VAVEYLAL kitap kapağı

9. bölüm / 11

VAVEYLAL

BÖLÜM 8

Vaveyla Yazarı: Esra Aydoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 8

BÖLÜM 8

Eski toplumlarda insanların nabızları kutsal sayılırdı. Yaşamın ölüme en yakın olduğu noktalardı, bedenin dışına uzanabilen sarmallar. Bu yüzdendir ki nabza değen dudaklar bir yemini simgelerdi. Yaşamın, nefesimdir. Sessiz bir yemin.

Avuçlarımın arasında kaybolan minik elleri öptüm, soğuktan üşümüşlerdi. Küçük çocuk gözlerime ninnetle bakıp bana gülümsedi ama konuşmuyordu. Araf diğer çocukların muayenesini bitirip adının Furkan olduğunu sırtına kazınmış harflerle anladığım çocuğu muayene etmeye gelene kadar, yaşadığı travmadan dolayı konuşmadığını sanıyordum. Oysa konuşamıyordu, Araf yavaşça çocuğun ağzını açtığında korkuyla gözlerini kapamıştı. Ona güvende olduğunu anlatabilmek için saçlarını okşadım, gözlerim Araf’ın gözlerini buldu. Ben ağlamamak için kendimi zor tutarken onun gözleri hala boş bakıyordu ve bu denli boş bakabilmek için nelerle yüzleştiğini merak ediyordum.

“Bu çocukların hepsinin sırtına adlarını kazımışlar.” dedi hemşire. Polis gelip ifadelerimizi alalı ve rapor tutalı birkaç saat oluyordu. Toplam otuz yedi çocuk vardı. Hiçbir hemşirenin kendilerine dokunmasına izin vermemişlerdi, bir tek Araf’ın onları muayene etmesine izin veriyorlardı. Araf Orhan Lerin ile ilgili her şeyi polise anlatsa da adamın kurtulacağından çok emindi. Nasıl kurtulabileceğini hâlâ aklım almıyordu.

“Bütün masraflarını üstleniyorum. En iyi şekilde fiziksel ve psikolojik destek almalarını istiyorum, gerekirse sadece bu çocuklarla ilgilenin. Her gün birileri kontrol için buralarda olacak.” dedi Araf. Başhekimle konuşurken gözlerini küçük çocuklardan çekmemişti.

“Tabii, Araf bey. En iyi koşullarda tedavileri sağlanacak, emin olabilirsiniz.”

Adamın bakışlarından ne kadar üzgün olduğu anlaşılıyordu. İnsanın elinden ne gelebilirdi ki? Geç kalmıştık. En az hasarlı olanın bile vücudunda geçmeyecek izler ve en az birkaç kırık kemik vardı. Bir çocuk hemşire ona yaklaştığı için sessizce ağlamaya başladığında hissettiği korkuyu iliklerimde hissetmiştim. Araf bunu görünce yutkunup gözlerini kapattı, elimi koluna koydum ama irkilerek geri çekildiğinde ondan uzaklaştım.

Bu çocuklara bunu yapanların belki de çocukları vardı. Ellerimde tuttuğum ve gitmemesi için çok uğraştığım insanlık çırpınarak elimden kurtuldu ve gökyüzünde uçarken vurulup parçalara ayrıldı. Kapalı kapılar ardındaki musluklar açıldı, su kapıların altındaki boşluktan sızdıkça bileklerimi hapsetti. Su yükseldi ama kıpırdamadım, nefes alamayacak duruma geldiğimde çırpınmak için çok geçti. Boğuluyordum, paçalarımdan tutan eller küçük çocuklara aitti ve o minik ellerin tutuşları gevşedikçe ben daha çok dibe batıyordum. Bir süre sonra onlar bedenlerinin içinde ölü ruhları taşıyorlardı, bense ruhlarını taşımakla görevli Azrail’dim. Gerçek olsaydı eğer onların canını alıp cennete taşıyabilmeyi isterdim, güvende olmalarının tek yolu buydu.

Araf bütün çocukları etrafına toplayıp onlarla konuşmaya başladığında titreyen ellerimi çeneme bastırmış onları izliyordum, gözlerim küçük çocukların arasında dolaşmayı bıraktığında onların arkasında Araf’ın küçük bedenini gördüm. Ayakta durmuyordu, soluk tenini daha da soluk gösteren beyaz örtü üstündeydi ve cansız gözlerinden ateş çıkmıyordu. Ölüydü. İrkilerek Araf’a baktım, düşünebileceğim son şey kehribarların ateşinin sönmüş olmasıydı.
“Söz mü?” dedi Araf. Sesini süslediği bu ton, sadece bu çocuklara özeldi biliyordum. Çocuklar söz verdiklerinde artık hemşireler rahatlıkla onlara yaklaşabiliyorlardı. Korksalar bile seslerini çıkartmadılar. Bu küçük yaşlarında, hepimizden daha cesaretlilerdi.

Hastaneden çıktık. Araf’ın omuzlarına yüklenen yükün ağırlığını kendi omuzlarımda da hissediyordum. İçkinin etkisi geçmiş gibi görünüyordu ve kafasını meşgul edecek bir şeyler düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Diğerleri çoktan gitmişti, arabaya bindiğimizde göz ucuyla Araf’a baktım. Çocuklardan uzaklaşınca yüzündeki öfke açığa çıkmıştı.

“Disosiyatif kimlik bozukluğunda farklı kişiliklerin farklı yetenekleri olabiliyormuş. Mesela birisi matematik dehasıyken diğeri matematikten hiç anlamıyormuş. Biri piyano çalarken diğeri keman çalıyormuş ya da biri sağlakken diğeri solak olabiliyormuş. Bu yüzden-”

“Ne yapmaya çalışıyorsun?” dedi. Gözünü yoldan ayırmıştı ve kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Her zamanki Araf olduğu için gülümseyecektim neredeyse, soğuk kalıbından çıkınca beni korkutuyordu. Gülümsememi engellemek için dudaklarımı büzdüm, gözleri yüzümdeki her zerreyi atomlarına ayırırken kelimeleri doğru telaffuz etmeyi umuyordum.

“Düşüncelerinin uyuşması gerektiğini söylemiştin. Uyuşturamasam da başka yönlere çekmeye çalışıyorum.” diye mırıldandım. Güzel yüzüne düşen düşüncenin gölgesini gördüm ve gözleri gözlerimi hapsinden çıkardığında o gölgenin zihnine ulaştığını anladım.

“Düşüncelerimi yaşadığım psikolojik rahatsızlığın üstünde konuşarak mı dağıtmak istiyorsun, cidden?” dediğinde ne yaptığımı anladım. Bir karış açık kalan ağzım onun beni hazırlıksız yakaladığının bir göstergesiydi. O açıdan hiç düşünmemiştim, onu ne denli rahatsız edebileceği hiç aklıma gelmemişti. Amacım Orhan Lerin’i öldürdüğü sahneleri zihninden uzaklaştırmaktı. Çünkü kehribalarındaki ateş dalgalandıkça çıkan buğuda ölüm sahneleri gizliydi.

“Ben o açıdan düşünmemiştim. Sadece psikoloji topluluğuna üye olduktan sonra bu hastalıkla insan beyninin kullanım yüzdesine olan bakış açısının değiştiğini öğrendim ve dikkatimi çekti. İnsan beyninin tamamının kullanılmadığını, bunun en büyük kanıtının da disosiyatif kimlik bozukluğuna yakalanan hastaların farklı alana yayılan yetenekleri ve kişilik çeşitliliği olduğunu söylüyorlar. Bana mantıklı geldi, bu konuyu seninle de tartışmak istedim.” dedim. Araf gözlerini kısıp dediklerimi düşündüğünde bilgiye aç bir biçimde ona bakıyordum. Dudaklarını diliyle ıslattı, bir eli rahatça direksiyonu tutarken diğer elini başına yaslamıştı. Güzelliği karşısında bir kez daha duraksadım.

“Demek psikoloji topluluğuna kaydoldun.” dediğinde başımı sallayarak onu onayladım. Bu sefer yola bakma sırası bendeydi, o da beni bir süre izledi ve yola bakmaya başladı.

“Bazı akademisyenler kişilik değişimleri sırasında hormonal aktivitenin arttığını ve buna bağlı olarak beynin kendini koruma altına alabilmek için tepki gösterdiğini söylüyor. Bu değişimlere adapte olamayan beyin bu yüzden kişiliklere farklı yetenekler yüklüyormuş.”

“Kişilik değişimleri sırasında beynin aktivitesi neredeyse yüzde yüz artıyor. Sinirler arası iletim süresi yarı yarıya iniyor ve bu da vücutta tepkimelere neden oluyor. Kişilik değişimi yaşanılan o birkaç saniyede on kilometre koşmuşsun gibi adrenalinle yükleniyorsun.” dedi. Ona doğru döndüm, bu ilgimden rahatsız olmuşa benzemiyordu. Bu psikolojik hastalık konusunda bilgiye o kadar açtım ki. Bu bilgi açlığımın aksine bu hastalık hakkında oldukça az kanıtlanmış şey vardı. Hepsi tahminlerden ibaretti. Neden karakterlerin birbirine uç olan yetenekleri, ilgi alanları vardı? Nasıl aynı bedende bir kişilik sapa sağlamken diğer kişiliğin kronik bir hastalığı olabiliyordu? Bunlar soru işaretlerinden ibaretti, beyin henüz keşfedilememişti.

“Kişiliklerin takıntıları ya da ilgi alanları ortaya çıkma şekillerine göre değişebiliyor. En azından bazıları. Mesela annesi tarafından kirli olduğu için sürekli azarlanan bir çocuğun diğer kişiliği temizlik hastası oluyor. Ama buna uyuşmayan yetenekler ve takıntılar da var. Beyin, çözülmemiş ve çözülmesi imkansız olan bir organ, lâl. Bana göre beynin aktivitelerinin asıl merkezi ruh, bu yüzden tam olarak asla çözülemeyecek.” dedi. Kırmızı ışıkta durmuştuk ve telefonunu açıp bir şeylere bakmaya başlamıştı. Konuşmanın bittiğini düşünerek hayal kırıklığına uğradım ama o bir video açtı ve telefonu bana verdi.

“Kişilik değişimi sırasında sinapstan geçen sinirsel iletimin ve normal bir uyarımda sinapstan geçen iletimin görüntüleri.”

Telefonu elime alıp görüntüleri defalarca kez izledim. Duvara yansıtılan görüntülerin yanında Araf görüntüleri göstererek bir şeyler anlatıyordu. Konferans salonuna benzer bir yerdi. Sinirsel iletimin hızı ve renk değişimleriyle vurgulanmış olması muazzamdı.

“Bu konu hakkında araştırmaların var mı?” dedim. Hevesimi görünce şaşırdı ama arabayı kullanmaya devam etti.

“Var.” dedi.

“Görebilir miyim? Zarar vermem.” dediğimde gözleri beni buldu ama bu sefer gözlerinde sorgulayan bir ifade vardı. Neden merak ettiğimi ve bu kadar ilgili olduğumu öğrenmek istiyordu. Araştırma yapmayı severdim, tarih konusunda da başka konularda da. Bilinmezlerin üzerine gitmek her zaman beni mutlu ederdi ama bu sefer Araf’a yardım edebilecek olma umuduyla bir şeyler öğrenmek istiyordum.

“Tarihe ve araştırma yapmaya meraklıyımdır. Bu yüzden tarih bölümünü seçtim, araştıracak çok bilinmez ve belirsizlik var.” dediğimde onaylar biçimde başını hafifçe öne eğdi.

“Bir ara gösteririm.” dediğinde sevinçten havalara uçacaktım.

“Şimdi?” dedim. Araf boynundan başlayan büyük yaranın görünen kısmını hafifçe kaşıdığında yaranın tamamı gözümün önüne geldi. Gözlerimi hızlıca çevirip yutkundum, artık yaralı küçük çocuğun hayali daha gerçekti çünkü bu gün onları görmüştüm. Onları gördükten sonra bu konuşmayı yapabiliyor olmak vicdan azabını da beraberinde getirdi. Gülümseyebildiğim için, vücudumdaki tek leke karnımdaki kesik lekesi olduğu için ve bunun da basit bir düşüşten kaldığını bildiğim için vicdan azabı çektim. Gülümsemem yüzümde soldu, Araf bunu fark ettiğinde gözlerine çöken kasveti gördüm ama boşluk perdesini tekrar çekti. İçinde nasıl fırtınalar kopuyordu kim bilebilirdi? Herkesin zihni kendi cehennemiydi, Araf’ın cehennemi parçalara bölünmüştü ve her birinin ateşi diğerini harlıyordu. Ona cennetteki ırmakları vadedebilmek ne iyi olurdu. Oysa adının hakkını verip cennetle cehennem arasında mekik dokuyordu. Teni cennetti, soğuk ve güzeldi. Gözleri ise cehennemin saf ateşini taşıyordu. Araf cevap vermedi, yol boyunca konuşmadık ama ikimizin zihnini de çocukların meşgul ettiğini biliyordum. Orhan Lerin’in yaşattıklarının bin katının yaşamasını istiyordum. Ve Suat denen adamın.

“Yavuz, beni senin hakkında uyardı.” dedim. Bunu neden anlattığımı bilmiyordum ama Araf şaşırmamıştı.

“Biliyorum.” dediğinde şaşıran ben olmuştum.

“Nasıl?” dedim.

“Sana ilgi duyuyor.”

Bunu söylerken kullandığı ses tonu kaşlarımı çatmama sebep oldu. Olumsuz bir şey değildi, adını koyamadığım bir şekilde güzel bir tondu. Ne olduğunu bir türlü çıkaramadım.

“Bana mı? Adam babam yaşında.”

Araf güldüğünde şaşkınca ona bakmayı sürdürdüm. Araf arabayı park etmek için yer ararken nerede olduğumuzu sorgulamadım, sadece onun yanında olmak istediğimi o zaman fark ettim.

“Benden uzak durmanı söyledi, ha?” dediğinde arabayı tek hamlede park edip yan gözle bana baktı. Saçımı kulağımın arkasına attım.

“Evet.”

“Haklı.” dedi. Göz devirdim ama Araf bunu görmedi. Nefes alabilmem için onun yanında kalmam gerekiyor gibi hissediyordum.

Arabadan indiğimizde bir sitede olduğumuzu gördüm, Araf arabadan birkaç şey alıp cebine attıktan sonra hızlıca ilerlemeye başladı. Onu takip ettim, sağımda kalan manzara Ankara’yı sergiliyordu ve bu yükseklikten esen rüzgarın şiddeti daha fazla oluyordu. Saçlarımı savuran rüzgar, Araf’ın kokusunu da ciğerlerime taşıdı ve bir rüzgarın bile bana Araf’ı hatırlatıyor oluşu şaşırmama sebep oldu. Araf rahat adımlarla önümde ilerliyordu, elindeki araba anahtarıyla oynarken onu izledim. Rengi solmuş siyah bir pantolon giyiyordu ve bu soğuğa rağmen ince bir ceket giymişti. Üstümdeki cekete daha sıkı sarıldım.

“Beni incelemeyi bırak ve hızlı yürü.” dediğinde gözlerimi kaçırıp yutkundum.

“Seni incelemiyorum.” dedim. Yüzünü göremesem de sırıttığını tahmin etmek zor değildi. Yine de dudaklarında yer eden gülümsemenin ya da sırıtışın gözlerine ulaşmayacak olmasını bu kadar net biliyor oluşum can yakıcıydı. Boş bakan gözlerini düşündüm, bu travmaları yaşamadan önce nasıl bakıyordu? Araf’ın küçükken her çocuk gibi olabileceği düşüncesi zihnimi bir süre meşgul etti. Araf’ı çocuk olarak düşünemiyordum sanki bu yaşta doğmuş gibiydi. Ergenlik yıllarını düşünmeye çalışmam ise faciaydı, böyle bir tablo düşünmek imkansız geliyordu. Yeni bir renk hayal etmek gibiydi.

Asansöre bindiğimizde aramızda bir elektrik akımı vardı, öyle ki bu binayı aydınlatmaya yeterdi bile. Göz ucuyla ona baktım ve gergin omuzlarını gördüğümde tekrar önüme döndüm. En ufak bir hareketimi bile gözden kaçırmadığına yemin edebilirdim, Araf ellerini ceplerine koymak için hareketlendiğinde asansör daha da küçüldü ve nefes alabileceğim alan kaybolup gitti.

“Küçükken, en çok hangi oyunu oynamayı severdin?” dedim. Ona bakabilmem için bir bahane, nefes alabilmem için son bir çırpınıştı. Araf bana baktı, öyle bir baktı ki kendimi annemin kanlı bedeninin yanında otururken buldum. O anda ve o acı silsilesinin ortasındaydım, oksijen yerine asit soluyor ve gözyaşı yerine zehir akıtıyordum.

“Araf…” dedim. Gözleri asansör kapısına odaklandığında ve aramızdaki bağlantıyı kopardığında o andan kaçıp ona doğru koşuyordum. Attığım her adımda ayak izlerim annemin kanından oluşuyordu. Ama o önüme bir duvar fırlattı ve ben o duvara çarpıp annemin kanının içine yuvarlandım. Elimden diz çöküp çığlık atmak geliyordu. Fark ettiğim şey ise artık annemin kanına bulanmış olmadığımdı, annem yoktu. Çarpık bedeni zeminde değildi ve ben o binanın önünde değildim. Yanımda yatan kanlı beden Araf’dı ve sırtından akan kanlar dizlerimi ısıtıyordu. Bu sefer omzumdaki melekler yerlerini terk etti ve üstüne örtebilmem için nurdan örtüyü bana uzattılar.

Eve girmiştik, Kath mutfakta bir şeyler yapıyordu. Melisa koltuğa kıvrılmış uyurken Oğuz Melisa’nın ayakları kucağında telefonla oynuyordu. Tuğçe ve Gökhan masada tavla oynarken birbirleriyle atışıyorlardı. Selam verip kenardaki kalan boş yere oturdum ve Araf da başka yer olmadığı için yanıma oturdu, bir kolunu koltuk başlığına atıp yayıldığında ben de rahat olmaya çalışıyordum.

“Araf!” diyerek yanımıza gelen Kath saçını dağınık bir şekilde toplamıştı ve dar eşofman takımının kollarını katlamıştı. Araf’a bakan yeşil gözlerinin ışığı bana bakınca soldu, yine de gülümsemesini bozmayıp Araf’a tekrar baktı. Araf için kendisinden etkilenen iki kızla sürekli aynı ortamda bulunmak zor olmalıydı ama oldukça umursamaz gözüküyordu.

“Sana kek yaptım,” dedi. Heyecandan yerinde duramamasını yadırgadım. “Süt de aldım.”

“Araf kekinin tadına bakmadan eğlenmeye gideceğiz. Bugün doğum günüm benim.”

Yelda, Araf bir şey söylemeden lafa girip homurdanarak doğruldu. Belli ki olanların hiçbirinden haberi yoktu. Uykulu gözlerini ovuştururken Araf garip bir şekilde hüzünlü bakışlarla onu izledi, benim de Araf’ı izlediğimi fark ettiğimde geç kalmıştım çünkü Kath kaşlarını çatarak beni süzüyordu.
“Kek yedikten sonra gideriz, ne zamandır istiyordu.” dedi Kath. Soğuk sesine bana odaklanan soğuk bakışları eşlik ediyordu, gözlerimi gözlerinden çekmeden kar bakışlarına dolu yağdırdım.

“Hayır, bence de hemen gidelim. Değil mi Gökhan?” diyen Tuğçe’ye Melisa şaşkın bakışlarla baktı. Gülmemek için dudağımı ısırdım.

“Sen benimle aynı fikirde misin, hangi dağda kurt öldü?”

“Kurt ölmedi, Tuğçe’nin hayalleri öldü. Keki o değil ben yaptım ya.” diye homurdandı Kath. Bakışlarım aniden ayağa kalkıp Tuğçe’ye ve sonrasında Araf’a öfkeyle bakıp salondan çıkan Gökhan’a kaydı.

“Ne diyorsun sen, ne yaptığının farkında mısın?”

Tuğçe sesini yükselttiğinde Kath istifini hiç bozmamıştı, Gökhan’ın arkasından gittiğinde de tepki göstermedi.

“Yemin ediyorum çok sıkıldım ikinizin kavgasından.” dedi Oğuz. Araf’a baktım, gözlerini kapatmış ve başını arkaya yaslamıştı.

‘’Bu kadar rahat olman normal mi?’’ dedim, çevresinde dönenleri görüyordu ve Gökhan’ın ne kadar kırıldığını da görebildiğini biliyordum. Umursamaz tavırları yerine Gökhan’ın ruh halini düşünerek adım atmasını beklemiştim.

‘’Bir laf var, çok severim.’’ dedi Araf. Kath garip bir şekilde bana bakıyordu. ‘’Her koyun kendi bacağından asılır.’’

Bir şey söylemedim, Araf da bir süre telefonuyla ilgilenip Oğuz’u da alarak evden gitti ve birkaç saate gelip bizi alacağını söyledi. Yelda bunu duyduğu anda ayağa fırlayıp hazırlanmamız için çok az vakit kaldığını söyleyerek sızlanmaya başladı.

‘’Biliyor musun bazen düşünüyorum,’’ diye mırıldandı. Kath suratını asmış bizi izlerken ona dönmüştü ve bıkkın görünüyordu. ‘’Tuğçe’yi günahım kadar sevmem diyorum, sonra sana bakıyorum seni de bir o kadar sevmediğimi fark ediyorum. Yüz karasısınız.’’

“Bir sen doğruluk meleğisin zaten, insanlar hakkında zerre bir şey bilmeden yargılamak senin haddine mi düştü?”

Kath sinirle saçlarını geriye attığında ani çıkışından dolayı Yelda da benim gibi şaşırmıştı.

“Sakin olun biraz.” dedim ama sözlerim havada asılı kaldı.

“Bir şey bilmeden mi? Geçmişinde ne yaşamış olursan ol kendini bir erkeğe bu kadar muhtaç göstermenin bahanesi olamaz. Seviyor olabilirsin ama Tuğçe’nin yaptığı ve senin yaptığın şey sevginin anlamını kirletiyor.” dediğinde Kath yutkunup dolu gözlerini Yelda’dan kaçırdı. Onu o halde görünce içim sızladı çünkü gösterdiği yüzünün aksine derin yaraları olduğunu gördüm, gözleri tekrar Yelda’yı bulduğunda bu yaraları saklamak isteyen gözleri titriyordu sanki.

“Beni Tuğçe’yle asla bir tutma.” dedi. Sesi yorgundu. “Ben biri için başkalarını kullanmadım hiç. Ve Yelda, sen babanın biricik şımarık kızısın o yüzden beni anlamanı beklemiyorum. Belki utanılacak bir durum evet ama ben Araf’a muhtacım ve bunu herkes biliyor. Bu duruma gelmeyi ben istemedim.”

Gözünden akan yaşı elinin tersiyle silip bize sırtını döndü ama yine de hıçkırıklarını tutmak için büyük bir çaba sarf ettiğini görebiliyordum. Kimse kimsenin geçmişte ne yaşadığını bilemezdi ve şu an nasıl bir ruh halinde olduğunu da çözemezdi. Yelda’nın da söylediği şeylerin etkisini ölçemediğini gözlerindeki pişmanlıkta gördüm.

“Öyle demek istemedim.” diyerek toparlamaya çalıştı. “Kath, onu kastetmediğimi biliyorsun.”

Ona doğru uzandığında kolunu tutup engelledim.

“Biraz yalnız kalsın.”

Evden çıktığımızda bir şey söylemeden Yelda’nın arabasına doğru yürüdük. İkimiz de Kath’in o halini görünce durgunlaşmıştık, benim gibi Yelda’nın da onu hiç bu şekilde görmediğini tahmin ettim. Hırçındı, çoğu zaman gereksiz tavırları vardı ama hep neşeliydi. Tuğçe’yle ne kadar atışsalar da bazen Araf ne kadar sert tepki gösterse de hiç bu şekilde bir tepki vermemişti.

“Peki Kath’in hikayesi ne?” dedim, emniyet kemerimi takarken yola bakıyordum. Yelda derin bir nefes alıp göz ucuyla bana baktı.

“Üç yıl önceydi sanırım, Araf Kath’i bize getirdiğinde yani. Perişan haldeydi, hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. O kadar pis bir dünya ki-” duraksayıp yutkunduğunda dikkatle onu dinliyordum.

“Senin öncesini sonrasını düşünmeden atladığın bu dünya var ya, beterin beteri. Araf’tan biliyorum, babamdan biliyorum. Kath, Araf onu alıp kurtarmadan önce insan pazarlarında satılıyordu. Araf’a muhtaç olmasının sebebi de eğer onun yanından ayrılacak olursa tekrar bu şeylerin içine batacak olması. Bu dünyaya bir kere adım attığında asla geri çıkamıyorsun.”

Yeşil gözler, uzun kızıl saçlar ve kusursuz bir yüz. Kath o kadar güzel bir kızdı ki insanın baktıkça bakası geliyordu, onun bu güzelliğinin lanet olduğunu düşündüm. Araf onu bulana kadar güzelliği felaketi olmuştu.

“Araf’la yakınlar mı?” dedim, öğrenmek istediğim şey Kath’in yaralarına pansuman olup olmadığıydı. Araf başlı başına bir yaraydı ama Kath’i bulunduğu çukurdan çekip çıkarabilecek tek kişi de oydu. Bir yere kadar, yaraları aynı bile olabilirdi. Kusacak gibi oldum, aldığım derin nefesi yavaşça verdim ve kusmamak için dışarıyı seyrettim. Her yer istismarla doluydu, zihinsel sapkınlıklarla ve bu sapkınlıkların cezasını çeken bedenlerle. İnsanlıkta bu denli büyük bir açığı oluşturan bu iğrençliği kimse görmüyordu. Sağırdık, kördük. Çocuklar ölüyordu, bedenler çürüyordu, ruhlar bu baskıyı kaldıramıyordu ama onlara uzanan bir el yoktu. Araf kendine uzanamayan ellere inat, başkalarına umut oluyordu. Kendisi ne kadar çürüyorsa, başkalarının hayatına bir o kadar çiçek ekiyordu.

“Araf işte, az çok tanımışsındır. Ama Kath’in kendisiyle konuşmasına izin veriyor.” dedi. İçimde ufak da olsa bir rahatlamayla arkama yaslandım.

***

Geldiğimiz yer neredeyse şehrin dışındaydı. Melisa ısrarla buraya gelmek istediğinde gördüklerimden sonra neden burada olduğumu anlayamıyordum. Sonra farklı bir nedene ihtiyaç duymamam gerektiğini hatırlatan Araf’ı gördüm.

Yüksek sesli müzik kulaklarımı tırmaladığında yüzümü buruşturdum ve Yelda Oğuz’u kolundan çekerek kalabalığa daldığında adaptasyon problemi yaşayanın tek ben olduğumu gördüm. Araf’a baktım, siyah kotu ve koyu gri kapişonlu kazağıyla gecenin bir parçası gibiydi. Giydiği koyu renkler tenini daha soluk gösteriyordu ama onu çekici kılan da buydu sanırım. Kalabalıktan olabildiğince uzak bir masaya oturduğumuzda Tuğçe ve Gökhan arasındaki gerginlik gözümden kaçmamıştı, ayrıca Kath de Tuğçe’ye ölümcül bakışlar atıyordu. Huzursuzca yerimde kıpırdandığımda Araf’ın keskin bakışları beni buldu, kabanımı çıkarıp Kath’le arama koydum ve gözlerimi ondan kaçırdım.

“Telefon.” dedi Araf. Herkes anlamayan gözlerle ona baktı ama o bana bakıyordu. “Telefonun çalıyor.” derken başıyla çıkarttığım kabanımı işaret etti. Nasıl duyabildiğini anlamadan kabanımın cebindeki telefonumu çıkarttım ve babamın aradığını gördüm. Kimseye bir şey söylemeden kalabalığın çevresinden dolanıp tuvalete yöneldiğimde telefonu kulağıma götürmüştüm.

“Efendim?” dedim. Arkadan gelen müzik sesini bastırmak için yüksek sesle konuşmuştum.

“Neredesin sen?” dediğinde sesindeki öfke kaşlarımı çatmama sebep oldu.

“Arkadaşlarımla eğlenmeye geldim.” diye mırıldandım. Yanlış bir şey yaptığımı düşünmesem de ona Araf’ın yanında olduğumu söylemediğim için kötü hissetmiştim kendimi.

“Arkadaşların Araf ve tayfası mı oluyor Anzel?!” diye bağırdığında şaşkınlıkla duraksadım ve istemsizce kalabalığa döndüm. Sanki babamı oralarda bir yerlerde beni izlerken bulacaktım.

“Yavuz söyledi. Sana onlardan uzak durmanı söyledim değil mi? Kızım hakkında bilmediğim şeyleri Yavuz’dan öğreniyorum.”

“Yavuz mu? O nereden biliyormuş?” diye çıkıştım ama aklımda Araf’ın arabada Yavuz’la ilgili söylediği sözler vardı. Bu sefer gözlerim Yavuz için kalabalığı taradı ama gördüğüm tek tanıdık yüz kahkaha atan Yelda’nın yüzüydü.

“Hemen çıkıp eve gidiyorsun. Duydun mu beni?! Araf’la bağlantını hemen keseceksin.”

Orhan Lerin’in sırıtışı ve rahatlığı aklıma gelince kusacak gibi oldum. Küçük çocuklar ve korkudan titreyen bedenleri geldi gözümün önüne, küçük bedenlerindeki büyük izler hiçbir zaman geçmeyecekti ve babamın bunu yapan adamla çalışıyor olması beni Lerin’den daha kirli bir yaratık haline getiriyordu. Dedikoduları bilmesine rağmen babam öyle bir şey olmadığında ısrarcıydı.

“Anzel!” dedi babam. Sesi çileden çıkmasına ramak kaldığının kanıtıydı.

Yerimde sıçradım.

“O adamla çalışmayı bırakmalısın.” dedim, sesim gereğinden sakindi. Dişlerken kanattığım dudağıma parmağımı bastırdım. Dar yüksek bir kot giymiştim ve üstümde salaş bir gömlek vardı ama kat kat giyinmiş gibi bunalmıştım.

“Yine başa dönme-”

“Gördüm baba. Dedikodular doğruymuş, her şey doğru.”

Ne tepki beklediğimi bilmiyordum ama kesinlikle uzun bir sessizlik beklememiştim. Babam uzunca bir süre konuşmadı, ne yapması gerektiğini mi düşünüyordu? Yapması gereken tek şey o adamdan uzak durmaktı ve onu Araf’a bırakmaktı. Araf’ın ona yapacaklarından sonra içimin soğuyacağına emindim.

“Eve git.” dedi babam. İtiraz etmek için ağzımı açtım ama beynimde hızla ilerleyen düşünceler beni engelledi.

“Baba-” dedim. O an anladım, sesindeki bir şey onu ele verdi.

“Biliyordun.” dedim. Biliyordu, ben o partiye gelirken ve o adamla beni konuştururken biliyordu. Yukarıdakiler eğlenirken, aşağıda cehennemi yaşayan çocukları ve davalardan sürekli sıyrılabilen Orhan Lerin’in o cehennemi kendi elleriyle oluşturduğunu biliyordu. Bundan daha kötü ne olabilirdi? Babam bu hayatı seçtiğinde, annemin hayaline sarıldığımda bundan daha kötüsü olamaz diye düşünüyordum ama bin kat daha kötüsünün olduğunu şimdi anlıyordum.

Babam bir şeyler söyledi, çocukları kurtarmak için Yavuz’la işbirliği yapma yoluna gittiğiyle ilgili bir şeylerdi ama dinlemeden telefonu kapattım. İnanmıyordum, neden bu kadar çok beklemişti? Beklemesi için hiçbir sebep yoktu, bir anda kızıl ve yeşil ışıkların hakim olduğu mekana bakarken gözümdeki perdenin açıldığını hissettim. Artık her şeyi net bir şekilde görebiliyordum, olması gerektiği gibiydi ve babam asla tanıdığım adam değildi. Öyle ki Suat’ın kasedini Araf’a getirmişti ve Orhan Lerin gibi ona da çalışıyordu. Orhan’ın işlerinden haberi olan adamın Suat’ın işlerinden haberdar olmadığına inanmıyordum. Telefonum birkaç kez daha çaldı ama hepsini meşgule attım. Mesaj geldiğindeyse telefonu kapatmak üzereydim.

Hemen oradan çık.

Darağacında tünemiş diğerlerinin sallanışını izliyordum, babam ipi çocukların boğazına dolayanlardan biriydi. Kendimi hiç olmadığım kadar kirli hissettim, bu etten kemikten beden hapishanemdi ve üstünde başkalarının hayat izi vardı. Annemin izi vardı, derimi kanatana kadar kollarımı ovaladım ama üstümdeki kirden kurtulamadım.

Kalabalığın arasındaydım, hareket eden her beden bana çarpıyor ve beni oradan oraya savuruyordu. İnsanlar arasında kalmış küçük karınca gibi hissettim kendimi, bedenler beni hava boşluğu bırakmayacak kadar sıkıştırdılar ve nefesim ciğerlerime ulaşmayı reddettiğinde başım dönmeye başladı. Korkuyla etrafımda bir çıkış yolu aradım, kırmızı ışık bütün yüzleri zebaniye dönüştürdü. Orhan Lerin oradaydı, yüzündeki geniş sırıtışla beni izliyordu. Hızla arkamı döndüm ve birinin dirseği kafama çarptı, döndüğüm yerde Suat’ı gördüm. Seğiren gözü kırmızı renkteydi ve kahkaha atıyordu. Babamı gördüm, kucağında annemin cesedi vardı. Ayakuçlarında çocukların azabı, çığlık atmak için ağzımı açtığımda boşluk içimi doldurdu ve kuru dudaklarımdaki çatlaklardan kan sızdı. Bana çarpan bedenler bu sefer başka bir yere sürüklenmemi sağladı, ışık maviye döndü ve artık kurtulmak için başımı ellerimin arasına alıp yüzümü yere eğdim.

Oradaydı.

Kehribarlar ateş alan ruhumu daha fazla tutuşturdu, başını kaldırıp bana bakan çocuğun dudaklarındaki çatlaklar benimkinin yansımasıydı. Elimi tutan ellerindeki soğukluk irkilmemi sağladı, nasıl olabilirdi? Nasıl hem ölüm hem yaşam olabilirdi, hem ateş hem buz ve hem bu kadar ümit hem bu kadar meyus olabilirdi?

“Lâl.”

Küçük çocuk artık yoktu, onu bulabilmek için çevreme bakındım ama elimden tutup beni kalabalıktan çıkaran Araf’tı. Ona çöl gibi baktım, bütün kavgalarımdan kaçıp ona koşuyor gibi. Daha fazla yanmamak için beni kül eden kehribara tutundum, Araf’ın vereceği tepkiyi umursamadan beni tutan kollarına tırnaklarımı geçirdim ve gerçekliğinden emin olmak için ona iyice sokuldum, çevreye ne kadar bakarsam bakayım orada Suat ya da Orhan yoktu.

“Güvendesin.” dediğinde başımı hafifçe salladım ve adını koyamadığım kokusunu soludum. Boş gözleri hasar kontrolü yaparcasına bedenimi taradı ve kolumu tutup kaldırdığında tırnak izlerimi kollarımda gördüm. Araf benden uzaklaşmadı, onda sakinleşmeme izin verdi ve soru da sormadı. Müteşekkirdim.

Bir bar taburesine oturduğumda yanımdaki tabureye yerleşerek barmenden soğuk bir su istedi.

“Babam kurtardığın çocukları biliyormuş.” dedim. Vereceği tepkiden korkarak, alıştığım boşluk yerine farklı bir duygu görmeye çekinerek ona baktım. Ama beklediğim tepkiyi vermedi, barmenin tezgaha bıraktığı suyu bana doğru iterek içmemi bekledi. Sakindi, her zamanki gibi boştu ve hatta bana bakan gözlerinde şefkat bile arayabilirdim. Gözlerinin ateşi bu sefer yakmıyordu ya da buz kesmiyordu. Yazın saçlarımı dalgalandıran bir meltem gibi nazikti ve hatta deniz kokusunu burnuma taşıyabilecek kadar somuttu. Babamın neden haberdar olduğunu çok iyi biliyordu, ne yaptığını ve yapacağını da. Bir an gözlerinde yorumladığım şefkat acıma duygusu gibi göründü. Bardağı dudaklarım götürürken gereğinden fazla sıkı tutuyordum.

“Bana acıyor musun?” dedim. Tezgaha yasladığı kolunu kaldırdı ve elini saçlarından geçirdi, bir an bunu ne çok yapmak istediğimi fark ettim. Gözlerimi ondan kaçırmadan önce kaşlarını çattığını görebilmiştim.

“Sana acıyabilecek bir konumda değilim.”

Sesi bir dalga gibi bana çarptı, bu dalgada boğulmak istiyordum. Araf’ın yanında olunca bütün acılar ve kötü şeyler dışarıda kalıyordu. Önceden bunun, onun acısı yanında kendi acımdan utanmam nedeniyle olduğunu sanıyordum ama şimdi bununla alakalı olmadığını biliyordum. Araf sedatif gibiydi, onun yanında acılara uyuşuyordunuz. Diğer duygulara ise adrenalin patlamasıyla koşuyordunuz.

Kalbim tekledi, çok güzeldi.

“Seninle konuşmasam da her şeyi biliyorsun değil mi?” diye mırıldandım. Kalabalıkta bir yere takılan gözleri beni buldu, gözleri benden başka yeri görsün istemiyordum.

“Bunu soruyorsun çünkü anlatmaya halin yok, değil mi?”

Gülümsedim. Gülüşümü izlerken kaşlarını çattı. Gülüşüm suçmuş gibi somurtarak ondan sakladım. Buna gülümsedi.

“Bu camiada uçan sineğin bile neden kanat çırptığını anlayacak kadar tecrübeliyim.” dedi. Gözlerimi ondan çekmedim ve ona doğru döndüğümde dizine çarpan dizime aldırmadım. O da umursamadan başını eline yaslayıp bana baktı. Şu an olduğundan daha yaşlı ve yorgun görünüyordu.

“Acı çekiyor gibi söyledin.”

Zaten acı çekmesi gereken bir şeydi. Bu camiada bulunması kendi cesedini sırtında taşımasına sebep olmuştu. Onu kendini bile bilmeden önce bu dünyaya atanların sonu olmak istiyordum.

“Övündüğüm bir şey değil.”

Nefeslerimiz bir nabız gibi attı, belki de benimle konuşmasından aldığım cesaretle elimi kaldırdım ve ona doğru uzattım. Aklıma Kath’in kendisiyle konuşmasına izin verdiğini öğrendiğim an geldi. Rahatlamayla karışık bir kıskançlık hissetmiştim, Kath’in bulunduğu konuma hiç ulaşamayacak gibi. Şu andan daha fazla mıydı? O da Kath’le konuşuyor muydu?

“Yapma.” dedi Araf. Dinlemedim, elimi yüzüne doğru uzattım ve beni durdurmadı. Gözlerindeki boşluğun duygularla titreştiğini gördüm, içimi ısıtan ateş beni kül etmemek için kendini yakıyordu. Kül olmayı da göze alarak parmağımı elmacık kemiğinde gezdirdim. Teni yine soğuktu, öyle ki parmaklarımı soğutan bardak bile onun ölü soğuğuna erişememişti. İşaret ve orta parmağımı elmacık kemiği boyunca gezdirdim, kalbim duracaktı ya da göğsümden fırlayıp pistin ortasında atacaktı. Gözlerim doldu, Araf’ın gerçek olduğunu beynim o an kabullendi sanki, somuttu ve karşımdaydı. Elimi hafifçe kaldırıp boyundaki yara izlerine doğru götürdüm, Araf şu an nasıl bakıyordu bilmiyordum çünkü ona bakarsam bin parçaya bölüneceğimden emindim. Ağlardım, gözyaşı olarak ben akardım kendimden. Nabzının üstüne hafifçe bastırdığım parmaklarım aynı anda hem güçlü nabzını hem de pürüzlü yara izini hissetti ama o anda Araf’ın soğuk eli bir kelepçe misali bileğime dolanıp beni kendinden uzaklaştırdı. Bileğim acıdan sızlasa da tepki vermeden gözlerine baktım, biraz önce yaşadığım an gerçek miydi emin olamıyordum.

“Uzak dur.”

Buz gibi ses. Tekrar gelmişti, Araf’ın gizli odasından yaka paça dışarı atılmıştım ve kapı suratıma kapanmıştı. Elimi kalbime götürüp derin bir nefes alarak ciğerlerimi beslemek istedim ama yapamadım. Araf bileğimi tekrar bıraktığında iz kalacağına emindim, bunu sorun etmek bir yana dursun, yaşadığım anın gerçekliğinden emin olabilmem için bir kanıt bırakması beni sevindirmişti.

“Araf.” dedi Yelda. Hafifçe kızaran yüzü gülüyordu.

“Gidiyoruz.” deyip bizi beklemeden mekandan çıkan Araf’ın arkasından benim gibi baktı ama benim aksime gözlerinde şaşkın bir bakış vardı. Ne olduğunu soran bakışlarına omuz silkerek cevap verdim, yerimden kalktığımda bileğimi ovuşturuyordum. Yara izine dokunan parmaklarım acıyla yanıyordu, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Geçmişin gölgesi Araf’ın peşini bırakıp bir anlığına benim gölgemin yerini aldı.

“Daha yeni gelmiştik.” diye mırıldandı Yelda, masaya gidip çantalarımızı almıştık. Oğuz ve Gökhan aralarında bir şeyler konuşup gülerek yürümeye başlamışlardı bile. Tuğçe gözlerime öyle saf bir nefretle baktı ki tüylerim diken diken oldu, bakışlarına Araf’tan öğrendiğim boş bakışlarla karşılık verdim. Aynı bakışları Kath’de de görünce Araf’ın yüzüne dokunduğum anı gördüklerini anladım, utançla yüzümü çevirmeme ramak kala kendime neden böyle bir şey yapacağımı sordum ve yanıt alamayınca başımı dik tutarak Yelda’yla yürümeye başladım.

“Bir fotoğraf alalım hanımlar!” diye sesini yükseltti Oğuz. Ön kamerayı açıp hepimizi kadraja sığdırmaya çalışırken hafifçe eğildi. Yelda kollarını boynuma doladı, ben hariç herkes yüzüne sahte ya da gerçek bir gülümseme yerleştirmişti. Bense Yelda üstüme atlayıp kollarını boynuma dolayarak poz verirken tökezleyerek şaşkın bir ifadeyle kameraya bakmıştım.

“Araf’ın kardeşi nasıl öldü?” dedim, Yelda’nın gülüşü soldu ve bana sen bunu nereden biliyorsun dercesine baktı. Cevap vermedim, onun cevap vermesini bekledim.

“Sekiz yaşındayken boğuldu. Ailesi Araf’ın ihmali yüzünden boğulduğunu düşünmüştü, Araf hâlâ öyle düşünüyor.” dediğinde bir şey demek için ağzımı açtım ama diyecek ne vardı ki?
Acısını görünce acımdan utandığım biri hakkında ne denirdi? Gözlerim dışarı çıktığını bilsem de Araf’ı aradı, bir nefes gibi ona ihtiyaç duyduğumu fark ettikçe ağlamak istiyordum. Neden bu kadar yanlış geliyordu? Acıları ve geçmişi, geleceğine bir bıçak gibi saplanmıştı, korkuyor muydum? Onun ilacı olmak istiyordum, kehribarlarındaki ateş, ruhundaki boşluk olmak. Hislerine ördüğü duvarı yıkmak ve ona hissetmenin güzel yanını göstermek istiyordum ama hissettirememek en büyük korkumdu. Bu kör bir insanı cehennemi görmesi için tedavi etmekle eş değerdi, Araf’ın bir ayağı cehennemdeydi, diğer ayağının bastığı cennet olmak ne kadar zor olsa da onu cehennemin ortasında cennetin var olabileceğine inandırmak istemek, ne kadar imkansızı istemekti?

Yelda’ya dönüp Araf’ın annesinin nerede olduğunu sormak için ağzımı açtım.

Yangın alarmı o an çalmaya başladı. Alarm sesleri arasında diğer bütün sesler kesildi ve kimse ne olduğunu anlayamadan bir süre birbirine baktı. Ne olduğunu algılamaya çalışan beynim kalbimin düzensiz atışları karşısında afallamıştı, gözlerim Araf’ı aradı. Herkes telaşla birbirini iterken yere düşmemek için Yelda’ya tutundum ama yanımda duran Yelda değildi, tanımadığım birisiydi. Kapıya doğru kalabalıkla birlikte sürüklenirken çevremde tanıdığım hiçbir yüz yoktu, telaş yapmamaya özen göstererek derin nefesler aldım ama bir el beni kalabalığın arasından karanlığa çektiğinde çığlık attım. Sırtım soğuk duvara yaslandı, Araf’ın soğuk elleri kollarımdaydı ve kokusu ciğerlerimi süslüyordu. Gözleri beni taradı ve hasar olmadığını anlayınca orada olduğunu yeni fark ettiğim diğerlerinin yanına doğru hafifçe itti beni. Yelda elimi tutarak beni kendi yanına çekti.

“Neler oluyor?”

‘’Baban sana bir şey söyledi mi?’’ dedi Araf. Hiç görmediğim kadar tehlikeli görünüyordu, bakışları korkmama sebep oldu.

‘’Anlamadım.’’ diye mırıldandım. Üstüme yürüyüşü beni korkutmuştu, biraz önce konuştuğum Araf’a alakası yoktu ve bu başka bir kişiliğin devreye girip girmediğini sorgulamama sebep oldu.

‘’Baban sana gelecek olanlarla ilgili bir şey söyledi mi?!’’ diye sesini yükselttiğinde herkes bana odaklanmıştı.

‘’Bilmiyorum. Hayır söylemedi sanırım.’’

Mırıldanırken aynı zamanda konuşmamızı düşünüyordum ama Araf’ın bakışları yardımcı olmuyordu. Dışarıdan emir veren sesler gelmeye başladığında Araf beni boğazımdan yakalayıp duvara yaslamıştı. Boğazıma dolanan elleri nabzımın şakaklarımda atmasına yol açtı. Nefes alamıyordum.

‘’Araf.’’ diyerek araya girmeye çalışan Oğuz’u boşta olan eliyle sertçe iten kişi Araf değildi. Gözlerime öldürecek gibi bakan kişi Araf değildi, Araf böyle bakmazdı. En azından bana böyle bakacağını düşünmüyordum.

‘’Sana Lerin’in geleceğini söyledi.’’ sesi buz gibiydi. Ölüm gibi. Babamın mesajı ve buradan gitmem için ısrarları elimi kolumu bağladı, beni uyarmaya çalışmıştı.

Saçma bir şekilde ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim. Oysa karşımda duruyordu. Bu kadar basit olacağını düşünmüyordum ama ağzım ciğerlerime ulaşamayan her bir nefese muhtaç olarak açılmıştı ve alamadığım her nefes ölüme başka bir adımdı. Diğerleri müdahale etmeye çalıştılar ve ben Araf’ın -ya da karşımdaki her kimse- bir anlığına beni bırakmayacağını düşündüm. Gözümden akan yaş yanağımda keskin bir yol çizerek ilerledi, görüşüm bulanıklaştı. Ama sanki her şey daha netti, çırpınmayı bırakarak kolunu tüm gücümle sıkmayı bıraktım. Diğerlerinin benim için çırpınışını göremez oldum.
Araf’ın bir yanında çocukluğum ve diğer yanında da şeytanım belirdi, ikisi de benim yanımda değildi ama kanıma ateş koyan ve beni dizlerine yatıran şeytanımın artık yanımda olmaması canımı çok yaktı. Çocukluğum da şeytanım da Araf’ın arkasında kayboldu. İkisi de artık Araf’tı.

Dizlerimin üstüne çöktüm, ne kadar olduğunu anlayamadığım bir süre sonra görüşüm yavaş yavaş yerine geldi ve öksürürken boğazımın acıdığını hissettim. Ciğerime ulaşan her nefes yakıyordu. Araf benden hızlıca uzaklaşıp sırtını döndüğünde ona bakmaya cesaret bile edemedim.

‘’İyi misin?’’ dedi Oğuz. Tuğçe bile yanıma diz çöküp korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Öksürmeye devam ederken başımı olumlu anlamda salladım, beni öldürecekti. Peki onu durduran neydi?

‘’Silahımız yok. Sinyal bozucu getirmişler. Çıkan herkesi kontrol ediyorlar, kısılıp kaldık.’’ dedi Gökhan. Çatıya çıkmış ve birkaç dakika sonra geri gelmişti. Hırıltılı nefeslerim arasında Yelda’nın iyi olup olmadığımı anlamak için yönelttiği sorulara cevap veriyordum. Araf bana göz ucuyla bakıp dişlerini sıkarak Gökhan’a döndü.

‘’Bakacağız bir çaresine.’’ dedi Araf. Üst kata çıkarken kendi kendine mırıldanıyordu.

Yutkunup Araf’ın gün yüzüne çıkması için dua ettim. Herkes kendi arasında ne yapabileceğini konuşmaya başladı. Onlara katılmaya halim yoktu, konuşsam bile sesimin çıkacağından emin değildim. Çöktüğüm yerde oturmaya devam ederek gözlerimi kapattım. Araf’ı istiyordum, burada yüz kişi mahsur bile kalsak herkese istemsizce güven verebilecek olan Araf’ı. Belki de sadece ben öyle hissediyordum, bu kişilik neyse Araf ondan daha beterdi. Öyle olması gerekiyordu çünkü hayatta kalmasının tek yolu buydu. Ama yine de o Araf’tı. Kaç yıl geçerse geçsin unutamadığın topraklarda gezmek gibiydi, onu yıllar önce tanımıştım sanki.

‘’Niye içeri girmiyorlar ve neden polisi gelmiyor?’’ dedi Yelda. Ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi.

“Lerin eski emniyet müdürü ve belli ki bizim çıkmamızı bekliyor.” diye mırıldandı Gökhan.
Zor da olsa ayağa kalktım, Araf beni öldürmese bile büyük ihtimalle hepimiz burada ölecektik. Dışarıda kaç kişi olduğunu merak ettim, soğuk soğuk terlediğimi fark ettiğimde kabanımı üstümden çıkarttım ve tezgaha koydum. Kanımı donduran bir senaryo içindeydim, Gökhan kaşlarını çatıp bana baktığında tiksinti dolu bakışları boynuma indi ve orada ne gördüyse bakışlarını kaçırdı. Büyük ihtimalle Araf’ın parmak izleri kalmıştı, canım hâlâ yanıyordu ama garip bir şekilde kızgın değildim. Belki kırgındım, olmamam gerekse de.

“Size bu kızın Suat’la bir bağlantısı olduğunu söyledim. Babası ilk önce Suat’ın adamıydı şimdi de Orhan’ın yanında geziyor. Kör müsünüz?”

Gökhan’ın hırçın sesi karşısında afalladım, kendimi ne kadar buraya ait hissetsem de Araf olmayınca yabancı bir yere zorla atılmışım hissi uyanıyordu. Nabzım şekle büründü ve kanım cenin şeklinde kuşkuyu doğurdu. Kendimden kuşkulandım, olduğum kişiden ve düşüncelerimden. Gökhan haklıydı.

“Nasıl göründüğünü biliyorum,” dedim. Boğazım kuru, sesim hırıltılıydı. “Ama benim bir alakam yok, burada ölürsek ben de sağ çıkmayacağım.”

Arı kovanına çomak sokmuştuk.

“Şu krizi atlattıktan sonra bununla ilgilenebiliriz.” dedi Tuğçe. Yüzünü ellerinin arasına alıp Kath’in karşısına, tabureye oturdu. Herkesin yüzündeki korkuyu gördüm, bir kedi gibi ayaklarımın dibinde sürünüyor ve tüylerini üstüme bırakıyordu. Oğuz elini omzuma koyup bana gülümsemeye çalıştı.

“Şu bezleri alın, molotof yapacağız. Birazdan teker teker gelirler. Dışarıdakilerden başka adam yok, on sekiz kişi saydım.” dedi Araf. Hızlıca merdivenlerden inip bezleri tezgahın üstüne attı, ceketini çıkarırken gözü bana ve boynuma takıldı ama bir şey söylemeden kafasını çevirip işe koyuldu. Kısa sürede içki şişelerinden molotof yapmışlardı ve Araf bulabildiği tüm keskin şeyleri cebine yerleştirmişti.

“Tezgahın arkasına geçin.” dediğinde ikiletmeden tezgahın arkasına geçtik ve Oğuz’la Gökhan’ın elimize tutuşturduğu molotofları sıkı sıkıya tuttuk. Bedenim adrenalinle kaynıyordu, terleyen ellerimi pantolonuma sildim.

“Biri size yaklaşırsa yakıp fırlatın ve geriye kaçın. Tamam mı?” dedi Oğuz. Kapılardan sesler geldi, kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibiydi. Nabzım kafatasımın içinde atıyordu, basınçtan başım ağrıdığında tezgahın arkasına doğru çökmüştük ve iki yandaki merdivenlere bakıyorduk. Üç kişi temkinli adımlarla ilerledi, bu sessizliğin içinde nefes alsam bomba etkisi yaratacağını düşündüğümden nefesimi tuttum ve bizi görmemeleri için tezgaha iyice yaslandım.

En öndeki adamın boğazına Araf’ın cebine attığı bıçaklardan biri saplandı, etin yırtılma sesi duyulduğunda ve adamdan boğuluyor gibi sesler çıktığında çığlık atmamak için ağzımı kapattım ama Tuğçe çığlığını dizginleyememişti. Silahlar boşluğa ateş ederken en öndeki adam yere yığıldı, biri ileri ateş ederken diğeri bize doğru yöneldi. Panikle elimdeki çakmakla içkiye batırılmış bezi yakmaya çalıştım ama çakmağı tutan elim titremekten komutumu yerine getiremiyordu, diğerlerinin de benimle aynı şeyi yaşadığını biliyordum ama zamanımız yoktu. Bir şeyler yapmamız gerekiyordu, derin nefesler alıp kalbimin atışını düzene sokmaya çalıştım.

Beklemediğim bir anda bez tutuştu, ateşin iyice yayılması için biraz bekledim ve adam tezgahın arkasına geçip silahını bize doğrulttuğunda molotofu ona sertçe fırlattım, aynı zamanda Araf da adamın önüne geçip ateşlediği silahı başka tarafa çevirdi ve adamı ayağıyla itekleyip bizden uzaklaştırdı. Kumaş yanık kokusu ve duman mekanı doldururken etin yanık kokusunu almamaya çalıştım, midem bana ihanet etmek istercesine kasılsa da adamı düşünmemeye özen gösterdim. Biz onu öldürmesek o bizi öldürecekti. Yine de Araf adamdan aldığı silahla adamı öldürdüğünde acısına son verdiğimiz için rahatlamıştım.

Soldaki kapıdan gelen adamlarla Oğuz ve Gökhan boğuşurken Araf da sağdaki kapıdan gelenlerle ilgileniyordu. İlk başta manzara çok kötüydü, öyle ki silahlı olanlara karşın ellerinde sadece bıçak tarzı şeyler vardı ve onlar bir adamı halletmeye çalışırken arkadan iki katı geliyordu. Başaramayacaklarını düşündüm, iri yarı bir adam Araf’ı yere fırlattığında Araf son anda bana doğru bir silah attı ve telaşla silahı alıp tekrar yerime geçtim. Biri bize yöneldiğinde kullanmam için attığını biliyordum ama nasıl kullanmam gerektiği hakkında bir fikrim yoktu, Araf’ın yerde iri yarı adamdan tekmeler yediğini gördükçe dolan gözlerimi dizginleyemiyordum. Umudumu kestiğim sırada Araf üç kişinin arasından sıyrıldı ve garip bir manevrayla üçünün arasından geçti, adamın belinden aldığı silahın sesi bana ulaşana kadar üçü de ölmüştü. Gökhan bir masanın arkasına geçip gelen herkesi kurşun yağmuruna tutarken dumandan boğulacak gibiydim ve kulaklarım silah sesinden çınlıyordu.

‘’Buradan çıkmamız gerek.’’ dedim. Yelda hıçkırırken iyice tezgaha doğru yaklaşıyordu ama yaklaşabileceği başka bir yer kalmamıştı. Tezgahtan kayıp önümüze düşen adam bize ne olduğunu anlayamayan gözlerle baktı ama elimdeki silahı görünce toparlanması uzun sürmedi, çığlıklarımız arasında Yelda’nın ayak bileğinden yakaladı ama dördümüzün tekmeleriyle bırakmak zorunda kaldı. Yüzüne doğru atabildiğim en sert tekmeleri atarken korkudan dilimi yutacaktım.

‘’Araf!’’ çığlığım boğazımı yarıp geçti, ruhumu üşütüyordu. Alevler loş mekanı aydınlatıyordu ama bacaklarımın gücü tükendikçe daha çok karanlığa batıyordum sanki, öyle bir fırtınaydı ki bu sefer sadece ben değil hepimiz savruluyorduk.

Araf çığlık atarak kurtulmak istediğim anda geldi, adam toparlanmıştı ve bize karşı koyabiliyordu. Her ne kadar silahı ona doğrultsam da kullanamayacığımı biliyordum, birini öldürmek istemiyordum. Yapabileceğimden emin değildim.

‘’Gözlerinizi kapatın.’’ dedi Araf. Adam ona baktığında gözlerimi kapatmam için çok geçti, kan her yerime sıçradı ve adam yere yığıldı.

Fırtınadan sonra durulan deniz gibiydi, dalgalar sahilime vuruyordu. Serin bir meltem esiyordu, güzel bir rüya ve huzurlu bir bilinç yansımasıydı en başta. İçime huzurun yayıldığını bile hissettim. Ama birkaç saniye sürdü, belki o kadar bile değildi. Zaman kavramımı yitirmiştim ve sesleri algılayamıyordum çünkü her şey bir uğultudan ve yavaş çekimde ilerleyen pembe dizi vari sahnelerden ibaretti. Sonra gerçekle yüzleşim, kan kokusu sahilime vuran dalgalardan geliyordu. Ayağımı serinleten su artık yoğun ve sıcak kandı ama ayağıma değdikçe daha çok üşütüyordu beni. Çürük kokusu kana karıştı, midem düğümlendi.

‘’Araf.’’ diye soludum.

‘’Açmayın gözlerinizi, bakmayın.’’ dedi Gökhan. Diğerlerini kollarından tutup Oğuz’la yanına çekmişti ve hepsinin elleri gözlerini kapatmıştı. Gözlerimi onlardan çekip Araf’a baktım, görmüştüm. Görüyordum. Adamın kanı topuklarıma değiyordu, gri ayakkabılarımı koyu bir renge bürümüştü ve yüzü artık bir yüz değildi.

‘’Şşt.’’ dedi Araf ve beni kolumdan tutup kendisine çekti. Rüyamdaki gibiydi, kan yuttuğum gölden çekip çıkarmıştı. Beni cehennemden çekip çıkartmıştı ve dumanla karışık burnuma dolan kokusu cennetti.

Araf’ın kolları bana dolandı ve saçlarımı okşayan eli başımı omzuna yasladı. Yüzümü boyun girintisine koyup kokusunu soludum, ağlamadım. Kalbime başkasının kanı, damarlarıma başkasının özü karışmıştı. Bunu kaldırabilecek miydim? Ayakta olup olmadığımı bile anlayamıyordum, şoka girmemek için bilincimi yerinde tutmaya çalıştım ama titremelerime engel olamadım. Ellerim Araf’ın kazağına saplandı ve onu sıkarak gerçekliğe tutunmaya çalıştım.

‘’Geçecek.’’

Yalandı. Sesi melek gibiydi ama o şeytandı. Şeytan sizi cennete götüreceğini söylediğinde ona inanmazdınız. İnanmamak için tüm benliğimi ortaya koyuyordum, gözlerindeki ateş cehennem ateşiydi ve bu benim en büyük kanıtımdı.

Çıkış kapılarına ulaştık. Dışarı çıkmadan önce Araf bizi durdurdu ve eğilerek etrafı kontrol etti. Oğuz da eğilip baktı.

“Orhan’dan başkası yok. Ama tuzak ola-”

Sözünü bitirmeden Araf bize durmamızı işaret etti ve dışarı çıktı. Telaşla yutkundum ama Araf silahını doğrultup Orhan’a doğru ilerlerken oldukça sakindi, gerilen kasları onu daha korkunç göstermişti. Oğuz ve Gökhan da Orhan’a silahlarını doğrultarak Araf’ın arkasından ilerlediler, Orhan’ın bunu görerek yine de gülümsüyor olması beni daha da telaşlandırıyordu. Elimdeki silahı daha sıkı tuttum, ne yapabilirdim?

“Kantürk.” dedi Orhan. Herkes birbirine soyadıyla hitap ediyordu, Orhan başını eğip Araf’a selam verdiğinde yarım daire çizmişlerdi ve yandan onları görebiliyordum. Bizi hedefinden çıkartmaya çalıştığını düşündüm, eğer silahlar ateşlenirse yan tarafta kalıp zarar görmeyecektik. Yeldakolumu sıktı, ona dönmedim bile.

“Lerin.” dedi Araf. Sesi olması gerekenden daha berraktı. Orhan’ı tartar gibi silahının yanından bir bakış attı ve sırıttı. “Kaçmamışsın.’’

“Kaçsam bile beni bulurdun. Şansımı deniyim dedim ama olmadı, pazarlık yapacağım.”

“Seni öldürmeyeceğim, Lerin. Bu çok kolay olurdu.” dedi Araf. Sesindeki saf nefret somuttu, Orhan’da bunu hissetmiş olacak ki gülümsemesi solar gibi oldu. Ama kendini toparlayabildi.

“İşine yarayacak bilgilerim var.” dedi Orhan. Araf’ın bunu zaten bildiğini hissetim.

“Teksin.” diyerek Orhan’ın sözlerini geçiştirdi. Orhan omuz silkip arkasındaki arabaya yaslandı ve silahını salladı. Tek olduğunu düşünmüyordum ama Araf emin gibiydi.

“Çatıdaki adamlarımı saymazsak.” dedi Orhan, içgüdüsel olarak yukarı baktım ama buradan görmem imkansızdı. Ne Araf ne de diğerleri başlarını çevirip çatıya baktılar. Gerginlik kopmak üzere olan bir lastik gibiydi, her an kopabilirdi ve iki tarafın da canını yakardı.

“Yapma Lerin,” diye sırıttı Araf. Silahını indirdiğinde Orhan gerilip birden ayağa kalktı ve silahını Araf’a doğrulttu. Araf güldü, tehlikeli bir tınıydı. “Adamın falan yok, teksin. Suat’ın sana destek çıkacağını düşünecek kadar da saf.”

Orhan telaşa kapıldı, göstermemek için çabalasa da açıkça belli oluyordu.

”Suat böyledir, piyonlarını ölüme yollamaktan çekinmez. On saniye içinde bana bir neden vermezsen seni diri diri mezara gömeceğim.”

Tehdit etmek için söylemediğini ben kadar herkes biliyordu, gerçekten yapmayacağı şeyleri söylemezdi.

“Adamlarım-”

“On.” diyerek Orhan’ın sözünü kesti Araf. Silahını kaldırıp inceledi ve üstündeki kanı baş parmağıyla sildi. İçeride yatanlardan birinin kanıydı, arkama bakmak istesem de kendimi engelledim. Beyni dağılan adamın görüntüsü gözümün önünden gitmiyordu.

“Dokuz,” diye mırıldandı. “Baksana, sanırım o kadar bile beklemeyeceğim.”

Araf silahını tekrar kaldırıp Orhan’ın ayağına nişan aldı.

“Annen!” diye bağırdı Orhan. Buz kestim, benim gibi Araf da buz kesti. Sırıtışı soldu ve her an Orhan’ı parçalayacak gibi baktı ona. Kalbim korkuyla teklerken boş yere yalvardım, kötü bir şey söyleyeceğini biliyordum çünkü başka bir ihtimal yoktu.

“Konuş.”

“Annenle ilgili bilmek istediğin bir şey var bende. O zamanları hatırlıyorsundur. Öğrenmek istiyorsan beni öldüremezsin.” dedi Orhan. Ellerini iki yana açtı ve gülümseyerek Araf’a göz kırptı. Araf’ın bakışından blöf yapmadığını bildiğini anladım. Ve o zamanları hatırlamadığını da. Kişiliklerin oluşmasının nedeni belki de annesiyle ilgili olaydı, Orhan’ın bahsettiği olay.

Silah sesiyle ve Orhan’ın çığlığıyla yerimden sıçradım. Ben dışında hiç kimse bakmıyordu, kızların hepsi gözlerini ve kulaklarını kapatmış yerde oturuyorlardı. Böylesi daha iyiydi.

Orhan Lerin, bileğinden vurulmuştu ve iki büklüm olup feryad ediyordu. Hiçbir şeydi, bundan çok daha fazlasını yaşamasını istiyordum çünkü her bir çocuğa yaşattığının kat be katını yaşamayı hak ediyordu. Kana bakarken midem bulansa da içimin rahatladığını hissediyordum. Vicdanım sızlamadı.

“Konuş dedim.” diye seslendi Araf. Oğuz ve Gökhan silahlarını Orhan’ın üzerinden hiç çekmeden hareketsizce bekliyorlardı.

“Annene yapılanların kasetleri bende, kim oldukları gözüküyor. Eğer beni öldürürsen hiçbirini bulamazsın.”

Araf yutkundu. Yutkunma sesi bir deprem etkisi yarattı bende, kimsenin göremeyeceği bir şekilde güçlü duruşundaki çatlakları gördüm ve içinden sızan acıyı soludum. Ne kadar yanına gitmek istesem de şu an yanına gitmem ona zarardan başka bir şey değildi.

“Tabii Mustafa’nın bilmedikleri hayatta kaldı sadece.” dedi Orhan. Acısına rağmen gülüp yere oturdu ve cebinden çıkarttığı bezle bileğini sardı. Orhan bileğiyle ilgilenirken Araf yavaşça bana baktı. Gözlerimiz buluştuğunda hiçbir şey yapmadan gözlerine baktım sadece, anladığını biliyordum. Yanında olduğumu hissettirmek istemiştim ve o da hissetmişti. Orhan başını kaldırmadan önce gözlerini gözlerimden çekti ve tekrar Orhan’a baktı.

“Babamın ne alakası var?” dedi Gökhan. Bir adım ileri çıkmıştı ve gerginliği sıktığı çenesinden belliydi.

“Siz çocuklar,” dedi Orhan. Kurumuş sesi çatlaktı. “Hiçbir şeyden haberiniz yok. Ferhat, Mustafa, Harun üçlüsünü ben mi anlatayım size?”

Rüzgarın uğultusundan başka bir ses duyulmadı. Sanki gerçeklerin ağır yükünü taşıyor gibi daha sert esmeye başlayan rüzgar çevredeki ağaçların dallarını büktü. Kaşlarımı çatıp neler olduğunu çözmeye çalıştım ama fazla karışıktı.

“Oğuz, Harun neden öldü sanıyorsun? Üçünüzün babası çok yakındı.”

“Babamın adını sakın ağzına alma.” dedi Oğuz.

Orhan kafasını kaldırıp acıyla yüzünü buruşturdu. Benim olduğum tarafa doğru baktı ama geri çekilip gölgelere saklanmıştım bile. O gözlerin odağına girmek istemiyordum, iflah olmaz bir sadistti ama hala nefes alabiliyordu. Böyle pisliklerin dünyadan temizlenmesinin çok zor olmasının bir nedeni vardı, sülük gibi her yere yapışıyor olmaları. Orhan Lerin nasıl hayatta kalacağını biliyordu ama Araf kasetin varlığını öğrenmişti ve Orhan olsun ya da olmasın onu ele geçirecekti. Şimdilik gitmesine izin vereceğini biliyordum ama kaseti güvenli bir yere aktardıktan sonra onu öldüreceğini de biliyordum. O günün bir an önce gelmesi için dua ettim.

“Kurtiz’in kızına selam söyle, o ne kadar bize düşman olsa da babası iyi bir müttefik.”

Bir silah sesi daha. Orhan’ın feryadı yine kulaklarıma ulaştı. Gülümsedim.

Orhan Lerin bileğindeki ve omzundaki yaralarla arabaya zar zor ulaştığında ve araba gözden kaybolduğunda biz hâlâ içerideydik. Her şeyden emin olunca eğilip diğerlerine kalkmaları için yardım ettim ve şişmiş gözlerine bakmaktan kaçındım. İlk harekete geçen Kath oldu. Hıçkırıklarını gittiği yerde ayak izi olarak bırakırken Araf’a doğru koştu ve kollarını boynuna dolayıp kendini kaybederek ağlamaya başladı. Daha sonra Tuğçe kendisine doğru yürüyen Gökhan’a kollarını doladı ve ağlayarak yüzünü boynuna gömdü. Bu sahnenin samimiyetine güvendiğim için rahatlamıştım. Yelda olduğu yerde bekleyip korku dolu gözlerle çevresine bakarken Oğuz yanına gitti ve kulağına bir şeyler fısıldayıp ona sarıldı, Yelda ilk başta hıçkırıklarını tutmak için çabalasa da sonrasında kendini Oğuz’un kollarına bıraktı ve ağlamaya başladı.

Elimdeki silahı atabildiğim kadar uzağa attım. Gözlerimi Araf’a çevirdiğimde Kath’i sakinleştirmeye çalıştığını gördüm, ilk başta Kath’in kendine sarılmasına izin vermişti ama sonra kollarını yavaşça çözüp onu kaldırıma oturtmuştu. Onu anlayabiliyordum ama içimde yanan kıskançlık ateşi dinmiyordu, Kath çok etkilenmişti ve bunda geçmişinin de büyük bir payı vardı. Araf ne kadar soğuk olsa da Kath onu ailesi olarak görüyordu çünkü Araf onu çekip çıkarmıştı debelendiği çukurdan. Şimdi de bu travmayı Araf’la atlatmak istiyordu. Ama yine de canımın yanmasına engel değildi, Araf’ın gözleri gözlerime tutunduğunda dolu gözlerimi çekip sırtımı ona döndüm ve burnumu çekerek gözlerimi sildim. Güçlü durmak zorundaydım.

Herkes arabalara bindiğinde Araf beklediğim köşeye doğru yürüdü ve ben yaşadıklarımı atlatmak için derin nefesler alırken yakaladı beni. Arabaları göremiyorduk çünkü duvarın diğer tarafındaydık, titremelerimi önlemek için kollarımı kendime sarmış sırtımı duvara yaslamıştım.

“Anzelha,” dedi Araf. İsmimi onun ağzından duymanın şokuyla başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri boş değildi ve ilk defa gözlerindeki o boşluğa muhtaç olan bendim. Onun gözlerinde gördüğüm duygu, kendi duygularımı bastırmamı güçleştirdi. Ama gözlerimi kaçırmadım çünkü sadece kehribarların ateşinde kül olmaya ihtiyacım vardı.

“İyi misin?” dedim. Bu soruyu duyunca yüzünden bir anlık şaşkınlık ifadesi geçti ama çatılan kaşları bu ifadeyi gölgeledi. Bu soruya ne cevap vereceğini bilmiyor gibiydi çünkü hiç sorulmamıştı. Acı acı gülümsedim.

“Araf,” dedim. Duvardan doğrulup karşısına dikildim ve derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Beklediğimden uzun bir süre gözlerimi kapatarak bekledim ve gözlerimi açtığımda güzel gözleri beni izliyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, ayakta duramayacağımı sandım ve ne diyeceğimi unuttum ama onun kalbimdeki varlığını kabullenebilmek için kalbimi parçalamam gerekiyor gibi hissediyordum. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu.

“Dikenlerin en çok seni kanatıyor.” dedim. Dikenlerini kendi isteğiyle çıkartmadığının farkındaydım, kendini kanatmaktan yorulmuştu. İkimiz de ne yapacağımızı bilmiyorduk. Gözleri boynumdaki parmak izlerine kaydı, nasıl durduğunu bilmiyordum ama sokak lambasını altında bile belli oluyorsa çok kötü durumda olmalıydı. Kehribarların rengi ilk defa koyulaştı ve gözlerindeki vicdan azabı beni kaynar suların içine attı, vicdan azabı çekmesini istemiyordum. Araf’ın soğuk eli boynuma dokundu ve nabzımın sıcaklığı teninin soğukluğunda uysallaştı, ateş ve su buluştuğunda nasıl birbirleriyle savaşıyorlarsa nabzıma değen parmakları da aynı etkiyi yarattı. Kaynayan kanım fokurdadı ama sonra buna muhtaç gibi uysal uysal akmaya başladı. Parmakları tenimdeki izler boyunca dolaştı, kedi gibi ona sokulmamak için zor tuttum kendimi.

Beklemediğim bir anda Araf bana doğru eğildi ve dudakları onun bıraktığı izlere dokunurken nabzımı öptü. Kalbim duracak ve ruhum bedenimden çıkacak gücü bulamayacak sandım. Dudakları tenimden ayrıldı ama uzaklaşmadı. Nefesi boynumdaydı.

“Özür dilerim, lâl.” diye mırıldandı. Özrünün yüküne dayanamayan kalbim parçalara ayrıldı ve Araf’ı kabullendi. Gözümden akan yaş nefesim boğazıma tıkandığında yolunu buldu, çeneme doğru yavaşça aktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.