6. bölüm / 11
VAVEYLALBÖLÜM 5
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 5
BÖLÜM 5
Kapıyı kapatıp hayatının dışında bıraktığın gerçekleri şimdi hayatına al. Hadi, korkma. Kapıyı aç, depremler oluyor ve sen kör kalıyorsun. Sağır uyuyorsun. Camdan dışarı bak, herkes öldü. Sen neden yaşıyorsun?
***
Çölün ortasındaydım, elimde eskimiş bir bebek tutuyordum ve kumun içine batan ayaklarımın yandığını hissediyordum. Önümde bir tepe vardı, babam orada durmuş bana gülümseyerek bakıyordu ve ona gitmem için kollarını açmıştı. İlk yürümeye başladığımda çekilmiş fotoğraftaki gibiydi, uzundu ama şimdiki gibi çok zayıf değildi. Saçları kumraldı ve parlıyordu. Elimdeki bebeğin küçükken oynadığım bebek olduğunu fark ettiğimde gözlerim doldu ve bu anın üstümde oluşturduğu yük altında ezilirken babama doğru koşmaya çalıştım. Koştum, koştum ve koştum. Ben koştukça tepe dikleşiyordu ve babama yakınlaştıkça aslında onun uzaktan göründüğü gibi olmadığını fark ediyordum.
İlk başta şimdiki gibi zayıf göründü gözüme, saçları beyazlamıştı ve gülümsemesi soluyordu. Biraz daha koştum, seslendim ama sesim çıkmadı. Biraz daha yakınlaştım, burnundan akan kan çenesine doğru iniyordu. Vücudu garip bir şekilde çarpık duruyordu ve önünde bir sürü ceset yığılmıştı.
“Baba,” dedim, durdum ama sesimin çıkmadığını biliyordum. Babamın beli büküldü ve kemiğin kırılma sesini duydum. Cesetlerin arasında annem de vardı, gözleri açıktı ve bana canlıymış gibi bakıyordu. Korkuyla birkaç adım gerilesem de gerilediğim her adımda orada olduğunu yeni fark ettiğim kan birikintisinin içine daha çok batıyordum. Babamın yüzünde ve kollarında çürükler oluştu ve kanamaya başladılar, babam bana gülümsemeye devam etti. Artık biliyordum, babamın gülümsemesi fotoğraftaki gibi değildi. Ölü bir gülümsemeydi, sahteydi ve korkutucuydu. Kan birikintisi bataklık gibi beni içine çekerken babamın bir tahtaya bağlı olduğunu fark ettim, babam çoktan ölmüştü. Kolları açılmış ve çarmıha gerilmiş gibi tahta parçalarına bağlanmıştı.
“Baba!” diye bağırdım. Artık burnuma kadar kana batmıştım, kan yuttum.
“Lâl,” dedi melek gibi bir ses. Kulağıma cehennemi fısıldıyordu. Beni bu çukurdan kurtarması için ona seslenmek istedim ama ciğerlerim patlayacak kadar kan solumuştum.
Ses bana bir kez daha seslendi, Araf’ı bana bakarken annemin cesedinin yanında gördüm. Gülümsüyordu ve onun gülümsemesi acılarımı katlamaktan başka bir şeye yaramıyordu. Kalbimi sökmüştü ve avuçlarında tutuyordu. Yaklaşıp bana elini uzattığında düşünmeden elini tuttum ve beni kendisine çektiğinde cennet vaat eden kokusu ciğerlerimdeki kanı silip süpürdü. Kollarımı Araf’ın boynuna doladım ama beni bu bataklıktan çıkarıp kendi bataklığında boğacağını biliyordum. Bana cenneti vaat edip cehenneme götürecekti. Kollarımı ona daha sıkı doladım, bana ninniler söylerken saçlarımdaki eli derimi kanatıyordu.
“Lâl!”
Sıçrayarak uyandığımda görüşüm bir süre bulanık kaldı ama netleştiğinde şafağın çoktan söktüğünü, güneşin tepeye doğru ilerlemeye başladığını gördüm. Araf benim olduğum tarafın kapısını açmış bana bakıyordu, benzinlikte durduğumuzu o zaman fark ettim.
“Sadece kabustu.” dediğinde ellerini arabanın üstüne koymuş ve kapıdan içeri bana doğru eğilmişti, gözlerim dolduysa da gözümü kaçırıp bunu görmesini engelledim. Araf geri çekilip ellerini cebine koydu.
“İhtiyacın olan şeyleri al, uzun bir süre durmayacağız.” dediğinde arabadan çıkmıştım ama beni karşılayan soğuk hava terimin buz kesmesine sebep olup beni olduğum yere mıhlamıştı.
“Nereye gideceğiz?” titreyen çenemi sıkarak gözlerine baktım. Uykusuzluktan kızarmışlardı ve Araf o kadar tatlı gözüküyordu ki tebessüm ettim. Rüyamı kafamdan atmaya çalışıyordum, oysa Araf’ın tatlılıkla alakası yoktu. Boş bakışları her zamanki gibiydi, soğuk tavırları ve umursamaz hareketleri yerli yerindeydi.
“İstanbul’a gidiyoruz. Babanın izini bulabileceğimiz bir yer var.” derken ceketini çıkardı ve omuzlarıma yerleştirdi, göz temasımız bozulmadı. “Unutturma da sana giyecek bir şeyler alalım.” derken eli çenemi tuttu ve morluklarımı inceledi. Gördüğü manzaradan hoşnut olmadığı belliydi. Doğrularak başımı da kontrol etti.
“Ağrın var mı?”
Başımın ağrısı sorusunu bekliyor gibi daha da arttı. Başımı olumlu anlamda salladım.
“Üzgünüm, dinlenmen gerekirdi ama babanı hemen bulmazsak gitmek için gereken son şansı da kaybedersiniz.”
“Beni kandırma, babamın gitmeye yanaşmayacağını ikimiz de biliyoruz.” dedim. Yine de içimde bir parça her şeyi bırakıp gideceğine dair umutluydu. Araf’a baktım, sanki bakışlarımdan korkuyor gibi gözlerini kaçırıp boğazını temizledi. O halde gözükmek istemediğini anlamak zor değildi, olanları unutamazdım ama onu rahat hissettirmek adına olmamış gibi yapabilirdim. İyi olup olmadığını merak etsem de sorumu kendime sakladım.
Kaç saat o soğukta oturduğumuzu bilmiyordum, soğuktan ve ağlamaktan uyuştuğumda Araf’ın arabaya binmeme yardım ettiğini ve gözlerini benden yine kaçırdığını hatırlıyordum. Klimaları açıp bana doğru çevirmiş ve bir şey söylemeden arabayı çalıştırmıştı. Yan dönüp koltuğa yaslandığımda bir şey söylemeden onu izlemiştim, aklımda bin bir türlü düşünceler kol geziyordu ama hepsinin sonu Araf’a bağlanıyordu ve uykuya dalmam çok kısa bir zaman almıştı.
“İstanbul demek.” diye mırıldandım. “Babam orada olacak mı?”
Araf arabayı kilitledikten sonra beraber mini markete doğru yürüdük. Ceketin kollarından kollarımı geçirdim ve sıcaklığına sarılarak titrememi önlemeye çalıştım.
“Aklı varsa gelmeyecektir.”
Kapıyı açıp geçmemi beklemeden içeri daldı, gece kollarımda ağlayan Araf’la alakası yoktu. Sürekli gülümseyen Araf’la da. Hoş, eğer bana sorsaydınız iki halini de bir kenara atıp bu halini tercih ederdim. Araf dendiğinde aklıma bu profil geliyordu, soğuk ve mesafeli biri.
Elime bir sepet alıp rafların arasında gezinmeye başladım ama ne alacağımı bilmiyordum, o kadar acıkmıştım ki her şey gözüme çok güzel görünüyordu ve başımdaki ağrı midemi bulandırıyordu, bir şeyler yiyip bu bulantıyı bastırmazsam sıkıntı çekeceğimi biliyordum.
Yerlere paspas atan kadın Araf’ın yanına gidip ona gülümsediğinde o tarafa doğru yürüyordum, Araf doğal bitkiler reyonunu atomlarına ayıracakmış gibi ciddi bir şekilde inceliyordu.
“Yardımcı olmamı ister misiniz?” diye mırıldandı kadın. Otuzlarının başında gibi görünüyordu.
“Hayır, sağolun.” Dedi. Kadın başka bir şey söylemeden birkaç adım uzaklaştı.
Araf birkaç şey aldı ve son aldığı şeyin paketinde yazanları okumaya başladı. Yanına gidip durdum, kadın çekingen bir ifadeyle bana gülümserken gözleri beni tartar gibiydi. Yüzümdeki morluklarda takılı kalan bakışlarını fark ettiğimde farklı bir şeye yormaması için gülümsedim.
Marketten çıktığımızda elimde büyük bir poşet vardı ve poşetin içi çeşitli sandviçlerle doluydu. Bu kadar sandviçi ne yapacağımızı sorduysam da Araf’tan cevap alamadım ve artık sorgulamaktan vazgeçip arabaya bindim.
“İç.” deyip elindeki bardağı bana uzattığında bardağa ve ona baktım.
“Ben çorba sevmem.”
Yüzünde tek bir mimik oynamadı.
“Sever misin diye sormadım.” dedi. Ceketin kollarını katlarken Araf sabırla bekledi ve çorbadan bir yudum alana kadar beni izledi. Kendimi ilaç içmeye zorlanan küçük çocuk gibi hissediyordum. Ben peynirli sandviçi de açıp çorbayla birlikte yerken Araf aldığı kuru bitkileri karton bardaktaki suda karıştırıp bardağı koltuklarımızın arasındaki boşluğa yerleştirdi.
“Karnını doyurduktan sonra bunu da iç, baş ağrına iyi gelecek.”
İlgisi karşısında şaşırarak başımı sallamakla yetindim, güzel yüzüne kasvetin gölgesi düşmüştü. Bacaklarım uzun süre boyunca aynı şekilde durmaktan uyuşmuştu, ayakkabılarımı çıkarıp dizlerimi kendime çekmek konusunda yaşadığım kararsızlık yüzüme yansımış olacak ki Araf arabayı hareket ettirip poşetin içinden sandviç alırken göz ucuyla bana baktı.
“Rahatla biraz.”
Ona baktım ama artık bana değil yola bakıyordu, ısırdığı lokmayı çiğnerken ortaya çıkan çene kemiğine gözlerim takılı kaldı. Normal bir insanın yaptığı şeyler bile onda çok farklı duruyordu. Gözlerimi kaçırıp ayakkabılarımı çıkardım ve bağdaş kurarak oturdum.
“Rahatım zaten.” deyip koltuklarımız arasında duran bardağı elime aldığımda bana cevap vermedi. Klimalar açık olmasına ve sıcaklamama rağmen Araf’ın ceketini üstümden çıkartmadım, kokusu rahatlatıcıydı.
Düşüncelerimin önü çoktan kesilmişti, kendimi bu hayattan soyutlanmış gibi hissediyordum. Sanki başka bir hayat yaşıyordum ve Araf’la keyfi bir geziye çıkmıştık. Dün yaşananların aramızda bazı duvarları yıktığını düşünmüştüm ama Araf’ın gözlerindeki o boşluk görmediğim duvara toslayışımın kanıtıydı. Yine de, sanki başka bir hayattaydım. Tam şu an, huzurlu hissediyordum. Araf’ın yüzünü inceledim, onda da hislerimin yansımasını görmeyi istedim ama karşılaştığım şey hissizlikti. Yola bakışları ciddi ama boştu, direksiyonu rahat bir tavırla sola çevirip dikiz aynasından arkayı kontrol etti. Ellerim istemsizce poşetin içinden aldığı sodaları buldu ve birini alıp kapağını yine poşetin içindeki açacakla açtım. Limonlu sodayı ona uzatırken bakışlarımız bir an kesişse de bu kalbimin maraton koşmuşum gibi atmasına engel olmamıştı.
“Eyvallah,” derken sodayı elimden aldı ve bir yudum içerek gözlerini tekrar yola çevirdi.
“İstanbul’da ne yapacağız?” diye mırıldandım bana hazırladığı içecekten bir yudum alırken. Tadı pek güzel değildi ama umursamadım, baş ağrım gittikçe artıyordu.
“Baban sayesinde yeni bir güvenlik yazılımı üreten şirketin tebrik kabul davetine katılacağız.” dediğinde yutkunduğum içecek boğazımda kalacak sandım. Araf ikinci sandviçini yerken oldukça rahattı.
“Çalınan yazılım?”
“Zeki kız.” dedi, göz devirdim. Sandviç poşetlerini ve karton bardakları boş poşetin içine doldururken ne kadar güvende olabileceğimi düşünüyordum. Büyük ihtimalle babamın yazılımı çaldığı şirket bu davetin sakin geçmesine izin vermeyecekti ve yine olaylar silsilesinin içinde bulacaktım kendimi.
“Güvende olacak mıyım?” diye mırıldandım. Araf bana öyle bir baktı ki ağzıma fermuar çekip hiç konuşmamayı düşündüm ama düşüncelerimi ona yansıtmazken bakışlarına kaşlarımı çatarak karşılık verdiğimde geri adım atmadığımı ona göstermek istiyordum. Araf’ın dudakları bir an yukarı kıvrılacak sandım ama gözlerini benden alıp yola odaklandı ve diliyle dudaklarını ıslatıp gülümsemesini engelledi.
“Seni diğerlerinden korurum,” dediğinde kalbimi garip bir sıcaklık sardı. Bunu engellemek için ne kadar üflesem de ben üfledikçe alevler kalbimden ruhuma ulaşıp yangını başlattılar. “Ama asla güvende değilsin.”
Bunu yadırgamadım.
“Babam güvende olacak mı?” dediğimde ondan bunu talep etme hakkımın olmadığını biliyordum. Babam birçok düşman edinmişti ve Araf düşmanı olmasa da ulaşmak istediği adama giden yolda babamı kullanacak birisiydi sadece. Acıması olmadığını biliyordum, istediği şey için babamı öldürmesi gerekirse yapardı. Bu gerçek suratıma tokat gibi çarptığında gözlerimi yola çevirdim ve dişlerimi sıkarak yolu izledim. Araf babamı öldürecek kişi olabilirdi.
“Baban bu hayatın ona ne getireceğini biliyordu,” dedi Araf.
“Bulmak istediğin adam neden bu kadar önemli?” diye sordum birden.
Ölü bir insanın beyazlığı parmak boğumlarına yayıldığında ve direksiyonu sıkarken aynı zamanda dişlerini de sıktığında onun için zor bir soru olduğunu anladım. Dişlerini sıktığında elmacık kemikleri ve çene kemiği arasında beliren boşluğa mezarımın yapılmasını ve oraya gömülmeyi diledim. Uzun kirpikleri gözlerini örttü ve aldığım nefes ciğerlerime ulaşana kadar asırlar geçti sandım. O kadar güzeldi ki, bu güzelliğin altında çürümüş bir ruhun varlığını görebilmek canımı yakıyordu. Çürümüş ruhuna rağmen güzeldi.
“Seni ilgilendirmiyor.”
“Babamı kullanacaksan ilgilendirir.”
“İlgilendirmiyor.”
Hislerime perde çekerek gözlerine boş boş baktım, ama kehribarlar koyu kahverengi gözlerime tutunduğunda boşluğuna rakip olamayacağımı bir kez daha anlamıştım.
“Annen yüzünden mi?” dedim. Söylediğim an dilimi ısırmak istedim ama artık bir şeyleri bilmeye hakkım vardı. Herkes hakkımda her şeyi biliyorken ben kendime bile yabancıydım, çıldırmama ramak kalmıştı.
“Cevap versene,” deyip ona saldırmayı sürdürdüm.
“Çok konuşuyorsun, sabırlı bir insan değilim.” dedi. Gözleri yoldaydı ama sesindeki tehdidin gerçekliğini önüme sunması için gözlerime bakmasına gerek yoktu. Benim de geri adım atmaya niyetim yoktu.
“Benim hakkımda her şeyi biliyorsun ve beni babamı bulmak için kullanıyorsun. Ama ben senin hakkında bir şey sorunca ağzımın payını alıyorum.”
Araf burun kemerini parmaklarıyla sıkıp nefesini dışarı verdiğinde kaşlarım çatık onu izliyordum.
“Aynen öyle oluyor, lâl.”
Burnumdan nefes vererek onu ciddiye almadığımı gösteren bir ses çıkarttım ve arkama yaslandım. Ateşle oynuyordum, Araf değişken biriydi ve nerede ne yapacağı kesinlikle belli olmuyordu. Bana ne tepki vereceğini bilmiyordum ama bir kez olsun düşünmeden hareket etmek istedim. İçimde bir yerlerde her şeye isyan eden bir yanım vardı ve bu yanım bastırılmaktan çok sıkılmıştı.
“Bana bir daha lâl deme,” dedim sıkılı dişlerimin arasından. Neden bana lal diyordu? “Bir ismim var, Anzelha.”
Annemin koymuş olduğu ismimi telaffuz ettiğimde dilimde oluşan asidik tadın yakıcılığını soludum. Araf bana bir süre cevap vermedi, dişlerini sıkıp sabır dilendiğini onu kırk yıldır tanıyormuşum gibi biliyordum.
“Bana ne yapacağımızı, nasıl bir yol izleyeceğimizi ve diğer birçok şeyi anlatman gerekiyor. Artık bu yolda tek başına değilsin, farkında mısın?” diye söylenmeye devam ettim, o normal değilse ben hiç değildim.
Araba bir anda durdu ve el frenini yerinden koparacak şekilde çektiğine şahit oldum.
“Bana bak,” dedi. Sesindeki ateş kulaklarımı kavurdu, gözlerindeki ateş ise ruhumu üşütüp aynı zamanda yakıyordu. Araf bana doğru eğildi ve ondan kaçırdığım gözlerimi çenemi sert bir şekilde tutarak tekrar gözlerine çevirdi. Elleri buz gibiydi, tenimden ruhuma ulaşmış gibi titredim.
“Ne yapıyorsun?” desem de sesimi ben bile zor duymuştum, ani hareketi beni korkutmuştu.
“Ne sanıyorsun, seni yanımda arkadaş niyetine taşıyıp her şeyi sana rapor edeceğimi mi? Güvenliğin için yan yana durmak zorundayız diye görmeni istemediğim bazı anlarıma şahit olmuş olabilirsin,” Gözlerindeki boşluk beni oradan oraya savururken ikimiz de savrulduğum noktadan dün geceye ani bir geçiş yaptık. Kollarımda savunmasızca ağladığında gözüme öyle masum görünmüştü ki, şimdiyle alakası bile yoktu. “Ama bu, seni amacıma ulaşmak için bir araç olarak gördüğüm gerçeğini değiştirmeyecek. Anladın mı beni? Gördüğün her şeyi de gördüğün anda unutacaksın, bu kadar.”
“Bu kadar değil. Ben sözünü dinleyip oturacak biri değilim, bazı zayıf anlarıma şahit oldun diye emir kulun olacak da değilim.” dedim, sinirle soluduğum havayı bile beraber soluyorduk. Araf’ın gözlerindeki ateş beni yakıyordu, üşütüyordu, savuruyordu. Hem suydu hem de ateşti. Rüzgardı. Çatık kaşlarında dolanan gözlerim kısılmış gözlerini örten gür kirpiklerinde takılı kaldı. Gölgeleri elmacık kemiklerini daha belirgin bir hale getiriyordu. Gözlerimi tekrar gözlerine odakladığımda güzelliği beni allak bullak etmişti, yine de ateşine barutla gittim. Bunu gördüğünü biliyordum.
“Ne yapabilirsin?” diye devam ettim. “Bana ihtiyacın var. Ya böyle kabul edeceksin ya da babamı unutacaksın.”
Bu sefer beni alaya alma sırası ondaydı, gülüp yüzüme yakın olan yüzünü biraz geri çekti ama gözlerini gözlerimden ayırmadı. Çenemdeki parmaklarının baskısı hafiflediğinde zincirleri gevşetilmiş bir mahkum gibi rahatladım.
“Kendini çok önemsiyorsun,” deyip elini tamamen çenemden çekti ve bakışlarını yola çevirdi. Kaşlarımı çatıp yutkundum. “Sana ihtiyacım yok, sadece önümde duran yollardan birisin. Senin bana ihtiyacın olmasın?”
“Ne ihtiyacım olacak sana?” İstemsizce sesimi yükselttim. Kim oluyordu da benimle böyle konuşabiliyordu? “Dengesizin tekisin, deli olduğunu bile düşünüyorum. Ne ihtiyacım olacak?”
Araf bana bakıp diliyle dudaklarını ıslattı, tebessümünde ölümün notaları gizliydi.
“Normal olduğumu hiçbir zaman söylemedim,” dedi. “İhtiyacın yok ama buradasın.”
“Kendi başımın çaresine bakabilirim.” dedim, bakabilirdim.
“Tamam, in.”
Gözlerimiz buluştuğunda kurak topraklara yağan ilk yağmur damlasının intiharını gördüm. Gözlerim gözlerine tutundu ve çorak topraklara düşen ilk damla ben oldum, onun ateşine karışırken çoktan ölmüştüm. Oysa o ateşte kendi de kavruluyordu.
Bir şey söylemedim, ceketini üstümden çıkarttım. Arabadan inip kapıyı sertçe kapattım ve kimsenin olmadığı yolda tek başıma yürümeye başladım. Düşüncelerimin saç diplerimi sızlatacak kadar yoğun attığı çığlıklar, soğuk havanın vücuduma attığı kırbaçlara karışarak çevremde dans etmeye başladı. Festival şarkıları söylüyorlardı, kurban bendim. Araf bir süre arabayı çalıştırmadı, sırtıma bıçak gibi saplanan bakışlarını hissedebiliyordum. Bir an o ağır bakışlar altında tökezleyip düşeceğim sandım ama soğuktan kasılan çenemle ve dik olması için tüm enerjimi sarf ettiğim omuzlarımla sağlam adımlar atarak yürümeyi başarabildim. Araf motoru çalıştırdı, birkaç saniye sonra araba yanımdan geçip gitti ve o uzaklaşırken kollarımı birbirine dolayıp kastığım çenemi serbest bırakarak titrememi engellemeyi sonlandırdım. Ona olan sinirim o denli fazlaydı ki şu an gelip özür dilese bile asla o arabaya binmeyeceğimi biliyordum. Benim ona ihtiyacım yoktu, onun bana ihtiyacı vardı. Yollardan sadece biri olabilirdim ama beni yanına alarak benim olduğum yolu seçmişti. Deli olduğunu düşündüğümü söylemiştim ama aslında bu asla söylemek istemediğim ve kesinlikle düşünmediğim bir şeydi. Canını yakmak istemiştim, yanmamıştı. Deli olduğunu düşünmüyordum, acıyla harmanlanmış bir hayata gözlerini açtığından emindim ve acı insanlarda iz bırakırdı. Araf’ın hem vücudunda hem de zihninde bu izler vardı, deli değildi. Yaralıydı.
Omzumun üstünden yola bakarak bir arabanın geçmesini bekledim ama görünürde hiç araba yoktu. Soğuk tenime işledikçe yaralarım sızlıyordu, güldüm.
“İyi, en azından ruhum sızlamıyor.”
Kaç saattir yürüdüğümü bilmiyordum, güneş yavaş yavaş alçalıyordu ve hava çok daha fazla soğumaya başlamıştı. Araf’a beni burada bırakabilecek kadar umursamaz olduğu için küfürler sıralarken kendime de zaten o arabaya binmeyeceğimi tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyordu. Soğuk havaya karşı dirençliydim, küçükken annemle birlikte geceler boyu soğukta kaldığımız olmuştu. Babam o sıralarda odun arardı ama çoğu zaman eli boş dönerdi. Şimdiyse annem yoktu, onun yerine kendi kollarımı bedenime sarmıştım ve ısınmama yardımcı olduğunu söyleyemezdim. Hangi yolda olduğumu bilmiyordum ama yol o kadar ıssızdı ki saatlerdir sadece birkaç araba yanımdan geçip gitmişti. El kaldırsam da hiçbiri durmamıştı.
“Hey!” diye bağırdım yanımdan geçmek üzere olan arabaya doğru. Elimi kaldırıp salladığımda yanımdan geçip gitmişti. “Biriniz de durun be!” diye arkasından bağırdım. Ümitsizlik içinde omuzlarım düşerken araba yavaşladı ve sağa doğru yanaşıp durdu. Arabaya doğru koştum. Ben koşarken sürücü de yanındaki koltuğun camını açarak cama doğru eğilmişti.
“İyi misiniz? Buradan çok sık araba geçmez.”
Lacivert takım elbisesiyle oldukça resmi bir görüntü çiziyordu, yaşının kırkın üstünde olduğunu tahmin ettim.
“Evet, biliyorum.” dedim sesimin net çıkmasını umarak. “Yolumu kaybettim, sizin için sorun-”
Adam benim tarafıma daha çok eğilip kapıyı açtı ve doğrulunca gülümseyerek bana baktı.
“Bence arabaya bindikten sonra konuşun, çok üşümüşsünüz belli ki.”
İçten içe minnet duyarak ama tedirgin bir şekilde arabaya bindim. Ne kadar temiz bir görüntü çizse de gergince oturup Araf’ı hayalimde öldürüyordum. Her ne olursa olsun hiçbir sebep beni orada bırakmasını haklı çıkaramazdı. Dişlerimi sıktım.
“Bu yol İstanbul’a gitmek için kullanılır genelde, bu yolu kullananların sayısı çok azdır. En az iki saat yolu uzatmış olursunuz.” dedi adam. Neden burada olduğumu sorguluyor gibiydi, ben de Araf’ın neden bu yolu kullandığını sorguluyordum. Isıtıcıları açıp bana döndürdüğünde soğuktan uyuşan bedenim sıcak havaya direkt tepki göstermişti. “Bu arada, ben Yavuz.”
“Seray.” diye mırıldandım. Ne kadar yardımcı olmuş olursa olsun, adımı söyleyecek değildim ve sebebini bilmediğim bir şekilde ilkokulda sürekli kavga ettiğim kızın ismini söylemiştim. Yavuz gülümseyip arabayı çalıştırdığında camdan dışarı baktım, ellerim soğuktan sıcağa bir anda geçtiği için ağrıyordu. Kanımın damarlarımda yeniden aktığını hissettim. Adam gümüş rengi kravatını biraz gevşetip göz ucuyla bana baktığında istemsizce gerildim ama bunu onun fark etmediğini umuyordum. Uzun bir sessizlik oldu, yol kıvrılarak devam ediyordu ve hiçbir arabaya rastlamamıştım.
“Nereye gidiyordunuz?” dedi sağa doğru dönerken. Dönüp biraz ilerledikten sonra normal otobana çıktığımızı anladım çünkü şehirler arası otobüsler ve bir sürü araba da bizimle aynı yolda ilerliyordu.
“İstanbul’a.” diye mırıldandım. İstanbul’a gittikten sonraysa ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Telefonum Araf’ın arabasında kalmıştı ve cebimde beş kuruş para yoktu. Yüzümü buruşturup sıkıntıyla derin bir nefes aldım.
“İyi gözükmüyorsunuz.”
Omzumun üstünden Yavuz’a baktığımda yüzümü incelediğini gördüm. İlk başta kaşlarım çatıldı ama sonra başımın arkasına kayan bakışları bana durumu özetledi, yüzümdeki morluk ve başımdaki sargı hoş bir izlenim oluşturmuyordu.
“Ufak bir kaza diyelim.” dedim. Cevabımdan tatmin olmadığını anlamak pekte zor değildi, büyük ihtimalle şiddet gördüğümü ve kaçmak için öyle bir yolda olduğumu düşünüyordu. Birincisi yanlış sayılmazdı, adamın attığı tokadın sızısını tekrar elmacık kemiklerimde hissettim.
“İstanbul’da nereye gidiyorsunuz?”
Mantıklı bir soruydu, İstanbul gibi büyük bir şehirde nereye gidebilirdim? Davetin nerede olacağını bile bilmiyordum. Düşüncelerimle boğuşurken parmaklarımla oynuyordum.
“Bakın beni yanlış anlamanızı istemem ama durum pek iç açıcı gözükmüyor.”
“Yavuz bey,” diyerek sözünü sert bir sesle kestim. “Beni İstanbul’da bırakmanız yeterli, başımın çaresine bakabilirim.”
Yavuz şaşkınlıkla bana baktıktan sonra gözlerini yola çevirdi ve yutkunarak gözlerini kırpıştırdı.
“Bundan kuşkum yok. Fakat paranızı taşıyabileceğiniz bir çanta ya da cüzdan göremiyorum, telefonunuzu da göremiyorum. Yani ne telefonunuz var ne de paranız. Montunuz bile yok. Akşam saatlerinde varmış olacağız İstanbul’a, bu halde sizi bırakmamı beklemeyin, lütfen.”
Resmi konuşmasının altında yatan nezaket kaşlarımı çatmama sebep oldu. Sözlerinin doğruluğuysa suratıma tokat gibi çarpmıştı.
“Ne yapacağım sizi ilgilendirmez.” diye net bir şekilde reddettim. Şaşkın bakışlar yüzümde bir süre oyalansa da tekrar yola dönene kadar o bakışlara karşılık vermedim. Yolculuk boyunca bir daha ne o konuştu ne de ben konuştum. Uykuya dalmamak için kendimi zor tutuyordum, bu adamın yanında uyumaya hiç niyetim yoktu ve uyursam beni İstanbul’a gittiğimizde bırakmayacağından adım kadar emindim.
“Size yardım etmeme izin verin,”
Bileğimi tutan sıcak eli açık kapıdan dışarı attığım ayağımın donmasına neden oldu, kısık gözlerle ona ve bileğime dolanan parmaklarına baktım.
“Pardon.” deyip elini çektiğinde diğer elindeki cüzdanı gördüm, kaşlarım mümkünmüş gibi daha da çok çatıldı.
“Size bir miktar para vereyim, borç olarak kabul edin. Geri ödersiniz.”
O cüzdanını açarken ben çoktan arabadan inmiştim. Eğilip yapmacık bir şekilde tebessüm ettim ve bu tebessümüm saniyeler kadar kısa bir süre dudaklarımı süsleyebildi.
“Bana zaten yardımcı oldunuz, Yavuz bey. Çok teşekkür ederim ama bu kadarı yeterli.”
Bir şey demesine fırsat vermeden kapıyı kapattım ve sırtımı ona dönüp karşıdan karşıya geçtim. İstanbul’un hangi semtinde olduğumu bile bilmiyordum, belki de yardımını kabul etmeliydim ama bu kadarı bile benim için gurur kırıcı bir deneyimdi. Soğukta kalmak yerine karşımda duran mağazaya giriş yaptım ve ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir yandan da kıyafetlere bakıp dikkat çekmemeye çalışıyordum. Birkaç kez yanıma görevliler gelse de onları uzaklaştırmayı başardım.
Mağazadaki saat dokuzu gösterdiğinde daha fazla bu mağazada oyalanamayacağımı farkına vardım. Arayabileceğim kimse yoktu, Oğuz’u düşünsem de numarasını bilmiyordum. İç çekerek mağazadan çıktığımda rüzgar soğuğu tenime taşıdı. Titreyerek ellerimi kollarıma sürttüm ve kaldırımda yürümeye başladım. Düşünmemeye çalışıyordum çünkü düşünürsem sinirimden ağlayacağıma adım gibi emindim. Bir vampir göğsüme yerleşmişti sanki ve kan yerine ruhumu emiyordu. Canımın acısından duramıyordum ama dışarıdan bakan biri sadece yürüyen birini görüyordu bana bakınca. Sırtımdaki yüklerden kurtulup kendimi boşluğa bırakmak ve hafifleyerek uçmak istiyordum. İmkansızdı.
“Bu kadar macera yetti mi?”
Donup kaldım. Sağıma döndüğümde Araf’ı gördüm. Hemen yanımdaydı ve elinde ceketi duruyordu. Ceketi omuzlarıma atıp ellerini omuzlarımdan çekmeden bana baktı. Bu aralar sürekli ceketini omuzlarıma atıyordu.
Şu an gözlerimdeki ifadeyle onu öldürüp cesedini köpeklere yem edebilirdim. Öfke kanımda kaynarken derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım ama nafileydi.
“Sen…” dedim ama cümlenin devamını getiremedim. Aklımda onu sokabileceğim bir sürü kalıp vardı ama eğer aklımdakileri ona söylersem biliyordum ki şuracıkta beni öldürürdü.
“Seni izliyordum,” dedi. Omuzlarımdaki elini çektiğinde yüklerimin bir kısmını da almış gibi hissettim. Yaptığı şeye rağmen böyle düşündüğüm için de kendime kızıyordum.
“İzliyordun ama saatlerdir donarken hiçbir şey yapmadın, öyle mi?”
Güzel tebessümü dudaklarının kenarındaki gamzeleri ortaya çıkarttığında gözlerim o gamzelerde takılı kaldı. Onu o gamzelerine gömecektim, onu öldürecektim.
“Telefonum.” dedim. Cebinden telefonumu çıkarıp bana verdiğinde soğuktan uyuşmuş elimle telefonu aldım ve gözlerine baktım. Gözlerindeki ateş içimi ısıtmaya yeterliydi ama içim zaten öfkeyle harlanıyordu.
“Arabaya-”
Şok içinde açılan gözlerine benim de şok içinde açılan gözlerim eklenmişti çünkü böyle bir hareketi kendimden beklemiyordum. Attığım tokadın sesi ekose yaparak tekrar ve tekrar kulaklarımı tırmaladı ve birkaç kişi dönüp bize bakarken ben gözümü ondan çekemedim. Attığım tokadın etkisiyle yana dönen yüzü ve boşluğa takılı kalan bakışları yavaş çekimde ilerlemişti sanki. Tüm gücümle vurmuştum ve yanağının kızaracağını biliyordum, yutkundum. Elimdeki karıncalanma attığım tokatla kesilmişti ama şimdi de yüreğim karıncalanıyordu. Omzuma attığı ceketi ayaklarının önüne atıp hızlı bir şekilde sokakta ilerledim. Hızlı adımlarım vereceği tepkiden korktuğum için titrekti, tokadı attığım an gözlerimin önünde tekrar ederek beliriyordu. Sokaktan sola dönerken omzumun üstünden ona doğru baktım, arkamdan gelmesini ve yaptığım hareketi bana ödeteceğini söylemesini bekledim ama bıraktığım gibi duruyordu. Ayaklarının ucundaki ceketi bile almamıştı, heykel gibi dikiliyordu.
Arabadan inmeden önce bana söylediklerini düşünürken önüme döndüm ve yavaş adımlarla ilerlemeye devam ettim, onun için kullanabileceği bir araçtan başka bir şey değildim. Tepeye çıkabilmesi için kullandığı bir basamaktım sadece. O da benim için bir araçtı, o nasıl aradığı adamı bulmak için beni kullanıyorsa ben de babama ulaşmak için onu kullanıyordum. Hayatta kalmak için. Ama farklıydı, bir şeyler çok farklıydı. Uzun zamandır bu hayatın gelip beni bulmasını bekliyor gibiydim, sanki yıllardır bu hayatın içindeymişim gibi her şeye adapteydim. Araf ve çevresindeki insanlara yabancı gözüyle bakamıyordum çünkü yıllardır içlerinde barınıyormuş gibi hissediyordum. Oysa kaç gündür tanıyordum ki onları? Göğsümde bir nokta sızladı, artık sızlamasına alışmıştım.
“Topumu çaldı!” diye bağırdım. Saçımı çekmesine ve canımı acıtmasına takılmamıştım, topumu çalmıştı. Benden birkaç yaş büyük olan çocuğun kolunu ısırmıştım ve çocuk bana saldırabilmek için yer arıyordu. Babam gözyaşlarımı silerek nefret dolu bakışlarımı kendine çevirdiğinde içimdeki öfke hemen dindi.
“Sana taş atana sen gül at diye iki gün önce konuştuk, Anzel.” dedi annem. Sinirli bakışlarımı ona çevirdim. Çatık kaşlarla bana doğru eğilmişti ve sesi sinirliydi. Suç bende değildi ki, ilk önce o çocuk benim saçımı çekip topumu almıştı. Sinirle yumruklarımı sıkıp ayaklarımı yere vurarak ağladım.
“O bana taş atmadı anne!” dedim. Çocuğa bakıp dil çıkarttım ama çocuk bana bakmıyordu.”O benim saçımı çekti. Topumu çaldı.”
Babam gülüp beni kucağına aldığında gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim ve gülünce kısılan ela gözlerine baktım. Sakalları çıkmıştı ve beni öptüğünde yanağıma batıyordu.
“Aferin sana,” diye fısıldadı babam. “Hırsızlığın cezası mutlaka verilmeli.”
Gülerek ona sarıldığımda babam yanağımı tekrar öptü ve çok sevdiğimi bildiği için sakallarını yanağıma sürüp beni gıdıkladı. Gözümden yaş gelene kadar güldüm, annemin çatık kaşları da kahkahalarımın arasında kaybolup gitti ve yerini tebessüme bıraktı. Babam beni kucağında eve taşırken başımı omzuna koydum ve sakallarıyla oynadım.
Eğer elinizde olmayan bir şey için özlem duyuyorsanız, bu özleme dayanmak daha kolaydır. Çünkü o şeye ulaştığınızda nasıl hissettireceğini bilemezsiniz, hisleriniz sadece tahminden ibarettir. Ama elinizde olan bir şeyi kaybedip ona özlem duyuyorsanız bu sizi yakıp kavurur ve ortada külleriniz kalmayıncaya kadar devam eder. Ben aile ne demek biliyordum, o kadar iyi biliyordum ki. Bir ailem vardı, her şeye sahip olduğunu sanan bir kız çocuğuydum ve istediğim her şeye de sahiptim. Ama kaybetmiştim, birden bire bir rüya gibi yok olmuştu her şey ve ben sonu olmayan bir kabusa yatmıştım. Hayatımın nasıl tepe taklak olduğunu izliyordum ama müdahale edebilme şansım yoktu, en ön koltuktaki seyirci bendim.
Oğuz sıcak çayı önüme koyup koltuğa oturduğunda gözlerim cam sehpanın altındaki halıdaydı, dalgınlığımı farkında olsalar bile bir şey söylemediler. Üstümde Melisa’nın zorla verdiği bir hırka vardı ve vücudum sıcakla birlikte yavaşça gevşiyordu. Kupayı elime alıp ellerimi ısıtmaya çalıştım, Oğuz’u aradığımda gelip beni olduğum yerden almış ve yol boyunca Araf’ı birkaç kez sormak dışında konuşmamıştı. Sorularına cevap vermemiştim, yolu izleyip titremiştim sadece. Oysa arabanın içi çok sıcaktı, ısınamamıştım ve Oğuz ceketini vermeyi teklif ettiğinde reddetmiştim.
“Araf’la geleceksin sanıyorduk.” dedi Tuğçe. Benimle doğrudan sohbet etmesine şaşırmıştım, onların burada olmasına da şaşırmıştım ama şaşkınlığımı içimde yaşayıp hareketlerime yansıtmadım. Donuk bakan gözlerim Tuğçe’nin gözlerini buldu, cevap vermeden onu izledim ve bir süre sonra kaşlarını çatıp gözlerini benden kaçırdığında deli olduğumu düşündüğüne kanaat getirdim.
“Anzelha,” dedi Melisa. Sıcak eli soğuk elime değip orada kaldı, kupayı tutan elimin titrediğini o zaman fark ettim. Neden böyle tepki verdiğimi bilmiyordum ama kontrolüm dışında gerçekleşiyordu. “Bir şey mi oldu?”
Çok şey olmuştu, birden bire bir sürü şey olmuştu. Sorduğu soru ne kadar mantıksızdı farkında mıydı?
Gözlerimin önünde Araf’ın çizdiği resim belirdi, bir adam çocuğa vurmak için elini kaldırmıştı ve çocuk korkuyla adama bakıyordu. Adamın elini kaldırdığı yerde bir karanlık oluşuyordu ve çocuğun etrafını sarıyordu. Yutkundum. O çocuğun Araf olduğunu biliyordum, ona tokat atmıştım. Diğer yanım basit bir tokat olduğunu söylese de etkilerinin o kadar basit olmayacağından emindim, tekrar yutkundum ama boğazımdaki yumru geçmedi.
“Yok,” dedim. Ellerimi kupaya daha sıkı sarıp titremesini durdurmaya çalıştım. “İyiyim.”
Kimse üstelemedi, Oğuz ve Kath masaya oturup davete geleceklerin listesini incelemeye başladığında Tuğçe de ısrarlarını kesmeyip sonunda Gökhan’ı dışarı çıkmaya ikna etmişti. Gökhan garip bir şekilde bugün neşeliydi, yüzünde bıkmış bir ifade yoktu.
“Açmıyor,” dedi Melisa. Geldiğimden beri Araf’ı arıyordu ama cevap alamamıştı. Artık soğumuş kupayı elimde tutmayı sürdürdüm, çay çoktan bitmişti ve ısınmıştım. Düşüncelerimse buz kesiyordu.
Ayağa kalkıp banyoyu bulmak için ilerledim ama benliğimi dışarıdaki kaldırıma bırakmıştım, çırılçıplaktı. Kimse görmüyordu ama soğuk ona musallat olmuştu ve o da sırtında bıçak izleriyle soğuğu kabullenmişti. Susuzluktan çatlayan dudaklarından akan kan, çatlaklara renk katmıştı. Onun besini kendisiydi, teni kemiklerini bir örtü gibi sarmıştı ve eti yoktu. Sadece derisi ve kemikleri kalmıştı, ölmüyordu çünkü kendinden besleniyordu. Benden besleniyordu. Çürük kokuları içinde ona etimi armağan ederken neşeyle gülüyordum. İkimizin de sonunu getirecektim.
Banyoyu bulmam uzun sürmedi çünkü küçük bir evdeydik, banyoya girip kapıyı kilitlediğimde beni siyah parlak fayanslar karşıladı. Aynada kendime baktım, bana bakan kendim değildim.
Yağlı saçlarım ve morluğu yavaş yavaş geçen elmacık kemiğim dikkatimi çekti ilk önce, bilerek gözlerime bakmıyordum çünkü orada beni gerçekler bekliyordu. Eninde sonunda yüzleşeceğimi bilmeme rağmen kaçmakta ısrarcıydım. Kafamın arkasındaki spancı çıkarıp yan tarafta duran çöpe attım ve kuş yuvasını andıran saçlarımı topuz yapıp bileğimdeki tokayla tutturdum.
Zilin sesini duymamla aynı anda aynadaki gözler gözlerimi buldu ve gerçeklere yakalandığımı anladım. Kahverengi gözlerimin ışığı sönmüştü, gözlerimde artık kendimi göremiyordum ve bu beni öyle çok korkuttu ki istemsizce bir adım geriledim. Bu ben değildim, bana bakan kişinin ben olma ihtimali yoktu çünkü ben bir anda bu kadar çok kendimi tüketmiş olamazdım.
Hayır, dedi aynadaki ben. Tam olarak bunu yaptın, yıllardır kendini tükettin ve şimdi bunu sen de görüyorsun.
Yutkundum ama bu eylem üstüme çığ düşürmek gibiydi. Yaptığım her fiziksel hareketin yankısı beynimi uyuşturuyordu. Kelebek etkisi. Ben burada kanat çırpıyordum ve beynime ulaşana kadar bu kanat çırpış kasırgaya dönüşüyordu, kasıp kavuruyordum ama sadece kendimi enkaza çeviriyordum. Kendimi yakıyordum. Cehennemim kendimdim. Aynadaki yüz sırıtarak beni izledi, çatık kaşlarım daha da çatıldı. Gözlerim gülümsemesinde takılı kalsa da bunun bir hayal ürünü olduğunu biliyordum ama ürpermeme engel olamadım.
“Araf,” dediğini duydum Melisa’nın. Ve şeytan tırnaklarıyla derimi kazarak mezarın içindeki ganimeti ortaya çıkarırken, seyirci kaldım.
“İyi misin?”
“Ne işiniz var sizin burada?” dedi Araf. Sesi bugüne kadar duyduklarımdan çok farklıydı. Bir şeyler söylediler ama ne dediklerini anlamadım. Kath ve Oğuz’un sesleri birbirlerine karışmıştı. Attığım tokatın sesi ve Araf’ın görüntüsü tekrar zihnimde bir tiyatro oyunu gibi sergilenmeye başladığında kapıya kulağımı dayamış onları dinliyordum.
“Gider misiniz? Gelmemeniz gerekirdi.” dedikten sonra Araf kahkaha attı, sarhoş muydu? Kapıyı açmayı düşündüm ama konuşmalarını bölmemeye karar verdim.
“Oğlum, içtin mi lan sen bu ne hal?” dedi Oğuz. Sesi garip bir şekilde kırgın çıkmıştı. Kilidi ses çıkarmamaya özen göstererek açtım ve kapıyı hafifçe aralayarak onları izlemeye başladım.
Araf’ın sırtı bana dönüktü, omuzları çökmüştü ve ayakta kalmak ister gibi elini duvara yaslamış oradan destek alıyordu. Melisa’nın ve Kath’in yüzündeki korkuyu görünce kaşlarım otomatik olarak çatıldı.
“Sana ne?” dedi Araf. “Hesap mı vereceğim?”
Ceketini çıkarıp yere bıraktığında Melisa elini cekete doğru uzattı ama Araf irkilerek geri çekildi. Bu hareketten sonra Melisa’nın yüzündeki acı ifadeyi gördüm, Araf’a ağlayacak gibi bakıyordu.
“Götür onları buradan.” diye mırıldandığında bir adım geri çekilmişti ve gözlerini Oğuz’a çevirdi.
“Burada kalaca-”
“Şşşş.” diye mırıldanan Araf, konuşması yarım kalan Kath’e doğru bir adım attı. Kath gerilirken Araf’ın adımları o kadar gelişi güzel ve rahattı ki birbirleriyle tezatlık oluşturuyorlardı. “Ne dedim?” Araf başını yana yatırıp ondan gözlerini kaçıran Kath’in bakışlarını yakalamaya çalıştı ama bunu yaparken ne kadar yakın olursa olsun dokunmamaya dikkat ettiği gözümden kaçmamıştı. “Ne dedim?!” diye bağırdığında Kath yerinde sıçradı. Araf öyle bir durumdaydı ki şu an, avının üstüne atlamadan önce onu dikkatle inceleyen ve sessizliği mesken edinmiş bir kaplan gibiydi. Her an kükreyip saldırabilirdi ve avının kurtulma şansı yoktu.
“Tamam, götürürüm ben onları.” dedi Oğuz. Araf’ı Kath’den uzaklaştırmak için Kath’i nazikçe kendine çekti ve benim gördüğümü onun da gördüğünü anladım.
“Minnet duyarız.”
Gerilen sırtının ardından yan döndüğü için elmacık kemiklerini gölgelendiren uzun kirpikleri görüş alanıma girdi. Güzelliği göz kamaştırıcıydı ama duru bir güzelliği yoktu. Kusursuzluğunun altında bir delilik yatıyordu, bu yüzden bu kadar güzeldi belki de.
“Uzak durun.”
Kızlar hızlı bir şekilde montlarını giyerken Araf bu sefer sırtını onlara döndü ve yüzünde beliren karanlık sırıtışı gördüm, gözleri kapalıydı ve açsa belki beni görecekti ama ne kapıyı kapatabildim ne de dışarı çıkabildim. Yüzünü fersah fersah inceleyen gözlerim, gamzelerinde ve gülüşünde oyalanıp kirpiklerinden elmacık kemiklerine attı kendini. Araf ellerini saçlarına geçirip hafifçe çekti, o an sahne bir anda değişti. Tehlikeli bir gülüştü, sırıtıyordu ama ben artık onu acı bir tebessüm olarak görebiliyordum. Maskesini düşürmüştü. Yumruk yaptığı saçlarındaki elini daha da sıktı ve biraz daha sert çekti saçlarını. Kapının kapanma sesini duydum ve o an gittiklerini fark ettim, içim rahatsızlık duygusuyla buruştu ve bedenim istemsizce gerildi. Araf’la evde yalnızdık, Araf’la ona tokat attıktan sonra evde yalnızdık.
Araf ayakkabılarını çıkarmadan salona doğru yürüdüğünde çalan telefonumun melodisi evin içini doldurdu. Buz kestim, burada olduğumu anlayacaktı ve şu an, onunla yüzleşmek istediğim anların sonuncusu bile değildi. Telefon susana kadar kalbim de melodiye kendi çapında eşlik etti ama Araf’tan ses çıkmadı. Telefonumu yanıma almam önemli değildi, hemen evden çıkıp bu ortamdan uzak kalabilirdim. Kapı birkaç metre ileride duruyordu ve Araf beni fark etse bile evden gidebilirdim. Bir süre daha bekleyip yavaşça banyodan çıktım ve parmak uçlarımda kapıya doğru yürümeye başladım, gerilmemem gerektiğini kendime defalarca kez hatırlattım ama karşımdaki kişi Araf’tı. Ne kadar sakin kalabilirdim?
Kapıya ulaşmama bir kaç adım kala Araf salonun kapısına yaslanıp telefonumu salladı ve keskin bakışlarını yüzüme sabitledi.
“Sanırım bu telefon senin.”
Kaşlarımı çattım, telefonun benim olduğunu biliyordu. Ona doğru yürürken bir gariplik olduğunu tekrar düşündüm, söz konusu Araf olunca garip bir şekilde onu çözebiliyordum. Sanki çevresinde çember oluşturmuş bir aura vardı ve o aura bir renge sahipti, eğer bana bu rengi sorsalar gri derdim. Ama şimdi Araf’ın çevresinde gri renk yoktu ve yayılan aurası onun değildi. Bunu çok net bir şekilde görebiliyordum, bu düşüncem düşüp kafamı vurduktan sonra onu gördüğümde de filizlenmişti ama pek dikkate almamıştım. Şimdi ise filizlenen kökler zihnimde en derinlere inerek kendini sağlama alıyordu. Karşımda duran kişi Araf’ın bedenine yerleşmiş başka biri gibi hissediyordum, bu beni hem korkutuyordu hem de teorimin doğru olup olmadığını çözmek için yanıp tutuşuyordum.
“Benim olduğunu biliyorsun.” deyip telefonu elinden aldım ve taytın cebine attım. Tebessüm edip gözlerime bakmayı sürdürdü. Yanından geçip salona girmeyi düşündüm ama ona sırtımı dönmeye korkuyordum, sanki sırtımı dönsem şekil değiştirecek ve boğazıma yapışacaktı.
“Neden şaşırmadım,” dedi. Salona girip koltuğa yayıldığında dudaklarındaki tebessümle beni süzüyordu. “Öyle oduna böyle biri, ne beklemiştim zaten?”
Ne dediğini anlamıyordum, çatık kaşlarımla ona bakmayı sürdürdüm. Çatık kaşlarıma karşılık veren tebessümü sinir bozucuydu ve kusursuz yüzünden bu tebessümü silmek için ona yumruk atmayı bile düşünüyordum.
“Neden bahsediyorsun?” dedim. Bir yanım buradan uzaklaşmak ve bütün bunları zihnimden silmek isterken diğer bir yanım artık bu belirsizliği söküp atmak istiyordu. Şu an bir perdenin arkasındaydım ve elimi perdeye uzatıp güneşin içeri girmesine izin vermem yeterliydi ama buna hazır mıydım bilmiyordum. O güneş beni kül edecekmiş gibi hissediyordum.
“Otursana,” dedi Araf. “Tanışmadık, ben Mert.”
Delirmiş miydi? Evet.
Ne yapacağımı bilemez halde bana uzattığı ele baktım. Biraz önce zihnim çağlayanların kayalara döküldüğü bir sahneye gebeyken, şimdi çölün ortasında hafif rüzgarla olduğu yerden savrulan çalıyı yansıtan bir tabloydu. Kendimden beklenmeyecek bir şekilde uzattığı eli sıktım ve tebessüm ederek aramıza mesafe koyacak şekilde yanına oturdum. Oyun oynuyorsa oyununa karşılık bulacaktı ama bunun bir oyun olmadığını biliyordum.
“Anzelha.” dedim. Araf gülümseyip bana doğru döndü.
“Biliyorum.” Kaşlarımı kaldırınca parmağını şakağına hafifçe vurarak gülümsedi. “Burası biraz karışık, Araf her şeyi bize söylemese de bazı şeyleri öğrenebiliyoruz.”
Gözlerini kapatıp kaşlarını çatarak başını yana eğdi, dediklerini hazmetmeye çalışırken onu izledim. Zihnime onun kanı damlıyordu ve her bir damla beraberinde acıyla dolu ırmakları sürüklüyordu. Dokunduğu her yeri kana buluyordu, yutkunup kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.
“Neden her şeyi söylemiyor?” dedim. Bilgiye açtım.
“Artık bizi istemiyor. Bunu sana anlatmam yasak ama.” derken gözlerini açıp benden iyice uzaklaştı. Masum bir çocuk gibiydi, gözündeki korkuyu gördüm ama bu korkunun bana yönelik olmadığının bilincindeydim, zihninde kendinden kaçıyordu.
Masum bir çocuk, diye mırıldandı diğer yanım. O bir çocuk.
O bir çocuk? Araf’ın yüzüne baktım, gözlerime kilitlenen gözleri duygularına perde çekememiş bir çocuğun yakarışını bana ulaştırıyordu. O gerçekten bir çocuktu. Stresten açılan gözlerimi kırpıştırıp defalarca kez yutkundum. Ses tonunun neden böyle olduğunu anlamıştım.
“Mert,” dedim ama sesimin çıktığından bile şüpheliydim. Terleyen ellerimi üstümdeki tayta silip ona yaklaştım. “Kaç yaşındasın?”
Araf ya da Mert bunu bilmemem sorunmuş gibi bana sinirle baktı, Araf’ın boş bakışlarına alışmışken duygularını bu kadar yoğun yansıtan bakışlar altında eziliyordum. Gözlerimi ondan kaçırmamak için kedimi zor tuttum çünkü biliyordum ki eğer göz temasımızı bozarsam aralamaya başladığım perde çelik bir duvara dönüşecekti.
“On bir.” dediğinde depremler oluyordu ve bulunduğumuz bina sallanıyordu. Titreyen ellerim depremin asıl sebebiydi ve ellerimi dizlerime bastırdığımda sarsıntı kesildi, zihnimin soyulmuş duvarları tek tek dökülürken tepkisizliğimi korumak için tüm çabamı kullandım. Ellerimi ellerine uzattım ama korkuyla geri çekildiğinde ben de yerimde sıçradım.
“Merak etme, benden sana zarar gelmez. Biz arkadaşız.” dedim. Gözlerini gözlerimle buluşturduğunda kehribarların sönmeye yüz tutmuş ateş gibi titreştiğini gördüm. Artık beni yakmıyordu. Bu canımı daha çok yaktı.
“Gelmez mi?” dedi. Titrek sesine anılarını bağlayıp dudaklarından aşağıya atmak istedim, yapamadım. Elim eline değdiğinde benden kaçıp gözlerini şokla sonuna kadar açtı. “Dokunma, dokunma.” diye mırıldandığında kalbimin üstüne kaynayan ateşi döküyorlar sandım. Ellerimi kaldırıp yere oturdum ve karşısında bağdaş kurdum.
“Tamam, özür dilerim. Benden zarar gelmez, söz.” diye mırıldandım. “Anlat bana, Araf neden istemiyor sizi?”
Onu korkutmamaya özen göstererek benim için önemsizmiş gibi davranmaya çalışıyordum, Araf’ın aksine o kadar ürkekti ki en ufak bir hareketim onu on adım öteye fırlatıyordu.
“Biz onu koruduk.” dedi, gözlerime değil halıya bakıyordu. “O çok kötü durumdaydı ve biz onu koruduk ama şimdi ona zarar verdiğimizi söyledi. İstediğim şeyleri giymeme bile izin vermiyor, istediğim zaman dışarı çıkamıyorum.”
Dolan gözleriyle bana baktığında çaresizliğin resmini yüzündeki her bir ayrıntıya çizmişti. Kendimi bir rüyanın içinde hapsolmuş gibi hissediyordum.
“Onu neyden korudunuz?” dedim. Araf irkildi, cevap vermeyeceğini düşündüm çünkü hatırlamak istemeyeceği bir şey olduğunu biliyordum. Yüzünü acı çekiyor gibi buruşturup biraz geriye gitti, yanlış bir adım attığım ve onu kendimden uzaklaştırdığım için boşluktan aşağıya yuvarlanıyor gibi hissettim. Ama beklemediğim bir şey yaparak kazağını yukarı doğru sıyırdı ve karnındaki yara izlerini bana gösterdi.
“Bunlardan koruduk.”
Aldığım nefes soluk borumu tıkayarak zehir gibi akciğerlerime aktı, ciğerlerim zehri öğütürken acı içinde kıvrandım ve kehribarlarda titreşen ateş söndüğünde zehrin acısına karşı çıkmayı kestim. Yer yarıldı ve ben yerin yedi kat dibine düştüm ama parçalarımı bulamayacak kadar sert düşmeme rağmen ölmedim.
Araf ayağa kalkıp yalpalayarak birkaç adım attığında transtan çıkmış gibi ayağa kalktım ve ona destek olmaya çalıştım ama beni iterek salon kapısına tutundu.
“Gördün mü?” dedi ve bana döndü. Kızarmış gözlerinden birkaç damla yaş yanaklarına doğru aktı. “Dışarıda durmama bile izin vermiyor, beni yine oraya hapsediyor.”
Boynunda beliren damarlar patlayacakmış gibi durduğunda Mert’in söylediği gibi hapsolmamak için çaba gösterdiğini anladım. Ne yapacağımı bilmiyordum, karşımda kıvranıyordu.
“Mert.” dedim ama bana bakmadı. Diz çöktüğünde yanına gidip ben de diz çöktüm ve yüzünü arasına aldığı ellerini çekip bana bakmasını sağladım. “Sen şimdi git, ben Araf’la konuşacağım tamam mı? Daha çok dışarı çıkaracak seni.”
Ellerimi itip benden tekrar kaçtı. Gözyaşları yanaklarından akarken ve ten rengi kendini sıktığı için kırmızıya dönüşürken başını iki yana sallayıp hıçkırdı. Dolu gözlerimi kırpıştırıp ağlamamı engellemeye çalıştım.
“Söz veriyorum, bana bak.” dedim. “Söz veriyorum.” Elimi yavaşça kaldırdığımda kollarını kafasına siper edip iki büklüm olarak benden sakındığında dehşet içerisinde donakaldım.
“Vurma.” dedi, sesindeki korkuyu soludum. Sesindeki telaşı soludum, acıyı ve dehşeti. Tam şu an, kollarının arasından havadaki elime sabitlenmiş gözleri kıyametin habercisi olan İsrafil’i yanımıza çağırdı ve İsrafil enseme Sur’u üfledi. Kıyamet koptu, sadece Araf ve ben yandık.
Dolu gözlerinin içine öyle bir baktım ki ruhuna uzanan elimi onun görüp itmesine izin vermedim, titreyen ruhunu tutup karanlıktan aydınlığa çıkartmaya çalıştım. Canı yanıyordu, boğazında düğümlenen hıçkırıkların hesabını kime soracaktım? Mert ya da başka biri, o Araf’tı. Bir kalenin içine hapsetmiş olduğu çocukluğu çığlıklar atarak duvarları tırmalıyordu ve elleri kanlar içindeydi. Araf ayağa kalktı ve başını ellerinin arasına alarak bir odaya geçti, kapıyı kapattığını ve hemen sonra kilitlediğini duydum. Oturduğum yerden kalkamadım ve parmaklarımda onun gözyaşını sıcaklığını, yüreğimde sönen ateşinin küllerini taşıyarak arkasında bıraktığı enkazın bekçiliğini yaptım.
Araf, dedi iç sesim. O çoktan hıçkırıklara boğulmuştu ve kana bulanmış duvarın önüne çökmüş Araf’ın çocukluğuna ağlıyordu. Yıkılmayan duvar da sensin, parmakları kana bulanan çocuk da sensin. Her tarafın delik deşik.
Saatin tik takları kulağımda bir vızıltıyı andırıyordu, yaşların biriktiği ama bir türlü akamadığı gözlerim daha fazla dayanamadı ve iki damlanın yanaklarımdan çeneme doğru yol çizmesine izin verdi. Bu durumu nasıl anlatabilirdim bilmiyordum, oradaydı. Araf’ın çocukluğu ileride bir çukurda mahsur kalmıştı, etraf zifiri karanlıktı ve Araf kaçmak istediğinde görünmez bir duvara tosluyordu. Duvara attığı her yumruk çukurdaki Araf’ın üstüne toprak atmakla eş değerdi, o çukur Araf’ın mezarıydı ve çocukluğundan kurtulmak için attığı her çığlık mezardaki yansımasının kulaklarını kanatacak bir tırpandı. Bir de duvarın dışında duran bir Araf vardı, sırtını duvara yaslamıştı ve kulaklarını her şeye kapatmış ne mezardaki küçük çocuğun çığlıklarını ne de duvarı yumruklayan gencin yumruklarını duyuyordu. Kanayan kendisiydi, sırtı taşıdığı yüklerin izleriyle doluydu ve çocuk çığlık attıkça kendi kulağı kanıyor, duvarları yumrukladıkça kendi elleri kırılıyordu ama bunun farkında değildi. Mert’ten başka kim vardı, kaç kişilerdi?
Ayağa kalkıp Oğuz ve Kath’in masanın üstünde açık bıraktıkları bilgisayara baktım, sandalyeye oturup arama motorunu açtığımda gözyaşlarımı gözlerimden silmiştim ama yaşlar içime akıyordu. Ellerim klavyenin üstünde takılı kaldı, ne yazabilirdim?
Kişilik problemleri yazıp arama butonuna tıkladım ve kişilik bozukluğu nedir yazan makaleye girip sayfanın yüklenmesini bekledim. Makaleyi hızlıca okumama rağmen örnek verdiği bozuklukların hiçbirine Araf’ın uymadığını fark ettim ve tam sayfadan çıkacakken sağ alt köşede yazan yazı dikkatimi çekti.
Bir bedende farklı ruhlar barınabilir mi?
Yazının üstüne tıkladığımda karşıma oldukça büyük bir başlık çıktı
Disosiyatif Kimlik Bozukluğu Nedir?
Sayfayı aşağıya kaydırarak yazılan makaleyi okumaya başladım.
Çoklu kişilik bozukluğu yaşayan insanlar genelde küçüklüklerinde çok ağır travma geçirmişlerdir ve bu ağır travmaya tolerans gösterebilmek için zihinlerini farklı parçalara bölmüşlerdir. Bu parçaların farklı yetenekleri, farklı isimleri ve farklı tarzları olabilir. Genelde kişilikler birbirlerine zıt karakterler olurlar ve bir kişilik diğer kişiliğin ne yaptığını hatırlayamaz. Kişiliklerin tepkileri ve karakterleri geçmişte yaşanan travmanın izlerini taşır. Bu hastalığın tedavisi uzun bir psikoterapiyle sağlanır.
Hastaların genelinde asıl kişiliğin yaşanılan travmayı hatırlamadığı ama diğer kişiliklerin bu konu hakkında bilgilerinin olduğu gözlemlenmiştir. Asıl kişilik bu travmayı hatırladığında ve diğer kişilikler zorluk çıkarmadığında bu aşamadan sonra tedavi daha sağlıklı gerçekleşebilir ama kişilikler genelde baskın, benliği terk etmemeye yatkın kişilikler olduğu için en riskli dönem de bu dönemdir. Bu dönemde hasta hatırladığı geçmişinin altından kalkamayabilir ve kendini tedaviye yanıt vermeyecek şekilde kilitleyebilir.
“Yaşanan travmanın izleri.” diye mırıldandım. Araf’ın elimi kaldırdığımda verdiği tepkiyi ve çizdiği resimlerdeki adamı düşündüm, şiddet gördüğü aşikardı. Bilmediğim bir sürü şey olduğunun da bilincindeydim. Ve ona tokat atmıştım.
Kapı açılıp Araf dışarı çıktığında ayağa kalktım ama elimi nereye koyacağımı bilemedim, Araf gözlerine tekrar boşluk perdesini çekerek baktı bana ama benim bakışlarımdaki duygu seli ikimize de yeterdi. Araf biraz önce oturduğu koltuğa geçip oturduğunda gözlerimi ondan çekememiştim.
“Bana acıyarak bakma.” dediğinde kaşlarımı çatıp ellerimi saçlarımdan geçirdim ve başımın arkasındaki yara sızlasa da umursamadım, iyi bile gelmişti. Ona acımıyordum, bunu düşünmemiştim bile.
“Sana acımıyorum.” dedim, sesim kuru çıkmıştı. Yutkunup karşısındaki koltuğa geçtim. Keskin bakışları yüzümdeydi, dudaklarını ıslattı ama kuru değillerdi. Biraz önce perişan halde olan sadece ben gibiydim, o kadar kusursuz görünüyordu ki kendimi sorgulamama sebep oluyordu. Bense yaşananların izlerini göz çukurlarımdan hücre boşluklarıma kadar her yerde taşıyordum.
“Sor.” dedi. Sorularım vardı, bir sürü sorum vardı ama yanıtlayacak mıydı emin değildim, daha yüzeysel sorulara yer verip geçmişini ona hatırlatmaktan kaçınmaya karar verdim. Bir çember vardı ve o çemberin içine atlamadan önce çevresinde dolanmak istiyordum.
“Kimse bilmiyor mu?”
“Bilmiyor.” sorumun yarısında verdiği cevap irkilmeme sebep olsa da başımı sallayarak onu onayladım.
“Nasıl fark etmezler?” diye mırıldandım ama bu kendi kendime sorduğum bir soruydu aslında. Araf beni bir süre inceledi, amacımı anlamak istiyor gibiydi.
“Değişken biri olduğumu fark ediyorlar, psikolojik bir sorun olduğunu da fark ediyorlar ama içeriğini bilmiyorlar.” Parmaklarını şakağına vurduğunda gözleri gözlerimdeydi. “Genelde kontrol bende olur.”
Parmaklarını şakağına vurduğunda aklıma, gözüme masum bir şekilde bakan ve duygularına perde çekmeyi henüz öğrenememiş çocuk geldi, Mert. O kadar farklılardı ki. Araf’tan bana gelen enerjide gücün yankılarını görüyordum ama Mert’te sadece korku ve çaresizlik hakimdi. Gözlerimi kaçırıp başımı onaylar anlamda salladım.
“Neden tedavi olmuyorsun?” dedim. Araf dirseklerini dizlerine koyarak öne doğru eğildi. Dağılmış siyah saçları gecenin koynundan çıkmış bir parça gibiydi, ona neredeyse imrenerek baktım. Tehlikeli bir güzelliğe sahipti.
“Tedavi olursam kayıtlara geçer ve kayıtlara geçerse bu zayıflıktan faydalanırlar.” dedi. Ayağa kalktığında gözlerim onu takip etti ve ben de ayağa kalktım.
“Neden bu işlerin içindesin?” deyip mutfağa giderken arkasından ilerledim ve buzdolabını açıp içini incelediğinde tezgaha yaslanıp onu izledim.
“Aile yadigarı.” dedi. “Şimdi git, bir duş al ve uyu. Sabah bunlar için fırsatın olmayacak.”
“Kaç kişi var?”
Yanımdan geçip giderken kokusunu soludum, çemberin çevresinde dolanmayı bırak yakınına bile gelememiştim. Araf duraksadı, yine de soruma cevap vermedi.
“Koridorun sonundaki odada uyursun, sana uygun birkaç parça kıyafet de olacaktı.” diye seslendiğinde gözlerimi devirip koridorun sonundaki odaya doğru ilerledim. Cebimdeki telefonu çıkarttığımda saatin gece üç olduğunu gördüm ve yüzümü buruşturup gelen mesajlara baktım. Oğuz ve Melisa o telaşla beni unuttukları için defalarca kez özür dilemişlerdi, gerisini okumadan telefonu tekrar cebime attığımda yorgunluğum ve baş ağrım yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
