7. bölüm / 11
VAVEYLALBÖLÜM 6
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 6
BÖLÜM 6
Cehennem, cehennem!
Ateşin ne kadar elzem?
İblisler, dünyası viran olanın cennetinden içtiler.
Melekler, cehenneme indiler.
Cennetin çocukları,
Kustular kuyulara katranları.
Cenneti cehenneme kattı Tanrı,
Cehennem cenneti tattı.
İnsanoğlu cennete baktı, dünyaya aktı.
Sırada cehennem kuyuları vardı.
***
“Amacımız seni bizim yanımızda göstermek,” dedi Oğuz. “Sana zarar vermek isteyen biri olduğunda Araf’a yönelecek ve böylece seni korumuş olacağız.”
Araf işi olduğunu söyleyerek gideli birkaç saat oluyordu, gece olanlardan sonra hiç konuşmamıştık ve uyumadığını biliyordum. Yine o kadının ses kaydını açıp dinlemişti, huzursuz uykumdan ne zaman uyansam o kadının sesiyle tekrar uykuya dalmıştım ben de. Oğuz Yelda, Tuğçe ve Kath’i havalimanına bıraktığını söylemişti.
“Araf için bulmak istediği adam neden bu kadar önemli?” dedim. Böldüğüm ekmeği ağzıma atıp yavaşça çiğnemeye başladım, hiç iştahım yoktu ama enerjiye ihtiyacım olduğunu biliyordum. Araf sadece soda içmişti, düşüncelerim Araf’a yönelince kaşlarımı çattım ve gereğinden sert bir şekilde çatalı peynire batırdım. Oğuz beni inceliyordu.
“Araf’ın geçmişinde hatırlamadığı şeyler var. O adamın bildiğini düşünüyor.” deyip telefonu elinde çevirmeye devam etti. Hatırlayamadığı noktalar… Gece okuduğum makale gözlerimin önündeydi.
“Kötü bir çocukluk geçirdi sanırım.” diye mırıldandım. Oğuz’dan laf almaya çalışıyordum ama Oğuz bunu anlayabilecek kadar zeki biriydi. Gülümseyip sarıya çalan saçlarını karıştırdı, buruk bir gülümsemeydi.
“Kötü kelimesi az kalıyor.” Yutkundu. Çatalı batırdığım peyniri garip bakışlarla incelerken ben de onu izliyordum. “Biz, yani Gökhan ve ben, gizlice bahçelerine girdiğimizde evin içinden gelen çığlıklarını duyardık.”
Çocuk Araf’ın çığlıkları. Diken diken olan tüylerim ve omurgamdan aşağıya inen ürperti titrememe sebep oldu. Bir şey söyleyemedim, Oğuz da peynire bakmayı sürdürdü. Küçükken ne yaşadılarsa gözlerinin önünde o sahnenin döndüğünü görebiliyordum.
“Vücudundaki izler-” dedim ama Oğuz ayağa kalktığında sözlerimi gerisin geri yuttum.
“Hadi gidelim.” deyip mutfaktan çıktı ve ben de yavaşça kahvaltılıkları dolaba koydum. Her uykuya daldığımda gördüğüm kabuslar beni yorgun düşürmüştü, uyumasam daha az yorgun hissedeceğime emindim. Dişlerimi çenem ağrıyana dek sıktım ve karanlık boşluğa karşı kendimi savunabileceğim bir ışık aradım, acıya karşı kalkanım yoktu.
Oğuz beni alışveriş merkezine bıraktığında ve beni arabada bekleyeceğini söylediğinde onu sessizce onaylamıştım, içimden yürümek gelmiyordu. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu, sanki Araf’ın geçmişi bir ipti ve boynuma dolanmıştı. Alışveriş merkezi cıvıl cıvıldı, insanların gürültüleri birbirine karışırken aralarından sıyrılıp geçtim. Ne giymem gerektiği ya da hangi mağazaya girmem gerektiği konusunda bir fikrim yoktu.
Katın büyük bir kısmını kaplayan mağazanın önünden geçerken duraksadım, mankenin üzerinde gördüğüm siyah dizin altında biten kalem elbisenin asilliği dikkatimi çekerken gezmeye gerek bile olmadığını düşünüyordum. Daha fazla oyalanmadan mağazadan içeri girdim.
“Vitrindeki siyah kalem elbiseye bakmıştım.” dedim yanıma gelen mağaza görevlisine. Sıcak bir gülümsemeyle beni elbisenin olduğu tarafa yönlendirdi.
“Buyrun,” dedi elbisenin bir tanesini çıkarıp bana gösterirken.
“34 bedenini alabilir miyim?” diye mırıldandım. “Ayrıca 36 numara ten rengi stiletto ve elbiseye uyacak bir çanta ayarlar mısınız?”
Kadın gülümseyip başını olumlu anlamda salladı. “Tabii, efendim.”
Zayıf olan bedenim son günlerin etkisiyle daha da zayıflamıştı ama kalem elbisenin üzerimde güzel duracağına inanıyordum. Bana uzatılan elbiseyi alıp oyalanmadan kabinlerden birine geçtim.
Zihnimdeki arbede yüzüme yansımıştı, yorgun görünüyordum. Tenim solgun ve cansızdı, gözlerim kanlanmıştı ve başımdaki ağrı bir türlü geçmek bilmiyordu. Aynadaki yansımamdan gözlerimi çektim çünkü bana bakan kişi çok yabancıydı, beni korkutuyordu. Elbisenin kıvrımları üstüme tam oturduğunda hafifçe gülümsedim, çok sade olmasına rağmen asil bir elbiseydi. Tek detayı omuz detaylarının ince iplerle şekillenmiş olmasıydı, elbiseyi üzerimden çıkarıp kabinden çıktığımda kadının elinde istediğim parçalar duruyordu. Beraber kasaya doğru ilerledik ve Oğuz’un arabadan inmeden önce bana verdiği kartı kasadaki adama uzattım.
***
Hayatım, ilerlemesini asla durduramayacağım bir ırmak gibiydi ve ben elimi serin suya daldırıp parmaklarımın arasından akıp giden sahneleri izliyordum. Suyun serinliği ve vahşiliği tenimi ürpertiyordu, o ırmağın içine düşüp parçalanarak sürükleneceğim günler de bir gün gelecekti.
Oğuz’un beni bıraktığı kuaförden çıktığımda düzleştirilmiş saçım rüzgarla savruldu, soğuk bacaklarımı ısırarak tenimde gezindiğinde ürperdim. İnce parmaklarım saçlarımın arasından geçti ve gözlerimle çevreyi tararken saç tellerimin arasında rüzgarın fısıltısı dolaştı. Oradaydı, siyah arabasının önünde durmuştu ve telefonla konuşuyordu. Yan profilini bir süre izleyerek yerimde bekledim, yavaş adımlarla ona doğru ilerlemeye başladığımda karşı tarafı dinledi ve düşünceli bir şekilde yanağını kaşıdı. Üstünde takım elbise giymişti ama ceketi üstünde değildi, beyaz gömleğinin kollarını katlamıştı. Üşüyor gibi durmuyordu ama teninin soğuk olduğunu biliyordum. Dokunmasam bile biliyordum, her zaman buz gibi olurdu. Bu dünyadan o kadar uzak bir kusura sahipti ki bunu tanımlandıracak kelimeleri hiçbir lügatta bulamıyordum. Kusurluydu. Sakinleştirici kokusu bana küçükken babamın kucağında uykuya daldığım zamanları hatırlatıyordu. Yüzüm babamın boynuna gömülmüş olurdu ve kokusunda uykuya dalardım. Bana cenneti müjdelerdi, Araf’ın kokusunun babamın kokusuyla alakası bile yoktu ama bana yine de babamı hatırlatıyordu. Cennet gibiydi. Gözleri, insanı kavuruyordu ve bunu yaparken cehennemin en dipsiz kuyusundan aldığı sonsuz ateşi kullanıyordu. Gözleri ateşti. Cehennem gibiydi. Tenindeki izler, geçmişin sırtlandığı acıları bu güne taşımıştı ve soğukluğu ölümdü. Ne cennet ne cehennemdi, araftı. Bu dünya dışında ne varsa, her bir parçasını onlara benzetebilirdim ama yine de onu tam olarak tarif edemezdim. Yutkunduğumda boğazımın kuruluğu canımı yaktı.
“Güvenliğini sağla.” deyip karşı tarafı bir kez daha dinledi ve telefonu kapattı. Bana döndüğünde ona ulaşmama bir kaç adım kalmıştı. Kravat takmamıştı, gözleri beni bulduğunda boş bakışlarını yüzümde gezdirdi ama rahatsız olmadım. Dağınık siyah saçları ve kirli sakalıyla oldukça yakışıklıydı ama bana bakan çürümüş bir bedendi sanki. Duvarın arkasını görmeye başladığımdan beri kendimi duvarı görmeye ikna edemiyordum, gözlerimi ondan kaçırıp öksürdüm.
“Hava soğuk.” dedim, saçma bir giriş cümlesiydi ama kehribarlar beni havadan daha çok üşütüyordu ve yakıyordu. Araf’ın dudakları kıvrılacak gibi oldu, kıvrılmasını bekledim ama beklentim uçup gitti.
“Çok beklettim mi?” dediğinde şaşkınlıkla tekrar gözlerine baktım, o bunu soracak biri değildi. Aksine beklemem umurunda olmayacak biriydi. O kendi tarafına geçip sürücü kapısını açarken ben de kendi kapımı açıp yan gözle ona baktım.
“Biraz.” dedim ve aynı anda arabaya bindik. Isıtıcıları açıp bana döndürdüğünde minnetle ellerimi ısıtıcılara tuttum ve sıcaklığın keyfini çıkarttım. Araf arabayı çalıştırıp yola koyulduğunda ikimiz de tek kelime etmedik. Arabanın içi onun kokusu dışında hafif bir parfüm kokusuyla yoğunlaşmıştı, çok hafifti ama hemen fark ediliyordu. Kokusunun kendi kokusu olduğunu o an doğruladım, parfümün kokusu da güzeldi.
“Uymam gereken nezaket kuralları hakkında nutuk çekmek yok mu?” diye mırıldandım, yola koyulalı neredeyse kırk beş dakika olmuştu ve sessizlik o kadar katlanılmaz dereceye ulaşmıştı ki kulaklarım sessizlikten patlayacak sanmıştım.
“Olduğun gibi davran.” dedi rahat bir tavırla. Direksiyonu sola çevirdi ve dar bir patika yola girdik. İleride büyük bir malikane duruyordu ve çevresi lüks arabalarla çevriliydi.
“Emin misin?” dediğimde boş gözleri gözlerimi buldu. Cevap vermeden arabayı park etti ve aynı anda arabadan indik. Dışarısı soğuk olmasına rağmen umduğumdan kalabalıktı, insanlar içeri girmek için yavaş yavaş yürürken sohbet ediyorlardı. Kadınların giydiği elbiseleri gördükten sonra abarttığımı söyleyen diğer tarafıma zafer çığlıkları atarak karşılık verdim. O kadar şatafatlı giyinmişlerdi ki elbiselerinin üstündeki taşlardan yansıyan ışık gözlerimi ağrıtıyordu. Ama hiçbiri rüküş değildi. Gözlerim büyük yapının etrafına sarılan ışıklara kaydı, karanlıkta parlıyorlar ve tatlı bir görüntü sunuyorlardı.
Araf yanıma geldiğinde yavaş yavaş girişe yürümeye başladık, yerler de ışıklandırmalarla süslenmişti ve bize yol gösteriyordu. Yürürken bahçedeki her gözün şaşkınlıkla bize döndüğünü fark etmem uzun sürmedi. Kendimi kedilerin ortasına atılan ciğer gibi hissetsem de dik duruşumdan ödün vermedim.
“Yiyecek gibi bakmaları dışında, beklediğim kadar kötü değil.” dedim. Araf küçük adımlarıma sabırla uyum sağlıyor ve keskin gözlerini dikkat çekmeyecek şekilde çevrede gezdiriyordu. Gerçi kimse çevreyi incelediğini fark etmese bile dikkat çekiyorduk, orası ayrı.
“Beklediğinden daha kötü,” diye mırıldandı. “Yüzlerine bir bak, neredeyse kusursuzlar.”
Dediğini yaptım ve bize bakan insanlarla bir anlığına göz göze geldim. Dediği gibiydi, neredeyse kusursuzlardı. Yüzlerinde hoş ve naif bir gülümseme yer edinmişti, pahalı olduğu belli olan elbiselerinin içerisinde parıldıyor ve boy gösteriyorlardı.
“Ama hepsinin sakladığı birçok kirli sırrı, pahalı dış görünüşlerinin altında yatan beş para etmez ruhları var. Parayı onlardan çekip aldığında derisi ve etleri çekilmiş bir varlıktan başka bir şeyleri kalmıyor ellerinde.”
Gözlerimi Araf’a çevirip yüzünü inceledim. Sözcüklerinden tiksinti aksa da yüzü hiçbir duyguyu yansıtmıyordu ve gözleri de her zamanki gibi boşluğu mesken edinmişti. Araf elini hafifçe belime koyduğunda irkildim ve sonu yokmuş gibi gelen göz temasımız kesildi. Araf hafifçe beni kendi tarafına çekti ve yanımızdan geçen çifte yol verdi. Toparlanıp dokunuşundan uzaklaştım ve seri adımlarla yürümeye başladım ama duyguların ağırlığıyla gözlerim dolmuştu. Neden her hareketinin arkasında geçmişinden izler arıyordum? Delirecektim.
Ufak bir kuyruğun oluştuğu yerden hızlıca geçtik, en önde bir adam kapının önünde dikilmiş iki görevliden birine ismini söylüyordu ve görevli de elindeki listeden adamın ismini arıyordu.
“Bu nasıl olabilir?” dedi adamlardan biri, sesin geldiği yöne, sağ tarafa baktım. Yanında duran diğer bir adama doğru eğilerek sormuştu ama adam soruyu yanıtlayamayacak kadar şaşkındı. Hayalet görmüş gibi bembeyaz kesilen yüzü irkilmemi sağladı.
“Seni görünce neden bu kadar şaşırıyorlar?” diye mırıldandım. Araf baktığım yöne doğru baktı, keskin bakışları adamı bulduğunda hafifçe başını sallayarak selam verdi. Adam mümkünmüş gibi daha çok beyazladı, bayılmasına ramak kalmıştı.
“Ölmüş olmam gerekiyordu,” dedi. Sesi duygudan yoksundu, selam verdiği adamı çenesiyle işaret ettiğinde tekrar adama baktım. “Onun emriyle.”
Ürperti vücudumu sardı ve kusacak gibi hissettim. Benim burada ne işim vardı?
Babanı bulmalısın, sonra kaçıp gideceksiniz. Onu bu çukurdan annen gibi çıkaracaksın. Yapabilirsin, yapabilirsin.
İçimden bunları tekrar ediyordum, işe yaraması gerekiyordu. Görevliler itiraz etmeye fırsat bulamadan yanlarından geçip gösterişli geçide girdiğimizde kendimden beklenmeyecek bir şekilde Araf’ın koluna girdim, o da itiraz etmedi.
“Araf!” diye seslendi bir adam, sesindeki şaşkınlık bana görüntüsünden daha çabuk ulaştı. İçeri adım atmıştık ve beklediğimden daha geniş bir yerle karşılaşmıştım. Küçük küçük masalar dışında çevrede bir şey yoktu ve bu yüzden daha da geniş görünüyordu. Bir orkestra iki yandan üst kata çıkan geniş merdivenlerin arasında kalan alana yayılmıştı ve dinlendirici bir müzik çalıyorlardı. Araf’a seslenen adam beyaza salan sarı saçları ve kemik gözlükleriyle cana yakın biri gibiydi. Yine de istemsizce gerildim, Araf’ın eli tekrar belimdeki yerini aldı ve parmaklarının hafif baskısı uyarısını almamı sağladı. Gözleri gözlerimi bulduğunda anlamış olduğumu göstermek için başımı hafifçe salladım ve Araf elini hemen geri çekip benden uzaklaştı. Kaşlarımı çattım, bu hareketi bana Mert’i hatırlatmıştı.
“Seni burada görmeyi beklemiyordum.” dedi yanımıza gelen adam. Boyu Araf’tan bir kafa boyu kısaydı ve yaşının ellilere yaklaştığını tahmin edebiliyordum. Araf’ yaklaşıp yüksek sesli bir kahkaha attı. “Bilgileri sana yollayacağım, burada olman tehlikeli.” diyerek dişlerinin arasından konuştuğunda gülüşü yüzünde asılıydı ama gözleri gerginliğini gizleyemiyordu. Adamın gözleri gözlerimi bulduğunda gereğinden fazla neşeli bir şekilde abana gülümsedi, sahteydi.
“İşine bak, Kadir abi.” dedi Araf. Onları dinlemeyi bırakıp çevreyi izledim ve kimin ne olduğunu çözmeye çalıştım. Genç yaşlı herkes bize bakıyordu, ilk başta benim kim olduğumu bildikleri için bakıyorlar sanmışım ama bana bakmıyorlardı. Araf’a bakıyorlardı. Aralarında dolaşan fısıltılara kulak misafiri oldum. Araf’ın burada olduğuna inanamıyorlardı.
“Araf Kantürk, gerçekten burada.” dedi genç çocuklardan biri. Yanındaki kız da şaşkınlıkla onu onayladı. Kaşlarım mümkünmüş gibi daha çok çatıldı, Araf’ın bu kadar ünlü olmasının sebebi neydi? Herkesin bakışlarını kontrol ettim ama korku mu hayranlık mı bakışlarına hakimdi çözemedim. Belki de her ikisini de barındırıyorlardı. Araf’a doğru döndüğümde adam gitmişti ve Araf sükunetle bana bakıyordu. Bakışlarının boşluğu altında ezildim, bana kendimi sorgulatıyordu. Kimdim, neden buradaydım ve nasıl bu hale gelmiştim?
“Neden bu kadar ünlüsün?” dedim, fısıltımın duyulmaması için ona yaklaşmıştım. Başını hafifçe eğip kulağına fısıldamama izin verdiğinde parfümle karışık kokusu ciğerlerime doldu. Ceketini giymişti ve bu onu daha asil bir görünüme kavuşturmuştu.
“Aile yadigarı.” dediğinde hafifçe geriye çekilip gözlerinde bir saniyeliğine beliren acıyı gördüm, kestirip atmak için söylediği barizdi. Doğruluk payı vardı ve bunu gözlerindeki feryattan anlamıştım ama onu bu konuma getiren şey ailesi değildi. Buna kalıbımı basardım, yine de ısrar etmeden başımla onayladım.
“Kim babamın düşmanı?” derken çevremi taramaya başladım ama herkes aynıydı, ilk geldiğimiz andaki gibi bize bakmıyorlardı. Daha doğrusu Araf’a bakmıyorlardı.
“Herkes.”
Çevreme yeniden bakındım, beni tanımadıklarını biliyordum. Oğuz kimsenin sima olarak beni tanımadığını, öğrendiklerinde şok etkisi yaratacağını söylemişti. Garipti, dünyam dönüyordu ama yönünü ben belirleyemiyordum. Araf’ın kafasında bir plan vardı, buna göre hareket ediyordum ama plandan ne haberim vardı ne de babam ve bana yararı olup olmadığını biliyordum. Bu belirsizlik beni beklediğimden daha fazla rahatsız etti.
“Burada ne yapacağız?” dedim, sesim sert çıkmıştı. Sinirliydim çünkü aptaldım. Bunu şimdi mi düşünmüştüm, şimdi mi aklıma geliyordu? Zihnimde kendimi karşıma aldım ve azarlamak için işaret parmağımı kaldırdım, bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Silkinmeliydim.
Araf’ın gözleri yüzümde dolandı, çenemin yanındaki ufak bene öyle dikkatle baktı ki yutkunamadım bile. Ruh halimi ölçen bakışları beklediğimden uzun süre yüzümde dolandı ve eğer beklediğim açıklıkta bir yanıt vermezse kıyameti koparacağımı anladığını umuyordum. Araf dirseğini masaya yaslayıp bana doğru döndü, bu hareketiyle çevredeki gözlerin tekrar bize döndüğüne emindim.
“Ömer, yani babanın yazılımı verdiği şirketin sahibi, babanı yaşatmayacak.”
Ağzımı açtım ama parmağını kaldırıp beni susturdu.
“Çünkü Yavuz’un şirketine yapılan ihanetin kendisine yapılmamasını istiyor. Yani anlayacağın, herkes babanı arıyor ve ben de herkesin işine çomak sokmakla ünlüyümdür. Babanı bulma planlarını blöfle bozup, bilgi almayı umacağız. Ha bir de, belki bir kaç kişinin ayağını kaydırırım.” Çevresine bakıp derin bir iç çekti. “Öyle umuyorum.”
Kalabalık bir an bana olduğundan fazla gözüktü, beni içine çekiyor ve boğuyordu. Kadınların attığı zarif kahkahalar kulaklarımda çınlıyor, kemanın tiz sesi ruhumu çarmıha geriyordu. Araf elimi tuttu, bu da bir oyundu. Ama onun eline sarıldım, suya düşmüştüm ve yılana can yeleğim gibi sarıldım. Soğuk elleri içimde yanan kızgın ateşi söndürmese de beni bir an olsun rahatlattı. Buzlu bir suyun kafamdan aşağıya dökülmesine ihtiyacım vardı. Babam asla güvende olamayacaktı, Araf bu kadar düşmana karşı onu nasıl koruyacaktı ki? Üstelik o da bir düşmandı. Umudum kaybolurken Araf’ın babamı koruyabilmesini umdum, babamı bulduğunda bizi bırakıp kendi yoluna gitmesini diledim.
“Lâl,” diye fısıldadı Araf, ferahlatıcı nefesi yüzümü yalayıp geçti. Gözyaşlarım kapalı göz kapaklarımın ardında birikmişti, babam ölecekti. Onu kaybetmek istemiyordum. “Bana bak.”
Bakmadım.
“Lâl.” dedi bir kez daha, aklıma kabusum geldi. Kan yutan ciğerlerim ve çarmıha gerilmiş babam. Hıçkırığımı tuttum ve Araf’ın soğuk parmakları çenemi kavradığında gözlerimi açtım. Çok yakınımdaydı, gözlerine bakabilmek için başımı arkaya eğmem gerekmişti.
“Babanı koruyacağım, seni koruyacağım.”
Bu sözleri de bir oyundu, yakınlığı, gözlerindeki ateş, sözleri. Oyunun bir parçasıydı.
“Sadece, dediklerimi yap. Babanı bulduğunda ve ben de istediğim bilgileri ondan aldığımda yepyeni bir sayfa açacaksınız, babanı buna ikna edeveksin. İnan bana.” dedi. Araf’ı zorlamalar olmadan ilk defa bu kadar çok konuşurken görmüştüm. Yutkundum ve bir şey söylemeye çalıştım ama boğazım kuru, kelimeler topraktı. Sanki konuşsam toprak kusacaktım ve suyu bulamayacaktım. Başımı sallamakla yetindim ve soğuk ellerinin hapsinden kurtulup ondan uzaklaştım. Ellerim titriyordu.
“Bayanlar, baylar,” diye seslendi bir adam. Neşeli gülümsemesini kaldırdığı kadehi dudaklarına götürerek tamamladı. “Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.”
Bir alkış tufanı koptu, Araf’ın yanımdan uzaklaşıp içki ikramının yapıldığı yere doğru ilerlediğini gördüm. Gitmesiyle birlikte isminin Kadir olduğunu öğrendiğim adam yanıma gelip ileriyi izledi. Bir süre ona baksam da bir şey söylemeden önüme döndüm.
“Bu yazılım bizim için çok önemliydi ve ülkemizin geleceği için de bir o kadar önemli.”
Bir kıkırtı arkamı dönmemi sağladı, Oğuz yuvarlak masanın diğer tarafında durmuş gülümsüyordu. Bana bakıp göz kırptı, yanıma gelirken hareketleri telaşlıydı ama yüzüne yansıtmamaya çalışıyordu.
“Ülkesini diline dolayan adamlardan kork,” masadaki küçük atıştırmalıklara tiksintiyle bakarken mırıldanmıştı. “Vatan haini olurlar genelde.”
Dediğini umursamadım.
“Neden buraya geldiğimizi anlamıyorum.” dedim. Kimse beni tanımıyordu, babam burada değildi ve kim kimdi bilmiyordum. Kanımdaki huzursuzluk kalbimin her atışında daha da derinlerde dolaşıyordu. Oğuz cevap vermedi, Araf’ı izlemekle meşguldü.
“Hah!” diye bağırdı biri. O yöne baktığımda kolları çiziklerle dolu bir kadın gördüm, siyahlara bürünmüştü ve kısa elbisesinin kapatamadığı bacakları da çiziklerle doluydu. Herkes kadına baktı, birkaç adım gerisinde Araf keyifle içeceğini yudumluyordu.
“Çaldığınız yazılımdan mı bahsediyorsunuz, Ömer Bey?”
Sahnedeki adam, Ömer, bunu bekliyor gibiydi. Ellerini rahatça siyah takımının cebine koydu ve kıza gülümseyerek baktı.
“Benden çalınan yazılımı geri aldım, küçük hanım.”
Kız da bunu bekliyor gibiydi. Dalga geçercesine elini salladı ve Ömer’i geçiştirdi.
“Bu yüzden mi yazılımı çalan adamınızı öldürmeye çalışıyorsunuz?”
Kanım buz kesti. Araf’ın gözleri gözlerimle buluştuğunda tehlikeli gülümsemesini izledim, bu beni daha da korkuttu çünkü ne yaptığını nihayet anlamıştım. Beni yem olarak kullanacaktı. Kim olduğumu herkese söyleyecekti ve sonrasında olacak şeyleri tahmin bile etmek istemiyordum.
Hiç beklemeden arkamı döndüm ve buradan çıkmak için hızlıca adımladım. Eğer beni yakalar ve babama karşı koz olarak kullanırlarsa kurtulacak şansımız kalmazdı, saflığım yüzünden kendime kızıyordum. Bileğimi tutan bir el beni geriye doğru çekince sendeledim.
“Bekle,” dedi Oğuz. Sesi fısıltıdan ibaretti. Bileğimi çekip kurtarmaya çalıştım. “Bekle, Anzelha. Düşündüğün gibi değil, sadece bekle ve sahneyi izle.”
Bize dönen birkaç göz dışında herkes Ömer denilen adamı ve vücudu çiziklerle dolu kızı izliyordu.
“Babanı kurtarabilmek için çok cesursa bir hareket ama babanın peşinde olan ben değilim. Ayrıca, o yazılım bana aitti.” diye yüksek sesle konuştuğunda şaşkınlıkla bakakaldım. Ne olduğunu çözemeye çalışan beynim, yavaş çalışıyordu ve bu kendimi salak gibi hissetmeme sebep oluyordu. Belki de öyleydim. Araf’a baktım, gülüşü gitmişti. Sadece ciddi ve boş bir tavırla duruyordu. Bileğimi Oğuz’dan kurtarıp onun yanına gittim.
“Neler oluyor?” dedim. Araf bana bakmadı.
“Babanı ve seni kurtaracak ilk adımı atıyorum.” dedi ve ne olduğunu bilmediğim içeceği içip bardağı yanındaki masaya gelişi güzel bıraktı. Gözlerimi ondan almadım, başka bir kızı yem yaparak beni koruyordu. Bunu isteyip istemediğimden emin değildim, ben ve babam kurtulacaktık belki ama o kıza ne olacaktı?
“Kıza ne olacak?”
Araf garip bir ifadeyle bana baktı. Ellerini pantolonunun cebine atıp dudaklarını ıslattığında bile gözlerimi gözlerinden çekmedim.
“Bir şey olmayacak. Bu gece sen ve baban kurtulacaksınız ve kızın da sen olmadığı anlaşılacak.”
Ömer ve kız hala konuşuyorlardı ama uğultudan ibaretti. Bu gece mi? Bu kadar kısa sürede çözüme ulaşabileceğimizi düşünmüyordum ama göğsümde bir yerlerde bir kuş kanat çırpıp uçmaya hazırlandı. Gözlerimde yaşlarla gülümsedim. Araf yüzümü inceleyip akmak üzere olan yaşları çatık kaşlarla izledi.
“Teşekkür ederim.” dedim.
“Etme.”
Ve her şey o an oldu. Elektrikler birden bire kesildi ve ne olduğunu anlamaya çalışan insanların uğultuları hızla etrafa yayıldı. Araf kolumdan tutup beni yanına çektiğinde bedenlerimiz çarpıştı.
“Dikkatli ol.” deyip beni çekiştirdi ve gözümün önünü bile göremeden arkasından ilerledim. Küçük ama hızlı adımlarla kimseye belli etmeden ilerliyorduk. Araf biraz ilerledikten sonra bana döndü, bunu hafif rüzgardan ve burnuma gelen kokusundan anlamıştım. Yine de göğsüne çarpan burnum yüzünden sızlanmadan edemedim. Elini ağzıma kapatarak beni susturdu.
“Ayakkabılarını çıkart.” diye fısıldamıştı ama fısıltısını ben bile zor duydum. Ayakkabılarımı çıkartıp elime aldığımda diğer elime değer soğuk parmakları titrememe sebep oldu. Parmakları parmaklarıma dolandı ve beni yine çekiştirmeye başladı, şu anki yüz ifadesini merak etsem de tedirginlikle bakışlarını kararttığına emindim. Aklıma Mert geldiğinde yutkundum ve düşüncelerimi uzaklaştırmak için Araf’a sataştım.
“Eğer bir daha bana bugün ki gibi açıklama yapmazsan seni öldürürüm.” derken fısıltımın sadece ona ulaştığını tahmin ediyordum, oldukça sessiz konuşmuştum.
Bir daha böyle bir şey olmayacak. dedi zihnim. Bundan sonra babanı da alıp her şeyden uzaklaşacaksın. Kaçacaksın.
Merdivenlerden indiğimizde düşünmemek için ayakkabıları tutan elimle de Araf’ın omzundan destek aldım.
“Ne olur,” dedi bir ses. Cızırtılı bir şekilde bütün duvarlarda yankılanmıştı. Araf durdu ve bedeni kaskatı kesildi. “Ferhat ne olur.”
Kadının sesi hıçkırıklarından dolayı boğuk çıkıyordu. Tokat sesinin hemen ardından kadının çığlığı mekanı doldurdu. Ruhum sızladı. Araf’ın parmaklarıma dolanan parmakları titredi ve elini sıktığımda tepki vermedi.
“Yapma ne o-”
Boğuşma sesleri gelse de kadının karşı koyamadığını biliyordum, çığlıklar ve tokat sesleri devam ederken çözemediğim başka sesler de devreye girdi.
“Araf,” dedim. Tepki vermedi. Elimi elinden çekip koluna götürdüğümde şiddetle titrediğini hissettim. Işıklar tekrar yandı ve kadının sesi hoparlörden cızırtılı bir şekilde gelmeye devam etti. Neden böyle bir şeyi duyurduklarını bilmiyordum ama kanım donmuştu.
Araf’ın gözleri korkuyla açılmıştı, titreyen vücudu sarsılırken ileri bakmayı sürdürüyordu ve aldığı derin nefesler hırıltılıydı. Korkuyla yutkundum.
“Anne,” dedi fısıltıyla. “Kaç, kaç.”
Beni bir kuyuya attılar ve başımdan aşağıya kaynar yağ döktüler. Derim kaynadı, iç organlarım kaynadı ve derimdeki her kabarcığa bir annenin feryadını gizledim. Bir çocuğun doğduğu an attığı çığlıkları ve diğer çocukların bahçeye gizlice girdiklerinde duydukları feryatları. Kanadım. Her kabarcık sarsıcı depremleri beraberinde getirerek patladı, bütün birikmişlik sel oldu, lav oldu ve sadece Araf’ın üstüne yağdı. Ben kanadım, Araf kül oldu.
“Şşş,” dedim. Ses bana ait değildi, olamazdı. Şu an konuşan ben olamazdım, Araf’ın önüne geçip yüzünü ellerimin arasına alan ben olamazdım çünkü şu an bir köşeye çekilmiş çığlık atarak ağlıyordum. Hoparlörden bize ulaşan ses Araf’ın annesinin sesiydi, eski kaset çalarda şarkı söyleyen kadının sesiydi.
“Araf, bana bak.”
Birkaç basamak daha aşağıya inip duvara yaslanarak yere çöktüğümüzde bizi kimse görmediği için rahatlamıştım. Bir perdenin arkasından aşağıya inen merdivenlerin dibindeydik. Araf duvarı tırnaklarıyla çizdi. Gözümde yaşlarla elini sımsıkı tutup onu durdurmaya çalıştım.
“Çıkar beni buradan, annemi bırak.” dedi. Bana bakmıyordu, fısıltısı cümlenin sonuna doğru solup gitti.
Kadın çığlık attı, Araf’ın feryadı kulaklarımı kanattı. Küçük bir çocuğun ağladığını duydum, yalvardığını ve hıçkırıklarının insanlığın boynundaki tasmayı sıkılaştırdığını işittim. Araf benden kaçıp ayağa kalktı ve yumruğunu defalarca kez duvara vurdu.
“Annemi bırak.”
Çocuk bağırdı, annesi çığlık attı. Araf bağırdı, bağırdı ve bağırdı. Adam annesini bırakmadı. Bulanık görüşüm kırmızıya boyandı ama ruhumun siyahına renk katmadı ve ben, acımdan utandım. Acı çekiyorum demekten utandım çünkü Araf’ın duvardaki kanı, annemin kanını da kutsamıştı. Kanı okudum, kanı kokladım ve kana inandım. Kanı içtim. Kan kusmadım.
Çocukla beraber Araf adama yalvarmaya devam etti ama bu kasetin sonu yok gibiydi, adam durmuyordu. Neden durmuyordu, yukarıda ne olup bitiyordu?
Araf’ın elini tutup onu bana dönmesi için çekiştirdim, nabzım ağzımda atıyordu.
“Araf, orada değilsin. Lütfen, yapma bunu kendine.”
Araf gözlerime baktı, baktığı yerde yoktum. Kanına bulanmış elimi yanağına koyup bakışlarını çekmesini engelledim. Elimi koyduğum yerden yanağına bulaşan kan ortamdaki tek renkti sanki, yutkundum ama bu nefes almamı daha da zorlaştırdı. Uzun kirpikleri göz kapaklarıyla birlikte gözlerini örttü.
“Bak ben buradayım.” dedim. Araf’la birlikte yere tekrar çöktüğümüzde, hızlıca inip kalkan göğsüne elimi koyup dolu gözlerimle onu izledim. Kalbi elimin altında çırpınıyordu, o kalbe nasıl ulaşabilirdim?
“Dokunma.” diye mırıldandı. Sesi güçsüzdü, öyle ki beni itmeye çalışan ellerinde de kuvvet yoktu.
“Canı çok yanıyor.” dediğinde bileğimi tutmuştu, itmek için tuttuğunu biliyordum ama öylece bekledi. “Benim de canım acıyor.”
Gözlerini açıp bana baktığında orada Araf’ı değil, Mert’i gördüm. Küçük çocuk kalbine Araf’ın çektiği filtreyi çekememişti ve gözleri çırpınışlarının en büyük kanıtıydı. Belki de Araf’ın kalbine çektiği filtre Mert’ti. Ama onun da artık dayanamadığına şahit oluyordum. Kaç kişiliğe bölündüyse, kişilikler bir gün gittiğinde ve hepsinin sırtlandığı yükler Araf’a kaldığında Araf nasıl dayanacaktı? Araf’ın çatlaklarına ademoğlunun günahları sinmişti.
“Mert,” diye fısıldadım. Ne diyeceğimi bilmiyordum, dolu gözlerle bana bakan çocuğun kirpikleri gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Kollarını belime dolayıp bana sıkıca sarıldı, havada kalan ellerime takılan gözlerim, sol elimdeki kana odaklandı.
“Araf’ın annesi olur musun?”
Hoparlörden gelen sesler, kadının hıçkırıkları, yukarıdan gelen bağırışlar, hepsi bir uğultu gibi dalga dalga uzaklaştı. Kana bulanmış elime bakarken diğer elimi Araf’ın ensesindeki saçlara götürdüm ve siyah ipek saçlarında dolaştırdım. Birisinin annesi olabilme, Araf’ın yaralı ruhuna merhem olabilme ve kendi annemin yokluğunda düştüğüm yerden kalkamama düşüncesi zihnimde çiçek tohumları gibi açtı ve aynı anda çürümeye başladı. Ben kendimi ayağa kaldıramazken nasıl Araf’a destek çıkabilecektim ki? Elimden ancak denemek gelirdi.
“Deneyeceğim.” dedim. Yukarıdan gelen silah sesi etrafımızda ördüğüm kalkanı delip bize ulaştı. Mert kollarımda titreyip biraz daha küçüldü sanki.
“Sakin ol, bir şey olmayacak.” deyip yavaşça ayağa kalktım. Buradan çıkmamız gerekiyordu. İlerideki karanlığa baktım ve yutkunup merdivenlere yöneldim.
“Burada bekle, hemen geleceğim.”
Ona bakmaya cesaret edemedim. Araf’ın yerde çökmüş korku dolu gözlerle bana bakmasını görebilecek durumda değildim, onun desteğine ihtiyacım vardı. Korkmamasına. Ama orada oturan çocuk başka birisiydi. Çıldırmak üzereydim.
Perdeyi hafifçe aralayıp aralıktan karşı tarafa baktım ve şaşkınlıkla ağzım açık kaldı. Babam önde duruyor ve Ömer’e bakıyordu. Ömer’in yanında vücudu çiziklerle dolu kız diz çökmüş bir şekilde yerde oturuyordu ve bir adam da onun başında silahıyla dikiliyordu. Babamın arkasındaki adam beni İstanbul’a getirenden başkası değildi. Elindeki silah babamın kafasına nişanlanmıştı. Beni görmeden hemen geri çekilip duvara yaslandım. Perde aralandığında neredeyse korkudan çığlık atacaktım. Oğuz telaşla perdeyi kapatıp sallanmasını engellemek için bir süre sabit olarak tuttu. Ceketi yoktu ve gömleğinin sırtı damla damla kan kaplanmıştı.
“Araf nerede?” dedi bana dönüp. Elimle aşağıyı işaret ettim ama sonra durumu bilmediği aklıma gelince kolundan tutup aşağıya gitmesini engelledim.
“Babam orada, bir şey yapman gerekiyor.” dedim. Oğuz sanki arkasını görecekmiş gibi perdeye baktı.
“Çıkarsan bütün plan bozulur, baban kurtulacak. Sabretmen gerekiyor sadece.” deyip kolunu çektiğinde tekrar kolunu tuttum.
“Kaç adam olduğunu saymam gerekiyordu, Araf söyledi. Sen sayar mısın?” dedim. Oğuz şüpheci bir şekilde bana baksa da gözlerimi ondan çekmedim ve kafasını olumlu anlamda salladığında merdivenden neredeyse koşarak indim. Sağa dönüp Araf’ın yanına çöktüm ve gülümsedim.
“Mert, şimdi gitmen gerekiyor. Her şeyi düzelteceğim söz veriyorum ama şimdi Araf’a ihtiyacım var.”
Benden uzaklaşıp ellerime tekrar korku dolu gözlerle baktığında şoktan çıktığını ve korkusunun geri geldiğini anladım.
“Tamam, dokunmuyorum.”
Gözlerimiz buluştuğunda bu sefer benim gözlerimdeki ateş onun gözlerindeki buzları eritti. Başını hafifçe salladığında rahatlayıp eğilip Oğuz’n merdivenden inip inmediğine baktım. Basamakları hızlıca indiğini gördüğümde telaşla Araf’a döndüm.
Sırtı bana dönüktü, elleriyle yüzünü kapattığını görebiliyordum. Oğuz yanına gittiğinde ciğerlerimdeki nefes canımı yakmaya başlamıştı.
“Kapıda bekliyorlar, gidelim mi?” diye mırıldandı Oğuz. Ellerini birbirine sürtüp sabırsızca kıpırdandı.
“İkiniz gidin, arkanızdan gelirim.”
Bir hışımla ikisinin arasına girip sert gözlerle baktım.
“Babamı bırakıp gideceğimi mi sanıyorsunuz gerçekten? Babam olmadan buradan hiçbir yere gitmiyorum.” dedim. Oğuz itiraz edecek gibi olsa da sonradan vazgeçip Araf’a baktı. Ellerim yaşadığım yoğunluktan dolayı titriyordu. Avuç içlerim terlese de ellerim buz gibiydi, babam yukarıda namlunun ucundaydı ve akıbeti belli bile değildi.
“İkiniz gidiyorsunuz, ben de babanı alıp peşinizden geliyorum. Basit iş.” dedi Araf. Derin bir nefes alıp kafasını arkaya attı. Konsantre olamadığını görebiliyordum, planı her neyse bu kayıtların ortaya çıkacağını düşünmüyordu. Ama kendini toparlayıp bakışlarına tekrar bir perde çekti.
“Onu buradan çıkar,” dedi Oğuz’a dönüp. “Eğer Ömer ve Yavuz’un birbirine olan düşmanlıklarından öte bir şey varsa…”
“O da sana olan düşmanıklarıdır.”
Oğuz Araf’ın sözünü tamamladığında Araf başını sallayarak onu onayladı.
“Kurtiz’i öldürmekle tehdit edip kızı isteyeceğim. Kızın benim için çok değerli olduğunu düşünürlerse Kurtiz hedef olmaktan çıkar, kızı alırlar ve Kurtiz’i bırakırlar. Gerçeği öğrenene kadar da iş işten geçmiş olur.”
Araf bana bakıp tekrar Oğuz’a döndüğünde boş bakışlarına tedirgin bakışlarla karşılık vermiştim. Güzel bir plandı, yolunda giderse. Ama yolunda gitmezse ölecek ilk kişi babamdı. Seçenekleri tartsam da Araf’ın planına uymaktan başka çarem yoktu, ki bu beni daha da çaresiz bir duruma itekliyordu. Benim yerime geçecek kızın içinde bulunduğu durumu düşünmeye eğilimli beynimi sadece babam için endişeyle atan kalbim durduruyordu. Düşünmek istemiyordum. Çünkü ne kadar düşünürsem düşüneyim müdahale edemiyordum, bulunduğum durum korkunçtu. Kendimi deli gömleğine sarılmış gibi hissediyordum, zihnimde kendimle baş başaydım ama kendimin karşısındaydım.
“Ne olursa olsun, altını çiziyorum ne olursa olsun, yanından ayrılmayacaksın ve buraya dönmesine izin vermeyeceksin.” dedi Araf. Oğuz onu onayladı ve beynimdeki düşüncelerin bir ucundan yakalamaya çalışırken Oğuz kolumdan tutup beni daha önce orada olduğunu görmediğim bir kapıya doğru çekiştirdi. Biraz önce ben düşüncelerimi kovalarken, kendimi olardan kaçarken buldum. Garip bir şekilde bu durumu yadırgamadım.
“Babam-”
“Söz, kurtulacak.”
Arkamı dönüp silahının şarjörünü takan Araf’a baktım, ikimizin de sırtı birbirine dönerken bana doğru koşan, kollarını açmış ve ağlamaktan sesi kısılmış Mert’i gördüm. Ben Araf’tan uzaklaştıkça Mert’le aramdaki bağ azaldı ve hıçkırıklarının sesi kısılırken görüntüsü de buğu gibi kayboldu. Kendimi boşluktan yuvarlanıyor gibi hissettim. Boşluk bendim.
Soğuk çıplak ayaklarımdan yukarı tırmanırken, sıcaklık kalbimden aşağıya doğru ilerledi. Karnımın üzerindeki boşlukta ateş ve buzun birbirini karşılayışını, terleyen ve aynı zamanda titreyen bedenim bana ulaştırdı. O kadar soğuktu ki, çok sıcaktı.
Çalıların arasından eğilerek ilerledik, Oğuz’un sıcak eli elimi kavramıştı. Telefonu cebinden çıkarıp parlaklığını kıstığında yere çökmüştük ve ikimiz de koştuğumuzdan dolayı nefes nefeseydik. Oğuz Gökhan’ı arayıp çevreyi inceledi.
“Burada olmanız gerekiyordu!” diye tısladığında onunla birlikte çevreyi tarıyordum. Bir sürü adam çevrede gezinip etrafı kolaçan ediyordu ama onlar bizi göremeden aramıza mesafe koymuştuk. Camlara bakıp Araf’ı ya da babamı görmeye çalıştım ama ortada yoklardı.
“Basit bir görev Gökhan, çok basit!” diye söylendi Oğuz, sesini yükseltmeye başlayınca koluna vurup onu uyardım. Karşı tarafı dinledi.
“Anzelha yanımda. Batı yönünden gel, o tarafta adamlar daha az.”
Oğuz telefonu kapatıp ceketinin cebine attı ve ağzının içinde küfürler edip yere oturdu.
“Ne oldu?” dedim. Oğuz saçlarını hırsla karıştırdıktan sonra çıktığımız malikaneye bir bakış attı.
“Geliş yoluna yığınla adam yerleştirmişler.” dedi Oğuz. “Bunu biliyorduk, hazırlıklı gelmesini söylemiştim. Bir kere dinlesin, bir kere.”
Birinci pürüz. Olayın ciddiyetini kavrayamayıp basit bir şeymiş gibi davranan Gökhan’a olan sinirimi kontrol altında tutmaya çalıştım. Ama işin ucundaki kişi benim babam olduğu için böyle davrandığını çok iyi biliyordum. Yutkunup bir umut camlara baktım yine. Başka bir pürüz çıkmaması için ve babamı sağ sağlim görebilmek için sessizce yalvardım.
“Baban kurtulacak.” dedi Oğuz, ona inanmak için çabaladım. Buna ihtiyacım vardı.
Ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama Oğuz konu açıp kafamı dağıtmaya çalışsa da sohbetine dahil olamamıştım. Sonsuz gibi gelen bir süre sonunda bir sürü araba bir anda çevremizi sardı ve Oğuz beni korumak için üstüme eğildiğinde silah sesleri her yeri sardı. Burnum Oğuz’un ağır parfüm kokusunu ciğerlerime taşıdı, Araf’ın ferahlatıcı kokusu onda yoktu. Dişlerimi sıkıp bu kabusun bitmesini bekledim. Bunlar duyacağım son silah sesleri olmalıydı, başka türlü ne yapardım bilmiyordum.
“Oğuz!” diye seslenen kişi Gökhan’dan başkası değildi. Oğuz hızlıca ayağa kalkıp beni de kaldırdı.
“Sonunda!” diye bağırdı ama sesindeki sinirin yanında rahatlama da vardı. Benimse babamın o evden tek parça halinde çıktığını görmeden rahatlamak gibi bir lüksüm yoktu.
“Geç kaldık, hemen gitmemiz gerekiyor. Hadi, hızlan Anzelha.”
Oğuz beni çekiştirirken ona yetişmek için taşlarla kaplı yolda koşmak sorunda kaldım. Taşlar ayağımı kesiyor ve bana gerçek acıyı hatırlatıyordu. Siyah bir minibüse bindim.
“Çoktan buradan gitmemiz gerekiyordu.” dedi Oğuz Gökhan’a. Gökhan elindeki silahı beline sıkıştırıp nefes nefese başını salladı.
“Adamlar çıkmadan gidelim.” dedi Oğuz ve aceleyle kapımı kapattı. Kendisi ön koltuğa oturmak için kapıyı açtığında garip bir çınlama kulaklarımı kapladı. Elimi kulağımın üzerine götürmek için kaldırdığımda sarı bir ışık ve ardından gelen cam kırıklarını gördüm. Isınan hava yüzüme doğru savrulduktan bir saniye sonra kulak zarımı patlatacak kadar yüksek bir ses basınçla etrafımı sardı. Kolumu çizen camların acısını bile hissetmedim. Bulanık görüşümün ve çınlayan kulağımın getirdiği bulantıyla midem kasıldı ve kusmamak için kendimi zor tuttum. Malikanenin yerinde bir enkazdan başka bir şey yoktu.
Baba.
Beynimin ilk yolladığı sinyal ayağa kalkıp enkaza koşmamdı.
Babam.
Babam oradaydı. Babam o evin içindeydi.
Ailem o enkazın altındaydı.
Bedenimin ağırlığını taşıyamayan bacaklarıma isyan edip ayağa kalktım. Kapıyı açıp sendeleyerek aşağıya indim, ayaklarımı kesen camlar umurumda değildi. Beynim çığlık çığlığa tek bir kelimeyi haykırıyordu, dünya başıma yıkılsa bu kadar altında kalmaz ve bu kadar ezilmezdim.
Baba.
“Baba!” diye bağırırken, çığlığım boğazımı yırtıp dışarı taşmıştı.
Düştüm ve ayağa kalktım, birkaç adım sonra tekrar düştüm ve tekrar ayağa kalktım. Koştum, koştum ve koştum. Tıpkı çöldeki gibi, zemin ayaklarımın altında kaydı ve ben ne kadar koşarsam koşayım enkaza bir adım bile yaklaşamadım. Yükselen alevler arasında babamın çarmıha gerilmiş çarpık bedeni bana gülümsüyordu. Kan kustum ama ciğerlerimi temizleyen nefesin sahibi de o enkazın altındaydı. Araf’ta oradaydı.
“Hayır, bekle!” Oğuz belimden tutup beni geri çektiğinde çırpındım ve çığlık atarak beni tutan ellerine tırnaklarımı geçirdim.
“Babam o benim. Babam!”
Sanki bunu kimse görmüyor gibiydi, nasıl anlatabilirdim? Kör birine nasıl aileyi çizebilirdim ve sağır birine nasıl o gülüşleri duyururdum?
“Planın bir parçası!” diye bağırdı Oğuz. Ve onun yanında da başka eller beni tuttu. Gökhan telaşla etrafa bakıp beni Oğuz’la birlikte çekiştirmeye başladı, dağılmış görünüyordu ama yine de beni taşıması için Oğuz’a yardım etti.
“Kimse gördü mü?” dedi Oğuz. Gökhan’la konuşuyordu. “Söylesene!”
“Bilmiyorum lan! Bilmiyorum, acele et.” dedi Gökhan. Koştular.
Çırpındım ama kurtulamadım. Oğuz eliyle ağzımı kapattı ama çok geçti, geç kalmışlardı.
Yavuz’u gördüm. Ömer yanından geçip karanlıkta koşarak kayboldu. Yavuz çok yakındaydı, elindeki küçük aleti görebiliyordum. Kırmızı düğmesi ateşten bile parlak geliyordu gözüme, düğmeye o basmıştı. Babamı o enkazın dibine gömmüştü. Gözlerinde şaşkınlıkla ağacın arkasına saklanıp beni izlemeye devam etti, artık biliyordu. Kurtiz Baralp’in kızı, İstanbul’a götürmek için yardım ettiği kızdan başkası değildi.
Elimi kaldırıp onun bulunduğu tarafı işaret ettim ama kulağım çınlıyordu. Oğuz’un çığlığımı bastırmak için ağzıma kapattığı el nefes almamı engelliyordu ve görüşüm bulanıklaşıyordu. Parmağımla Yavuz’u gösterdim ve gözlerimi kapatıp bayılmamak için odaklanmayı denedim. Oğuz ve Gökhan’la birlikte gösterdiğim yere tekrar baktığımda Yavuz orada yoktu. Sadece ateşin gölgesi ağaçların arasında dalgalanıyordu. Araf’ın gözlerinde dalgalandığı gibi.
Bölüm etkileşimi
