3. bölüm / 11
VAVEYLALBÖLÜM 2
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 2
BÖLÜM 2
"Tanrım, özür dilerim. Özür dilerim. Günahlarımın ipi boğazıma dolandığında çözmek için sana gelmedim, çaba göstermedim. Omzumdaki melekleri günahlarımın şahitliğine kurban edip kendimi günahlarımda astım. Günahlarımda sevaplarımı yıkayıp o sudan bir yudum da kaderime içirdim."
***
Ellerime bulaşmış kanın kokusunu alabiliyordum, dilimde kanın sıcak dokusu geziniyordu. Omzumdaki melekler ağlıyordu, iyi bir insan değildim. Yerde yatan annemi gördüm, vücudu garip bir şekilde çarpıktı. Yüzünü kaplayan kan, eşarbını koyu kızıla boyamıştı. Kanlı ellerimi yüzüme götürdüm, annemin kanını yüzüme sürdüm.
"Bu bir yemin." diye fısıldadı şeytan, annemin bedeninin başında dikilmişti ve aç gözlerle bana bakıyordu. Günaha muhtaçtı, günahlarıma muhtaçtı. Benim şeytanım, benim biricik dostum ve en büyük düşmanım. Ruhumun bekçisi.
Annemin yanına diz çöküp enkaza göz gezdirdim, annemin kanı her şeye bulaşmıştı. Kaderime bulaşmıştı, hıçkırarak ağladım ve sonra kahkaha attım. Annem olduğu yerde yatmaya devam etti, şeytan elini omzuma koyup hep yanımda kalacağını söyledi. Onu dinledim, iyi bir insan değildim.
Gözlerim evimdeki alçak tavanı aradı. Odamı tararken eski eşyalarımı görmeyi bekliyordum ama beni yeni alınmış eşyalar ve geniş bir oda karşıladı. Duvarlar boyanmıştı ve köşelerde küf yoktu. Bu evde annem yoktu, hatıraları yoktu. Ama burası da evimdi, evim gibi hissetmiyordum.
Yutkunup yatağımın kenarına koyduğum şişeyi aldım ve bir dikişte tüm suyu bitirdim. Babamın korktuğumu bildiği için yatağımın yaslandığı duvara astığı LED ışıklar odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu.
İki odalı geniş evde ısıtma sistemi gayet iyiydi. Bu soğukta, evin içinde askılı bir bluzla geziyordum. Şafak sökmek üzereydi, eve alışamamıştım. Yatağıma alışamamıştım. Boydan aynada kendi yansımamı gördüm. Annem aynadan bana gülümseyip saçımı okşuyordu, gerçek olamayacak kadar güzel bir andı. Geçmişte kalmıştı, gerçek olmadığını biliyordum ama anneme gülümseyip saçlarımdaki elinin hissettirdiklerine teslim oldum.
Huzurlu geçen birkaç saniyenin ardından telefonum çaldı, aynaya baktığımda sadece kendimi gördüm. Yanımda annemi görememenin yanında, babamın yokluğu da içimi acıttı, zaten ruhen yoktu ama bedenen de olmaması daha çok yakıyordu canımı.
Aynadan kendimi izlemeye devam ettim. Telefona bakmadım.
Babam artık eve çok az gelebileceğini, girdiği iş yüzünden sürekli seyahat edeceğini söylemişti. İş tanımı alçı ve badana gibi şeylerden ibaretti, kabullendim. Başka şansım var mıydı bilmiyordum. Parçalanmış hissediyordum.
Yataktan kalkıp kendimi bile şaşırtacak şekilde yavaş giyindim, mutfakta etrafıma bakıp bir kez daha eski evime özlem duyduğumda bu özlemin annem bu eve gelene kadar geçmeyeceğini anlamıştım. Annem gelmeyecekti.
Sütü ısıtıp içtiğimde şafak çoktan sökmüştü, saat yediyi biraz geçiyordu. Uyuyamayacağımı anlamıştım ve dersim iptal olduğu için akşama kadar evde ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm. Telefonuma baktım, Gül’den cevapsız bir çağrı vardı. Geri dönmeden telefonumu cebime attım.
Dişlerimi fırçalayıp odamı topladım ve bir süre salonda boş boş oturdum. Haftaya vizelerim başlıyordu ama çalışmak içimden gelmiyordu hiç. Evde daha fazla kalamayacağımı anlayınca işe erken gitmeye karar verdim. En azından kafam dağılır, düşüncelerimin yönü değişirdi.
Barın arkasında tezgâhı silen çocuk, dün akşam tanıştığım Mahfi değildi. Daha büyük ve suratsız gözüküyordu, uykusundan uyanamadığı belliydi. Uykusuzluğun verdiği sersemlikle yanına yürüdüm. Beni görünce yüzüne sahte olduğunu bildiğim bir gülümseme yerleştirdi.
"Günaydın, ne alırdınız?"
Sesi tahmin ettiğimden çok daha inceydi, hafifçe gülümsedim.
"Ben de burada çalışıyorum, biraz erken geldim."
Adının Batı olduğunu öğrendiğim çocuk mekân boş olduğu için bana birçok şeyi öğretmişti. Aslına bakılırsa iyi anlaşmıştık, o da sohbet edecek birilerini arıyordu sanırım. Bana bardakların yerlerini bir kez daha sıralatırken mekânın kapısı açıldı ve içeriye birileri girdi.
Kızıl saçlı kız yanındaki çocuğa kaşlarını çatmış bir şey anlatıyordu, çocuğun ise suratında bıkmış bir ifade vardı. Kızın boyu uzundu, bunun sebebinin giydiği topuklu ayakkabı olduğunu ayaklarına bakınca fark ettim. Sadelikten çok uzaktı, abartılı bir tarzı vardı bana göre. Çocuğun da boyu uzundu ama kıza nazaran çok sade giyinmişti ve gösterişten uzaktı.
Arkalarından gülerek gelen Oğuz'u gördüm. Yağmurdan dolayı saçları ıslanmıştı ve kafasını yanındaki kıza doğru sallayarak onu gıcık ediyordu. Kızın pijamalarla buraya gelmiş olması dikkatimi çekmişti, koyu kahve saçlarını topuz yapmış ve kalemle tutturmuştu. Üstündeki pijamada pandalar vardı.
"Anzelha!" diye seslendi Oğuz. Beni fark edince bana doğru yürümeye başlamıştı. Aynı anda tüm gözler bana döndü. Oğuz'a gülümsedim ve pijamalı kız da bize doğru gelirken Batı'nın gerildiğini hissettim. Bir şeyler mırıldandı ve yanımdan geçerek gözden kayboldu.
"Selam." diye mırıldandım, pijamalı kız bana sıcak bir gülümseme yolladı. Bar taburesine oturup elini bana uzattığında gülümsemesi hâlâ yerindeydi.
“Erkencisin.” dediğinde Oğuz’a omuz silktim ve o da bir şey söylemedi.
"Selam, Yelda ben."
Uzattığı eli sıktım.
"Anzelha.”
“Memnun oldum,” dedikten arkasındakileri gösterip tekrar bana baktı. “Tuğçe ve Gökhan.”
Başımı sallayarak gülümsedim. Gökhan da bana gülümsedi ama Tuğçe'nin anlamını çözemediğim bakışlarına maruz kaldım. Bar taburesine oturmuş sohbet ederlerken kendimi onlardan soyutladım. Çok enerjik bir gruptu, hayır, Oğuz ve Yelda çok enerjiklerdi. Birbirlerini çok önceden beri tanıdıklarını anlamıştım çünkü çocukluklarından sohbet etmeye başlamışlardı. Belli ki Tuğçe aralarına sonradan katılmıştı çünkü konuyu değiştirmek istediğinde Yelda inadına bu konu üzerinde durmuştu, gülümsemekten kendimi alıkoyamadığım gibi onları dinlemekten de alıkoyamıyordum.
Hiç böyle arkadaşlıklarım olmadığını düşünürken aslında geçmişte olduğunu, iki yıl önce yaşananlardan sonra hepsinden koptuğumu hatırladım. Gerçeklerin yazılı olduğu kartlar tek tek açıldı ve önüme serildi, iki yıl önce çok farklı biriydim. İki yıl önce bir aileye sahiptim, planlarım ve gelecek için hevesim vardı. Yelda'nın enerjisi mekânın duvarlarında çınlarken ve çevresindeki herkesi güldürürken onda kendimi görüyordum. Eski beni, geçmişte kalmıştım.
"Araf," diye mırıldandı Tuğçe, sesi o kadar mayhoş ve hayran çıkmıştı ki garipsedim. Ona baktığımda Gökhan'ın da gözlerinde acıyla Tuğçe'yi izlediğini gördüm, sevgili olduklarını sanmıştım çünkü öyle davranıyorlardı. Gökhan'la göz göze geldiğimde, kafamı çevirmeden önce gözlerinden yansıyan duygulara perde çektiğini gördüm. Hepimiz kapıya baktık.
Araf beyaz bir tişört ve siyah bir pantolon giymişti. Saçları darmadağınıktı, siyah ceketi elindeydi ama yerde sürünüyordu. Tişörtünün önündeki kırmızı leke babamın kazağında gördüğüm lekeyle aynıydı. Kan.
Yutkunup elimdeki bardağı silmeyi bıraktım, Oğuz ve Gökhan hemen Araf'ın yanına gittiler ama Araf elini kaldırıp onları durdurdu.
Annemin kanını yüzüme sürdüm, annem yerde yatmaya devam etti. Babam feryat ederken ellerimdeki kanı kokladım. Annemin kokusu, ruhumun dokusu.
Araf öksürdüğünde yerimden sıçradım. Odaya gitmek için koridora doğru yavaş adımlarla ilerledi, Oğuz ve Gökhan arkasındaydı.
Yelda bana baktığında koridora giden eşiğe bakıyordum, kulaklarım uğulduyordu. Kanımın akışını hissediyordum, nabzım uğultuyla birlikte kulağımda atıyor ve diğer her şeyin sesini kısıyordu. Küçük bir kız çocuğu ellerindeki kanı ninniler söyleyip yatağının altına saklanmış canavara gösteriyordu.
Yelda elini omzuma koydu. İrkilerek ona döndüm, ne zaman barın arkasına gelip elimdeki bardağı almıştı bilmiyorum. Tuğçe'nin iğneleyici bakışlarını üstümde hissettim.
"Hep böyle şeylerle karşılaşırsın, çevrelerinde olmak buna katlanmayı gerektiriyor. Başka bir iş-"
"Hayır, katlanılabilir. Beni ilgilendirmiyor." diye mırıldandım. Sadece burada çalışan biriydim ve gerçekten beni ilgilendirmiyordu. Görmezden gelebilirdim, bu işe ihtiyacım vardı. Tekin insanlar olmadıklarını Oğuz’la ilk konuşmamda anlamıştım ama böyle bir işi başka yerde bulamazdım. Yelda omzumu sıvazlayıp bir şey söylemeden bar taburesine geri oturdu.
"Alışır." dedi Tuğçe, sesi de bakışları gibi iğneleyiciydi. Ve bakışları bana bulaş diyordu. Umursamadım, bu ona en iyi cevaptı. Böyle insanları tanırdım, ilgi çekmek ve önemli biri olduğunu kanıtlamak için her şeyi yapardı ve dikkate alındıklarında onlara istediklerini vermiş olurdunuz. Benimse böyle bir niyetim hiç yoktu.
Barın daire şeklindeki sütununa yerleştirilmiş telefon çaldığında açtım ve Oğuz'un sesini duydum.
"Bir şişe viski kapıp getirir misin?"
Cevap vermemi beklemeden telefonu kapattı ve ben de viski şişesini alıp odaya doğru yürüdüm.
"Ben götürürüm."
Tuğçe önüme geçip sahte bir şekilde gülümsedi. Yelda ikimizi izliyordu.
"Telefonu sen açmadın." deyip ben de sahte bir şekilde gülümsedim ve yanından geçip koridora girdim. Yelda'nın kahkaha attığını duydum, o da Tuğçe'yi sevmiyordu belli ki.
"Yeni birinden söz ettiler, işi bilen biri. İzleri örtülüyor, bu da demek ki arkası sağlam."
Araf siyah deri koltuğa oturmuştu ve arkaya yaslanmıştı. Sert sesi yerimde durmama sebep oldu. Yandan görebiliyordum onu, yüzü gergindi ve karşısında oturan Oğuz'la Gökhan'ın yüzleri de gergindi.
"Eğer böyle bir baskın yapabiliyorsa bildiğimizden çok daha fazlası vardır. Bak bu iş çok tehlikeli Araf, bırak başkası yapsın. Sana bir şey olacak yoksa."
Oğuz öne eğilmişti ve Araf'ı ikna etmek istediği çok belliydi. Kafam karışmış bir şekilde onları dinlemeye devam ettim, yaptığımın yanlış bir şey olduğunu biliyordum ama kendimi durdurmadım. Belalı tipler olduklarını ilk dakikadan anlamıştım ama bu kadar geniş çaplı bir şey beklemiyordum. Kendimi bu işten çıkmak ve çıkmamak arasında gidip gelirken buldum. Sadece bir çalışandım, burada çalışan bir sürü insan vardı ve bu olaylardan kendimi soyutlayabilirdim. Sadece işe gidip gelecektim, bu kadardı.
"Beni bu kadar önemli görme." Araf''ın sesindeki tınının hangi duygu kırıntısını topladığını çözemeye çalışırken, bir yandan da Gökhan'ın yüzündeki bıkmış ifadenin her zaman yerinde olup olmadığını düşünüyordum.
"Bırak birbirlerini yesinler, bizim için bir fırsat belki de."
Durduğum yerde, bu konuşmamın iç yüzünü ve tahmin ettiğimden daha derin bir hayatları olduğunu düşündüm. Herkes dışarıdan bakıldığı kadar değildi. Oğuz çok neşeli bir insandı, aslına bakılırsa böyle bir hayatı olacağını düşünemezdim. Böyle bir hayatta da çok eğreti duruyordu. Gökhan'ın ise yüzündeki bezgin ifadeden burada olmak istemediğini çıkarmıştım. Önümdeki tabloya bakınca Araf yüzünden bu hayata adım atmışlar gibi hissediyordum çünkü içlerinden sadece Araf'a bakınca belalı bir hayat beklerdiniz. Derin meseleler bir yanaydı tabi, hiçbir üniversite öğrencisini bu denli derin işlerde düşünemezdim.
“Henüz hiçbir şey belli değil. Ve sen, artık içeri girecek misin?"
Araf'ın gözleri gözlerimle buluştuğunda tepki vermedim. Bir süre birbirimize baktık, bana sanki kalp atışlarımı duyuyormuş gibi bakıyordu. Ve ciddi surat ifadesinin ardında sırıtan birini görür gibi oldum. Gözlerimi kırpıştırıp aralık olan kapıyı açtım ve viskiyi hafifçe havaya kaldırdım.
Oğuz ayağa kalkıp cam dolaptan bir şeyler aldı. Onu ilk defa ciddi gördüm, rengi bembeyazdı. Sanki yüzündeki kan çekilmişti, Gökhan'ın beni izlediğini fark ettim.
"Yaraya dökmen için viski getirmesini istedim. İstersen dikişi ben atabilirim." diye mırıldandı Oğuz. Elindeki malzemeleri Araf'a verdi ve o an dikiş için gerekli olan şeyler olduklarını anladım.
Bu konu üzerinde düşünmemeye çalışıyordum, neden hastaneye gitmediği ya da nasıl kendi kendine dikiş atacağı hakkında. Ve yarasının nasıl oluştuğu hakkında. Düşünmemeye çalışırken kendimi ip üstünde yürüyen cambaz gibi hissediyordum.
Araf bana garip bir ifadeyle bakıyordu. Ne olduğunu çözemesem de yadırgamadım çünkü başlı başına garip bir çocuktu.
Oğuz, Araf'ın sessizliğinden cevabını almış olacak ki çıkmak için kapıya yöneldi ve Araf da koltukta arkasına yaslanmış, yarı yatar pozisyonda çıkmamızı bekliyordu. Kapıdan çıktığımızda Oğuz ve Gökhan fısıldayarak bir şeyler konuşmaya başladılar ama onları dinlemeden hızlı adımlarla koridorda ilerledim.
Koridordan çıktığımda Yelda'nın telefonla konuştuğunu ve Tuğçe'nin de yanına gelmiş kızla sessizce oturduğunu gördüm.
"Nasıl, çok mu kötü?" dedi Tuğçe.
Bizi görünce aniden ayağa kalkıp endişeli gözlerle Gökhan'a bakmıştı. Gökhan hiçbir şey söylemeden hızlıca dışarı çıktı, Oğuz'la birbirimize baktık.
"Zamanla anlarsın." deyip yanımdan geçtiğinde Tuğçe de Gökhan'ın arkasından dışarı çıktı. Yelda merdivenlerden çıkıp locaların arkasında gözden kayboldu ve mekânı hareketli bir müzik doldurdu. Merdivenden sekerek inerken şarkıya eşlik ediyordu, pijamalı haliyle garip bir görüntüydü. Araf’ın yaralı bir biçimde buraya gelmesinden hemen sonra bunu yapması da garipti. Kaşlarımı çatıp burada neler döndüğünü anlamaya çalıştım.
Yelda'nın boyu benden birkaç santim kısaydı, minyon tipliydi ve bu yüzden yaptığı her hareket tatlı gösteriyordu onu. Onun dans edişini izlerken yeni gelen kız sandalyesinden kalktı ve bana gülümsedi.
Doğal olduğu belli olan kızıl saçları beline kadar uzanıyordu, uzun boyundan ziyade uzun bacakları dikkatimi çekti. Bacaklarını saran bir kot ve göbeğini açıkta bırakan beyaz bir bustiyer giymişti. Üstündeki siyah renkli ceket topukları gümüş olan siyah botlarıyla uyumluydu. Yüzündeki çiller yeşil gözlerini vurguluyordu, yüzünde neredeyse hiç makyaj olmadığını fark ettim ama bu haliyle bile çok güzeldi. Kız bana doğru yürürken onu izlediğimi farkına varıp içten içe kendime tokat atmak istedim.
Kız o kadar güzeldi ki insanın bakmaması söz konusu değildi. Ve güzelliği bir yana, çok farklı bir aurası vardı.
"Merhaba, yeni kız olmalısın. Ben Katherina."
Uzattığı eli sıktım ve sıcak gülümsemesine karşılık verdim.
"Anzelha."
Gözlemlediğim kadarıyla Yelda, Tuğçe gibi Katherina’yı da sevmiyordu. Hatta yanıma gelip iyi gözüktüğüne aldanmamamı Tuğçe’den daha tehlikeli olduğunu bile söylemişti. Bunlarla alakam olmadığını ne kadar belirtirsem belirteyim şikayetlerinden kurtulamamıştım. Yelda çok komik bir kızdı, ciddi olarak yaptığı hareketler bile ister istemez insanı güldürüyordu. Hele ki Oğuz’la yan yana geldiklerinde o ortamda gülmeyen bir insan bile kalmıyordu.
Batı’nın gerginliğinin uçup gittiğini gözlemlemiştim, onunla birlikte benim de gerginliğim kaybolmuştu. Kendimi hafiflemiş hissediyordum, sanki bütün sıkıntılarım kapının ardında kalmıştı. Konuşmalarına katılmıyordum ama Yelda ve Oğuz’la iyi anlaştığımı hissediyordum. Bana göre fazla neşelilerdi ama insanı bıktırmıyorlardı.
Araf yeni bir şeyler giyip yanımıza geldiğinde Oğuz Gökhan’ı masaların arasında kovalıyordu ve Yelda da spiker gibi neler yaptıklarını anlatıyordu. Oğuz ve Yelda’nın olduğu yerde gülmeyen insan kalmaz demiştim, bu lafımı geri alıyordum. Araf ifadesiz yüzü ve boş bakan gözleriyle onları izliyordu ama hiç tepki vermedi. Bakışlarımız birbirini bulduğunda bana doğru yürüdü ve viskiyi tezgâha bıraktı. Açmamıştı, kullanmamıştı ve sanki yarası yokmuş gibi rahat yürüyordu.
Viskiyi alıp yerine geri koydum ve Yelda’nın mekân adıyla ilgili birkaç şey önermesini dinledim. Mekân bir hafta kadar önce açılmıştı ve adını koyup reklamını yapmayı düşünüyorlardı.
“Gelen giden çok olacak mı?” dedi Tuğçe. Gökhan’la arasını düzeltmişti belli ki ama gözleri Araf’tan bir saniye olsun ayrılmıyordu. Kath Araf’a doğru döndü.
“Burası gözden uzak.” diye mırıldandı ama Araf kimseyi dinlemiyor gibiydi. Gözleri masadaydı, yanaklarının içe çökmesinden dişlerini sıktığını anlamıştım.
Ayağa kalktığında neden onu incelediğimi düşünüyordum, o kadar garip bir çocuktu ki.
“Sermest,” dedi bana dönüp. “Sermest olsun. Bana bir bardak süt koyar mısın?”
Şaşkınlıkla bakakaldım. Bar taburesine oturduğunda kimsenin garipsemediğini ve mekânın adını tekrar tekrar söylediklerini duydum.
“Süt?” dedim, kaşlarımı kaldırmış bakıyordum. Araf garip bir espriye gülüyormuş gibi hafifçe tebessüm etti. Bir saniye sonra o ufak gülüş kaybolmuştu ama gözlerindeki boşluğun gittiğini görmüştüm. Görmüş müydüm?
“Süt.” diye onayladı beni. “Tezgâhın altındaki dondurucuda.”
Eğilip küçük dolaptan sütü çıkarıp bardağa koydum. Araf ben bunları yaparken tezgâhın arkasına uzandı ve tuzu aldı. Bunu yaparken kokusu burnuma doldu, gerildim çünkü paranoyakça davranıyor olduğumu bilsem de yakınlığı beni ürpertiyordu. Sütü önüne koyduğumda süte az miktarda tuz ekledi, yanda duran pipetle karıştırdı. Yüzümü buruşturarak ona baktım. Bana aldırmadı bile. Tuz döktüğü sütü içip localardan birine oturdu, Oğuz ve Gökhan odadan birkaç dosya getirdiğinde onları incelemeye başladılar.
00.38
Saate bakıp telefonu cebime attım, daha tanıtımı yapılmadan bile akşamları çok kalabalıktı. Mahfi gelmişti ve Batı’ya veda edeli çok oluyordu. Yorgunluktan başım dönmüştü ama düşünmemeye ihtiyacım vardı, yalnız kalmamam gerekiyordu. Oğuz’un defalarca gitmemi söylemesine rağmen hâlâ buradaydım. Müşteriler gelmeye başladıktan sonra kafamı kaldıracak vaktim olmamıştı, kimsenin kafasını kaldıracak vakti olmamıştı. Sermest çok büyük bir mekandı, sekiz tane garsonu olmasına rağmen yetişemediğimiz yerler vardı. Bu zamanlarda Araf şikâyet eden müşterileri görmüş, servisi kendisi yapmıştı. İnsanlar üzerinde garip bir etkisi vardı, sebebini çözememiştim ama güzel sözler söylememesine rağmen insanları istediği kalıba sokabildiğini fark etmiştim.
Garip bir şekilde durduk yere gerginleştiği zamanlar oluyordu, çenesini sıkarak yerinde kıpırdanıyor, boş gözleriyle etrafı kolaçan ediyordu. Bar taburesinde oturup Mahfi’yle sohbet eden Oğuz durumu fark ettiğinde Araf’ın yanına gidip onunla konuştu.
“Işık çok parlak değil mi?” dediğini duydum Araf’ın. Halbuki müşteriler azaldığı için müziği daha sakin bir müzikle değiştirmiş ve ışıkların parlaklığını bir hayli azaltmıştık. Araf üç kere daha süt istedi ve daha sonra gözlerini kapatıp derin nefesler alarak normale döndü. Madde bağımlılığı mı vardı? Merakımın önünü çitlerle kapattım.
Saat iki gibi Sermest'in ışıklarını kapattık ve beni eve bırakma işini Mahfi üstlendi. Arabaya bindiğimizde ikimizde konuşmadık, Mahfi de benim gibi konuşmayı sevmiyordu.
Yol ayrımından sola döndük.
“Garip bir grup, değil mi?” diye mırıldandı Mahfi, sessizliği bir bıçak gibi kesti. Eski arabanın çıkardığı uğultuyu dinledim bir süre.
“Evet, öyleler.” dedim ama sesim beklediğimden daha düşünceli çıktı.
“Özellikle Araf. Belalı bir tip, umarım çalıştığım süre boyunca başıma bir şey gelmez. Bunun kadar iyi bir iş bulamam çünkü.”
Beynim düşünceleri elekten geçirirken çok yavaştı, uykusuzluğum düşüncelerime perde çekiyordu ve düşünmeye çalışırken başım ağrımaya başlamıştı.
“Sermest dışında kalan hayatını bize yansıtacak ve etkilenmemize izin verecek biri gibi durmuyor. Yani güvendesin.” dedim. Ve başka bir şey konuşmadık.
Eve vardığımda Oğuz’un ısrarları sebebiyle ona mesaj attım. Geldiğimi haber verdikten bir saniye sonra onaylayan cevabını aldım, telefonu bırakmadan önce babamı aramayı düşündüm ama saat çok geçti. Yine de aradım, açmadı.
Hızlı bir duş alıp üstümü değiştirdim, yorgunluktan iç sıkıcı düşünceler bile aklıma gelmedi. Saçımı bile kurutmadan uyumuştum, rüya bile görmedim.
***
Derslerim arasında üç saat olduğu için boş sınıfta oturmuş vizelerime çalışıyordum. Zihnim ağır işliyordu, dünün yorgunluğunu daha atamamıştım ve baş ağrım bir türlü geçmiyordu.
Sabah Oğuz'u perişan halde görmüştüm, uyumadığı belliydi. Bir süre sohbet etmiştik ve dersine geç kaldığını fark ettiğinde oralı olmamıştı. Telefonuma tekrar baktım, beynim isyan ederek bütün bilgileri kapı dışarı ettiğinde başımı sıraya koydum ve babamı tekrar aradım. Açmıyordu ve geri de dönmüyordu. Telaş yapmak ve yapmamak arasında ince bir çizgide yürüyordum.
Bedenim artık ruhumun ağırlığında eziliyordu, her aynaya baktığımda fark ediyordum bunu. 21 gram, 21 ton gibiydi.
Yemekhaneye doğru adımlarken montumu sınıfta bıraktığımı fark ettim ama umursamadım. Yavaş adımlarla binadan çıktım ve merdivenleri inmeye başladığımda Oğuz yemekhaneye giden yolda telefonla konuşuyordu, beni görünce el sallayıp beni bekledi. Gülümseyerek ona doğru yürüdüm.
"Selam." dedim. Oğuz'un yanına gittiğim an yüzümde istemsizce bir gülümseme oluşmuştu, pozitif enerjisinden nasibimi almıştım.
"N'aber?"
Yemekhaneye doğru yürümeye başladık.
"Normal, senden ne haber?"
"İyiyim. Eve gittikten sonra bayıldın değil mi?" deyip güldüğünde çocuk gibi gamzesine parmağımı bastırmak istedim.
"İtiraf ediyorum tamam," dedim ve Oğuz yemekhanenin kapısını açıp geçmem için yol verdi. "Siz nasıl dayanıyorsunuz ya?"
"Gökhan'la ben bir yerde uyur kalırız genelde, diğerleri de pek gelmez. Araf zaten uyumaz." deyip omuz silktiğinde kartlarımızı cihaza okutup tepsilerimizi alıyorduk.
"Ne demek uyumaz?" diyerek kaşlarımı çattım.
"Uyumaz işte. İki üç günde bir uyur, birkaç saat."
Ağzımı soru sormak için açtım ama sorumu soramadan Gül yanıma geldi ve sıcak bir gülümsemeyle ikimize de selam verdi. Oğuz yanımızdan uzaklaşırken Gül'e döndüm, omzuma yavaşça yumruk atıp sırıttığında göz deviriyordum.
"Niye dün telefonlarıma cevap vermedin? Neyse. Barıştık ya, boşuna o kadar çikolata yedim. İyi mi?"
“İçimin yağları eridi.” diye karşılık verip çağrılarına cevap vermeme mevzusunu geçiştirdiğimde güldük ve yemeklerimizi alıp yemekhanenin en uç kısmına oturduk. Yemekhane ağzına kadar doluydu, uğultular arasında Gül’ü duymam için kulak kesilmem gerekti.
“İlk iş günün nasıldı?” dedi bana doğru eğilerek. Suyumdan büyük bir yudum aldım ve yemekhanenin kapısından giren Araf’a bakarak yanıt verdim.
“Yorucu ama parası gayet iyi.”
Gül bakışlarımı takip etti ve Araf’ı baştan aşağıya süzdü. Araf sanki ona baktığımızı anlamış gibi bakışlarını bana çevirdiğinde Gül’ü bakmaması için uyarmak üzereydim. Başını hafifçe eğerek verdiği selamı ufak bir tebessümle karşıladım.
“Çalıştığın yerin sahibi bu çocuk biliyorsun değil mi? Emre bahsetmişti. Çok garip bir çocukmuş, deli olabileceğini bile söyledi,” Tamamen bana dönüp gülümsedi. “Her yakışıklının bir kusuru oluyor anlaşılan.”
Araf yemek almadan Oğuz’un oturduğu masaya ilerlediğinde ve elindeki kağıtları ona gösterdiğinde kaşlarımı çatmıştım, Gül’e soran gözlerle baktım.
“Mekânın sahibi ve deli? Ne alakası var?” sesim gereğinden fazla sert çıkmıştı. Mekanın onun olabileceğini hiç düşünmemiştim.
“Sahibi, evet. Deli olmasına gelince de...” duraksayıp ona bakmamı bekledi. “Kendi kendine konuşuyormuş, birdenbire gerginleşiyormuş. Uyuşturucu da kullanıyor herhalde. Tekin değil söylendiğine göre o yüzden dikkat et, çok muhatap olma.”
Kendi kendine konuştuğunu görmemiştim, aniden ruh hali değişebiliyordu ve madde bağımlısı olabileceğini de düşünmüştüm ama başkaları tarafından da bunların konuşulması garipti.
“Böyle bir şey konuşulduğunu bilmiyordum.” diye mırıldandım. Gül burnundan nefesini vererek güldü.
“Dünyadan haberin yok, okul bunu konuşuyor. Bazıları bu hallerini çekici bile buluyormuş ve bir de tıp okuduğu için delirdiğini düşünenler var. Hatta psikopat olduğunu ve o yüzden tıp okumaya geldiğini de söylüyorlar. Çocuk okulda efsane resmen, itiraf sayfalarına göz at.”
Ne kadar çok konuştuğundan yakınmak üzereydim ki susmayı tercih etti. Araf’ın tıp okuyor olması kendine nasıl dikiş atacağını açıklardı ama deli olduğunu düşünmüyordum. Aksine çok zeki olduğuna emindim ve gözleri en ufak bir ayrıntıyı kaçırmayan zekasının bir yansımasıydı.
“Ama ne olursa olsun yiğidi öldür hakkını yeme demişler, çok yakışıklı ve dikkat çekici bir çocuk.”
Öyleydi. Ama onaylamadım, reddetmedim de. Her şey tip değildi ve karakterini bilmeden bir insan hakkın yorum yapmak saçma olurdu.
Gül okuldaki dedikoduları bana aktarmaya başlamışken Araf aniden ayağa kalkıp yemekhaneden çıktı ve Oğuz da alelacele son lokmalarını ağzına atıp tepsisini kaptı. Gül’ün sohbetine olabildiğince katılmaya çalışıyordum ama dikkatim burada değildi. Yemekhaneden çıkıp derse girmeden önce babamı defalarca kez aramış ve mesaj atmıştım ama hiçbirine dönmedi.
Ders iğrençti, dinleyememiştim ve telefonla oynadığım için sorulan soruya cevap verememiştim.
Dersten çıkınca Ensar hoca beni yanına çağırdı, ne diyeceğini biliyordum. Gidişatımı farkındaydım ama nasıl engellerdim onu bilmiyordum. Ensar hoca bana kötüye gittiğimi ve acilen kendimi toparlayıp vizelerime hazırlanmam gerektiğini söylediğinde can kulağıyla dinliyormuş gibi yaptım ama zihnim titremesini beklediğim telefonumdaydı.
Telefonum çalmadı. Kampüsten çıkıp telefonumu cebime attığımda girişte dikilen Yelda’yı gördüm. Beni gördüğünde yerinde sallanarak bana hevesle el salladı. İstemsizce gülümsedim, onu görünce bile enerjiyle dolmuştum.
“Selam, ne yapıyorsun burada?” dediğimde beklemediğim bir samimiyetle bana sarıldı ve yalandan titriyor gibi yaptı.
“Çok soğuk ya. Oğuz’u bekliyorum Sermest’e beraber gidecektik ama beni ekti sanırım.”
Turuncu şapkasını alnına doğru çekiştirirken başımla onaylayarak güldüm.
“Yemekhaneden aceleyle çıkmıştı birkaç saat önce, acil bir işi çıktı sanırım.” Dediğimde Yelda’nın kaşları çatıldı ve telefonuna bakıp iç çekti.
“Haber vermek aklına gelmedi beyefendinin ve aramalarıma da cevap vermiyor.” Omuz silkerken beni kolumdan tutup çekti. “Hadi gel beraber gidelim bari.”
Bir şey dememe fırsat vermeden beni gri bir arabanın önüne çekti ve sürücü koltuğuna atladı. Duraksadım. Yelda arabayı çalıştırıp benim olduğum tarafa uzandı ve ön kapıyı açtı. Arabaya bindiğimde biraz önce ona sarılınca burnuma gelen kokunun aynısını aldım, deri kokusuyla karışmıştı ve yoğun olmasına rağmen ferah bir kokuydu. Yelda beresini çıkarıp saçlarını dikiz aynasından düzelttiğinde emniyet kemerimi takıyordum.
“Henüz sormak için erken ama alıştın mı bize?”
Sanki aksi mümkün değil der gibi sormuştu, gülümsedim. Açıkçası alışmak zor olmamıştı çünkü yabancılık çekmeme izin vermiyorlardı. Sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi samimi davranıyorlardı. Tanımadan bu samimiyetlerinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmiyordum ama şu anlık bir sakıncası yok gibiydi. Tuğçe ne kadar negatif bir enerji saçsa da sahte gülücükler saçmadığı için daha iyi hissediyordum. Sahtelikten ziyade dürüst bir düşmanlık daha iyiydi.
“Yabancılık çekmiyorum. Oğuz ve sen yan yanaysanız insan gevşiyor zaten otomatik olarak.”
Yelda ince sesiyle kahkaha atarken küçük bir çocuk gibi sevecendi.
“Kendimizi bildik bileli böyleyiz. Gökhan da öyleydi eskiden.” dediğinde sesindeki neşenin gidip öfkenin geldiğine şahit oldum. Tuğçe’yi düşündüğünü tahmin etmek zor değildi.
“Hımm.” demeyi tercih ettim.
“Tuğçe’nin sana yaptığı gıcıklıklara aldırma, istediğini elde edemediğinde başkasına kafayı takar.” dediğinde telefonumu elimde çeviriyordum. Melisa kaşlarını çatmıştı ve arabayı önüne kıran adama korna çalarken birkaç küfür mırıldanmıştı.
Yorum yapmadım, Tuğçe’nin Araf’a hayran olduğu her halinden belliydi. Elde edemediği büyük ihtimalle Araf’tı. Gökhan’a yakın davranarak düştüğü konumu ve Gökhan’ın da buna göz yumarak kendini alçalttığını düşünsem de dile dökmedim.
Yol boyunca havadan sudan sohbet ettik ama konu aileme gelince kendimi aniden geri çekip sohbeti sonlandırdım. Yelda bunu yadırgamadı, sesini çıkarmadı bile hatta farklı konular açarak neşemi yerine getirmeye gayret etti. Başarılı olduğunu söyleyemezdim. Sermest’e geldiğimizde arabadan indim ve Yelda garaja doğru ilerlerken ben de hızlıca içeri girdim.
Bir adam topallayarak yanımdan geçti, neredeyse koşuyordu. Elini bastırdığı bacağında kırmızılık görüyor gibi oldum ama yanımdan öyle hızlı geçti ki emin olamadım. Arkasından baktıktan sonra soyunma odasına doğru yürüdüm. Yolda Araf’la karşılaşmaksa son beklediğim şeydi, burayı işleten oydu ve onu görmemeden daha doğal başka bir şey yoktu ama kaslarıma bunu anlatamadım. İç organlarım gerilerek büzüştüler.
Siyah bir kot ve siyah bir kazak giymişti, beyaz olan teni siyahların içinde daha soluk duruyordu ama gözleri aynı ateşle yanıyordu. Gözlerinde çözemediğim bir şeyler vardı ve ona bakarken bu bilmeceye odaklandığımda gerginliğim önemli ölçüde azalıyordu.
“Merhaba.” dedim, sonunda sesimi bulmuş ve o odasından çıkıp yanıma gelene kadar ona baktığımı fark etmiştim. Bu gereğinden uzun bir süreyi kapsıyordu çünkü o koridorun sonundayken ben en başındaydım. Yüzümü buruşturdum.
Başını eğerek selamımı kabul etti, gözlerini benden çektiğinde nefes almak da daha kolay bir hale geldi. O karşıdaki lavaboya girerken ben de soyunma odasının kapısını açtım. İşte o zaman, sırtını bana döndüğünde ellerindeki kanı görme fırsatım oldu. Ve yanımdan topallayarak geçen adamın elini bastırdığı yerde gördüğümü sandığım rengin de gerçek olduğunu anladım.
Bölüm etkileşimi
