, acıktığımı söyleyebilirdim ya da başka bir bahane bularak en azından ellerimi çözmelerini sağlayabilirdim ama kapının diğer yanında kimse olmadığını biliyordum. Kimse yoktu, gitmişlerdi ve belki o adam benim bir işe yaramadığımı söylediği için bir daha hiç gelmeyeceklerdi. Gözyaşlarımı dudaklarımı ısırarak gözlerimin içinde tutmaya çabaladım, derin nefesler alarak gözlerimi kapattım ve karanlıkta olmadığımı düşünmek için uğraştım.
“Hadi!” diyerek tekrar bileklerimi aşağıya doğru çekiştirdim ama ben uğraştıkça plastik daha sıkılaşıyor gibiydi, bu sefer gelen gözyaşlarımı tutamadım ve zifiri karanlıkta bir ışık görmeyi bekleyerek çevreme bakındım. Beni bekleyen kara boşluktan başka hiçbir şey yoktu.
Karanlık. Karanlık. Karanlık.
Telaş, diğer bütün kötü duyguları beraberinde getirerek yüzeye çıktı. Aldığım sığ nefesler artık yetmeyene kadar suyun yüzeyinde bu duygulardan başka bir şey yoktu. Elimi daldırsam daha çoğunun çıkacağını biliyordum ama devam eden zifiri karanlık beni o suyun içine ittiğinde daha çoğunu çıkarmama gerek kalmadı. Her şeyin tam ortasındaydım, bütün duygular bir anda üzerime hücum etti ve boğulmaktan başka seçeneğim yoktu. Nefes alamıyordum, nefes almaya çalıştıkça ciğerlerime korku çekiyordum. Bunun sonu belliydi, bayılacak ve tekrar uyanacaktım. Karanlıkla tekrar yüzleşecektim. Bu düşüncenin yarattığı çaresizlik bütün duygulardan daha güçlüydü ve belki de zihnim bana acıdığından, ağzımdan bir hıçkırığın kaçmasına izin verdi.
Çocukken karanlıktan korktuğumda ve ağzımdan ufacık bir hıçkırık kaçtığında babamın anında odama gelip beni kollarının arasına aldığı zamanların hatırası havada asılı kaldı. O kapı neredeyse, babamın ışığı da kendisiyle getirerek kapıyı açmasını ve beni kollarına almasını bekledim. O kapı aralanmadı, o ışık karanlığı delmedi ve karanlıktan başka beni saran da yoktu.
Babam gelmeyecekti.
Bir yerlerde bir şeyler yere düştü.
Bilincin kıyısında gezerken duyduğum sesin hayal ürünü olmasından başka bir şey gelmiyordu aklıma. Aklımı kaçırmamak için olmayan şeyler duyuyordum ve bu zihnimin acil durum planı olmalıydı. Ama uğultular da diğer seslere eklenince ve daha yakından gelmeye başlayınca tereddüte düştüm. Bu sesleri ben mi uyduruyordum?
“Anzelha!” dediğini duydum birinin. Tanımadığım bu ses akmayı bırakan gözyaşlarımın mutluluktan tekrar akmasına sebep oldu ama ona seslenecek gücü kendimde bulamadım. Beynim dilimle arasındaki bağı kaybetmişti sanki.
Kapı aniden açıldı ve yüzüme tutulan fenerden gelenenin kim olduğunu göremedim. Belki de bababamdı, hıçkırığımı duymuş ve beni kurtarmaya gelmişti.
“Şşş, tamam. Geçti.”
Araf’ın sesini duyduktan hemen ardından kokusu ciğerlerimi doldurdu. Feneri yere bıraktı ve yanıma çöktükten sonra ellerimi çözmek için yukarı uzandı. Ağlamamı durduramıyordum, onun burada olduğuna inanamıyordum ve bunun hayal olması çok yüksek bir olasılıktı ama buradaydı işte.
Hislerimin tarifi zordu, o an Araf’la ilgili beni çelişkiye düşüren bütün düşüncelerim susmuştu. Kokusu güvendi, onun karanlık olduğunu düşünürdüm ama o karanlıktaki ışıktı. Gözlerine bakmak istedim, kehribarların bana andırdığı şey saf ateşti ama şu an bu beni korkutmaktan çok sıcaklığı vaad ediyorlardı.
Araf ceketini çıkarıp omuzlarıma attı ve ilk önce ceketini sonra da kollarını bana sararak olduğum yerden kaldırdı. Düşünmeden kollarımı boynuna doladım, bana sunulan oksijenmiş gibi kokusuna tutundum ve başımı omzuna yasladım.
“Geçti.” Saçlarıma doğru tekrar fısıldadığında hıçkırıklarımın devam ettiğini yeni fark etmiştim, titremelerim soğuktan mıydı bilmiyordum. Araf yürürken çevrede başka insanlar da gördüm ve ellerindeki fenerlere odaklanıp karanlığı bertaraf ettim. Dışarısı da içerisi gibi kapkaranlıktı. Tanıdık birkaç ses duydum ve Araf da bir şeyler söyledi ama ayırt edemiyordum. Babamın ismini duyduğumda doğrulmaya çalıştım, bedenim bana ihanet edip Araf’ın kollarında hareketsiz kaldı. Dudaklarımdan kaçmaya çalışan hıçkırığı ağzımın içine hapsederek ağlamayı kesmeye odaklandım ve hıçkırıklarımı dindirmeyi başardım.
Araf beni, ona ait olduğunu kokusundan anladığım arabanın ön koltuğuna oturttuğunda sıcaklık bedenime hoş geldin dedi. Torpidodan çıkan su şişesini gördüğümde ağzımın kuruluğunu farkına vardım, çok susamıştım. Düştüğüm durumun utancı içerisinde bakmaktan kaçtığım gözlere kaçamak bir bakış attım ve dikkatlice beni izlediğini gördüm, gözlerimi kaçırmam ve elindeki suyu almam arasında bir saniye bile yoktu. Çok susamış olmama rağmen bir yudum içecek takati kendimde bulabildim ve midem de daha fazlasını kabul etmeyeceğini belirtmek istercesine kasıldı.
“Te-teşekkür ederim.” diye mırıldandım. Araf gözyaşlarımı silmek ister gibi elini kaldırdıysa da bana dokunmadı ama bakışlarındaki anlam bile güvende hissetmeme yeterdi. Neden güvende hissediyordum?
“Etme.” Sesi samimi ve anlayışlıydı. Gülümsememi saklamayı bile düşünmedim, belki beni deli sanacaktı. Ama Araf’ın bu yönünü böyle bir olayla öğreneceğim aklımın ucundan geçmezdi. Arabanın kapısını kapattı ve beni çeride tek başıma bıraktı. Yanına gelen Oğuz’a bir şeyler söylerken sesi uğultudan ibaretti, Oğuz’la göz göze geldiğimde bana en sıcak gülüşlerinden birini yolladı. Hayal ürünüm müydü bilmiyorum ama Araf’ın gerildiğini görmüştüm.
Etrafta hiçbir şey yoktu, beni çıkardıkları depoyu aydınlatan araba farları dışında kara bir boşluktu burası. Titredim ve kuruyan dudaklarımı ıslatıp arkama yaslanarak ışığı izledim. Araf’ın ceketine ve kokusuna sarılırken dışarıda onunla birlikte gele birkaç kişiyle konuşuyordu, tenimin soğukluğuna tezat oluşturacak şekilde içim çoktan ısınmıştı. Babam yüzünden burada olduğumu biliyor muydu yoksa benim gibi o da kendisi yüzünden burada olduğumu düşünüyordu merak ettim. Belki de babam yüzünden burada olduğumu bilse beni kurtarmaya gelmeyecekti. Bu ihtimal içimde varlığını bile unuttuğum bir noktayı sızlattı. Biraz önce yaşadığım korku zihnimde kök salmıştı ve birden bire oradan sökülüp atılınca geride boşluk bırakmıştı. Köklerin bıraktığı boşluğa hangi duygunun köklerini ekmem gerektiğinden emin değildim. Güven, endişe, heyecan? Gözyaşlarımı silip yerimde huzursuzca kıpırdandım, heyecanın duygularım içinde bir yeri olmamalıydı.
Babam. Babamı aramalıydım.
Araf arabaya doğru yürürken bakışlarımı ondan çekmedim. Ceketi olmadan üşüyor gibi görünmüyordu. Arabanın iç ışığı açıktı ve ona baktığımı göreceğini biliyordum ama gözlerimin temas edene kadar yine de umursamadım bu durumu. Bana baktığında gözlerimi kaçırıp arabaya binmesini bekledim. Kapıyı kapatmasıyla aynı anda konuşmuştum.
“Babamı aramam gerekiyor.” dedim. Umursamaz bir şekilde bana bakıp arabayı çalıştırdı, yine de hareket etmek için diğerlerinin aramızdaki mesafeyi açmasını bekledi.
“Şu an babana ulaşman pek güvenli olmaz, güvenli olduğunda yanına götüreceğim.”
Biliyor muydu?
“Sen,” yutkundum. “Biliyor musun?”
“Cüzdanını düşürdüğün andan beri.” direksiyonu çevirirken sessizliğimin nedenini öğrenmek için bana baktı. Bense ne olduğunu çözmeye çalışıyordum.
“Anlamıyorum.” diye mırıldandım. Anlamıyordum, ne sormam gerektiği hakkında bile bir fikrim yoktu. Sanki beni boşluğa atıp tutunacak bir dal bulmamı söylüyorlardı.
“Kurtiz Baralp’in kızı olduğunu biliyorum, demek istedim.” diyerek tane tane açıkladı ve kaşlarını çatarak bana baktı.
“Babamı tanıyor musun?” dedim. Araf garip bir şekilde bana baktı, sanki gözümün önünde görmem gereken bir şey vardı ama ben inatla onun ardına bakmaya çalışıyordum. Çıkmaz bir sokaktaydım ama duvarın ötesine geçmekte ısrarcıydım. O duvarda parlak ışıklarla babamın adı asılıydı.
“Şaka yapıyorsun herhalde,” dedi ama bunu daha çok kendi kendine söylüyor gibiydi ve sesindeki alaycı tonu duymamak imkansızdı. “Senin hiçbir şeyden haberin yok.”
Sinir olmaya başlamıştım. Ama Araf benim sinirimle alay ediyor gibi görünüyordu. Yüzü ifadesizdi ama içinden bana güldüğüne yemin edebilirdim.
“Zevk mi alıyorsun bu halde olmamdan?” saldırgan tavrımı kelimelerime gizlemiştim ve ağzımdan çıktıklarında istediğim etkiyi yaratmışlardı. Araf’ı çözmek zordu, biraz önce gördüğüm alaycı ifade şimdi yoktu ve zihinsel sağlığımı sorgulamama sebep oluyordu. Bahsi geçen alaycılık sanki hiç orada olmamıştı.
“Aksine, beni üzüyor.” dediğinde ikimiz de bu sözlerinin etkisiyle sustuk. Camdan dışarıya baktım, yarattığı hislerin beni ele geçirmesine sadece bir dakikalığına izin verdim ve kendimi toparlayarak odak noktamıza geri döndüm.
Ona baktığımda o da bana bakıyordu, söyleyeceğim her neyse boğazımda düğüm olarak kaldı çünkü gözlerindeki bu duyguyu daha önce hiç görmemiştim. Ellerimi uzatıp tutsam o duygu her neyse o da bana uzanacaktı ya da bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolup gidecekti. İkinci ihtimali göze alamadığımdan uzanmaya çekindim.
“Gerçekten göründüğün kadar masum musun yoksa beni bile kandırabilecek kadar iyi bir oyuncu musun?”
“Bir şey bilmiyorum.”
Zihnim otomatik olarak savunmaya geçti ama cevabı bildiğini sonra anladım. Hiçbir şey bilmediğimi farkındaydı ve o da bunun şaşkınlığı içerisindeydi. Babamın ve Araf’ın aynı işlerle uğraştıklarını anlamıştım ve bu beni olması gerektiği kadar şaşırtmamıştı ama babam tam olarak ne yapıyordu? Araf neden bildiğimi düşünmüştü ya da neden beni kurtarmaya gelmişti bilmiyordum.
“Babanın bilerek seni çevreme soktuğunu düşünmüştüm.” dedi.
“Çok garip, ya kendine çok güveniyor ya da sana ne olacağını hiç umursamıyor.”
İhtimallerini sıralarken içimdeki küçük kız çocuğu ikinci ihtimali çoktan elemişti ama o zaten babasına aşıktı.
“Babam sizin yanınızda işe girdiğimi bilmiyordu.” diyerek istemsizce onu savunmaya çalıştım. Bilse izin vermezdi, bilse beni böyle bir riske atmazdı ama bu işlere bulaşıp burada olmama sebep de o değil miydi?
“Bu işlere tekrar bulaştığında seni tehlikeye atacağını biliyordu.”
Bunu sesli olarak söylemesi düşündüğümden daha fazla canımı yaktı. Gerçekleri rahatlıkla dile getiriyor olması Araf’a öfkelenmem için gayet yeterli bir nedendi.
“Babamın beni bilerek yanına yolladığını mı düşündün? Düşmanın mı?” dedim. Konuyu başka bir yöne çekmek istiyordum, canımı daha az yakan bir konuya.
“Düşmanım değil. Baban başkalarının köstebekliğini yapar. Böyle bir adam dostu için bile tehlikelidir.”
Düşüncelerin ağırlığından olsa gerek, saç diplerim karıncalanıyordu. Saç diplerimi ovalayıp derin bir nefes aldım.
“Dostun mu?”
“Değil.”
Tekrar derin bir nefes aldım ve nefesimi yüksek sesle dışarı verdim.
Bu hayatı kendime mesken edinemezdim, Oğuz ve Melisa’yla arkadaşlığımı başlamış sayılmazken dahi bitirmeliydim ve Araf’tan kaçmalıydım çünkü bu hayat benim olabileceğim bir hayat değildi. Güvenli sınırlar içine tekrar dönmeliydim.
Koca bir yalan. Hayatım bir yalandı. Güvenli sınır yoktu, çoktan olmak istemediğim yerdeydim.
“Ne zamandan beri bu işlerin içinde?” dedim. Öğrenmeye ihtiyacım vardı, annemden sonra mı katılmıştı yoksa hep mi bu işlerle uğraşıyordu bilmem gerekiyordu.
Annem bu hale geldikten sonra bu işlere karıştıysa eğer, vicdan azabından ölürdüm. Aileme sahip çıkamamıştım, annemden kalan tek şey bizdik ve artık bir aileye sahip değildim.
“Kendimi bildim bileli. Bırakmıştı ama tekrar döndü. Yaklaşık iki yıl ömce.” dediğinde ona saldırıp sözlerini geri almasını söylemek ve kendimi parçalayıp her boşluğuma sızan azaptan kurtulmak istedim. Bunu gerçekten çok istedim, içten içe geçmesi için yalvardım ama geçmedi. Aksine, vücudumdaki her noktaya yayıldı. Parmak uçlarıma, saç tellerime, dokularımda gezinen kanıma, hücrelerimdeki boşluklara. Her yere, her zerreme.
Aile, kızım. Aile her şeydir. Senin sen olmanı aile sağlar ve eğer ailene sahip çıkmazsan kendine sahip çıkmazsın.
“Özür dilerim.” dedim anneme, kısık sesimin aksine zihnimde çığlık çığlığa bağırıyordum. “Özür dilerim. Çok özür dilerim.”
Elim göğsümün altına yerleştirdim ve oradaki boşluğu söküp atmak istercesine yumruk yaptım. Yumruğumla birlikte bir el kalbime uzandı ve kalbimi sıkıp acıyla kıvranmama sebep oldu, canım yanıyordu.
“Beni anneme götürür müsün?”
Ağlamamak için kendimi sıkarken dönüp Araf’a baktım. Gözlerinde anlayışla bakışlarıma karşılık verdi ve olumlu anlamda başını salladı.
Hangi hastanede yattığını bildiğini tahmin etmiştim, hakkımda her şeyi bildiklerini düşünüyordum. Acılarımın elinden tutup hastane koridorlarında ilerledim. Vicdanım da benim elimi tutuyordu ve şeytanım yine yanımda durup bana destek çıkıyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde annem hareketsiz bir biçimde her zamanki yerinde yatıyordu, yan tarafında duran çiçekler solmuştu ve soluk sarı lalelerin yansımasını annemin yüzünde görür gibi oldum.
Elim annemin sıcak yanağına düşerken zayıf teninde ince parmaklarımı gezdirdim. Ellerim titriyordu, ince kemiklerimin arasına annemin cılız ruhunu hapsetmiştim ve ışığı sönüyordu.
“Annem,” dedim. “Tenin mi solmuş senin?”
Ruhun solmuş.
Yanındaki minicik yere kıvrıldım ve ona sarılarak başımı göğsüne yasladım, kalp atışları kulağıma gelirken içim acıyla sızladı. Nefesim kesilmişti, şah damarıma bir bomba düşmüştü ve her yutkunduğumda bomba orada olduğunu hatırlatıyordu.
“Ne olur uyan anne.”
Elini tuttum ve kalp atışlarını artık duyamamanın korkusuyla başımı göğsüne daha çok bastırdım. Cennetim burada yatıyordu, cennetin kapıları bana kapanmıştı ve oradan kovulmuştum. Annemin kokusunu içime çekerken onun yerine hastane kokusu karşıladı beni ve annemi arayan yanım hiçliği avuçladı.
“Canım,” Nefes alamadım. “Canım.”
Canımın yandığını söyleyemedim, elini kalbime bastırdım ve kanımın ona can vermesini istedim. Ruhumu ruhuna katmak için yanıp tutuşuyordum. Acım onun yokluğunu terbiye ederken içimdeki uslanmaz çocuk kabullenmemekte ısrarcıydı.
“Anne. Ne olur.” Dedim. Hıçkırıklarımın arasında cehennemimin ateşini, şeytanımın sivri tırnaklarını biriktirdim ve gözyaşlarımla anneme kustum. Ateş kustum, su kustum, nur ve katran kustum. Kustuğum her şey içimde katlanarak tekrar birikti ve biriken her yansıma farklı bir hıçkırığı kucakladı. Annem gözlerini açmadı ama kalbi de durmadı. Annem kollarını açarak cennetini bana sunup beni kucaklamadı da beni cehennemin dibine atmadı da. Ama bacağımdan tutup beni karanlığa çeken pençelerden kurtarmak için gelmedi. Annem gelmedi.
“Kalk. Hadi kalk, hadi kalk.”
Omuzlarından tutup onu kaldırmayı denedim, bileklerimde biriken is annemin yüzünden kayıp dipsiz kuyuma karanlık kattı. Annem kalkmadı, gözlerini açıp dipsiz kuyuma dip olmadı.
“Özür dilerim anne, yapamadım.”
Atamadığım çığlıkları hıçkırıklarıma kambur belleyip attım dışarı, dilimdeki kan tadı birikmiş kelimelerin iziydi.
Pimi çekilmiş bir bombaydım ve herkes benden patlamamı bekliyordu. Patlamadım, bir gün patlar mıydım bilmiyordum ama vermem gereken tepkileri veremediğim gibi içimde kopan fırtınaları yansıtamıyordum. Belki de patlamıştım, sadece kendimi parçalara ayırmıştım ve enkazın altında kalan yerlerimin sızısı hafiflemiyordu.
Ayağa kalktım, aynaya baksam göreceğim çökmüş, yaşanmışlıkların izlerini kırışıklıklarında taşıyan ve ölüm kokan benin aksine dışarıya dimdik gösterdim kendimi. Yalanımın kılıfını tepkisizliğim süsledi ve attığım yalana kendimi de inandırmak istedim. İyiydim.
Dışarıya çıktığımda Araf beni bekliyordu. Ceketini üstümden çıkartmadığımı yeni fark ettim, siyahlara büründüğü için kehribar rengi gözleri daha çok ortaya çıkmıştı ve gözlerindeki boşluk bile kehribarın yakıcılığını gölgeleyemiyordu.
“Ölmek istiyorum.” dedim gülerek, gülüşüm kırık bir yakarıştı. Katildi, beni öldürür müydü? Katildim, kendimi öldürür müydüm? Araf’a doğru yürürken gözlerini benden çekmedi. Yanına ulaştığımda hala bana bakıyordu, söylediğim şeye tepki vermeyeceğini düşünürken aynı zamanda neden böyle bir şey söylediğimi de tartıyordum. Araf çıkışa doğru yürüdü ve onun yanında ilerlerken kendimi garip bir şekilde boşluk gibi hissettim. İçimde bir boşluk yoktu, boşluk bendim. Bu huzur demek değildi ama acımı hissizleştirmekti, hissetmemekti.
“Yaşıyor muydun?” dediğinde hastaneden çıkmak üzereydik. Gözlerim gözlerini buldu, Araf’ın sesi saçımı okşadığında şeytanımın sivri tırnaklarını derimde hissettim, şefkati beni kanatıyordu. Göstermelik şefkati. Araf, şeytanımdı.
“Nefes alıyorum.” dedim. Hastaneden çıktık ve arabaya doğru yürüdük.
“Nefes alıyorsun.” dediğinde sesindeki gizli tını ciğerlerimi havasız bıraktı. Devamını getirecekmiş gibi cümleyi yarım bırakmıştı ve devamında ne diyeceğini biliyordum.
Nefes alıyorsun, yaşamıyorsun.
Arabaya bindiğimizde onu izledim, ellerinin üzerindeki lekeler dikkatimi çekti. Boynundaki gibi yanık izini andıran küçük yuvarlak izler ellerinin üstünde de vardı ve ışıkta daha soluk duruyorlardı. Ne yaşamıştı tahmin bile edemiyordum, o izler nasıl oluştuğunu ve fiziksel yönden ziyade psikolojik yönden ne durumda olduğunu merak ediyordum. O izler, ruhunu yakmış mıydı?
“Sen yaşıyor musun?” derken buldum kendimi. Dilimle beynim arasındaki eleği yitirmiş gibiydim.
Elini oturduğum koltuğun arkasına yaslayıp geri geri çıkarken arkasına baktı ve gözleri gözlerime bir saniye kadar tutunup hemen geri çözüldü.
“Ölmüyorum.” dedi.
En derinlerde sakladığım kutunun kapağı açıldı ve içindeki şimşekler karanlığımı bir saniyeliğine aydınlattı. Etrafımda siluetler gördüm, her silüetin içinde bir çocuğun yakarışı vardı ve o çocuğun boş kehribar gözleri bir şeylere muhtaçtı.
Ölmek istiyordu. Ya cenneti ya cehennemi istiyordu, arafta kalmayı değil. Kendine tutsak kalmayı değil.
Sayamadığım kadar çok olasılık aklımı karıştırıp içimi kemirirken dışarıya yansıttığım soğukkanlı tavırlarım kendimi sakladığım bir kılıftı. Kendimi kendimden sakınıyordum çünkü ben bir tek kendime zarar verebilirdim, en büyük zararım kendimeydi.
Piyano sesi huzurlu bir biçimde arabanın içini doldurdu ama Araf’ın olduğu tarafa bakmadım. Klasik müzik dinleyebileceği aklımdan geçmezdi ancak bu müzikte acı doluydu. Resimleri gibiydi, kemanın telleri acıyla titreşiyor ve piyanonun her tuşunda çalan kişi acılarının üstünde geziniyordu.
“Birkaç sorum var.” dedim. Bir sürü sorum vardı ama hiçbirini sormak istemiyordum. Babamla ilgili yeni bir şey öğrenmek istemiyordum. Araf gözlerini yoldan ayırmadı, güneş doğuyordu ve trafik kilitlendiği için durmak zorunda kaldık.
“Sor.” dedi, kusursuz bir yüzü vardı. Dirseğini kapıya yaslamıştı ve parmaklarını şakağına bastırmıştı. Müzik arabanın içini huzurlu bir acıya boğarken Araf’ın kusursuzluğunun tadını çıkardım ama boynundaki izler gözüme çarptığında huzur gölgelere saklanıp sahneyi acıya bıraktı.
“Nereye gidiyoruz?”
“Yelda’nın evine.”
Arka tarafa doğru uzanıp koltuktan birkaç şişe aldı, tekrar önüne döndüğünde soda şişelerini gördüm ve torpido gözünü açmak için bana doğru hafifçe eğildiğinde kokusu burnuma doldu. Ceketindeki kokudan daha yoğundu. Parfüm müydü yoksa doğal kokusu muydu bilmiyordum ama parfüm olmayacak kadar doğal, doğal olmayacak kadar da güzel bir kokuydu. İstemsizce gerildim ve ben de kapıya doğru yanaştım, Araf bunu fark ettiyse bile tepkisiz kalmayı tercih etti.
Torpidodan açacak çıkarıp şişelerden ikisini açtı ve meyveli sodayı bana doğru uzattı. Şişeyi elinden alırken bana temas etmemeye dikkat ettiği gözlerimden kaçmadı, kaşlarımı çatıp o sade sodasını bir dikişte içerken sodamdan bir yudum aldım.
“Neden?” dedim, o diğer sodayı açarken.
“Güvenli.”
“Beni neden kaçırdılar?”
Sodanın kağıdını şişeden kazımaya odaklanmıştım ve sesim düşünceli çıkmıştı, Araf’ın bana baktığını hissettim. Derin bir nefes aldı.
“Baban boyundan büyük işlere kalkıştı, yani bileti kesilecektir.” dediğinde açık sözlülüğü karşısında sadece yutkunabilmiştim. Babamdan bahsediyorduk.
“Bilet ben miyim?”
“Sensin.” dedi ve ikinci sodasını da bitirip parmaklarını direksiyona vurmaya başladı.
Gergin tavırları tekrar gelmişti ve yerinde duramıyor gibiydi. Gerginleştiği anlarda içeceklere yüklendiğini fark etmiştim, genelde süt içse de şu an sodaya sığınmıştı. Hiperaktif olması ve madde bağımlısı olması arasında gidip geliyordum.
“Babam iyi mi kötü mü?” dedim. Bu şey her neyse, iyi ve kötü taraf olduğundan şüpheliydim ama bir taraf mutlaka olurdu.
“Değişir.” Gözleri gözlerimi buldu ve zihnimde geziyor gibi beni izledi.
“Bana,” Yutkundum. “Bana anlatabilir misin? Yani, neyin içerisinde olduğunuzu anlatır mısın?”
Araf arabayı kenara çekip durdurduğunda geldiğimizi anladım. Arabadan inmedi, ben de oturduğum yerden kıpırdamadım. Ona baktım, bana baktı. İçimi kemiren kurtları onun gözlerinde gördüm, beni korkutuyordu.
“Herkes kendi bataklığında çırpınıyor, olay bu.” dedi. Elini saçlarının arasından geçirip müziği kapattı. Arabadan indiğinde kendi bataklığımda çırpınmayı bırakmış, dibe batıyordum.
Araf’tan bir şey öğrenemeyeceğimi anladım, üstümde hala akşam giydiğim kıyafetler vardı ve pijamalarımı giymediğim için mutluydum. Arabadan inip Araf’ı takip etmeye başladığımda ellerini cebine koymuş binaya doğru yürüyordu. Yetişmek için hızlıca yürüdüm ve ayağım kaldırıma takıldığında sertçe yere düştüm, beton zeminden yüksek bir ses çıktığında utançtan kızarmıştım bile ama sesi duyduğuna emin olduğum halde Araf dönüp bana bakmadı. Minnettardım. Yerden kalkıp toparlandım ve dizimin ağrısıyla arkasından ilerlemeye devam ettim.
“Buraya gelmek yerine evime gitmeyi tercih ederdim.” dedim. Araf asansörün kapısını açmıştı ve aynadan gözlerimiz buluştuğunda geçmem için yol vermişti. Gözlerime gizli bir dalgayla mı bakıyordu?
“Artık evin yok.”
“Ne?” dedim. Benim için önemli olan şeyleri nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyordu? Hayatımda benden daha fazla söz sahibiymiş gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum, tanımadığım insanların arasındaydım ve babamla düşman olup olmadıklarını bile bilmiyordum. Evin yok dediğinde zihnimde onu onayladığım için kendime kızgındım, kendimi yeni evimin aslında evim olmadığına o kadar empoze etmiştim ki Araf evimin olmadığını söylediğinde eski evimden uzakta kaldığım için bunu söylüyor sanmıştım.Ona kızgındım çünkü saatlerdir bana acı gerçekleri söyleyip duruyordu. Birkaç saniye içerisinde Araf’ın içsel sıkıntılarımın dışa vurumu olmadığını da zihnim bana hatırlattı.
“O eve tekrar dönemezsin.” dedi. Sakinliği beni çıldırtıyordu. Bir fırtına vardı ama sadece ben savruluyordum sanki, yağmur yağıyordu ve sadece ben ıslanıyordum. Sel bir tek beni alıp götürüyordu.
“Açık konuşsana.” dedim. Sesim yükselmiş, saldırgan bir hal almıştı ve bedenim de gerilmişti. Araf asansör durduğunda kapıyı açmadı ve gerilen sırtı bakışlarımın ilgi odağı oldu. İkimiz de kıpırdamadık, ışık söndüğünde karanlıkta kaldık.
“O eve dönersen eğer, ölmek için yalvaracak hale gelirsin.” dedi. Bana bakmak için döndüğünde ışık tekrar yandı, kehribarlar bu sefer buz gibiydi. “Yeterince açık mı?”
Cevap vermedim. Hayatımda süre geldiğini düşündüğüm ufak boşluk büyüdü ve beni içine hapsedip boğdu, bütün kapılar suratıma kapandı ve savrulduğum rüzgar bile beni kabul etmediğinde yere çakılmaktan başka seçeneğim yoktu. Belirsizlik silsilesine düştüm ama yüzme biliyordum. Ne boğuldum ne de parçalandım. Araf asansörden çıktığında bedenim komut almış gibi onu takip etti, bedenimi ben yönetmiyordum ve yaşadığım her sahneyi üçüncü bir kişi olarak izlemeye mahkumdum. Benliğim beni yavaş yavaş terk ediyordu, bense onu yolcu edemeyecek kadar yorgun düşmüştüm.
Kapıyı açan Kath, gülümseyerek Araf’a baktı. Yeşil gözlerindeki neşe kirli bir su gibi beni boğdu, gözlerimi kaçırdım. Araf ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiğinde ben de onu tekrar ediyordum.
“Gözüm yollarda kaldı.” dedi Kath. “Seni beklemiyordum Anzelha.”
Araf’a olan sinirimi ondan çıkaramadığım için günah keçisi karşımdaki kız oldu ama vicdanıma yaptığım savunmamı bozuk psikolojime bağlayarak kendimi haklı çıkarmayı başardım.
“Senin evine gelirsem beklersin o zaman.” dedim. Araf’a ters ters baktığımda tebessüm ettiğini gördüm ve sinirlerim iyice tepeme çıktı, dudağının hemen kenarındaki ufak gamzeye tutunan bakışlarım göz devirmemle birlikte onun esaretinden kurtuldu. O kadar dengesizdi ki ayak uyduramıyordum, asansörde oldukça tehditkar gözükürken şimdi tebessüm edebiliyordu.
Araf “Odadayım.” deyip üst kata çıkan merdivenlere yöneldiğinde Kath onun peşinden koştu ve Yelda da alt kattaki bir odadan çıktı, şaşkın bir şekilde bana bakarken merdivenlerden gözlerimi yeni ayırmıştım.
Başımı hafifçe eğip onu selamladım ve oturma odası tam karşımda olduğu için oraya yöneldim. Konuşmaya hazır değildim, iletişimi koparmayı düşünüp geri onların arasına dönmek utanç duymama sebep oluyordu. Belki de babam da birini vurmuştu, kazağının kan olduğunu gördüğüm gece vurduğu kişinin kanıydı üstündeki. Tüylerim diken diken oldu ve koltuğun köşesine çekingen bir tavırla oturduğumda Yelda anlayışlı bakışlarını üstümde gezdirip merdivenlere doğru yürüdü.
“Kath!” diye bağırdığında geniş salondaki kahverengi koltuklarda gözlerimi gezdiriyordum. “Hadi, markete gitmemiz gerekiyor.”
Kath biraz sonra asık suratıyla aşağıya indiğinde Yelda montunu giymişti.
“İstediğin bir şey var mı?” diye çekingen ses tonuyla bana seslendiğinde cevap olarak kafamı iki yana salladım. Evde Araf’la tek kaldığımı fark ettiğimde gerildim, üst kattaydı ve sesini duymuyordum ama aynı yerde tek olduğumuzu bilmek bile beni geriyordu.
Yukarıdan gelen, yüksek sesli müzik evin içini doldurduğunda dikkat kesilip müziği dinledim. Tanımadığım bir kadının sesi ilk önce bir şeyler söyledi ama ne dediğini ayırt edemedim.
“Sen bir aysın, ben kara gece...” dedi kadın. Sesi iliklerime kadar ulaştı, kadın şarkıyı söylemeye devam etti ama kadının sadece sesinin bile öyle bir etkisi vardı ki kendimi istemsizce merdivene doğru ilerlerken buldum. Bu şarkıyı severdim ama bu kadın çok farklı söylüyordu, dinlediğim onca zaman aslında şarkının anlamını kavrayamadığımı anladım. Şarkının ve söyleyenin güzelliği bir yana, bu şarkıyı Araf’ın dinlemesi beni çok şaşırtmıştı.
Merdivene oturdum ve korkuluklara başımı yaslayıp şarkıyı dinledim, kadının bunu söylerken hissettiği ne varsa içime işledi ve aynı hisleri Araf’la paylaştığımı düşünüp bunun garipliğiyle dinlemeye devam ettim. Şarkı bitti, tekrar başladı ve defalarca kez tekrar etti. Merdivenden kalkmadım ve Araf aşağıya inmedi. Şarkının hisleri ruhumu mayhoş ederken zil çaldı ve yerimde sıçrayıp ağaya kalktım, kapıya doğru yürürken şarkı yarıda kesildi. Araf’ın zili duymasını beklemiyordum ama ben kapıyı açıp asansörden inecekleri beklerken merdivenlerden gelen ayak seslerini duydum. Gerilsem de o tarafa dönmedim ve kapıdan dışarı bakmaya devam ettim.
Saçlarımın üstünde hissettiğim nefes titrememe sebep oldu, ürpertiyle arkamı döndüm ve o nefes ruhuma üflenmiş gibi hissettim. Araf arkamda duruyordu ama bana yeterince uzaktı, o nefesi nasıl hissettiğimi bilmiyordum ve ruhumun her bir odacığına yayılan o his kendimi savunmasız hissetmemi sağladı. Ruhumu üşütmüştü. Araf beni süzdü ve gözleri kendimi ısıtmak için kollarıma sürttüğüm ellerimde takılı kaldı. Ne giydiğine dikkat etmediğim için üstündeki haki gömleği daha yeni görüyordum, kollarının katlamıştı ve bu renk ona çok yakışmıştı.
“Gergin gibisin,” dediğinde gayet ciddiydi. Bense ciddiyetinin altında yatan dalgayı sezebilecek kadar önyargılıydım ona karşı. Araf yanımdayken her hareketi farklı algılayacak kadar paranoyak ve telaşlıydım. Hissettiğim şeyler bununla da sınırlı değildi, o çevremde olduğunda sanki birbirine zıt her şey bana karşı birleşiyordu.
“Gergin değilim.” dedim. Kapıyı tamamen açıp asansörden inen Oğuz’u gördüğümde istemsizce gevşedim ve ve tebessümüne karşılık verdim. Arkasından gelen Tuğçe’yi görünce Tuğçe’nin de benim de yüzümüzdeki gülümsemeler soldu.
“İyice bizden biri oldun sen.” dedi Oğuz gülerek. Söylediği şeyi espri olarak söylediğini ve beni kırmak gibi bir amacı olmadığını biliyordum ama yine de kendimi o boşluktan tekrar sallanırken buldum. Kaçarak gitmek istediğim şeylerin ortasındaydım.
İçeri girdiler ve aralarında bir sohbet döndü ama bu sohbete dahil olmak şöyle bir dursun, kulak misafiri dahi olamadım. Beni boşlukta sallandırdıkları ip gerilip boğazımı sıkıyordu ve nefes alamıyordum.
“Oğuz,” dedim. “Biraz konuşabilir miyiz?”
Araf garip bir şekilde bana baktı, kabahat işliyormuş gibi gözlerimi kaçırdığımda aramızda ne döndüğünü ben bile anlamamıştım. Oğuz Yelda’nın çıktığı odaya girerken onu izledim ve içeri girince kapıyı kapattım. Oda öyle cırtlak sarıdan oluşuyordu ki gözlerimi kısmak zorunda kaldım, beynim aşırı görsel yüklenmesi sonucu birkaç saniyeline sersemledi. Odadaki her şey sarıydı, sarının en iğrenç tonuydu. Masa, duvarlar, yatak ve örtüler. Odayı incelerken Oğuz gülüp yatağa oturdu.
“Aramızda normal olan yoktur.” dedi. Başımı salladım ve yutkundum.
“Bak, ben vermem gereken tepkileri veremiyorum. Yani şu an ne tepki vermeme gerekiyor onu bile bilmiyorum ama kendimi olaylara yetiştiremiyorum. Çok boş nokta var, o kadar çok boş nokta var ki-“
“Dur, bekle. Sakinleş.” dedi Oğuz. Ayağa kalkmış ve deli gibi bir o yana bir bu yana salladığım ellerimi tutup beni durdurmuştu. Nefesimi verip çaresizce ona baktım.
“Hissettiğin şeyler normal, tepkisizliğin de bir o kadar anormal ama halledeceğiz. Tamam mı?” dedi. Abim gibi görüp ona sarılmak ve teşekkür etmek istedim çünkü bu bataklıkta beni kolumdan tutup nefes almamı sağlıyordu.
“Tamam,” dedim. “Bana babamla ilgili her şeyi anlat, her şeyi.”
Oğuz beni yatağa oturtup karşıma geçti.
“Babanın ismini daha önce birkaç kez duymuştum ama Araf’ın söylediğine göre benim bildiğimden daha önemli biri. İsmini duymama rağmen artık bu işlerde olmadığı da konuşuluyordu ama iki yıl önce tekrar geri döndü.”
“Devam et.” dedim. Babam hakkında bir şeyler öğrenmenin açlığı ve iki yıldır benden bu kadar kopukken neler olduğunu duyacak olmanın gerginliği, gerilerde bir yerde örümcek ağlarıyla kaplanmış benliğimi uyandırmıştı.
“Baban gerçekten işinin ehli, hakkını yememek gerek. Kimsenin bulamadığı bilgileri bulup nerede kullanacağını çok iyi biliyor, bu yüzden en berbat durumdan bile sıyrılabiliyor. Ama bu sefer altından kalkamayacağı bir işe bulaşmış. İki taraf için de önemli bir mevzu.”
“Neyin tarafları bunlar?” dedim. Anlamadığım nokta buydu. Bir şeylerin çerçevesinde taraflar oluşurdu ama ben burada ortada duran bir sebep göremiyordum.
“Her şey gibi bizim için de iyi ve kötü taraf var ama bu değişken bir şey.” dedi ve duraksadı. Ayağa kalkıp odada dolaştığında ilgimi onda tutmakta zorlanıyordum çünkü gözümü alan sarı renk dikkatimi dağıtıyordu. “Karşı taraf kendi çıkarları için herkesi öldürür, biz de herkesi öldürmesinler diye onları ö- durdurur ve onların çıkarlarını sabote ederiz.”
Bu bilgiyi sindirmeyi sona bıraktım, bir dilim ekmeği çiğnemeden yutmuşum hissi yaratmıştı bende.
“Babam hangi tarafta?” diyerek korkuyla sordum. Duyacağım cevaba hazır mıydım bilmiyordum.
“Baban, işte orası karışık biraz.”
Kaşlarımı çatıp devam etmesini bekledim. Gökhan kapıyı açıp bize baktı ama ona aldırmadım, Oğuz da arkasını dönmemişti.
“Baban bir tarafın bilgilerini diğer tarafa sattığı için aranıyor. Yazılımlarla ilgili bir şey olduğunu-“
“Para için, değil mi?” dedim. “Para için yaptı.”
Önceden bırakmıştı çünkü annem vardı, belki annem ona engel olmuştu ya da annemi tehlikeye atmak istememişti. Ama annem gittikten sonra onu durduracak bir şey de kalmamıştı ve bu hayata katlanmak için de bir sebebi de kalmamıştı.
Oğuz bir şey söylemedi, cevabı biliyordum zaten. Bir kesik açıldı ve kesikten katran akmaya başladı. Katrana bulandım, katrana bulansam da katran olamadım. Ait olmadığım bir şey içimi ve dışımı ele geçirirken onun varlığında asimile oldum ama çığlıklarımı hep içime attım. Gökhan Oğuz’u da alıp gitti, anlamıyordum. Aynı bataklıktaydık ve aynı kesiklerden kanıyorduk ama onlar tertemiz gibi duruyorlardı. Yürümeyi bilmeyen bir tek bendim ama çevremdeki herkes koşmayı öğrenmişti.
Oğuz’un telefonumu bıraktığı masadan telefonumu alıp babamı aradım ama numara kullanılamıyordu. Yatağa uzanıp cenin pozisyonunda yattım, ne kadar küçülürsem o kadar az acıyacaktı. Kapalı gözlerimin perdesini titreştiren gözyaşları, surları zorlayan askerler gibi nöbet tutmuşlardı ve ben küçük bir kız çocuğuydum sadece. Nereye aittim, kaybolmuştum ama nerede kaybolmuştum? Kurduğum ev, oluşturduğum dünya depremler eşliğinde tepeme yıkılmıştı. Herkes kaçabilmişti ama ben enkazın altında kalan şanssız kişi olmuştum.
Saatlerce orada uzandım, üzerine uzandığım kolum uyuşsa da kalkmadım ve kıpırdamadım. Midem açlıktan guruldadığında odanın kapısı da açıldı ama tepki vermedim ve uyuyor numarası yaptım. Yüzleşmeye hazır değildim ve istemiyordum. Bir yanım bir sürü soru sormak istiyordu ve en çok merak ettiğim şey bu işlere nasıl bulaştıklarıydı ama ne kadar sorarsam o kadar içine girecektim bu dünyanın. Alışmaktan korkuyordum.
“Sanırım uyuyor.” dedi Yelda kısık sesle. “Bırakalım uyusun, yaşadıkları kolay şeyler değil.”
Anlayışlı halleri karşısında ezilip kalıyordum, belim bükülüyordu ve doğrulamıyordum. Bunlar çok fazlaydı. Bir gözyaşı yanağımdan yatağa doğru aktı, oradalardı. Birkaç adım uzağımdalardı ve beni en iyi onlar anlardı belki de. O zaman neden bu dipsiz boşlukta tek başıma sallanıyor gibi hissediyordum, namlunun ucunda ben vardım sadece ve oksijen bir tek benim genzimi yakıyordu.
Hıçkırığımı tutup güneşi görmek için yalvardım. Çok karanlıktı, karanlıktan korkardım. Kapı kapandı ve oda tekrar sessizliğe gömüldü, biraz sonra Oğuz’a seslendiklerini duydum ve gittiklerini anladım. Evde yalnız mıydım bilmiyordum, yalnız olmak istemiyordum. Geçmişe duyduğum özlem boğazımı öyle bir sıktı ki iki yıl öncenin anılarını kendime mezar belledim.
Odanın kapısı tekrar açıldı, biri üzerime battaniye örttü ama kim olduğunu bilmiyordum. Yelda olduğunu düşündüm ama battaniye örtüldükten sonra burnuma dolan koku şaşkınlıktan küçük dilimi yutturacaktı bana, öyle ki gözlerimi açmamak için nefesimi tutmam gerekti. Araf’ın kokusu tuttuğum nefesimle birlikte akciğerlerime hapis kaldı, Araf durdu ve nefesimi tuttuğumu anladığını düşündüm ama nefesimi geri verecek cesaretim yoktu. Kapının kapandığını duyduğumda gittiğini anladım, gözlerimi açıp battaniyeye sarılınca üşüdüğümü fark ettim. Hava kararmaya başlamıştı.
O şarkı tekrar çalmaya başlayınca battaniyeyi üzerimden atıp yavaşça yataktan kalktım ve yatağı düzeltip battaniyeyi de katlayarak bıraktım. Şarkı tekrar ve tekrar çalmaya devam etti, odanın kapısını yavaşça aralayıp dışarı çıktığım an şarkının sesi kısıldığında Araf’ın her yerde gözü olduğunu gülünç bir şekilde düşündüm çünkü yüksek seste yavaşça araladığım kapıyı duyması imkansızdı. Oturma odasına girdim ve onu tekli koltukta oturuyorken gördüm, gözlerini kapatmıştı ve başını arkaya yaslamıştı. Kusursuzdu. Yerdeki soda şişelerini gördüğümde duraksadım, sayamayacağım kadar çoklardı ve hepsi bitmişti. Soda bağımlısı mıydı?
Gözlerimi ondan almak istesem de yapamadım ve karşısındaki koltuğa oturup dizlerimi kendime çekerek onu izlemeye devam ettim. Şarkı bitene kadar ne o kıpırdadı ne de ben gözlerimi ondan çektim, hava karardığı için loş olan ortam onu bir hayal gibi gösteriyordu. Solgun teni ve solgun teninin üzerindeki izler hayal gibiydi. Gömleğin açık bıraktığı boynunda ve kollarında zar zor fark edilen izlere defalarca kez baktım, onlara dokunmak ve gerçek olup olmadığını anlamak istiyordum.
Şarkı bittiğinde ve artık tekrar etmediğinde Araf gözlerini açtı ve doğrudan bana baktı. Solgun teninin ateşi gözleriydi, ölü bir bedeni son yolculuğuna uğramak için yakılan ateş kadar kül ediciydi.
“Bu işlere ne zaman bulaştın?” dedim, sesim kuruydu. Yutkunup düzeltmeye çalıştım. Araf dirseğini koltuğun kenarına yaslayıp parmaklarını şakağına bastırdı ve beni izlemeye devam etti, bakışlarında bu sefer boşluk yoktu ve kehribarlar ne kadar ateş saçsa da beni üşüttüğünü hissederdim. Ama şimdi içimi ısıtıyordu, huzurlu baktığına kendimi inandırdım.
“Kendimi bildim bileli.” dedi. Uzun kirpiklerini tek tek sayabilecek kadar uzun izledim onu. Hareketlerinde en ufak bir değişiklik olmamasına rağmen karşımdaki farklı bir Araf’tı. Hissediyordum.
“Neden bu kadar çok soda içiyorsun?”
Cevap vermeyeceğini düşündüm.
“İçki içmemi engellemem gerekiyor.” dedi. Başımı olumlu anlamda salladım ve beni hapseden gözlerinden gözlerimi kaçırdım. Uzun zamandır bu işlerin içinde olduğu için etkilenmiyordu belki ama onu Oğuz ve diğerleri gibi suçlayamıyordum, diğerlerini her şey olurundaymış gibi devam etse de Araf’ın da benim gibi bir yerde çöküp kaldığını ve devam edemediğini görüyordum. Çok şey kaybetmişti, çok şey kaybedecektim.
“Beni neden buraya getirdin?” dedim. Güvenlik için olup olmadığını sormuyordum ve o da bunu anlamıştı.
“Babanın beni aradığım birine götüreceğine inanıyorum, senin de beni babana götüreceğine.”
Yutkundum, gözlerimi ona çeviremedim. Soda şişelerine yüzyılın icadı gibi bakıyordum.
“Babamın nerede olduğunu bilmiyorum.”
“Biliyorum.”
Ona baktım, kendimi uçurumdan cehennemin en dibine attım.
“Diğer insanları kurtarmak için feda mı edileceğim yani?” dedim. Oğuz’un söyledikleri zihnimde büyük bir yer kaplamıştı. Araf güldü, şaşkınlıkla gülüşünü izledim. Dudağının hemen kenarındaki gamze daha da belirginleşirken gözleri kısıldı ve kirpiklerinin gölgesi elmacık kemiklerine düştü.
“Diğer insanları kurtarmak yok Anzelha,” dedi. Boğazımda bir zehrin tohumları takılı kalmış gibi can çekiştim. “Ben kimseyi kurtarmam, kimin öldüğü de umurumda olmaz.”
“Ama Oğuz...” derken ayağa kalkıp beni susturdu.
“Oğuz işleri dramatize etmeyi sever. Bir şeyler ye, babanı aramaya başlayacağız.” dedi ve oturma odasından çıktı.
Bunu çıkar ilişkisine döndürmeye karar verdim. Benim babamı bulmam gerekiyordu, Araf’ın da öyle. Kimin ölüp ölmediği umurunda olmayacaktı ama hayatta kalmak için her şeyi yapacak ve babamı bulacaktım. Düşüncelerimi çitlerle çevreledim ve kendimi o çitin dışına attım, yol ayrımında ayağa kalkıp kendime bir yol belirledim ve o yalda yavaş adımlarla yürümeye başladım.
Bölüm etkileşimi
