5. bölüm / 11
VAVEYLALBÖLÜM 4
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 4
BÖLÜM 4
Küçük çocuk, ağlama. Gözyaşlarının ucuna cehennem köpeklerini bağladım. Eğer onları serbest kılarsan ilk öce senin etinin tadına bakarlar.
Küçük çocuk, ağla. Gözlerini cehennem köpeklerinin hapsine kurtarıcı belledim. Etini cehennemin ateş kuyularında pişirdim.
***
Hayat size bin bir türlü sınavla tümsekler hazırlar ve siz bu tümseklerden atlayabilmek için antrenman yapamazsınız. Her bir yol ayrımı sizi farklı bir yokuşa sürükler ve herkes sanki cehenneme gitmeyecekmiş gibi bu dünyada kendi cehennemini yaratır.
Araf arabayı kullanırken başımı cama yaslamış akan yolu ve geride bıraktığımız ışıkları izliyordum. Sessizliğin içinde huzurlu bir duygu gizliydi, sessizlik bana huzur veriyordu. Düşüncelerim çığlık atmayı bırakmış, fırtına sonrasında durulan deniz gibi sükunetle dalgalarını sahilime vuruyordu. Araf’a baktım, gözlerini yoldan ayırmamasına rağmen yola bakmıyor gibiydi, dalıp gitmiş gibi.
“Nereye gideceğiz?” dedim. İkimiz de birbirimizle konuşmuyorduk ama merakına yenik düşüp soru sorarak sessizliği bozan kişi hep ben oluyordum.
“Evine, ilk önce eşyalarını toplaman gerekiyor.”
Çalan telefonunu kapatıp tekrar yola baktı, siyah pantolonu değişmemişti ama üstüne koyu gri bir gömlek giymişti. Gömleğin ona yakıştığını düşündüm.
“Daha sonra?”
“Babanı bulunca her şey çözülür.” dedi. Ona inanmadım.
“Babamı nasıl bulmayı düşünüyorsun?”
Nereye gideceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Gül’e gidemezdim, eski evime de dönemezdim. Araf bana cevap vermedi ve cevap vermesini beklemekten vazgeçtim. Sanırım buna alışmam gerekiyordu. Oturduğum sokağa girdiğimizde karanlığın içinde parlayan mavi ve kırmızı ışıklar karşıladı bizi, binanın önünde ambulans ve polis araçları bekliyordu. Toplanan kalabalığa kaşlarımı çatarak baktım.
“Ne oluyor?” dedim ve arabayı durdurduğunda inmek için yeltendim.
“Bekle.”
Araf kolumu tuttu ama sonra eli yanmış gibi hızla geri çekti.
“Ne oldu?”
“Bekle burada.” dedi zor duyduğum bir sesle. “Gidip kontrol edeceğim.”
Bana baktı, bir şeyden emin olmak ister gibi gözleri yüzümü süzdü.
“Ne?” diye mırıldandım, bakışları mıknatıstı derimin altında demir vardı. Araf’ın bakışına tepki vermemek zordu.
“Burada bekle.” diyerek tekrar vurguladı. Beklemeyeceğimi biliyordu. “Tuzak olabilir, ben gelene kadar arabada kal.”
Yüzüme bakmadan arabadan indi ve hızla uzaklaştı. Kalabalığın arasında ilerlerken onu izledim ve sonra gözden kaybettim. Bir süre sonra park ettiğimiz yerden rahatça gördüğüm ama başka kimsenin göremediği siyahlar içinde bir adamın çöp konteynerinin arkasına saklanmış kalabalığı izlediğini fark ettim. İlk başta bir şey yapmamaya karar verdim ama Araf gelene kadar adam çoktan gitmiş olabilirdi, her ne olduysa benimle ilgili olduğunu biliyordum. Belki evimi yağmalamışlardı, bu adam beni gözetlemek için buradaydı. Araf yan koltukta hâlâ oturuyor gibi ikaz eden bakışları beni yaktı, burada olmamasına rağmen etkisi azalmıyordu. İçimde ufak bir ses yapmamanı söylese de gideceğimi biliyordum, tuzaksa bile ne olacağını görmek isterken buldum kendimi.
Arabadan inip sessizce adama doğru yürümeye başladım. Adam kamerayla birkaç fotoğraf çekip hızlıca uzaklaşmaya başladığında adımlarımı hızlandırdım ve onu takip ettim. Adamın gergin adımlarına rağmen bir kere bile arkasına dönüp bakmadığını ve çıkmaz sokağa doğru ilerlediğini çok geç anlamıştım. Tuzağa doğru ilerliyordum. Duraksadım ve geriye doğru baktım ama köşelerden gelen iki adamı görünce kendime lanet ettim, kendimi gönüllü olarak ellerine teslim etmiştim. Önümden yürüyen adam arkasını dönüp bana baktı ve pis gülümsemesiyle çürük dişlerini görmem bir oldu. Karanlıktan çıkıp adamın yanına ilerleyen iki kişiyi gördüğümde artık kaçma şansım olmadığını anladım, beşe karşı tektim.
“Bu kadar kolay olmasını beklemiyorduk.” dedi içlerinden biri. Çemberi bana doğru daraltmaya başladılar ama bacaklarım titremesine rağmen çenemi dikleştirip küçümser gözlerle adamlara baktım. İçimde korkudan başka bir duygu peydahlandı. Burada bir şeyler olacaktı, belirsizlik yoktu. Netti. Bu kadar karmaşanın arasında net bir şeylerin olması beni tatmin etti.
“Baban patronumuzdan bir şey çaldı küçük kız. Dişe diş, bilmen gerekir.”
“Babamın nerede olduğunu bilmiyorum.” dedim, sesim beklediğimden daha güçlü çıkmıştı.
“Baban senin nerede olduğunu bilecek ama. Zorluk çıkarma ve bizimle gel, sana zarar vermeyeceğiz.”
Bunu demesiyle birlikte çevremdeki adamlardan bir kahkaha yükseldi. Adam da gülüp bana bir adım daha yaklaştı.
“En azından zarar vermemeye çalışacağız.”
Koluma dokunduğu an burnuna kafa attım ve dirseğimi çenesine geçirdim. Adam iki büklüm olurken dizinin arkasına tekme atıp geri kaçtım ama arkamdaki adam beni saçımdan yakalayıp arkaya doğru çekti. Dengemi kaybetmemek için çaba sarf ettim, geriye doğru düştüğümde adamın eli boğazıma dolandı ve beni tekrar ayağa kaldırdı. Çırpınıp tekme atmaya çalıştım ama fayda etmedi, nefes almam zorlaşırken son bir çabayla adamın yüzüne tükürdüm.
“Seni öldüreceğim.” diye tıslayıp küfürler etmeye başladığında kurtulmak için tırnaklarımı eline geçirdim. Tırnaklarımın altında kan ve deri birikmişti. Adam pes edip beni bıraktı ve ağzımı kapatmaya çalıştığında elini tüm gücümle ısırdım. Diğerleri de beni tutmak için geldiğinde çığlık attım ve sesim küfürlerini bastırdı. İki kişi beni kolumdan tuttuğunda karşımdaki adamın karnına tekme attım.
“Bırak!” diye tekrar çığlık attım. Burnunun kanını durdurmaya çalışan çürük dişli, karnıma tekme attığında nefesim kesildi ve gözümün önünde karanlık noktalar uçuştu ama çırpınmayı bırakmadım.
“Durdurun şunu yoksa elimden bir kaza çıkacak!” diye bağırdı. Burnu kanadığı için sesi boğuk çıkmıştı, birdenbire gülmeye başladım ve herkes şok içinde bana baktı.
“Çok korktum.” dedim, cesaret hapı mı içmiştim? “Bırak!” diye bağırdım kolumu tutanlara ama karşılığı kolumu iz bırakacak kadar sıkmaları olmuştu. Karnına tekme atığım adam bana sert bir tokat attığında gözlerimi zorlayan gözyaşlarını tutmaya çalıştım ama zordu.
“Bir de eğitmemiz gerekiyor bunu.” dedi. Gözyaşlarım birikmesine rağmen güldüm. Bir kez daha tokat attığında bilincim kapanıyor gibi oldu ve ayakta duramadım ama kollarımdan tutan adamlar düşmeme izin vermedi. Adam bir kez daha tokat attı, hırsını alamamış gibiydi. Gülmeye devam ettim. Başımı eğmiş akan gözyaşlarımı gizlemeye çalışıyordum.
Kollarımdaki baskılar gidince ve yere sert bir şekilde düşünce acıyı hissettim ama ayağa kalkamadım. Yer soğuktu, soğuk yanağımdaki yanmaya iyi gelmişti. Yanağımı acımasına rağmen biraz daha yere bastırdım ve gözlerimi açmaya çalıştım.
Şeytanımı gördüm, beni kurtarıyordu. Bana bir tek o zarar verebilirdi.
Araf ilk önce bana tokat atan adamın elini tutup ters çevirdi ve acı verici bir çığlık duydum. Yerimden kalkıp ona yardım etmeye çalıştım ama yapamadım. Yanımdan geçip Araf’a doğru koşan adamın bileğine sarılıp onu yere düşürdüğümde karnımdaki acıyla inledim ve iki büklüm oldum. Gözümün önünde hala siyah noktalar uçuşuyordu ama Araf’ın adamları öldüresiye dövdüğünü görebiliyordum.
Çıldırmış gibiydi, durmuyordu. Beş kişinin gücünün ona yetememesini izlerken yumrukların sesi yankılanıyordu. Arkasından dolanan bir adam onu yere yatırmadan önce göz göze geldik, nasıl olurdu bilmiyordum ama bana bakan gözler Araf’ın gözleri değildi. Düşüncelerimi odaklayıp daha net görmeye çalıştım ama yapamadım. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda gözlerimi açık tutmaya çalışmayı kestim. Gözlerim kapandığında kavganın sesi ve adamların inlemeleri uzaktan geliyordu sanki, sızlayan yanağım ve karnım bilincimi açık tutan şeylerdi.
Sesler kesildiğinde ve Araf’ın kokusu burnuma dolduğunda gözlerimi açtım. Bana doğru eğilmişti, yüzümdeki hasarı incelerken gözlerinde cehennem ateşiyle yetinmemiş şeytanı hala görüyordum. Bir şey söylemedi, ellerini bacaklarımın altında ve sırtımda hissettikten hemen sonra kucağındaydım. Yanağım boynuyla omzu arasındaki bulvara düştüğünde kokusu beni karşıladı.
“Araf, sensin değil mi?” dedim. Kolları gerildi ve beni kendinden uzaklaştırdı ya da ben öyle olduğunu sanıyordum. Kokusu Araf’tı ama Araf olmadığını biliyordum.
“Ben,” dedim zorla. Bilincimin son kırıntılarını topluyordum. “Bir şeyler olmasına ihtiyacım vardı.”
Araf derin bir nefes aldı, ben de nefes alıp kokusunu içime çektiğimde gerildiğini neredeyse gördüm. Bir şey söylemedi, katlandığım yerlerde kanıyordum sanki. Fiziksel acı psikolojik acımın önüne geçtiğinde zorla da olsa konuşmaya çalıştım.
“Özür dilerim,” dedim. Arabada bana dokununca hemen elini geri çekmesi gelmişti aklıma. “Seni bana dokunmaya mecbur bıraktığım için.”
Arabanın kapısının açıldığını duydum ama kollar beni bırakmadı, beni arka koltuğa yatırıp üstüme ceketini örttüğünde gözlerimi açmıştım. Kehribarlar hiç olmadığı kadar yakındı, kutuplarda ateş yakmıştım ve o ateşin üstünde yalın ayak geziniyordum. Araf yüzüm her ne haldeyse bir kez daha inceledi ama tepkisizliğini korudu.
Arabanın kapısını kapatmadan önce mesafeli sesini duydum.
“Uyu, lâl.” dediğinde zihnim bu komutu bekliyor gibi karanlığı kucakladı ve acıyı hissetmemeye başladım.
***
Uğultular kulaklarımı çınlatırken yüzümü buruşturdum ama gerilen kaslarım bana daha büyük bir acıyı bahşetti. Gözlerimi zorla da olsa açtım, annem tepemdeydi ve beni izleyip saçımı okşuyordu. Kuru boğazımı yatıştırmak için sertçe yutkundum.
“Anne,” dedim ve elimi ona doğru uzattım ama elim boşluğu kavradı. Acıyla inledim, bu hareket bile acımı katlamıştı. Neredeydim bilmiyorum ama loş ışık bile gözlerimi acıtıyordu. Gözyaşlarım şakaklarımdan aşağıya doğru aktı. Annem uzaklaşırken elimi tekrar ona uzattım ama gitmesini söylemek için çaba sarf etsem de dilimi bulamadım, beynim dilimle arasına perde çekmişti.
Çevreme bakındım, gözlerimi kırpıştırıp bulanıklığı gidermeye çalıştığımda sadece karşımda yanan şömineden gelen ışığın odayı aydınlattığını gördüm. Uzandığım geniş yatak, geniş bir dolap ve masadan başka bir şey yoktu odada. Kapı açıktı ve içeriden gelen konuşmaları duyuyordum. Acımı sırtıma alıp taşımaya çalıştım, yavaş hareketlerle yatakta oturur pozisyona geldiğimde karnımdaki damarları birisi çekiştiriyor gibi hissettim. Acı nefesimi kesse de ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım ve soğuk parke beni rahatlattı. Terlemiştim, üstümdeki kıyafetler tenime yapışmıştı.
“Bu kız sandığımız gibi değil,” dedi Kath. Sesi kin doluydu. “Sana yardımcı olamaz, görmüyor musun?”
Melisa dişlerini sıkarak konuştuğunda yüzünü görür gibi oldum, şirin yüzü sinirle kasılmıştı.
“Sorun sadece yardımcı olmaması mı, vicdanınızı nerede bıraktınız siz? Araf bilmiyorum farkında mısın ama bizi uzak tutmaya çalıştığın hayatın tam merkezine o kızı yerleştiriyorsun.”
Zihnimde köşeye geçip masum gözlerle olanları dinleyen ve haklı olduklarını söyleyen tarafımı boğdum. Beni onlar bu işe sokmamıştı, babam bu işe sokmuştu.
“Anzelha,” dedi Oğuz. Uyandığımı gördüğünü düşünüp kapıya baktım ama bana seslenmemişti. “Biz onu korumazsak eğer zaten babasını bulmak isteyenlerin eline düşecek. Ona yaptıklarını görmediniz mi?”
Bunu desteklercesine karnım ve sol yanağım sızladı. Gözlerimi kapatıp ağlamamaya çalıştım, hayatta kalmak istiyorsam güçlü olmalıydım.
“Siz babasını bulmak isteyip onu kullanan taraf olmuyorsunuz yani?” dedi Melisa.
“Ona zarar vermiyoruz.”
“Hah!” Melisa sesini yükseltip kahkaha attı. “Sence Araf’ın yanında durduğunda sadece babası yüzünden mi bulaşacaklar ona? Önümdeki kanlı tabloyu bir ben mi görüyorum?!”
Masum tarafımla bir anlaşma hazırladım, gözyaşlarımın tuzuyla harmanladığım yazı zihnimin duvarına asılmıştı. Anlaşmayı kendi kanımla imzaladım, benim gördüğüm tablo sadece buydu. Peşimdeler miydi, evet. Ölecek miydim, belki. Ama babamı bulmadan hiçbir yere gitmeyecektim.
“Sesini alçalt.” dedi Araf, sesindeki tehlike tüylerimi diken diken etti. “Babasını bulmak istiyor, babasını bulmak istiyorum. Korumak ya da eline düştüğü insanlar umurumda değil, istediğimi aldıktan sonra bu iş benim için biter ve onu zorla tutmuyorum.”
Araf’ın sesi öyle tepkisizdi ki bulanık olan anılarımın hayal olduğunu düşündüm, beni kurtarmasının tek nedeni işine yarayacak olmamdı ama hiç kurtarmamış gibiydi.
“Zorla tutmuyorsun ama gitmek istese izin vermezsin.” dedi Melisa, sesindeki sitem yüksek perdeden yankılandı.
“Fazla konuşuyorsunuz ve sabrım taşmak üzere.” dedi Araf.
“Araf-“
“Uzatma.” diyerek Melisa’nın sözünü kesen Araf’ın tepkisizliği kenara çekilmişti ve siniri yavaş yavaş sesine yansıyordu. Kehribarlar gözlerimin önünde belirdi, Araf’ın öfkesi gözlerindeki ateşi harlıyordu.
Melisa dolu gözlerle içeri girdiğinde uyanık olduğumu gördü ve yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi.
“Uyanmışsın, nasıl hissediyorsun?” sesindeki titreme ona sarılmak istememe yol açtı. Küçük bir kız çocuğu gibi duruyordu.
“Dayak yemiş gibi?” dedim ve gözyaşı yanağından akarken güldüğünü gördüm. “Ne zamandır uyuyordum?”
“Bir gün kadar uyudun.”
“Orada ne olmuştu?” dedim, Melisa detaylara girmeme gerek kalmadan ne sorduğumu anladı. Yatağın yanına koyulan valizden birkaç parça kıyafet çıkardığında onu izledim.
“Ev yanmış ve içinde de yanmış bir ceset bulunmuş. Kayıtlara sen diye geçeceklerini düşünüyoruz, büyük ihtimalle baban seni korumak için böyle bir şey planladı.”
Şaşkınlığımı kısa sürede üstümden attım.
“Ortadan kaybolmamı istiyor.” dedim. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda Melisa karşımda bana bakıyordu. “Ceset kim?” diye mırıldanmaya çalıştım.
“Bilmiyoruz. Ortadan kaybolmak senin için en sağlıklısı olur. Bak, Anzelha.” diz çöküp ellerimi elleri arasına alıp kız kardeşimmiş gibi şefkatle bana baktı. Masum tarafıma yaptığım anlaşmayı hatırlatıp onu bir odaya kilitledim. “Bu çukura düştüğün zaman ölmeden çıkamazsın, şeytanla kumar masasına oturmak akıl işi değil. Bırak baban halledip seni bulsun.”
Boş gözlerle onu izledim. Şeytanla kumar oynayan taraf ben değildim, ben kumarda şeytanın yanında dikilen yandaşıydım.
“Halledemezse? Ölmeden bu işten çıkamazsın dedin, babamın ölmesini mi izlemeliyim? Her şeyi bırakıp arkamı dönmemi benden bekleyemezsin, yapamam. Babam bu işlere bulaştığında beni o masadan biri yaptı. Şeytanın karşısında mı yanında mı olduğum da zamanla ortaya çıkacak.”
“Yanlış yapıyorsun.” dedi, sesi çatlamıştı. Ne hissettiğini biliyordum, uçurumun kenarında duran ve atlamayı düşünen birini ikna etmeye çalıştığını düşünüyordu ama bu yanlıştı. Ben annemi kaybettiğim o gece uçurumdan atlamıştım ve babamı kaybettiğim gün de bataklığa saplanmıştım. Ne kadar kendimi buraya ait hissetmesem de ait olmadığımı bilsem de burası benim evimdi. Şimdi gidersem, belki sağ kalacaktım ama vicdanım beni zaten öldürecekti. Ki ben zaten ölmüştüm, annemin yanında bırakmıştım ruhumu. Bedenimin çürüyor olması bir şey ifade etmiyordu benim için.
Melisa üstümü değiştirmeme yardım etti, onun birkaç kıyafetini getirdiklerini söylediğinde mahcup olmuştum. Duş almam gerekiyordu ve bunu zihnime not ettim, elimi yüzümü yıkamak için odanın içerisindeki küçük banyoya girdiğimde aynadaki yansımamı gördüm.
Sol yanağım morarmıştı ve dudağımın kenarında kan toplanmıştı, berbat haldeydim. Elmacık kemiğime dokundum ve acıyla sızlanmam bir oldu. Koyu mor kazağı kaldırıp karnıma baktığımda mosmor olduğunu gördüm, daha fazla bakmaya katlanamayıp kapattım ama dik duramıyordum. Yüzümü dikkatlice yıkayıp ağzımı çalkaladıktan sonra banyodan çıktım. Odadan da çıktığımda herkesin koltuklarda oturduğunu gördüm. Gözleri bendeydi.
“Selam,” dedim cansız bir sesle. Kath’in yanındaki boşluğa yavaşça oturduğumda Araf’ın keskin gözleri yüzümde gezindi.
“Korkuttun bizi.” dedi Oğuz, gülümsemeye çalıştım ama sadece yanaklarım gerilmişti. Gökhan’ın yüzündeki bezgin ifade beni etkilemedi, böyle görünmesine alışmıştım.
“Baban ortalıkta fazla dolaşıyor,” dedi Gökhan. Oğuz onu dürtse de koluyla onu itip sözlerine devam etti. “Biz tüyer sanıyorduk ama belli ki arkasında sağlam birileri var. Yanan kişinin kimliğini sen gösterebilecek kadar güçlü birileri.”
Yanan kişi. Tütlerim diken diken oldu. Sözlerinden ne anlam çıkartmam gerekiyordu bilmiyordum ama kelimelerin arasına gizlenmiş ima kaşlarımı çatmama sebep oldu. Tuğçe, Kath ve Gökhan tarafından istenmediğimi anlamıştım ama umurumda olduklarını nereden çıkarıyorlardı?
“Eee?” dedim. Sesimdeki rahatlık Tuğçe’nin yüzünün gerilmesine ve bana kindar gözlerle bakmasına sebep oldu. Dudaklarının arasından çıkardığı çatallı dilinin tıslaması kulaklarımı tırmaladı, zehrini akıtmaya hazır bir yılan edasıyla boynu kabarmıştı bile.
“Eeesi, ilk defa böyle bir şey yaşamış birine göre bu kadar rahat olman ve babanın bu işlere bulaştığı anlarda bizim çevremizde olman ne güzel tesadüfler.”
“Artık gidin.”
Araf’ın sakin sesi Gökhan’ın devam edeceğini düşündüğüm cümlesini noktalarken gözlerini benden ayırmamış olması rahatlığımın altında tedirgin bir tabaka oluşturmuştu.
“Bence bu kızı Suat yolladı, seni bitirmek için güzel bir plan.”
Tuğçe boynu kabarmış bir şekilde hazırda beklerken Gökhan çatallı dilini şah damarımın üzerinde gezdiriyordu. Eğer Araf böyle bir şeyin varlığına inanır ve beni yarı yolda bırakırsa birkaç gün içinde ölebilirdim.
“Gökhan haklı. Bu kadarı-“
Tuğçe’nin sözü yanından geçip duvara saplanan bıçakla birlikte bölündü. Yerimden sıçrayarak Araf’a baktım. Elinde tuttuğu başka bir bıçağı rahat bir şekilde sallıyordu, gözlerindeki deli ateş içeride oyun oynayan farklı bir kişiliği görmemi sağladı. Tuğçe şok olmuş bir şekilde donup kalırken memnuniyetle onu izledim. Yanında oturan Gökhan dişlerini sıkmış yere bakıyordu, korkunun kokusu yakıcıydı.
“Hadi, konuşun.” dedi, sükûnet hepimizin arasında avını gözleyen yırtıcı hayvan gibi gezindi. “Yanımda olmanızı istediğimi hatırlamıyorum, beğenmeyen varsa boşa nefesini tüketmesin.” Kimseden çıt çıkmadı. Bıçağın elindeki hızlı hareketlerini izlerken, onun da gözü bıçaktaydı. Gözünü bıçaktan ayırmadan diğer eliyle kapıyı gösterdi.
Herkes ayaklandığında ben de yavaşça ayaklandım ve Melisa’yı kolundan tutup köşeye çektim.
“Ben tek başıma burada mı kalacağım Araf’la?” sesimdeki tedirginlik barizdi. Melisa’nın yanında Oğuz’da geldi ve konuşmaya katıldı. Melisa’nın gözleri Araf’la benim aramda gidip gelirken ne yapacağını kestiremiyor gibiydi.
“Biliyorum senin için zor bir şey ama mecbursun.” Oğuz yanımızdan ayrılıp ayağa kalkan Araf’ın yanına gitti ve bir şeyler konuşmaya başladılar.
“Mecburum.” diyerek tekrarladım ama kendimi ikna etmek ister gibiydim.
Aklıma bilincimi kaybetmeden önce gördüğüm Araf geldi, tüylerim diken diken olurken gergin bir şekilde onun olduğu tarafa baktım. Aynı evde kalmak beni geriyordu.
Oğuz Araf’a bir telefon uzattığında Araf’ın çenesini kaşıyışını izledim. Hafif çıkan sakalları onu daha yakışıklı göstermişti.
“Hadi.” deyip Melisa’yı çekiştiren Oğuz nefret dolu bakışlarımdan nasibini aldı. Kapıya kadar zorla yürüdüm ve onlar arabaya binerken çevremizde hiçbir şey olmadığını gördüm, boş bir arazide sadece biz vardık. Arabalar uzaklaştığında içim korkuyla ürperdi ve kapıyı kapattım ama eve doğru dönünce de aynı şeyi hissettim.
“Neredeyiz?” dedim. Gerginliğimi ona yansıtmamaya çalışıyordum ama anladığı bal gibi ortadaydı. Tek odalı küçük evde mutfak ve salon birleşikti.
“Şehrin yaklaşık dört kilometre dışında.”
“Neden buradayız?”
Bana yaklaştı ve gözlerimiz birbirine tutunurken yumruklarımı sıktım.
“Gevşe, sana zarar vermeyeceğim.”
Ses tonundaki bir şey ruhuma dokundu ama bu daha fazla telaşlanmamı sağladı. Elindeki anahtarı bana uzattığında ne olduğunu bir an kavrayamadım ama anahtarı aldım.
“Odanın kapısını kilitlersin.” deyip şöminenin karşısındaki koltuğa tekrar oturdu ve ateşi izlemeye başladı. Bir şey söylemeden odaya geçtim ve kapıyı kilitledim, gerginliğim ilk başta geçmese de sonradan Araf’tan hiç ses çıkmaması gerginliğimi biraz götürmüştü.
Yapacak bir şey bulamadan yatağa oturdum ve ateşi izledim, duvarda ateşin hareketiyle orantılı olarak beliren gölgeler bir kaybolup bir yok oluyordu ama vücuduma salınan korku beynimin en ücra köşelerinde ayak izlerini bırakmaya başlamıştı bile. Tülün çekili olduğu pencereden dışarıya baksam da karanlık beni kucaklıyordu ve kendi yansımamı görmekten ileri gidemiyordum. Duş almaya karar verdim, sıcak suyun varlığı beni biraz olsun rahatlattı.
Duşta beklediğimden uzun kaldım, gevşeyen kaslarım ağrılarımı biraz olsa da dindirmiş, gerilen zihnimi de temizlemişti. Tarak bulamadığım için saçlarımı elimle taradım ve havluyla elimden geldiği kadar kuruladım, ıslak ıslak topladığımda başımda beliren ağrıyı görmezden geldim.
Araf’la aynı evde kalmak birçok açıdan gerginlik yaratıcıydı çünkü ne yapacağını kestiremiyordum. Ama şu ana kadar beni rahatsız edecek bir şey yapmamıştı ve hatta evde tek gibiydim. Sevinsem mi üzülsem mi karar verememiştim çünkü korkularım beni rahat bırakmıyordu. En nefret ettiğim özelliğim buydu ve bu kadar zayıf olduğum için lanet etmeme sebep oluyordu.
Karnım açlıktan guruldamaya başladığında uzun zamandır hiçbir şey yemediğimi fark ettim, odadan çıkmak istemiyordum ama başka çarem de yoktu. Yanımda duran pencereye bakmadan kapıya doru yürüdüm ama birinin beni izlediği hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Yine de o yöne bakmadım, kapıyı çok yavaşça açıp başımı aralıktan dışarı uzattım.
Araf’ın arkası bana dönüktü ve koltuktan onu göremiyordum bile, sadece elinin koltuğun yanından sarktığını görebiliyordum. Uyumuş olabileceğini düşündüğüm için rahatladım ve yere daha emin adımlarla basıp yanından geçerek ilerledim.
Buzdolabının kapağını yavaşça açtığımda gözüme çarpan ilk şey sandviçler oldu. Daha fazla ses çıkarmam gerekmediği için sevinirken tabaktaki sandviçleri dolaptan çıkardım ve bir de meyveli soda aldım. Arkamı döndüğümde Araf’ı yandan görebiliyordum. Gözlerini kapatmış ve başını arkaya yaslamıştı, yüzünde dans eden ateş çehresine nabzını akıtıyordu. Çıplak göğsüne bakarken nutkum tutuldu, öyle ki elimdekileri yere düşürmekten kıl payı kurtuldum. Kollarında ve boynunda gördüğüm izler hiçbir şeydi. Omzunun biraz altından başlayıp karnına kadar gelen yara izi en büyüğü ve en dikkat çekici olanıydı. Çizikler ve yanık izleri farklı boyutlarda cildine yayılmıştı. Nasıl oluştukları hakkında tahmin bile yürütemedim.
“Sanırım benim kendimi odaya kilitlemem gerekiyordu.” Dedi. Kısık sesiyle birlikte gözlerini de açtı ve kanlanmış gözleri gözlerimi buldu. Doğrulup sıkıntıyla tişörtünü giyerken gözlerimi kaçırdım ama yüzünde gezinen alevlerin gölgesi beni yakmıştı. Utançtan kızardım.
“Rahatsız ettiysem,”
“Ettin, kusura da baktım.” dedi.
Ayağa kalktığında botlarının parkede çıkarttığı ses yanan odunların çıtırtılarının arasında kayboldu ve Araf bana döndü. Uzun boyu, siyahlar içindeki soluk teni ve kusursuz yüz hatları ateşle birlikte onu ilahi bir varlık gibi gözler önüne sundu ama ben içinde çürümeye yüz tutmuş tarafını görebiliyordum. Ben de çürümeye gebeydim.
“Acıktığım için çıktım odadan, meraklı değilim.”
Gözlerimi kaçırıp elimdekileri tezgaha koyduğumda sesim aksi çıkmıştı, Araf bulunduğum yere doğru yürüdü ve buzdolabının kapağını açıp içini inceledi. Su götürmez bir gerçekti vardı ki, Araf çok güzeldi. Farklı bir havası vardı ve dış görünüşündeki kusursuzluk donuk bir kusursuzluk değildi, Araf çevresindeki herkesi ağzı açık bırakabilecek bir potansiyele sahipti. Bana ölümü hatırlatıyordu.
“Odadan çıktığın için rahatsız ettin demedim,” aldığı sodayı açıp bir dikişte bitirdi. “Beni izliyordun.”
Donup kaldım. Gözlerimi ondan çekemedim de tepki veremedim de. Araf dudaklarını diliyle ıslatıp çarpık bir şekilde gülümsedi.
“Sadece izlere şaşırdım.” dedim elimle onu göstererek. Araf açıklama yapma çabama gülümseyerek yanıma geldi ve tabaktaki sandviçlerden birini aldı.
“Doğrudur.” dediğinde kaşlarımı çatıp sodamı içtim ve onun gibi sandviçimden bir ısırık aldım. Midem bayram etti, içinde genel malzemeler olsa da dünyanın en lüks yemeğini yiyor gibiydim. Araf lokmasını yuttuktan sonra yüzümü inceledi, rahatsız oldum ama sol yanağımdaki morluğu incelediğini biliyordum.
Parmağını yanağıma uzatıp onay beklercesine bana baktığında tepki vermedim.
Eli buz gibiydi, elmacık kemiğimde parmağını gezdirdikten sonra hafifçe baskı uyguladı. Acıyla inleyerek yüzümü buruşturdum.
“Ağrı elmacık kemiğinde mi yoğunlaşıyor?” dedi. Onu tıp fakültesinden mezun olmuş, beyaz önlüğünü giymiş bir doktor gibi düşündüm. Çok yakışırdı.
“Evet.” dedim. Araf ciddi bir şekilde bakarken, gözlerimi kaçırdıysam da ona bakma isteğim beni rahat bırakmıyordu.
“Karnına bakmama izin vermezsin diye düşünüyorum.” Yüzümü serbest bırakıp tezgaha yaslandı. Soğuk parmaklarının dokunduğu yerlerin yandığını elini çektiğinde fark ettim.
“Tabi ki vermem.” dedim. Eğer muayene olmaya gittiğimde Araf gibi bir doktor denk gelseydi de büyük ihtimalle doktorumu değiştirirdim. Araf gibi bir başkasının olduğunu düşünmediğim için, Araf gelseydi değiştirirdim diye düşüncemi düzelttim.
“Doğal bir merhem hazırladım, dolapta en üst rafta duruyor. Sür öyle uyu, morluğu daha çabuk geçirip iyileşme sürecini hızlandırır.”
Sandviçini hızla bitirip sodamı da alarak bir dikişte bitirdi ve askılığa yürüyüp ceketini giydi. Sodamı içmesine şaşırmıştım ama ses çıkarmadım.
“Beni mi düşünüyorsun sen?” dedim dalga geçerek. Ama ceketini üstüne giydiğinde gerilmiştim çünkü bu evde tek kalamazdım. Araf dağınık saçlarından elini geçirdi ve arabanın anahtarlarını da sehpanın üstünden aldı.
“Bana lazımsın.” dedi kısaca. Başımı sallayıp sandviçimi yerken tezgaha oturdum ve rahat tavırlar sergilemeye çalıştım.
“Bir yere mi gidiyorsun?”
Dalga geçeceği bir cevap bekliyordum ama başını sallamakla yetindi. Hareketlerindeki acele tavır elini duvara koyup derin bir nefes aldığında son buldu. Yanına gitmeyi düşündüm ama olduğum yerde kalmıştım. Onunla kalmak istemeyen ben, bu sefer evde tek kalmak istemediğimi söylemeye yeltendiysem de kapıyı kapatıp çıktığında hala olduğum ayaklarımı sallayarak oturuyordum.
Ev çok loş ve gereğinden fazla dar geldi, biraz önce çıktığım odanın kapısı açıktı ve içeride yanan ateş odanın duvarında gölgeler oluşturuyordu. Kalp atışlarım hızlandı ve baktığım odanın aksine perdesiz olan büyük camı gördüm. Evin yansıması görünüyordu ama biri beni izliyormuş gibi gerildim ve gözlerimi kaçırıp tezgahtan hızlıca indim. Sırtımı tezgaha yaslayarak ne yapabileceğimi düşündüm ama evde tektim, ev bulunduğum yerde tekti. Kapıdan gördüğüm boşluk aklıma geldikçe daha çok korkmaya başladım.
Hızlıca kapıya doğru yürüdüm ama kapıyı açsam bile Araf’ı orada bulamayacağıma emindim, çok beklemiştim ve Araf bu süre zarfında rahatça uzaklaşmıştı. Kapıya ulaştığımda açamadan bekledim çünkü açtığımda orada karanlıktan başka bir şey olmayacaktı. Sırtımı bu sefer kapıya yaslayıp arkamdan birinin geldiğini düşünmekten kendimi kurtardım.
“Tamam,” dedim. Kısık sesle konuşurken kalbim sesimin aksine gümbürdüyordu. “Korkulacak bir şey yok.”
Derin nefesler alarak neden onunla gitmek istediğimi söylemediğimi düşünüyor ve gururuma küfürler ediyordum. Sakinleşemedim. Bileklerim sanki tekrar bağlanmış gibi acıyordu. Paniğim artarken yaslandığım kapıya gürültüyle bir şey vurulduğunda kapıya dönüp geriye doğru sıçradım. Sıçrarken hem boğazımı acıtacak bir çığlık attım hem de kendi ayağıma takılıp sırt üstü yere düştüm ve kafamı vestiyerin köşesine sert bir şekilde vurdum.
“Lâl?” dediğini duydum Araf’ın. “Aç kapıyı.”
Beni arabaya bindirirken yine aynı şekilde seslendiğini hatırladım. Kafamdaki ağrı görüşümü bulanıklaştırırken ağrının şiddetiyle gözlerim dolmuştu ve bu ağrıya karnımdaki sancı da eklenmişti. Araf’a cevap veremedim ve çabalasam da yerden kalkamadım.
“Lâl?!” ses yükseldi ama başım öyle bir dönüyordu ki konsantre olamıyordum. Başımı kaldırdım, yerdeki ufak kan birikintisi kafamı çevirince burnumun ucuna geldi ve kokuyu içime çektiğimde yediğim şeyler midemi zorladı. Kaldığım odanın kapısında beni izleyen birini gördüm, simsiyahtı ve yüzünü seçemiyordum.
Kapı gürültüyle duvara çarptı, soğuk hava ayaklarımı takip ederek bütün vücudumda gezindi ve bütün yaralarımı sızlattı.
Araf’ın güzel yüzü görüş alanıma girdi ve bana endişeli gözlerle baktı. Yüzümde hissettiğim soğuk eli ölüm meleğinin orağı gibiydi.
“Odada biri var.” dedim. Midem bulanıyordu ve Araf’ın üstüne kusabilirdim. Keskin, alevden gözler evi taradı. Beni yere bıraktığında ve doğrulup belindeki silahı çıkardığında kusmak üzereydim. Araf odaya doğru emin adımlarla yürüdü ve içeride kayboldu, endişe kanımda gezindi ve bulantıyla birlikte midemin kasılmasına sebep oldu, son anda yan döndüm ve midemde ne varsa halıya çıkardım. Koku daha fazla midemi bulandırdı ama öğürsem de midemde bir şey kalmamıştı. Düştüğüm duruma ve iğrenç görüntüye yüzümü buruşturarak baktım.
“Araf.” diye seslendim çatlayan sesimle. Elimi başıma götürdüm ve şiddetli ağrı beni karşıladı.
“Tamam, bir şey yok.”
Araf başıma gelip sakin sesiyle konuştuğunda utanarak gözlerimi ondan kaçırdım ama o bu rezilliği dikkate bile almadan saçlarımı yüzümden çekti, dikkatli bakışlar yüzümü taradı.
“Pisim.” dedim ellerini yüzümden çekmeye çalıştığımda elleri o kadar soğuktu ki içim buz kesti. Araf güldü.
“Sadece iki dakika yalnız bıraktım.”
Şaşkınlığım utancımın önüne geçtiğinde Araf’ın gülümsemesini izliyordum. Tebessümünü ve sırıtışını görmüştüm ama şimdi gerçekten gülmüştü, sanki başka biriydi.
“Yeniden kucağıma alacağım, alışma.” dediğinde sesindeki neşe aramızda asılı kaldı ve beni kucağına aldığında başım daha fazla döndü.
Hızlıca evin oldukça uzağında kalan arabaya doğru yürüdü ve bu süre boyunca onu izledim. Çok farklı biri gibiydi, gözlerinde boşluk yoktu. Her zamanki boş bakışları yüzündeki ifadesizliği gitmişti, şu an gülmese bile etrafa pozitif enerji saçıyordu.
“Yiyecekmiş gibi bakıyorsun.” deyip keyifle sırıttığında çatık kaşlarla onu izlemeye devam ettim. Araf neredeydi?
“Sen, sanki Araf değilsin.” dedim, aklımdan geçenleri nasıl kelimelere dökebilirdim bir fikrim yoktu ama karşımdaki Araf değildi. Beni ön koltuğa bırakıp emniyet kemerimi taktığında nefes nefese kalmıştı ama bundan önce beni taşıdığında sanki normal yürüyüşünü yapıyor gibi rahat olduğunu hatırlıyordum. Beynim bana oyun oynuyor olabilirdi ama bunu reddetmekte ısrarcıydım, ne gördüğümü biliyordum.
“Şşş, bu bir sır.” deyip bana göz kırptı, torpido gözünden astımla ilgili olduğunu bildiğim ilacı çıkardı ve doğrulup sıkarak derin bir nefesi içine çekti.
“Astımım var ama görüyorsun beni ne durumlara düşürdüğünü.”
Sesindeki neşe kaybolmamıştı, ben de gözlerimde duyduğum şaşkınlığın kırıntılarını taşıyordum. Astım hastası mıydı?
Gözlerimi ondan ayırmadım ama düşüncelerim bir sınır belirlemeksizin dönüp dolaşıyordu, düşüncelerimi kuyruklarından yakalamaya çalıştım ama çok hızlılardı. Araf kapıyı kapatıp eve doğru yürüdü, yürüyüşü aynıydı. Karşımda gördüğüm kişi Araf’tı ama Araf değildi de. Düşündükçe başımdaki ağrı arttı ve kendimi üçüncü bir kişi olarak izlemeye çalıştım. Neyin içine düştüğümü bilmiyordum ve bu olaylar olmadan hemen önce Araf’la kurduğum bağlantının tesadüf olması çok uç bir ihtimaldi. Gökhan beni bir şeylerle suçlamıştı ama belki de suçlandığım şeylerden onlar da suçlanmalıydı. Bu çok saçmaydı, Araf’ın kişiliği ve davranışları çok saçma ve tutarsızdı. Garip bir şekilde çevresinde bu hareketleri gören ya da hareketlerin bu kadar garip olduğunu düşünen tek kişi bendim.
Araf elinde Melisa’nın kıyafetlerinin olduğu küçük bavulla evden çıktığında telefonla konuşuyordu ama o sırıtış hala yüzündeydi, dudakları kıvrılmıştı ve keyifli görünüyordu. Bana doğru yürürken gözlerimi bir saniye olsun ondan ayırmadım, arabanın içinin karanlık olmasına güveniyordum ve farlar doğrudan yüzünü aydınlatıyordu. Beni göremeyeceğini düşünsem de ona baktığımı anlamış gibi gözleri gözlerimi buldu. Yine de gözlerimi kaçırmadım, sakin adımlarla bana doğru yürürken değişken ruh hallerine rağmen bu kadar kusursuz oluşu sinirime dokunuyordu. Belki de deliydi ama bu beni ondan uzağa itmiyordu.
“Bu evde kalacağım mı dedim,” dedi Araf sürücü koltuğuna yerleşirken. Sesi öyle mutlu çıkmıştı ki bu mutluluğun gölgelenmesini istemedim, Araf’ı hiç mutlu görmemiştim çünkü Araf mutlu değildi. Ama şimdi öyle masumdu ki.
“Ona benim yanımdayken bir şey olmaz.” diye devam ettiğinde bana bakıyordu. Elindeki diğer küçük çantayı o zaman fark ettim. Çantanın içindeki ilk yardım malzemelerini çıkarttı ve bana yaklaşıp itiraz etmeme fırsat vermeden kafamın arkasındaki yeri temizlemeye başladı. Eli çok hafif olsa da dokununca oluşan ağrıdan dolayı dişlerimi sıktım.
“Gökhan’ın beni suçladığını gördün,” diye mırıdandım. Eli duraksadı ama birkaç saniyeden fazla sürmedi. “Ben de karşıma çıkmanın planlı bir şey olduğundan şüphelenmeli miyim?”
İşi beklediğimden çabuk bitmişti. Geri çekilip anlamaz gözlerle bana baktığında bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordum. Başımı yana eğerek onu inceledim, karşımda başka biri olduğuna emindim. Ama karşımdaki Araf’tı.
“Neden böylesin?” dedim. Arabayı çalıştırmıştı ve karanlık yolda çoktan ilerlemeye başlamıştık, Cem Karaca’nın söylediği şarkıya mırıldanarak eşlik ederken gülümseyerek bana baktı.
“Nasılım?” dedi ama neden bahsettiğimi biliyordu çünkü gerildiğini hissetmiştim.
“Kendin gibi davranmıyorsun.” diye mırıldandım. “Geçmişte yaşadığın şeylerden dolayı travman olduğunu düşünüyorum.” dedim ama geçmişin konusunu açtığım anda Araf sakinliğini kaybetti.
“Benim hakkımda ne biliyorsunuz da yorum yapabiliyorsunuz? Ben-”
Beklediğimden daha sert bir tepki vermişti, birden sözünü yarıda kesip dişlerini sıktığında kapıya yaslanıp sabırla onu izledim.
“Bu bir sır.” dedi. Kendi kendine konuşuyor gibiydi, beni yok sayıyordu. “Üçümüzün arasında.” diye devam ederken yutkunup bana baktı. Gözlerindeki korkuyu gördüm, çizdiği resimlerde çaresizlik içinde yüzen çocuğun bakışları bir saniyeliğine gözlerime tutundu ama sonradan yok oldu.
“Araf,” diye mırıldandım. “Sana ne oldu?” Elimi uzatıp omzuna dokundum ama benden kaçtı. Araba yoldan çıktığında ve korku dolu gözler tekrar yola dönüp direksiyonun kontrolünü sağladığında şok içindeydim. Kalbimde bir nokta sızladı, küçük çocuğu bağrıma basıp her şeyin yoluna gireceğini söylemek istedim.
“Dokunma,” dedi. Sesi titrediğinde arabayı kenara çekip durdurmuştu. Geçmişin konusunu açtığımda verdiği tepkiyi beynimde onunla ilgili ayırdığım köşeye kaydettim. Bir şeyler yaşadığını biliyordum, bunu görmemek imkansızdı. Sadece bunu benim görüyor olmam garibime gidiyordu.
Araf arabadan indiğinde ben de indim. Bunaldığını belli edercesine eli boynuna gitti, görünmez bir ip boynunu sıkıyor gibiydi. İpin ucu gökyüzüne kadar ulaşıyordu, Araf’ın ayakları yere basmasına rağmen cehennemine ayak basmasına olanak yoktu ve Araf çırpınmıştı. Ama gördüğüm şey Araf’ın çırpınışları değildi, Araf’ın cesedi ipin ucunda sarkıyordu ve cesedini kimse bulmamıştı.
“Araf,” dedim. Ceketini çıkarıp yere fırlattı.
“Arabaya bin.” dediğinde sırtı bana dönüktü. Derin derin nefes almaya başladı ve parmaklarını saç diplerine geçirip ellerini yumruk yaptığında bir adım ilerledim. Yardım etmek istiyordum, öyle kaybolmuş gözüküyordu ki. Karanlıktaydı.
Adım attığımda yolun kenarındaki taşlar ayağımın altında ezildi. Düşecek gibiydim ama birkaç adım daha attım.
“Arabaya bin!” diye bağırıp bana döndüğünde karşımda ölüm duruyordu. Gözleri parladı ve orada hiçbir şey göremedim. Boşluktu, bu beni her şeyden çok korkutuyordu. Cesaretimin son kırıntılarını yerden toplayıp biriktirdim ve o ne kadar boş bakıyorsa ben o kadar dolu baktım ona, gözlerinde kıpırdanan ve dışarıya çıkmak isteyen duyguların duvarın arkasında sel gibi biriktiğini gördüm ama Araf’ın duvarı yıkılmadı. Belki de duvar yıkıldığında duvarın altında kalan tek kişi Araf olacaktı.
“İyi değilsin.” dedim, bana doğru yürümeye başladığında hem çok güzeldi hem çok korkutucuydu. Bu bir uçurumun kenarında manzarayı izlemekle eş değerdi. Manzara o kadar güzeldi ki uçurumdan atlayıp o manzaranın bir parçası olmak istiyordum ama uçurumdan aşağıya baktıkça yükseklik beni korkutuyordu. Araf ben sırtımı arabanın kapısına yaslayana kadar bana yaklaştı, işte şimdi gördüğüm kişi Araf’tı.
“Bana anlata-” yüzümün yanından geçip arabaya inen yumrukla yerimde sıçradım, o bir kurttu bense bir saniyede avlayabileceği bir koyundum. Yumrukla eş değer olarak Araf’ın sesi kaburgalarıma kadar beni titretti.
“Arabaya bin dedim lan, bin şu arabaya!”
Her kelimesinde arabaya inen yumruk, karın boşluğuma yediğimi hissettiğim bir darbeydi. Gözlerini bir an olsun gözlerimden çekmedi, alnına düşen saçları gece gibi simsiyahtı. Arabaya binebilmem için bir adım geri gittiğinde arabanın kapısını açıp içeri girdim ama gözüm kana bulanmış yüzeyde takılı kaldı, camdan dışarı bakıp kanayan parmak boğumlarını gördüm. Her bir saniyeyle eş olarak bir damla kan yere düştü. Tik tak. Araf öylece dikildi, gözlerimi elinden ayırmadım ve saniyeler akıp gitti. Kan durdu, gözlerim Araf’ın kusursuz yüzünde gezindi. Çehresine acı kazınmıştı, acı somuttu ve her yerdeydi.
Başkalarından kaçmak kolaydı, istediğiniz her an başkalarından uzaklaşabilirdiniz ve her ne size acı çektiriyorsa ona bir son verebilirdiniz. İnsanın kendisinden kaçması imkansızdı, koşardınız. Ciğerleriniz patlayana, ayaklarınız tutmayana kadar koşardınız ama her sokağın sonu kendinize çıkardı. Her dönemeçte kendinize çapardınız. Bir yumruk göğüs kafesinizi deler geçerdi ve kalbinizi sıkardı, o yumruk kendinize aitse bundan asla kurtulamazdınız.
“Sus.” dedi Araf. Elini kapattığım kapıya yaslamıştı ve bir eli şakağındaydı. “Ne olur, sus.”
Gözlerim doldu, onu kurtarmak istedim. Yemin ederim istedim, bacaklarına sarıldım ve tüm gücümle onu kaldırmaya çalıştım ama çok geçti, çok geçti. Ölmüştü, çürüyen cesedi morarmıştı ama yine de sarıldım bacaklarına ve onu kurtarmayı diledim, geç kaldım.
Araf sırtını kapıya yaslayıp yere oturdu, sırtındaki kamburdan irin akıyordu. Başını ellerinin arasına alıp kapıya yumruk attığı eliyle bu sefer başına vurmaya başladı.
“Yeter, ne olur.”
Sürücü koltuğuna geçip kapıdan indim. Bağırabilirdi, istediğini yapabilirdi ama eğer şu an bir şey yapmazsam biliyordum, keşkeler peşimi bırakmayacaktı. Yanına oturup sırtımı arabaya yasladım ve ağrılarımı görmezden geldim, rüzgar o kadar sert esiyordu ki saçlarımın kapıya savrulurken çıkarttığı sesleri duyabiliyordum. Soğuk iliklerime kadar işledi ama aldırmadım.
“Dayanamıyorum.”
Sesi öyle alçaktı ki duymadığımı düşündüğünü biliyordum ama rüzgar sesini alıp bütün doğaya aktardı. Ağaçlar onun acısıyla büküldü, rüzgar daha şiddetli esmeye başladı ve her estiğinde bir ağıdı kulaklarıma ulaştırdı.
“Sen bir aysın,”
Gözlerimi kapatıp tek başımaymış gibi şarkıyı söylemeye başladım çünkü başka türlü yapamayacağımı biliyordum. Dinlediğinde sakin oluyordu, söyleyen kadın kadar güzel söyleyemesem de ona iyi gelmesini umdum.
“Ben kara gece, gel derim.” derin bir nefes aldım. “Gel derim, gel derim.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan çeneme doğru bir yol çizdi, sesim çatlasa da devam ettim.
“Bu can senin, sersebil ettim. Al derim, al derim, al derim.” Aldığım nefes ciğerlerime ulaşmadı.
“Sorsan bağın yaresini de,”
Hıçkırığımı yutup gözlerimi açtım ve gözyaşlarımı sildim. Araf’a baktığımda içim öyle bir acıyla kavruldu ki dünya yarıldı ve ben içine düştüm sandım. Ellerini yüzüne kapatmıştı ve sessizce ağlarken titriyordu. Her yuttuğu hıçkırık onu biraz daha sarsarken sildiğim göz yaşlarının yerine çok daha fazlası geldi. Kalbim duygu yoğunluğundan patlayacak sandım, acıdan boğulacağım ama ölmeyeceğim sandım.
“Gül derim, gül derim, gül derim.” diye devam ettim. Hıçkırıklarım harflerin köşelerine sıkıştı ve Araf’ın acısını acıma kattım.
Soğuktan uyuşan vücuduma aldırmadan ona döndüm ve düşünmeme fırsat vermedim. Düşünseydim yapamazdım, eğer düşünseydim buradan arkama bakmadan kaçar gözyaşlarım içinde boğulurdum.
Kollarımı ona doladım ve onu kendime çektim, dizlerimin üstünde durup sımsıkı sarıldığımda çenemi saçlarına yaslayıp bedenlerimizi paçavra gibi attım kenara. Ruhlarımızı buluşturdum, ruhuna sarıldım ve acının bıraktığı izlerin üzerine merhem sürmeye çalıştım. Araf sessiz hıçkırıklarla kollarımda ağlarken gözyaşlarım ona eşlik etti.
“Şerbet diye zehir de versen, bal derim.”
Araf’ın kolları bana dolandı ve kaburgalarımı kıracak kadar sıkı sarıldı bana.
“Anne,” dedi. Başımı gökyüzüne doğru kaldırıp daha şiddetli ağlamaya başladım, sesi çaresizliğin somut haliydi. Küçük çocuğu gördüm, bize bakıyordu. Annesinin elini tutmuş ve gülümsüyordu, Araf bizi izliyordu ve mutluydu. Keşke gerçek olsaydı.
“Ne olur,” dedi. Mümkünmüş gibi daha sıkı sarıldığında boğazım tutmaya çalıştığım hıçkırıklar yüzünden ağrıyordu. Ruhum taşıp gidecek gibiydi, dayanamayacak gibiydim. “Kurtar anne.” dediğinde bir hıçkırık dudaklarımdan süzülüp rüzgarla uçup gitti. Sonrasını tutamadım, dudaklarıma mühür çekip hıçkırıklarımı boğazıma bağlayamadım.
“Şşş,” dedim ve saçlarını okşayarak ağladım. Ağladım, rüzgar çığlık atarak feryat etti, gökyüzü ağladı, yer ağladı, taşlar ağladı. Ağladık. Araf ağladı, cesedini yere indirip üstüne beyaz örtüyü örttüm.
Bölüm etkileşimi
