VAVEYLAL kitap kapağı

8. bölüm / 11

VAVEYLAL

BÖLÜM 7

Vaveyla Yazarı: Esra Aydoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 7

BÖLÜM 7

Çocuklar, omuzlarınıza yükledikleri o sırların çığlığına duvarlar sanık. Sırtınızdaki izler cehennem, gözünüzden akan her damla yaş cennet. Sizi ikisinden de koparttılar, arafa hapsolmuş ruhlarınızdan en çok kendiniz kaçacaksınız. Tanrı şahit, en çok kendinizde yanacaksınız.

***

Annem söylediğim sözlerden sonra gözleri yaşlarla dolmuş bir şekilde beni izliyordu. Dünyasının başına yıkıldığını duruşundan görebiliyordum, benim de dünyam başıma yıkılmıştı. Anneme bu sözleri söyleyen kişi ben miydim, emin değildim. Kanımdaki öfke beni olmadığım birine mi çevirmişti yoksa derinlerde yatan beni ortaya mı çıkarmıştı? Anneme karşı ne kadar hayal kırıklığı yaşarsam yaşıyım, gözlerindeki ifadeyi gördüğüm an söylediğim her şey için sonsuz pişmanlık duymuştum.

Ona sarılmak istedim, söylediğim her şey için pişmandım. Affederdi, biliyordum. O annemdi. Ama sarılmadım, pişmanlığımı görmesin diye gözlerimi ondan kaçırdım ve gözyaşlarımın sadece öfkeden dolayı aktığını düşünmesini istedim. Hayal kırıklığından, ona olan kırgınlığımdan. Öyle düşünmesini gerçekten istiyor muydum? Bir saniye öncesine ait şeyler bile çok bulanıktı.

Hızlıca çalıştığı ofisten çıktım ve onu elinde bir bez parçasıyla silmeye çalıştığı camın önünde yalnız başına bıraktım. Ama küçük ben çoktan gidip onun boynuna kollarını dolamıştı.

“Anzel!” dedi annem. Sesi çatlamıştı, avucumun içine aldığım kalbinin çatlaklarını görebiliyordum. “Bir kez dinle.” derken, sesinin solup gittiğini hissettim. Dinleyecektim, ama şimdi bu öfkeyle değil. Zamana ihtiyacımız vardı.

Ofisin kapısını sertçe kapatıp koşarak merdivenlerden indim. Altı katı dönerek ilerleyen merdivenlerden inince başım dönse de durmadım ve hızlıca binanın kapısını açarak dışarı çıktım. Babam koşarak olduğum yere geliyordu, yüzündeki acılı ifadeden benim gibi onun da öğrendiğini anladım ve gözlerimiz buluştuğu anda hıçkırıklarımı tutamadım.

“Baba.” diye mırıldandım. Sesim dudaklarımın arasına hapsolmuştu. Babam bana doğru geldi ve ona sarılacağım sırada bir çığlık kemiklerimi titretti. Babamın donup kaldığını gördüm ve hemen arkama dönüp neler olduğuna baktım.

Bir saniye. Annemi havada bir saniye gördüm sadece. Bir saniye bile değildi, nefes almama yetecek bir süre kadar bile değildi. Boğuk bir ses çıktı, poşeti patlatmak gibiydi. Yutkundum. İki ses sıra sıra yankılanarak kulak zarıma nabzını indirdi. Boğuk ses, yutkundum. Boğuk ses, yutkundum. Annem yerde yatıyordu, çevresini saran kan eşarbını koyu kızıla boyamıştı. Beni çarpıktı ve zeminde hareketsizce yatıyordu.

Babamla birlikte ona doğru koştuğumuzda zaman sanki anneme ulaşmamı istemiyormuş gibi yavaş ilerliyordu. Kana aldırmadan annemin yanına diz çöktüm, sıcaktı. Yere akan sıvı sıcaktı. Kan mıydı? Beynim algılayamıyordu.

“Anne?” dedim, sesim olması gerekenden daha sakindi. Yan dönen başını kendime çevirdim ve annemin yüzünü ellerimin arasına aldım ama onu tanıyamadım. Yüzünün sağ tarafı kanla kaplıydı ve ezilmişti, annemi tanıyamadığım için öyle korktum ki. Şeytanın kanat çırpıp yere yayılmış kanın içinde yüzdüğünü gördüm. Gözlerim yavaş çekimde annemin içe çökmüş çenesinden yukarı doğru tırmandı. Annemin açık gözlerini gördüm. Korku irislerine hapsolmuştu.
Algılayamıyordum. Neredeydik? Bu ceset kimdi?

Ceset.

Yavaş çekimde ilerleyen her sahne engel olamayacağım bir biçimde beynime nüfus etti. Çığlık atıp geriye, kan birikintisinin içine düştüm. Susmadım ve boğazım yırtılana kadar çığlık attım, boğazımın gerçekten yırtılmasına ihtiyacım vardı. Yerde yatan annemdi, ceset annemdi. Bu kan annemin kanıydı.

Kollarımdan tuttular, geriye çektiler ama gördüğüm o donuk gözlerden hiç uzaklaşamadım. Gözler beni takip etti. Tırnaklarımı saç diplerime batırıp saç diplerimi yoldum, çığlığım beynimi eritti. Parmaklarım saç diplerimden yüzüme indi, tırnaklarım derimi söküp ellerime bulaşmış kana başka bir kan daha kattı. Ellerimdeki kana baktım. Çığlık attım. Elimde kan vardı, kan vardı. Kollarımdan tutup tekrar çektiler, boğazıma atılan düğüme kan damladı.

Zamana ihtiyacımız vardı, zamanımız yoktu.

***

“Baba!” diye çığlık atarak uykumdan uyandığımda tavan bir süre dönüp durdu. İlk başta nerede olduğumu kavrayamadım ama sonra dönüp duran tavanın arabaya ait olduğunu anladım. Birinin dizinde uzandığımı biliyordum ama beynim uyuşuktu. Görüşüm netleşene kadar uzanıp bekledim, araba sarsılırken midem daha çok bulandı. Saçlarımı okşayan elin sahibinin ve bana bir şeyler söyleyen kişinin babam olduğunu anladığımda ise adrenalin vücudumdaki ve beynimdeki uyuşukluğu silip süpürdü.

“Baba!” deyip doğruldum ve boynuna sarıldım. “Gerçek mi bu?” derken saçımdaki elleri gerçek olamayacak kadar hoşgörülüydü.

“Gerçek kızım, buradayım.”

Sesi yorgundu ama kolları hatırladığım kadar güçlüydü. Kollarımı daha sıkı boynuna doladım, dumanla karışık kokusu burnuma doldu. Özlemden kalbim sızladı ve gözlerim doldu. Babam gerçekten buradaydı. Rüya olmasından korkar halde ona sarılmaya devam ettim, her an kaybolacak gibi geliyordu. Ve her an bu rüyadan uyanacaktım ama onun yokluğunda gördüğüm rüyalar hiç bu kadar huzurlu olmamıştı. Gözyaşlarım yanağımdan aşağı akıp onun tişörtünü ıslattı.

“Şşş, ağlama.” dedi babam. Sesini bile o kadar çok özlemiştim ki.

“Seni çok özledim.” dedim. Şimdi babasının kucağına kıvrılan küçük kız olabilirdim. Güçlü gözükmem, bir şeylerle savaşmam gerekmiyordu. Sadece babamın kucağına kıvrılıp uyumak istiyordum. Şeytanımın kucağına kıvrılıp korkuyla titrediğim günler geride kalmıştı, babam buradaydı.

Şeytanım. Araf.

Bir an nefesim kesildi. Olanları hatırladım. Ellerime yapışmış kara duman izlerini ve babamdan gelen duman kokusunu tam olarak o zaman farkına vardım. Babamı omzundan tutup hafifçe kendimden uzaklaştırdım.

“Sen…” Onu inceledim. Yüzü dumandan kararmıştı. “Nasıl? Araf?”

Bir sürü soru zihnimde birikti. Arabayı inceledim. Araf sürücü koltuğunda oturuyordu ve arabada sadece üçümüz vardık. Dikiz aynasından gözlerimiz buluştuğunda sevinçten çığlık atacaktım neredeyse. Ölmemişti.

“Teşekkür ederim.” diye fısıldadım. Yüzündeki gri lekelerde gezinen gözlerim tekrar gözlerini buldu. Teşekkürümü başını hafifçe aşağıya eğerek kabul etti ve tekrar yola baktı. Elini açık camdan dışarı uzatmıştı, direksiyonu tutan elinin üzerinde ciddi olduğu belli olan bir yanık vardı ama umursuyor gibi değildi. Bir şey söylemek için ağzımı açtım ama babam söze girerek beni susturdu.

“Özür dilerim.” dedi babam, sesi fısıltıdan ibaretti. Arkama yaslandım ve bileğimin üstündeki sargıya baktım. Hafifçe sızlıyordu ama ne olduğunu bilmiyordum.

“Cam saplanmıştı, Araf icabına baktı.” diye açıkladı babam. Araf bana bakmadı.

“Kurtulduk mu gerçekten?” dedim. İnanamıyordum. “Baba sen nasıl, neden?”

Ne soracağımı bilmiyordum, bir sürü sorum vardı ama izah edebileceğim kelimeler yolunu kaybetmişti sanki. Babam başını çevirip karanlık yola baktı. Son gördüğümden daha yaşlı gibiydi, saçlarında seyrek seyrek bulunan beyazlar şimdi daha çoktu. Çok zayıflamıştı ve yüzü kasvetlenmişti. Işıldayan gözleri artık buğulu bakıyordu.

“Bomba patladığında oradan yeterince uzaklaşmıştık.” dedi. Araf’ın ismini ondan duymak garip bir his oluşturuyordu bende. Başımı sallayıp onu onayladım, önemli olan burada olmalarıydı.

“Yavuz beni gördü.” diyerek soludum. Beni görmüştü ve kim olduğumu biliyordu. Korkuyla Araf’a baktım ama o kıpırdamadı bile.

“Sorun olmaz, bir daha böyle bir şeye kalkışamayacaklar.” dedi babam. Araf sinirle babama baktığında ne olduğunu kavramaya çalışıyordum. Kaşlarımı çatarak babama döndüm, öğrenmem gereken daha önemli şeyler vardı.

“Neden bu işlere bulaştın?” dedim.

“Sonra konuşuruz, kızım.” dedi babam. Araf dikiz aynasından bana baktı. Kehribarları birilerini tutuşturmak istiyormuşçasına sarıya dönüşmüştü.

“Hayır, beni geçiştirme. Şimdi.” dedim. Sesim çatallaşmıştı ve soluduğum dumandan boğazım acıyordu.

“Annemden sonra bırakmışsın ve iki yıl önce tekrar başlamışsın.” dedim. “Neden?”

Babam buruk bir şekilde gülümsedi. Kolunu omzuma atıp beni göğsüne bastırdığında itiraz etmeden ona sokuldum. Bu hareketi bile o kadar güvende hissettiriyordu ki o olmadığında nasıl bütün şeylerle başa çıkabildiğimi bilmiyordum. Gözlerimi kapatıp bütün soruları bir köşeye ittim, hepsi bekleyebilirdi.

“Ailem bu işlerle uğraşıyordu, Anzel. Bu işlerden kurtulmak istediğini düşünürsün ama bir yanın asla bu hayata sırtını dönemez.”

İçim burkuldu. Babam bana hiç Anzel demezdi ve annem öyle diyince de sinirlenirdi. Ama şimdi sesindeki hüzünle annemi anmıştı. Bir kelimeyle, bir isimle ikimiz de aynı anıların burukluğunu yaşadık ve annemi andık. İkimiz de o olmadan çok eksik ve yetersizdik.

Hiçbir şey söylemeden devam etmesini bekledim. Gözlerim direksiyonu sıkan Araf’ın profiline ve yanık eline değip duruyordu. Fazla sessizdi, babamla bana bu fırsatı sunduğu için müteşekkirdim.

“Annenle her şeyden uzak bir hayat kurmak için hepsinden uzaklaşmıştım, senin doğacağını öğrenince.” Yutkunup şaşkınlığımı sessizliğime gizlemeye çalıştım. “Ama ben ne kadar kaçarsam o kadar kovalandım ve ilk defa…”

Babam durdu. Kulağımın altında atan kalbinin hızlandığını ve nefesini tuttuğunu duydum. Başımı göğsünden kaldırmadan yukarı baktım. Yüzünü yaşadığı ızdırabın yüküyle buruşturmuştu.

“İlk defa?” diyerek devam etmesi için teşvik ettim. Babam gözlerini indirerek bana baktı. Gözleri dolmuştu.

“Annen o camdan aşağıya itildiğinde-”

“Ne?” diye yüksek sesle sözünü kestim. “Ne diyorsun baba sen?”

Yıllarca kendimi onun intihar etmesine sebep olduğum için suçlamıştım, bu ne kadar beni öldürse de kendimi o yönden kanatmaya yavaş yavaş alışmıştım. Bu yük her zaman sırtımdaydı ve taşımak zorundaydım. Ama onun başkası tarafından itildiğini öğrenmek bambaşka bir şeydi. Eğer onu dinleseydim ve erkenden çıkmasaydım belki de annem şuan burada, benimle birlikte olacaktı. Zamanımız olacaktı.

“Üzgünüm kızım.” dedi babam. Bir anlamı yoktu, istemsizce ondan uzaklaşıp sırtımı kapıya yaslamıştım.

“Kim?” dedim. Ellerimin soğukluğu yüreğime de buz kestirmişti.

“Öldürdüm.” dedi babam.

Bir şey söylemedim. İkimiz koltuğun en uzak köşelerinde camdan dışarıyı izledik. Babam bana dönüp baksa da bakışlarımı ona çevirmedim. Yanağımın içini ısırıp gözyaşlarımın akmasını engellemekle meşguldüm. Ağlamaktan bıkmıştım. Ama ne kadar gözyaşlarımı içime akıtsam da kalbimdeki ağrıyı geçiremedim, sanırım bu ağrı hiç geçmeyecekti ve ben nasıl alışacaktım bilmiyordum.

Araf arabayı durdurup indi. Babamla birlikte biz de arabadan indiğimizde iki katlı bir evin önünde olduğumuzu fark ettim. Yaklaşık yüz metre aralıklarla sağımızda ve solumuzda da evler vardı ama hiçbirinin ışığı yanmıyordu. Arkama baktığımda başka bir arabanın da durduğunu ve içinden Gökhan ve Oğuz’un çıktığını gördüm. Tanımadığım birkaç kişi de inmişti, oyalanmadan Araf’ın ardından eve doğru yürüdüm.

“Ailen nerede?” dedim babama bakarak. Yürürken topallıyordu ve bacağındaki koyu kan lekesi yaralandığının işaretiydi.

Babamın ailesinden asla söz etmemiştik, anneminse yetimhanede büyüdüğünü biliyordum.

“Yurt dışında yaşıyorlar. İngiltere’de.” dedi. Sesi duygusuzdu.

Bahçe sadeydi, birkaç küçük heykel dışında hiçbir şey yoktu ama temizdi. Evin içine girdiğimizde genişliği karşısında şaşkına döndüm çünkü dışarıdan çok daha küçük duruyordu. Salon eski tip mobilyalarla ve bir masayla daha da geniş gösterilmişti. Say ve sol tarafta iki kapı vardı ve üst kata çıkan merdivenlerin hemen bitiminde de bir kapı mevcuttu. Üst kat balkon gibiydi, üstteki diğer dört kapıya ulaşabilmek için tasarlanmıştı.

“Soldan ilk iki oda, birincisi senin.” dedi Araf. Üst katı göstermişti ve gözleri babamla bendeydi. Birincisini işaret ederken de bana bakmıştı. Bakışlarında garip bir hüzün vardı ama etrafta bunca kişi varken gözlerine hüznün nedenini anlayabilecek kadar uzun bakamadım. Yine de bakışlarını ilk çeken o oldu.

Babam elini sırtıma koyup beni üst kata yönlendirdiğinde tökezleyip merdivenden çıkmaya başladım.

“Oğuz arabaya, sizler de evin çevresine.” Merdivenlerin tepesine ulaşıp aşağıya baktığımda Araf’ın keskin gözlerinin Gökhan’a sabitlendiğini gördüm.

“Sen,” dedi. Parmağını elindeki yanığın üzerinde gezdirip elini yumruk yaptığında Gökhan da benim gibi onu izliyordu. “Dışarı.”

Odaya girip kapıyı kapattım ve kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldığımda bütün günün yorgunluğu omuzlarıma yüklendi ve daha fazla ayakta duramayıp yere oturdum. Bittiğini düşünmek istiyordum ama bitmediğini biliyordum. Yavuz beni görmüştü ve Oğuz’u planın parçası olduğunu söylerken duymuştu, peşime düşeceğini biliyordum. Yine de bir saatliğine de olsa her şeyi kenara itip kazandıklarıma odaklanmayı düşündüm, Araf ölmemişti ve babam da kurtulmuştu. Kendimi temizleyip biraz dinlendikten sonra gördüğüm şeyi tekrar detaylıca Araf’a söyleyebilirdim.

Oda soğuktu, küçük bir yatak ve küçük bir dolap vardı. Dolaba doğru yürüyüp kapağını açtım ve içinde katlanmış kıyafetleri buldum, çoğunlukla pembeye çalan renkler vardı ve kim bunu giyiyorsa çok kilolu olduğu belliydi. Kıyafetlerin içine benden üç tane sığardı. Yine de temiz kıyafetler bulduğum için sevinerek odanın içindeki kapıyı açtım ve bir kişinin bile zor sığacağı küçük banyoya girdim.

Soğuk su kendime gelmemi sağlamıştı, büyük gelen eşofmanın belindeki ipi sıkmış ve belimden düşmesini engellemiştim. Dolabın altında bulduğum uzun yün çorapları da giymiş ve uzun paçaları çorabın içine sokmuştum. Kendi kıyafetlerimiyse açtığım dolap kapaklarına asmıştım.

Saçımı iki yandan örüp yatağın yanındaki aynaya baktıktan sonra kendime gülümsedim. Eşofman takımının içinde kaybolmuştum ve çorapların içine sokulmuş paçalar beni daha komik gösteriyordu. Gülümseyebildiğime şaşırarak odadan çıktım.

Benim dışımda herkes aşağıdaydı. Herkes temizlenmiş gözüküyordu, Gökhan’ın da kanayan burnuna peçete bastırdığını gördüm. Benim geldiğimi görünce bana en uzak köşeye gidip durdu, bakışlarımı ondan çekip babamla Araf’a çevirdim. Babam koltuğa attığı ceketinin cebinden bir DVD çıkarıp önündeki sehpada duran bilgisayara taktı. Kollarını birbirine dolamış Araf’ın yanına gittim ve ben de bilgisayar ekranına baktım.

“Küçük velet!” diye bir ses duyuldu. Yaşlı bir adam yanaklarını geren bir gülümseme eşliğinde kendini çeken kameraya bakıyordu ve renginden görmediğini anladığım sol gözü sürekli seğiriyordu. Adamı görünce otomatik olarak Araf’ın gerildiğini hissettim, ona baktım ama o bana değil ekrandaki adama bakıyordu.

“Çok uzun zaman oldu. Beni aradığını biliyorum,” adam ellerini olması gerekenden fazla oynatıyordu. Gülümsese bile gergindi. “Ama beni bulmak istediğinden emin değilim. Bulmak istiyor musun, ha?”

Araf kıpırdamadı.

“Sana beni daha net hatırlayabilmen için bu videoyu gönderdim. Bu gün anneni devreye soktuğum için de kusura bakmıyorsun değil mi? Gerekliydi. Ha bir de, eğer yanında birileri varsa bundan sonrasını tek izlemeni öneririm.”

Ekran karardı ama video devam ediyordu.

“Kapat.” dedi Araf. Sesi toktu.

“Yarın sabah buradan gidiyorsunuz. Zaten artık eviniz de güvenlidir, değil mi Baralp?” deyip bilgisayarı aldı ve odalardan birine geçip kapıyı kapattı. Babamın gerginliği bir metre öteden anlaşılıyordu. Gökhan da gittiğinde ve babamla tek kaldığımızda nedenini bilmediğim bir ağırlık vardı üzerimde. Araf’la iletişimimiz tamamen kopacaktı ama bu mümkün gibi gelmiyordu. Ne kadar ortak bir paylaşımımız olmasa da kimsenin bilmediği bir sırrını biliyordum, her ne kadar kendimi her şeyden soyutlamak istesem de duvarların arasına sıkışmış Mert’i nasıl bırakabilirdim?

“Senden bu adam hakkında bilgi alacaktı.” dedim babama. Babam bana bakmadan başını olumlu anlamda salladı.

“Bildiğim her şeyi söyledim. Seninle konuşmam gerekiyor.”

Ne söyleyeceğini biliyordum, yorgundum. Annem babamın yanında belirip buruk bir gülümsemeyle karşıdaki kanepeye oturdu, gülümsemesine karşılık veremedim. Gülümsemesi beni yaktığında küllerim gözyaşlarımdı. Gözlerimi zorlayarak akmaya hazırlansalar da durdurmayı başarabildim.

Bu, bir hedefe kendini kilitleyip onu ulaşılamaz bir yere koymaktı. Öyle hayaller kurulur, öyle mutlu senaryolar çizilirdi ki. Ve o hayallerin önündeki tek engel hedef olurdu, hedefe ulaşıldığında her şey planlandığı gibi giderdi. Öyle bir şey yoktu. Babamı bulunca bunlardan kurtulacağız ve gerekirse kaçacağız diye düşünmüştüm ama bizde iz kalmamıştı, biz izdik. Bu farklı dünyaya leke gibi düşmüştük ve kazınmıyorduk, silinmiyorduk, hiçbir yere gitmiyorduk. Babam intikamın keskin tadını dilinde hissetmiş, bu dünyaya pençe izini bırakmıştı. Durmayacağını biliyordum, öğrendiğim bir şey varsa bir günahı sadece bir kişinin işlemediğiydi. Annemin kanı babamın öldürdüğü insanın eline bulaşmamıştı sadece, babam annemin kanını temizleyene kadar da başkalarını kanatacaktı. Beni kanatacaktı. Hedefi buyken gittikçe bundan uzaklaşacaktı ve onlardan biri olacaktı. Belki de çoktan onlardan biriydi ve dediği gibi bir tarafı asla bu hayata sırtını dönmemişti.

Ona ihtiyacım vardı, annemin yokluğunu kaldıramıyordum. Babam annemin yokluğunda yeni bir sayfa açmıştı, temiz sayfa bendim ve babam bıçağıyla beni kanattıkça mürekkep kusuyordum. Haberi yoktu. Anneme baktım, bana acıdığını gördüm. Canım daha çok yandı.

“Git, baba.” dedim. Kelimeler ucu harlanmış demirlerdi. Boğazımdaki kanı kaynatıp bana şerbet niyetine içirmeye çalıştılar. Babam bir şey söylemek için ağzını açtı ama gülümseyip onu durdurdum. Araf’ın attığı bakıştan ve odaya gitmeden önce söylediği şeyden anlamam gerekirdi, Gökhan’ın babam hakkındaki düşüncelerinden de anlamalıydım. Babamın arkasında sağlam birileri duruyordu.

“Sorun değil. Anlıyorum.”

Annemin yanına oturdum, soluk tenini okşamak için elimi kaldırdım ama o elimi tutup avuç içimi öptü. Elimi tutan elini, avucuma konan dudaklarını hissetmedim. Hissizlik canımı parçalara ayırdığında dışarı hiç ses çıkmaması beni şaşırtmıştı.

“Keşke burada olsaydın.” dedim fısıldayarak.

Annem kayboldu ve ben de kaybolduğu yere başımı koyup dizlerimi kendime çekerek uzandım. Gözlerimi kapattım, babam yanıma gelmedi. Kokusunda uyuyup boynunu yuva bellediğim adam artık yoktu. Kurtarmaya çalıştığım ve tehlikede olduğunu düşündüğüm adam yoktu, bunu kendi istemişti. Ne yapabilirdim ki? Harlanmış demiri kalbime ben sapladım bu sefer, ellerime kelimelerin yanık izi bulaştı.

Gözlerimi açtığımda uykuya daldığımı anladım, üşümüştüm ve boynum ağrımıştı. Ev sessizdi. Ayağa kalkıp gerindim ve kollarımı kendime dolayıp ısınmaya çalıştım. Saçlarım hafif nemliydi. Odaya gitmek için merdivenlere yöneldim ama bir anlık cesaretle Araf’ın gittiği odaya döndüm. Bir süre kapının önünde bekleyip kapıyı çaldım ama cevap gelmedi. Koluma bir ton yük binmişti, yükü yer bile taşıyamıyordu ve yarılıp beni en aşağıya çekiyordu. Gerçeklik ve hayal arasındaki dengeyi bir kez daha bulamadım ve zemin sarsılıp beni içine çekmek için yarıldı. Korkuyla yutkunup titreyerek kapıyı açtım.

Araf yerde oturuyordu, bir dizini kendine doğru çekmişti ve kolunu dirseğinin üzerine atmıştı. Yatakta açık duran bilgisayara baktım bir süre.

“Gelebilir miyim?” dedim. Oda Araf’ın yanında duran komodinin üzerindeki gece lambasıyla loş bir şekilde aydınlanıyordu. Güzel yüzüne baktım, bir yanı gölgelenmişti. Gece ve gündüz, karanlık ve aydınlık, onu bunlardan birine ait olarak düşünemiyordum. O belirsizliğe aitti, adına aitti.

Bana baktı. Gözlerindeki ateşin üstünü sis kaplamıştı.

“Geldin zaten.” dedi. Yutkunup kapıyı kapattım ve bir elim kapı kulpunda durdum. Bakışlarımız yeryüzünde kaybolmuş iki bedenin birbirini bulması gibi sarmalandı ve aramızda oluşan bu bağda ruhlarımız dans etti.

“Adamı bulabilecek misin?” dedim başımla bilgisayarı işaret ederek.

“Kurtuldunuz.” dedi ve sorumu geçiştirdi. Gözlerimi kaçırıp yatağa doğru yürüdüm ve oturup bilgisayar ekranına baktım. Tepeden çekilen görüntü kan dondurucuydu, küçük bir çocuk diz çöküp oturmuştu ve arkasında duran bir adam elindeki kemeri tutuyordu. Çocuğun sırtı kandan görünmüyordu bile. Elimi kaldırdım ama kaldırdığım an Araf bileğimi tuttu. İrkilerek ona baktım.

“Yapma.” dediğinde nabzım bileğimdeki parmaklara çarptı. Videoyu açacağımı düşünmüş olmalıydı, buna cesaret edemezdim. Gözlerine ve yüzündeki en ufak noktaya bile ezberlercesine baktım.

“Bu…” devam etmeme gerek yoktu. Soracağım soruyu zihnim geçmişteki sayfalarla yanıtlamıştı. Gözümün önünden Araf’ın vücudundaki izler geçti, duvara astığı kağıtlarda çaresiz bakan çocuk ve elini kaldıran adam geçti. Bir şey söylememe gerek yoktu, Araf bilgisayarın ekranını kapatıp geri duvara yaslanarak yere oturduğunda ona bakmaya korktum.

“Bu adam kim?” dedim. Araf’ın gözlerini yüzümde hissediyordum.

“Babam.”

Gözlerine baktım. Kabuktan yarayı tırnaklarımla kazıyıp söktüğümde Araf çığlık atmamıştı. Yara derindi, Araf’ı musalla taşına yatırdım ve açık yaraya kaynar su dökerek onu yıkadım. Ölümü ölüme hazırlamaktan başka bir şey değildi benimkisi.

“Videoyu yollayan adam peki?”

“Babamın çalıştığı biriydi.” dedi. Dağınık saçlarının arasından elini geçirip daha da dağıttı. Yanağının altında, belirgin çene kemiğine denk gelen beni daha yeni görmüştüm ve ufak olsa da güzel duruyordu. Beynimin gerçekleri dışarı atabilmek için yoğunlaştığı detayları hafızama kazıdım.

“Annen ve baban yaşıyor mu?” derken ayağa kalkıp duvarın dibine çöktüm ve onun yanına oturdum. Omzum omzuna değdiğinde Araf gerildi, fark etmemiş gibi yaptım. Mert içeride bir yerlerde beni hissedebiliyorsa eğer, ona burada olduğumu göstermek istiyordum. Araf’a burada olduğumu göstermek istiyordum.

“Annem yaşıyor.”

“Kardeşin var mı?”

“Kız kardeşim,” dedi Araf. Bana bakıp neden bunları bana söylediğini sessizce sordu ve cevabı gözlerimde aradı. Bulamadı.

“Kız kardeşin?” dedim. Gözlerine düşüp boşlukta yuvarlanmadan hemen önce Araf tekrar önüne döndü.

“Öldü.”

Başımı sallamakla yetindim, zihnim ona söyleyebileceğim cümleleri sıra sıra önüme sunsa da susmayı tercih ettim. Ne konuşacağımı bilmiyordum üstelik, bu konudan devam etmek istemiyordum ve Araf’ın da sorularıma cevap vermeyeceğini biliyordum. Hislerimi sorgulamayı denedim ama onlar da beni kapı dışarı ettiler ve yüzüme kapattıkları kapıyı tekrar açmaya cesaret edemedim. İçeride beni karşılayacak kaos korkutucuydu.

Araf ayağa kalktı ve kapattığı bilgisayarı alıp odadan çıktı. Bir süre sonra dış kapının açılma ve kapanma sesini, daha sonra da bir arabanın çalışma sesini duydum. Ayağa kalktım, ruhsuz bir biçimde bana ayrılan odaya gittim ama attığım her adıma prangalar bağlanmış gibiydi ve düşmemek için gereğinden fazla çaba sarf ediyordum.

Yatağa uzandım, uykum yoktu. Kendi düşüncelerimin dengesizliğinden bunalmıştım ve artık kendi içimde de kesinleşmek istiyordum. Keskinleşmek istiyordum ve keseceğim ilk şey beynimdeki tilkilerin kuyruklarıydı. Belirsizlik zihnimi örümcek ağları gibi örmüştü ve buna son vermek için ne zaman elimi ağlara atsam her yerime yapışıyordu. Kendime sadece bu gece izin verdim, yaşanan her şey için bu geceyi kendime son kez hediye ettim.

Kalbime kancasını takmış vicdan azabı için, son birkaç haftada kontrol edemediğim yıpratıcı olaylar için, babamın intikamdan kör olan gözlerinin göremediği kendim için son bir kez gözyaşı döktüm. Gözyaşlarım kuruyana kadar, gözlerimden daha fazla tuzlu su gelmeyene kadar hıçkıra hıçkıra ağladım ve bu sefer kimsenin gözyaşlarımı silmesini beklemedim. Kimsenin gelmeyeceğini ve beni görmeyeceğini biliyordum, benim kendimden başka kimsem yoktu.

Şafak söktüğünde gözyaşlarımı sildim, sarıldığım yorgan sığındığım mağaram olmuştu. Pencereden gözlerime ulaşan gün ışığına kuru gözlerle baktım. Bir gecede dört yıl büyümüştüm.

***

Güneş olmasına rağmen hava çok soğuktu, duman kokan dar elbiseyi giydiğimde bacaklarım çoktan üşümüştü. Kendime bakmadan aynanın önünden geçip odadan çıktım. Babamın uyuduğunu tahmin ediyordum çünkü güneş henüz doğmuştu, kalın çorapların içindeki ayaklarımın üşümesine aldırmadan dış kapıya doğru ilerledim. Nereye gideceğimi bilmiyordum, oturduğum ev yanmıştı ve gideceğim yeri bulsam bile nasıl gideceğimi de bilmiyordum. Beş kuruş param yoktu ve ayaklarımda ayakkabı da yoktu. Sıkıntılı bir nefes verip kapıyı kapattım, güneş çimenlerin rengini daha canlı göstermişti.

“Dur, yapıyorum işte.”

Kıkırtılar duydum, daha sonra ufak çaplı kahkahaya dönüştüler. Soğuk zemine aldırmadan yavaş adımlarla sesin geldiği yöne döndüm ve karşılaştığım manzarayla gülümsedim. Dün gece bizimle buraya gelen birkaç kişi ve Oğuz eğleniyorlardı. Oğuz’u ellerinin üstünde yürümeye çalışıp sırt üstü yere düşerken gördüğümde diğerlerinin kıkırtısına ben de dahil oldum. İçlerinden biri rahat bir tavırla yere eğildi ve yavaşça bacaklarının havaya kaldırarak Oğuz’a nasıl yapacağını gösterdi.

“Böyle yapacaksın.” deyip ellerinin üstünde kendi etrafında döndü ve göz göze geldik. Gülümsemesi bir süre yüzünde asılı kaldı, sonrasında şaşkınlıkla bana baktı. Sırt üstü yere düştüğünde diğerleri de ona güldü ama o hemen ayağa kalkıp üstündeki ceketi düzeltti.

“Böyle mi yapacağım, he?” diye dalga geçen Oğuz da bana döndüğünde, çocuğun beni görünce verdiği tepkiden dolayı kaşlarım çatılmıştı.

“Aa,” dedi Oğuz. “Bu kadar erken uyanmanı beklemiyordum.”

“Uyumadım.” dedim. Oğuz bana doğru yürüyüp önüme geçti ve diğerlerini görmemi engellemiş oldu.

“Donarsın böyle.” dedi beni gösterip. Omuz silkip geldiğim yöne yürümeye başladım.

“Beni götürmeni rica etsem?” diye mırıldandığımda soğuktan ayak parmaklarımı bükmüştüm.

Oğuz ellerini beline koyup bana garip bir bakış attı, öyle ki sorguya çeken yaşlı ninelere benzemişti. Gülümsememe engel olamadım ve o da genişçe gülümseyerek karşılık verdi.

“Babanı beklemeyecek misin diye sormuyorum,” deyip bahçenin dışına park edilmiş arabaya doğru yürüdü. “Evine bırakayım seni.”

Arkasından hızlı adımlarla ilerlerken hafifçe öksürdüm, boğazım ağrıyordu.

“Eve mi?”

“Eve, yangından sonra onarıldı. Bugün Ankaraya dönecektik zaten, ben biraz daha erken gitmiş olurum hem. Ceketimi vereyim mi diyeceğim ama bu sefer ben üşürüm.”

Göz devirip yolcu koltuğuna oturdum, evin yapılmış olması şaşırmamam gereken bir konuydu. Aklıma Araf’ın omuzlarıma ceketini koyuşu geldi ve sonrasında kehribarlarının ateşi içimi ısıttı. Gece bana bakarken kendini neden bana açtığıyla ilgili soru işaretlerini gözlerinde görmüştüm, kendini sorgulayışını görmüştüm. Yüzü zihnimde asılıydı ve zihnimdeki gözleri saf ateştendi. Nerede olabileceğini düşünürken gözü seğiren adamı da düşünüyordum ve o adama zihnimde yaptığım işkenceleri Araf’ın yapıp yapmayacağını merak ediyordum.

‘’Kusura bakma, zahmet oluyor sana da. ‘’ diye mırıldandım.

‘’Sorun yok.’’

Oğuz arabayı çalıştırıp yola koyulduğunda açtığı müzik de sessizliği doldurdu, düşüncelerimi engellemek ve Oğuz’a soru sormamak için onun eşlik ettiği şarkıya konsantre oldum.

“Şey,” dedi Oğuz. Şehir merkezine gelmiştik ve trafik çok fazlaydı. Müziğin sesini kısıp bana baktığında cevap vermeden ben de ona baktım. Sarıya çalan saçları dağınık duruyordu ve gözleri uykusuzluğunu belli edercesine hafifçe kızarmıştı.

“Sana yeni bir iş bulmamı ister misin? Gerçi baban bu işlerden uzak durmayacağını söyledi o yüzden para sıkıntısı çekeceğini sanmıyorum ama yine de bulmamı istersen yardımcı olurum. Yani bizim orada çalışamazsın artık, yanlış anlama ben çalışmanı isterim tabii ki ama işte şartlar. Bir de baban bu işleri bırakmayınca iyice beter duruma düşme diye. Yani bunu da ben söylemiyorum tabi yoksa biliyorsun, yani-”

“Oğuz.” diyerek sözünü kestim. Hızlı hızlı konuşurken sözünü kesmemle derin bir nefes aldı. “Sorun yok, bir şey istemiyorum. Beni eve bırak yeter.”

“Evet, bence de. Mantıklı bir seçim.” deyip pantolonunun cebinden bir telefonla anahtar çıkarttı ve bana uzattı. “Dün o hengamede telefonun kırılmış. Hattını bu telefona taktım. Bu da evin anahtarı.”

Telefonu alıp açmadan elimde tuttum, telefon hayatımda çok önemli bir yere sahip değildi ama bunu düşündüğü için mahcup olmuştum.

“Teşekkür ederim.”

“Ne demek, ne demek.” dediğinde eğilip müziğin sesini yeniden açtım. Babama olan sinirimden ağlayacaktım neredeyse, ne kadar ona sinirlensem de asıl hatayı kendimde bulduğum için de çıldıracaktım. Aptalca bir hayal kurup kendimi kendimce kahraman ilan etmiştim ve babamı kurtarıp tertemiz bir hayata adım atacağıma inanmıştım. Böylece annemin vicdani yükünü de azaltmış olacaktım, onun tek emaneti olan ailemi de bir arada tutacaktım. O kadar salaktım ki.

Oğuz arabayı park ettiğinde kendi kendime bir sürü hakaret etmiştim ve büyük bir hayal kırıklığıyla da bu hakaretleri kabullenmiştim. Kendime olan sinirim bir türlü geçmeyecek gibi dursa da zamana geçeceğine inanmaktan başka bir şansım yoktu.

“Teşekkür ederim bıraktığın için.” dedim ve Oğuz’la beraber arabadan indik. Arabanın çevresinden dolanıp yanıma geldiğinde gamzesini gösterecek şekilde gülümsedi.

“Her şey çok hızlı gelişti.” deyip ensesini kaşıdı ve tereddüt ederek sarılmak için bana doğru bir adım attı. Gülümsedim, kollarımı hafifçe boynuna dolayıp ona sarıldım ve gözyaşlarımı gülümsememin arkasına gizledim.

“Kendine dikkat et olur mu? Bir şey olursa bana hemen haber ver.” dediğinde başımı sallayıp ondan ayrıldım. Binadan içeri girdiğim an içimde filizlenmiş yalnızlığın dalları çevremde gölgesini oluşturacaktı ve bu gerçeğe bu kadar yakın olmak yüreğimi hoplatıyordu. Yalnız kalacaktım. Ama yine de arkamı döndüm ve apartmanın açık kapısından içeri girdim. Boğuluyordum. Merdivenleri çıkmak ayağımda bağlı bir ton varmış gibi imkansız geliyordu ama iki kat çıkmayı başarabildim, kilidin açıldığında çıkardığı tok ses midemi bulandırdı. Gözyaşlarımı düşüncelerimin de arkasına atıp bardağı dolu tarafına bakmayı denedim. Ailesinden ayrı kalan bir sürü insan vardı, herkes benim gibi bunalıma girmiyordu en azından. Bazı şeyleri gözümde çok büyüttüğümü söyleyip, en azından babam yaşıyor diye kendimi teselli ettim. Şimdi değilse bile bir süre sonra kendime elbette ki gelecektim.

Ev boya kokuyordu, duvarların rengi kahverenginin en açık tonuydu ve salona koyulan eşyalar duvarlarla uyumlu renkteydi. Çevreye bakındıktan sonra kendi odama geçtim, geniş bir yatak ve büyük bir dolap odanın bir kısmını kaplamıştı. Ahşap masanın üstünde derslerim için gerekli olan kitaplar vardı, bazıları bulamadığım nüshalardı. Kendimi tekrar yeni bir eve taşınmış gibi hissediyordum. Kitaplarımın hemen üstünde önümüzdeki iki günü de kapsayan bir doktor raporu duruyordu. Kaçırdığım vizelerime girebilirdim. Raporu çekmecenin içine koyup yatağıma uzandım.

Son üç hafta rüya gibiydi, o kadar çok şey olmuştu ki kendi hayatıma geri dönmek garip hissettiriyordu. Örgümü açarak hala nemli olan saçlarımı serbest bıraktım, yataktan kalkıp dolabıma da baktığımda üstünde hala etiketi olan kıyafetlerin askıda asılı olduğunu gördüm. Aldığım nefes ciğerlerimi yaktı. Gri bir pantolonu etiketini sökerek giydim ve üstüme de siyah bir kazak geçirdim. İhtiyacım olan tek şey annemi görmekti.

Elimdeki sarı laleleri boş vazoya koyup sandalyeye oturdum ve annemin elini tutarak öptüm.

‘’Sen olsan ne yapardın bilmiyorum,’’ diye mırıldandım. Bir yanım mucizevi şekilde uyanıp bana yanıt vermesini bekliyordu. ‘’Babamı bıraktım, anne. Eğer bırakmasam onu vicdan azabına prangalayacaktım.’’

Annemin tırnağına parmağımı bastırıp bekledim, küçükken elini tuttuğumda hep böyle yapardım. Annemin güzel yüzünde gezinen bakışlarım beyazlayan saçlarında takılı kaldı.

‘’Acısını görünce acımdan utandığım biriyle tanıştım. Sanırım görsen uzak durmamı isterdin ama yaralarına ilk önce sen kol kanat gererdin.’’

Araf’ın yüzü gözümün önüne geldi. Sanki kapının hemen yanındaki koltuğa oturmuştu ve ruhsuz bakışlarla beni izliyordu. Hızlanan kalp atışlarımla birlikte annemin elini tutan ellerim de terledi.

‘’Ruhu yok gibi. Beni bazen çok korkutuyor ama bazen öyle bir bakıyor ki acısını görebiliyorum.’’

Duraksadım. Boğazımdaki yumru titreyen çeneme baskı yaptı ama ağlamak yerine gülümsedim.

‘’Babama ihanet ettiğini düşündüğüm için özür dilerim, anne. Bize ihanet ettiğini düşündüğüm için.’’ Ayağa kalkıp avuç içini birkaç kez öptüm ve kokusunu içime çektim. Annemin kokusu burnumdan gidecek diye ödüm kopuyordu.

‘’Seni seviyorum.’’ dedim ve odadan çıkıp kapıyı yavaşça kapattım. Odasının sessizliğiyle tezat oluşturan koridor insan kaynıyordu. Ellerimi montumun cebine koyup hastaneden çıktım, soğuk keskindi.

‘’Seray hanım.’’ diyen ses oldukça yakınımdan gelmişti. İstemsizce sağa dönüp baktım ve birkaç metre ileride bana seslenen adamı gördüm. Yavuz ve arkasında takım elbiseli bir adam bana bakıyordu, gözümün önüne bomba patladıktan sonra koştuğu ve bana baktığı an geldi. İstemsizce gerildim ama kıpırdamadım, ona söylediğim sahte ismimle seslenmişti bana.

‘’Biraz konuşabilir miyiz?’’ dedi ve bana doğru yürüdü. Takım elbiseli halinden eser yoktu. Koyu renk bir kot ve krem rengi bir kazak giymişti, gri ceketinin önü açıktı.

‘’Seninle neden konuşayım?’’ dedim. Sesim beklediğimden daha güçlü çıkmıştı, soğuk bakışlarım bana attığı her adımı takip etti ama gözlerinden ayrılmadı.

‘’Seni uyarmaya geldim, kötü bir niyetim yok.’’

‘’Dedi, babamı öldürmeye çalışan adam.’’

Şaşkın gözleri bu tepkiyi beklemediğini gösteriyordu. Ağırlığımı bir ayağıma vererek ona döndüğümde aramızda iki adımlık mesafe vardı, çekik gözleri beni inceledi ve boğazını temizleyerek gözlerini kaçırdı.

‘’O mevzu farklı bir şeydi. Uyarmak istediğim sensin, baban değil.’’ dediğinde çevreye göz atıp dişlerimi sıktım.

‘’Babamı öldürmek isteyen birinin uyarılarını dinleyecek değilim.’’

Yavuz sabır dilenircesine derin bir nefes aldı. Cebindeki ellerini çıkarıp kendini ifade etmek istercesine kaldırdığında onu izledim.

‘’Seni anlıyorum ama sen de beni anla. Baban şirketimin geleceğini çaldı, senin de geleceğini çalmasını engellemek istiyorum.’’

‘’Sebep?’’

‘’Efendim?’’

Derin nefes alma sırası bendeydi.

‘’Diyorum ki gelecek benim geleceğim, baba benim babam. Sana ne?’’

Yavuz dişlerini sıktığında damarına bastığımı anladım. Umurumda değildi, benden uzak olması yeterdi. Yanından geçip ilerlediğimde bir şey demeden kenara çekildi. İçim beni bulmasıyla ve annemi de bulabilecek olmasıyla ürperdi ama renk vermedim.

‘’Araf’tan uzak dur, Anzelha! Yoksa Seray mı demeliyim?’’ diye bağırdığında duraksadım. ‘’Beni ne olarak görüyorsan, Araf çok daha beteri. Bu işlere bulaşmak istemezsin. ’’

“Çoktan bulaştım zaten.” dedim. Bu kendime defalarca kez içirdiğim ve her seferinde farklı tadı aldığım bir zehirdi.

“Baban işin içindeyken senin kenardan izleme şansın olur. Ama Araf kaçtığın ne varsa hepsinin merkezidir. Uyarılarımı dikkate al.”

Başlayan yağmurla birlikte montumun fermuarını da boğazıma kadar çektim ve Yavuz’u geride bırakıp hızlı adımlarla otobüs durağına yürüdüm. Yağmur hızlandıkça saç diplerime sızan damlalar düşüncelerimin yolunu kesti, soğuk iliklerime ve yanan yüreğime sızıp beni bir süre uyuşturdu. Hızlı adımlarla yanımdan geçen insanlara inat yavaşça yürüyerek yağmurun tadını çıkardım, çamurlarımdan arınırken gülümsemem buruktu.

***

İki hafta çok yoğun bir tempoyla geride kalmıştı, artık yoğunluktan kurtulduğum için şükrediyordum ve yüzümde sivilceler çıkmasına sebep olan yorgunluktan sıyrıldığım için mutluydum. İlk bir hafta yapmadığım sunumları yapmakla ve bunlara çalışmakla geçmişti. Gül’le daha çok onun bağırıp çağırdığı bir tartışmaya girmiştik, haklı olarak haber vermeden üç hafta boyunca ortadan kaybolmamı normal karşılamamıştı. Eksik kaldığım konuları tamamlamak için uğraşıp, Ensar hocaya yardım etmek için haftalar öncesinde verdiğim sözü unutmuştum. Ensar hoca elinde makale küpürleriyle kütüphanede beni bulduğunda kaçacak bir yerim kalmamıştı. Beraber geçmiş yazıların kronolojik konu sırasını dökümanlayıp belgelemiştik, bu süreci hatırlarken bile geriliyordum. Okuduğum bölümü ne kadar sevsem de bazen tarih dışında ne okuyabilirdim diye düşünmeden edemiyordum.

Sınavları atlattıktan sonra psikoloji topluluğuna üye olmuştum ve disosiyatif kimlik bozukluğu hakkında elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışıyordum. Gün geçtikçe ulaşabileceğim kaynak miktarı artıyordu. Gel gelelim, topluluğa yazılma sebebim olan Araf’ı iki haftadır hiç görememiştim. Ne kadar topluluk toplantıları tıp fakültesi içinde yapılsa da bu Araf’ı görmeme yardımcı olmuyordu.

‘’N’aber?’’

Oğuz aniden yanıma oturup önümdeki kağıt yığınına baktı. Peynirli sandviçimden aldığım lokmayı yutarken ona gülümsedim, arada sırada karşılaştığımızda yanıma gelip birkaç dakika boyunca sohbet etmeden gitmiyordu. Onu neredeyse her gün okulda görmeme rağmen Araf’ın görememek sinir bozucuydu.

‘’İyidir, senden?’’ dedim. Elini sallayıp her zamanki gibi şöyle böyle hareketini yaptı. Bir yanım Araf’ı sormak istese de dilimi ısırıp kendimi durdurdum.

‘’Yelda seni soruyordu. Özlemiş seni, unutulduk diye ağıt yakıyordu en son.’ dediğinde bir şey söylemek için ağzımı açtım ama çalan telefon beni susturdu. Oğuz cebindeki telefonu çıkarıp aramaya yanıt verdiğinde ben de gözlerimi önümdeki kağıtlara çevirdim.

‘’Gitmem lazım, konuşuruz bir ara.’’ dedi.

‘’Görüşürüz.’’ deyip çayımı içtim. Oğuz, Menzil’in cam kapısını açıp içeri soğuğu davet ettiğinde dışarıda onu bekleyen arabayı gördüm. Araf’ın arabasıydı. Kalbim anında onu görme düşüncesiyle hızlandı ama göremeden araba gözden kayboldu. Gül’ün söylediği gibi kulaklarımı okuldaki olaylara açmıştım ve çevremde artık fazlasıyla Araf’ın adını duyuyordum. Oğuz’u görenler onu konuşuyordu, tıp fakültesinde neredeyse herkes onu konuşuyordu, kavga çıktığında bile o konuşuluyordu. Neredeyse insanlar nefes aldığı için onu konuşmaya başlayacaklardı. Çevremde onunla ilgili şeyler dönerken onun hiçbir şekilde olmaması sinirimi bozuyordu.

Topluluk aştırmalarımı sinirle kapayıp eve gitmek için toparlandım. Yılbaşına ve finallerin başlamasına iki hafta kalmıştı. Ayaz çok fazlaydı, dışarı çıkınca anında buz kestim. Boynuma sardığım atkıyı burnuma kapatarak hızlıca otobüs durağına yürürken zihnimin bir köşesinde kehribarların ateşi belirdi. Yutkunup Ankara ayazında kehribarların ateşini söndürmeyi denedim. Ve sadece denemekle kaldım.

‘’Bu gece bir davet var, gelmek ister misin?’’ dedi babam. Eve geldiği nadir anlardan birindeydik, üstünde siyah bir takım elbise vardı ve sakalları yeni kesilmişti. Bense buz tutmuş bedenimin çözülmesi için bekliyordum. Saate baktım, gece yarısını çoktan geçmişti.

‘’İstemem. Düşmanların birden ortadan mı kayboldu, neden bu kadar rahatsın sen?’’ dedim. Sesim umursamaz çıksa da zihnimde Ömer ve Yavuz’un yüzleri kol geziyordu. Neredeyse her gece kabusumda ikisinden birinin babamı öldürmeye çalıştığını görüyordum. Araf babamı onlardan kurtarıyordu ve ben sevinçten gözyaşı döktüğüm sırada babamı kendisi öldürüyordu. Yutkunup tekrar şimdiye döndüm.

‘’Aksine, düşmanlarım çoğaldı. Ama artık daha sağlam adımlar atıyorum. Orhan Lerin diye birini duydun mu?’’

Zihnim anında babamın söylediği isme odaklanmıştı. Bu ismi biliyordum, çocuk psikolojisini araştırdığım sıralarda birçok kez karşıma çıkmıştı. Gazete manşetleri önümdeydi sanki, bu adamın konu olduğu haberlerin çoğu taciz ya da çocuk istismarı davalarını yansıtıyordu. Hiçbirisi kanıtlanamamıştı ama atalarımın çok sevdiğim bir sözü vardı, ateş olmayan yerden hiçbir zaman duman çıkmıyordu.

‘’Çocuk istismarı ve tacizden birçok kez mahkemeye çıkmış olan Orhan Lerin mi?’’ dedim. Babam kaşlarını çatıp karşımdaki koltuğa oturdu.

‘’Öyle bir şey yok, Anzel.’’ dediğinde benim de kaşlarım otomatik olarak çatıldı.

‘’Bilemezsin baba, hiçbirimiz bilemeyiz. Bana Suat denen adam hakkında hiçbir şey söyleyemedin ama bu adam hakkında bu kadar emin konuşabiliyorsun.’’

Babam dirseklerini dizlerine yaslayıp bana doğru eğildi. İkna etmeye çalıştığı her konuşmada böyle yapardı, son birkaç yılda çok yaşlanmıştı. Sadece gözlerine bakarak bile bunu anlayabiliyordum.

‘’Çünkü Suat resmen kapalı kutu. Bir kere bile görmedim onu, hep altında çalışanlar aracılığıyla ulaştı bana. Bu camiadan kime gidersen git o adam hakkında adı dışında tek bir şey bilen çıkmaz. Üstelik bu adam Araf’ın sorunu, senin değil. Kurcalama daha fazla.’’

Dişlerimi sıktım.

‘’Sen onun için çalışmaya başladığın an benim de sorunum oldu. Kurcalama diyorsun ama bu hayatın içine giren de sensin, beni davete götürmeyi teklif eden de.’’ dedim. Soğuk bedenimi terk etmişti, öfkenin sıcaklığı damarlarımı eziyordu. Babamın sakin tavrı beni daha da öfkelendirdi.

‘’Çalıştım çünkü eğer istediği şeyi yaparsam bana annenin katilini verecekti. Şimdi seni çağırıyorum çünkü gelsen de gelmesen de herkes seni biliyor. Suat çoktan Orhan’a benimle ilgili her bilgiyi vermiştir.’’

‘’Birbirlerini tanıyorlar mı?’’ dedim. Babam birden bire sorduğum soru karşısında kuşkuyla bana baktı. Artık umursamaz davranmam için çok geçti, üstelik umurumdaydı da. Orhan çocuk istismarından birçok kez yargılanmıştı, belki o sadece dışa yansıyan taraftı. Eğer Suat ve onun arasında bir bağlantı varsa bu bağlantı çocuk istismarı olmalıydı.

‘’Bilmiyorum ama Suat’ın adamını Orhan’ın şirketinde gördüm. Bağlantıları olduğu belli.’’

Ayağa kalkıp odama doğru hızlıca yürüdüm.

‘’Yarım saate hazırlanırım.’’ deyip odamın kapısını kapattım ve kilitledim. Orhan’dan belki bir şeyler öğrenir ve Araf’a yardım edebilirdim, elim telefona gitse de kesin bir şey öğrenmeden haberdar etmemeye karar verdim. Araf’ın numarasını bilmediğimi de o zaman fark etmiş oldum.

Boğazlı, dar siyah elbisemi giyip saçımı at kuyruğu yaptım. At kuyruğunun altını maşayla dalgalandırdıktan sonra saçlarımı hafifçe dağıtıp sabitledim ve dudaklarıma koyu kırmızı bir ruj sürüp gözlerime de maskara uyguladım. Deri ceketimi de üzerime alıp odamdan çıktım. Babam televizyon izliyordu.

‘’Hazırım, çok günlük olmadı değil mi?’’

‘’Hayır, gayet güzel olmuşsun.’’ deyip televizyonu kapattı. Bana bakmamaya özen gösteriyor gibiydi, yanımdan geçip gitti ve ayakkabılarımızı giyerken de bana bakmadı.

‘’Bir şey mi oldu, baba?’’

‘’Hayır.’’

Önüne geçip merdivenlerden inmesini engelledim. Gözlerime bakmak zorunda kaldı ve gözlerinde gördüğüm hüzün duraksamama sebep oldu. Bunu beklemiyordum, yaşanmışlıkların izleri irislerine gizlenmişti.

‘’Annene çok benziyorsun, kızım.’’ dedi ve gülümsemeye çalışırken burnumu sıktı. ‘’Seninle gurur duyardı.’’

Yanımdan geçip gittiğinde beni annemin hayaletiyle baş başa bıraktı. Buruk gülümsememi dolu gözlerim tamamlıyordu. Gerçekten benimle gurur duyar mıydı merak ettim, ona layık bir evlat olabilmiş miydim? Yutkunup merdivenleri indim ve babamın çağırdığı taksiye bindim. Yol boyunca annemle yan yana oturduk ve babamın özlemini hissettik, gözlerinden kaybolup giden neşe annemin güçsüz parmaklarının arasında asılı duruyordu.

‘’Ailen bu işlere tekrar bulaştığını biliyor mu?’’ dedim. Telefonumu çantamın içine atarken saatin iki olduğunu görmüştüm. Ayaklarım topuklu botlarımın içinde rahat olsa da dar elbisemden dolayı küçük adımlar atmam gerekti. Soğuk hava elbiseden açıkta kalan bacaklarımı ısırdığında babam da küçük adımlarıma uyum sağlayarak yanımda yürüyordu.

‘’Beni evlatlıktan reddetmelerinin üstünden çok uzun süre geçti. Artık bir bağlantımız yok.’’ deyip koluna girmem için duraksadı. Neredeyse onun boyuna gelmiştim ama yine de benden uzundu.

‘’Beni Orhan Bey’le tanıştıracak mısın?’’ dedim. Kinayeli bir şekilde sorduğum soru karşısında babam göz devirdi.

‘’Tanışmak için yanına geleceğine eminim.’’

Otelden içeri girip hilal şeklindeki merdivenlerden yukarı çıktık. Elim ahşap tırabzanda gezdi ve zambak kokusu içkiyle karışık bir şekilde bizi karşıladı. Uzun ahşap kapıları açan görevliler hoş bir gürültüyü de kulaklarıma taşıdılar. Herkes birbiriyle gülüşüyordu, etrafı kulağı rahatsız etmeyen mırıltılar kaplamıştı. Ahşap döşemeler dışında her yerin şampanya rengi olduğunu gördüm, yuvarlak masaların süsleri, duvarlar ve işlemeler. Hepsi aynı tondaydı ama yine de göze hitap ediyordu, babam beni başkalarıyla konuşmak için çekiştirse de kolumu ondan kurtardım ve kapıdan uzaklaşıp boş bir masanın yanına gidip orada bekledim. Her yeri görebileceğim bir yerdi ve etrafı inceleyebilirdim.

Çoğu kişiyi tanımasam da bazılarını gazete manşetlerinden biliyordum. Yüzlerine yerleştirdikleri gülümsemeleri gerçeği bilerek izledim. Araf’ın sözleri zihnimde yankılandı.

‘’Yüzlerine bir bak, neredeyse kusursuzlar. Ama hepsinin sakladığı birçok kirli sırrı, pahalı dış görünüşlerinin altında yatan beş para etmez ruhları var. Parayı onlardan çekip aldığında derisi ve etleri çekilmiş bir varlıktan başka bir şeyleri kalmıyor ellerinde.’’

Bunu bilerek onları izlemek, korku filmi izlemekten farksızdı. Maskelerinin altında çürük ruhları kokuyordu ve pahalı ayakkabılarının altında vebalini aldıkları insanları eziyorlardı. Daha fazla bakmaya katlanamadığımda ceketimi çıkarıp bakışlarımı masaya çevirdim.

‘’Küçük hanım.’’ dedi bir ses. Gözlerim yavaşça karşımdaki adamın yüzüne tırmandı, gereğinden fazla zayıf olan vücudunun getirisi çok bol gelen bir spor ceket ve kot pantolon olmuştu. Yine de acar bakan koyu renk gözleri hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığını yansıtıyordu. Orhan Lerin karşımda durmuştu ve tebessümü yüzünde yerini bulmuştu.

‘’Orhan Bey.’’ diye karşılık verdim. Elime uzanan eli ve parmak boğumlarıma değen dudakları gerilmeme yol açtı. Yine de gülümseyip rahat bir tavır sergiledim. Babam ve onun gibi takım elbise giymiş adamların bir köşede toplandığını gördüm, hepsi böyle bir davet için fazla resmi giyinmişti.

‘’Sizi partimde görmek ne hoş bir sürpriz. Katılmazsınız diye umuyordum.’’

Yanımıza gelip kısaca selam veren adamı fırsat bilerek ses kaydını açtım ve telefonu ters çevirdim. Karşımdaki adam bana döndüğünde yüzünde geniş bir sırıtış vardı.

‘’İşime yarayacak bağlantılar kurma isteğimi çok görmezsiniz diye umuyorum. Bu camiada güç hayatta kalmak demek.’’ dedim. Orhan hafif bir kahkaha atarak beni onayladı. Dirseğini masaya yasladığında gözüm telefonuma kaydı, gergindim. Çünkü ağzından nasıl laf alacağımı ve konuya nasıl geleceğimi bilmiyordum.

‘’Babasının kızı, ha?’’ dedi. Burun kıvırdım, merak kıvılcımları harelerini sardığında doğru bir şey yaptığımı anladım.

‘’Pek sayılmaz. Babam sadece işine yarayacak kısımla ilgilenip kenara çekilir.’’

‘’Peki, siz?’’

Taciz manşetleri gözümün önüne gelirken kusma isteğimi bir kenara bırakıp ileriye doğru adım attım ve aramızdaki mesafeyi azalttım.

‘’Elini taşın altına koyması gerektiğine inanan biriyim. Güç istiyorsan bazı şeyleri göze alman gerek.’’ dedim. “Bu arada hakkınızda çıkan kötü haberleri duydum, umarım işinize yaramıştır.”

O an gördüm. Siyahlara bürünmüştü, siyah kot ceketinin cebine telefonunu koyarken gözleri çevreyi taradı. Aynı anda adrenalin vücudumda kol gezmeye, kalbim göğüs kafesime tekmelerini savurmaya başladı. Sakalları uzamıştı, sanki onu bir yıldır görmüyordum ve sanki o kadar çok şey yaşamıştık ki özlemim bir o kadar yakıcı olmuştu.

“Anzelha?”

Koluma değen elle yerimde sıçradım ve zihnim tekrar odak noktasını bulup netlik kazandı.

“Pardon, ne demiştiniz?” diye mırıldandım. Araf Kantürk bana bakmadı.

“İşime yarayacağını nereden çıkarttığınızı sormuştum.”

“Yapmayın Orhan Bey, çevrenizdeki herkes gibi siz de çok iyi biliyorsunuz. Bu camiada kötü şöhret gücü de beraberinde getirir.” dedim. Konuşmam hızlı, kelimelerimin vurgusu aceleciydi. Artık karşımdaki adamın sorularına yanıt vermek ya da onunla vaktimi öldürmek istemiyordum. Belli ki Araf da bu adamın Suat’la bir bağlantısı olduğunu biliyordu.

“Bu şöhretin gerçekliği sizi rahatsız etmez mi?”

Araf garsondan aldığı içkiyi bir yudumda içip yenisini aldı. Kalabalığın içine karışırken gözlerim onu takip etti. Arkasında Gökhan ve Kath ilerliyordu. Bir yanım onun yanına gidip manasız da olsa selam vermek istiyordu. Kehribarlarının odağı olmayı özlemiştim, boş bakışlarına anlam yüklemeyi bile özlemiştim. Bana baktığında gözlerinin değdiği her yere buzdan ateş parçaları düşüyordu sanki, bu etkiyi onu görmediğim haftalarda kabullenmiştim. Zor olmuştu ama inkar edilmesi güçtü.

“Hayır, etmez.” derken gözlerimi Araf’tan ayırmadım. Sayamadığım bardağı alırken Kath ona bir şeyler söyledi ama Araf ona bakmadı bile. İçki içmesini engellemesi gerektiğini hatırlıyordum, neden içtiğini ise tahmin edemiyordum.

“O halde,” dedi Orhan. Eli belime yerleşince gözlerim hızlıca gözlerini buldu. “Güç sahibi olmanıza yardımcı olabilirim, küçük hanım. Söylediğiniz şeyler bir kız çocuğuna göre fazla idealist.”

Tiksintiyle geri çekildim, belimdeki elini sertçe ittirdiğimde buna sinirlenmek yerine tebessüm etti. Sıktığım yumruğum yüzündeki tebessümü kana boyamak için can atıyordu.

“Dikkat et, Lerin. Bir bakmışsın herhangi bir kız çocuğu gelmiş ve seni ideallerine yem etmiş.” dedim. Sesim soğuk ve tehditkardı. Bazı anlarda içimde başka birinin ruhu hapsolmuş gibi hissediyordum. Benim aksime o her şeyle başa çıkabilirdi ve herkesi kanatabilirdi. Öyle bir an geliyordu ki onun bu keskin karakteri boğuyordu beni, ikimiz ortak bir bedeni paylaşamıyorduk ve taşıp dağılacak gibiydik.

“Baban seni arıyordu.” dedi Gökhan. Orhan’ın bir şey söylemesine fırsat olmadan bir anda yanımızda belirmişti. Gözlerindeki uyarı sinyallerini görmezden geldim.

“Beni burada bulabilir.”

“Araf Kantürk’le görüşüyor musun hâlâ?”

Ben Gökhan’a bakıp konuşurken Orhan da bana şaşkınca bakıp bu soruyu sormuştu. Gökhan gözlerini benden ayırmadı ama ben Orhan’a bakıp gözlerindeki panik kırıntılarını sükunetle topladım. Tenime değen buzdan ateşleri hissettiğimde derin bir nefes aldım. Göremesem de bana baktığını biliyordum.

“Hayır, babamı kurtarabilmem için bir araçtı sadece. Bunun da boşa bir çaba olduğunu geç de olsa anladım ve siz de babamı tanıyorsunuz. Bunu göz önüne alarak Araf’la görüşmeyeceğimizi bilmeniz gerekir.” dedim. Paniğin son kırıntılarını da toplamışken, Orhan’ın zihnindeki çarkların babamı, Suat’ı ve birbirlerinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini düşündüğünü neredeyse görüyordum. Bir süre sonra bu düşünceler onu ikna etti. Aldığım nefes ciğerlerim patlamadan önce tekrar dışarı çıktı.

“Buna sevindim.” dedi ama Gökhan’a hala şüpheci bir tavırla bakıyordu. Gergin ortam devam ederken babam yanıma geldi ve beni büyük bir yükten kurtardı.

“Kızımla tanışmışsınız.” deyip Gökhan’ı geride bırakacak şekilde yanımda dikildi. Gökhan ileriye baktığında Araf’tan onay beklediğini anladım. Oraya bakmaya, Araf’la göz göze gelmeye cesaretim yoktu. Kendimi garip bir şekilde kaybolmuş hissediyordum, olmam gereken yerden çok uzaktaydım. Kalbim olması gerektiği gibi atmıyor ve gözlerim bakması gereken yere bakmıyordu.

“Evet, Kurtiz. Kızın bize çok şey katabilecek biri.” dedi. Babam sahte bir şekilde gülümsese de gözleri beni bulduğunda ne yaptığımı sorgulayan bakışlarını gördüm.

Gecenin ilerleyen saatleri yeni insanlarla tanışarak geçti, babam bir daha yanımdan ayrılmadı ama bu hareketi Orhan’ın gittiği her yerde gözlerini üzerime dikmesine engel olmadı. Araf’ı bütün kalabalığı taramama rağmen sadece iki kere görebildim. Çektiğim dikkatten dolayı rahatsızlığını belime sardığı gergin koluyla bana yansıtan babam histerik bir kahkaha atmama neden olacaktı neredeyse. Yanımda duran genç bir kadın da başka bir masaya geçtiğinde babam bana döndü.

“Ne yaptığını farkında mısın sen?” dedi. Sıkıntıyla bir nefes verdim.

“Dikkat çekmemi istemiyorsan beni böyle ortamlara davet etmezsin. Eğer böyle ortamları benden uzak tutmak istiyorsan da böyle adamlarla iş yapmazsın. Bana kızacağına kendi tercihinin sonuçlarına katlanmaya bak, baba.”
Zehirli bir yılan gibi tıslayarak çatallı dilimi babama uzattım. Zehrimi akıtmak için fırsat kolluyor gibiydim ama asıl sorun şuydu ki akıtacak zehrim kalmamıştı. Hepsini kendi içime akıtıp zehrimle kendimi zehirlemiştim.

“Bu işe neden devam ettiğimi bili-”

“Hayır,” diyerek sözünü kestim. “Annemi bu işe bahane etme. En başta bu yüzden bulaştıysan bile şu an burada olmamızın onunla bir alakası yok. Sen bu hayatı seçtin.”

Onu geride bıraktım, kalabalığın arasında ilerleyip üst kata çıkan merdivenleri tırmandım. Kalabalık her adımımda daha da büyüyor ve beni sıkıştırıyordu, nefes almam lazımdı. Boğuluyordum. Son bir güçle ahşap kapıyı ittim ve terasa çıktım. Şehrin ışıkları ve is kokan havası beni rahatlattı. Ankara’da balkona çıkınca yeşil ve mavi görmezdiniz, sizi temiz bir hava ve kuş sesleri karşılamazdı. Kışın, gri şehrin bulutunu gökyüzüne toplanan kirli duman oluştururdu. Korna sesleri ve kalabalık ise bitki örtüsünü. Yine de, Ankara’yı severdim.

Soğuk hava ciğerlerime ulaştı, uyuşan ve uykuya yatan vücudumu canlandırdı ve kanımın tekrar damarlarımda aktığını hissettim. Elime aldığım ceketi giydiğimde korkuluklara yaklaşıp çevreme bakındım, gökyüzü laciverte çalıyordu. Gün birazdan doğardı ve bunu görecek olmam ayrı bir huzur aşıladı zihnime. Kollarımı kendime sarıp ısınmaya çalıştım.

“Şafak söktü sökecek,” dedi bir ses. Vücudum soğuğa çıktığında verdiği gibi otomatik olarak bu sese tepki verdi. Gözlerimi kapattım, rüzgar yüzümü soğuğuyla arşınlarken, sırtıma değen kehribar bakışlar sıcaklığı vadetti.

“Bir kıymık kopuyor ufuktan. Bizim olan bir dünyada, duyan ve susan, umudun ve sabrın vakti yok artık. Suyun ve ekmeğin vakti yok.” diye devam etti. Yüzümdeki sıcak tebessümle ona döndüm. Birkaç adım geride, bu dünyaya ait değilmişçesine bana bakıyordu. Kalbim bir süre atmayı bıraktı, o an gözlerini kırpıp kor ateşimi benden aldı ve gözlerini açtığında kalbim göğüs kafesimi acıtarak tekrar atmaya başladı.

“Acının içinden geliyor sevinç. Ve gecenin içinden aydınlık.” dedim. Okuduğu şiir, onun dilinden çıktığı gibi dökülmemişti benim dudaklarımdan. Gece rengi saçları rüzgarda dağıldı, yanıma gelip bana dönerek bekledi. Vücudumu ona döndürdüm, kendime sardığım kollarım titreyen ellerimi gizlediği için minnettardım. Artık soğuktan dolayı titremiyordum. Rüzgar tarif edemediğim kokusunu bana taşıdı, alkolle karışmıştı ama yine de ciğerlerimi bu kokuyla doldurup nefes almayı bırakma isteğimin önüne geçemedi. Nasıl bu kadar güzel olabilirdi?

“Biliyorsun.” dedi. Haftalardır duymadığım sesini duyan zihnimde kol gezen tilkiler halay çekmeye başlamışlardı.

“İçki içmişsin.” diye mırıldandım. Gülümsedi, gözlerim gülümsemesinde takılı kalırken dudağının hemen yanında beliren ufak gamzesi bana merhaba dedi. Araf gülümsemesi yüzünden hafif hafif silinirken gözlerini yüzümde gezdirdi. Parmağını birkaç kez şakağına vurup gözlerini tekrar gözlerime hapsettiğinde nefesimi tuttum.

“Burası, lâl. Uyuşması gerekiyor.”

Artık sesinde duyduğum çaresizliği ben mi hayal ediyordum yoksa gerçekten orada, sanki ayağından asılmış bir kurban gibi duruyor muydu bilmiyordum. Uydurma olmasını diledim, çaresizlik bu tona yakışmıyordu.

“Neden içmekten kaçınıyordun peki?” dedim, onun çaresiz yanından kaçmaya çalışan yanım sesimin titremesine sebepti. Gözleri kısıldı, çok soru sorduğumu söyleyeceğini düşündüm ama sadece beni izledi. Sanki zihninde kendi mahkemesini kurmuştu, onu en acımasız şekilde yargılayan ondan başkası olamazdı.

“Neden buradasın?”

“Babam burada.” dedim, neredeyse sorusuyla aynı anda cevap vermiştim. Kuşkuyla kaşları çatıldı, ellerimi birbirine kenetleyip gözlerimi gözlerinden çekmemek için çaba sarf ettim. O yanımda değilken bu diyaloğu hayal etsem kesinlikle kendimi daha güçlü dururken düşünürdüm. Şimdiyse gözlerinin yarattığı psikolojik baskıyla bedenim iki büklüm olmak istiyordu. Dik durmak için çok büyük çaba sarf ettim ama kehribarların karşısında eriyen buzdan farksızdım.

“Orhan Lerin’in aradığın adam-”

“Suat.”

“Evet, Suat. Onunla bir bağlantısı olduğunu öğrendim ve yardım etmek istedim. Ama belli ki sen çoktan biliyormuşsun bunu.”

Manzaraya bakıp alaycı bir şekilde dudaklarını ıslattığında kaşlarım çatıldı. Benimle dalga mı geçiyordu? Boş bakışlar bana döndüğünde yüzü de tekrardan ciddileşmişti. Uyum sağlayamıyordum, bir saniye sonra farklı bir ruh haline bürünebiliyordu.

“Bu işten uzak dur.” dedi. Sesi soğuk ve mesafeliydi, bana Emre’nin nerede olduğunu sormak için mekana gittiğimde gördüğüm Araf’ı anımsattı.

“Ama…”

“Lâl.”

Nasıl olmuştu bilmiyordum, dip dibeydik. Giydiğim topuklu ayakkabılar sayesinde alnım burnuna geliyordu ve aramızda birkaç santimden fazlası yoktu. Aldığım nefes ciğerlerime hapsoldu, bu yakıcılık karşısında öksürmek istedim ama ciğerlerim bu komutu reddetti. Nefes alsam, Araf’ın nefesini içime çekecektim. Kalbimin sesini duyduğunu biliyordum, öyle ki megafonu göğsüme dayasam daha az ses çıkardı, beynim kalbimi azarladı ama o da uyuşmuştu. Yutkundum. Araf’ın gözleri çehremden gözlerime tırmandı. Gözlerini bu kadar yakından ilk kez görmüştüm ve düşünebildiğim tek şey tutunacak bir yere ihtiyacım olduğuydu. Bal gibiydi, ateş gibi, lav gibi. İrislerine kazınan çizgiler ve benler benim gözlerimin sadeliğini suratıma çarptı. Düz kahverengi. Yoğun ve uzun kirpikleri gözlerini sarmıştı. Ona tutunmak istedim çünkü yakınımda tutunabileceğim ondan başka kimse yoktu. Bir yandan bu yakınlıktan kurtulmak istiyordum, yakıyordu ve midem büzülmüş gibi hissediyordum. Bir yandan da ellerim ona tutunmak için harekete geçmişti bile, sanki bu anın gerçekliğinden sadece ona dokunarak emin olabilecektim. Tereddüt ettim çünkü kendisine dokunulmasını sevmediğini anlamıştım. Bu sadece Mert için geçerli değildi, Araf da sevmiyordu. Dokunursam kaçacak diye korktuğumdan olsa gerek, ellerim tekrar yana düştü. Ama Araf’ın eli elmacık kemiklerime doğru uzandı, izin ister gibi bakıyordu ama gözlerimle onu onaylayacak ya da reddedecek potansiyeli kendimde bulamadım. Korkuyordum, dokunduğu yerden parçalara ayrılacaktık, aramızda esen rüzgarın pençesine kapılıp toz olacaktık sanki. Yoğun hislerimden dolayı kalbim patlayacak sandım. Araf da gerçek olduğumdan emin olmak ister gibi uzandı bana, verdiği nefesin meltemini saçlarımda ve alnımda hissettim, gözlerim bu melteme kendini bırakmak istiyor gibi kapandı. Araf’ın gözlerinin karşısında durmaktan utanmışlardı. Kızamadım, haklıydılar.

“Araf, bulduk çocukları.”

Sanki etrafımızda bulunan ve bizi dünyadan soyutlayan o küçük baloncuk Oğuz’un sesiyle parçalara ayrıldı. Ben kafamı çevirip Oğuz’a baksam da Araf gözlerini benden çekmedi. Oğuz kapıdan kafasını uzatmış yaramazlık yapan küçük çocuk gibi pişman bir ifadeyle bana bakıyordu. Onu rahatlatmak için gülümsemeye çalıştım.

“Geliyorum.” dedi Araf. Benden uzaklaştığında boşluğa düşmüş gibi hissettim. Soru sormama fırsat vermeden Oğuz’a doğru yürüdü ve çok beklemeden bende arkasından gittim.

“Hangi çocuklar?” dedim. Araf terasa çıkan merdivenlerin yanına geçip kalabalığı gözlemlerken soruma cevap vermedi. Oğuz ise telefonda biriyle konuşuyordu. Adamları ayarlamaya çalıştığını düşündüm.

“Oğuz, dört kişi Orhan’ı ve adamlarını gözlemek için burada kalsın. Diğerleri arabaları sessizce arkadan dolaştırsınlar, acele et.” dedi Araf. Beni belimden hafifçe kalabalığa doğru iterek uzaklaştırdı.

“Babanın yanına git.” dedi. Gözleri ateşten boncuklardı sanki.

“Ama-”

“Git.” dedi ve Oğuz’la beraber aceleyle uzaklaştılar. Kalabalığa döndüğümde Yavuz’la göz göze geldim, partiye yeni giriş yapıyordu. Gece ilerlemeye devam ettikçe ışığın kısıldığını ve müzik sesinin arttığını fark etmiştim. Ama Yavuz’un beni görmek için ışığa ihtiyacı yok gibiydi, bu düşünce beni ürpertti. Tebessüm ettiğinde karşılık vermedim ve kalabalıkta babamı aramak için gezinmeye başladım.

İki el silah sesi duyuldu. Babamı içeride bulamayınca dışarı bakmak için kapıya yöneldiğim sırada avluda yankılanan ses herkesin bir saniye içinde panikleyerek koşuşturmasına sebep oldu. Omzuma çarpıp geçen insanlar arasından ne olduğunu çözmeye çalıştım ve tırmandığı ağaçtan inip kalabalığa karışan Gökhan’ı gördüm, kargaşa çıkarıp ilgiyi başka kaydırmak için yapmışlardı. Ani bir hareketle kalabalıktan ayrıldım ve binanın arkasına doğru koşmaya başladım. Koşarken arkama bakıp dikkat çekip çekmediğimi kontrol ediyordum ama bu karmaşada kimse dönüp bana bakmadı bile. Garaj olduğunu tahmin ettiğim yere doğru koştum, birkaç tane araba kapısı açık şekilde duruyordu ve kapının yanında olması gereken alarmın yerinde sökülmüş kablolar vardı.

“Araf?” dedim. Küçük çocukların hıçkırık sesleri arabalardan dışarı taştığında onları yeni görmüştüm. Arabalardaki koltuklarda birbirlerine sarılarak oturuyorlardı, çoğunun üstündeki kumaş parçalarına kıyafet bile diyemezdim. Gördüklerimden en büyüğü on yaşlarında olmalıydı, yüzlerinde ve bedenlerinde çürük izleri vardı. Kurumuş kan lekeleri güzelliklerini gölgeliyordu. Bana odaklanan bütün gözlerde korkunun kirli ayak izleri vardı, hayalimde canlandırmaya bile korktuğum o küçük çocuk karşımdaydı ve bir tane de değildi üstelik. Onun acısını kaldıramayan ruhum bu çocukların acısını nasıl sırtlanabilirdi? Her insan gibi acı verici bu gerçekten kaçmak istedim ilk önce, oysa tek bir gerçek vardı ki vicdanınızdan kaçamazdınız. Bu çocukların ruhları da onları bulan Araf kadar yaralı kalacaktı. Ama kendisine umut bulamayan, ışığı asla göremeyen o küçük çocuk şimdi bu çocuklara umut ışığı olmuştu. Böyle bir vahşeti nasıl saklayabilirlerdi aklım almıyordu.

Araf duvarla kamufle edildiğini açılınca anladığım kapıdan kucağında küçük bir kız çocuğuyla çıktığında gözlerim dolu bir şekilde düşüncelerimde boğuluyordum. Araf’ın gözleri boğulduğum suyu buharlaştırmak yerine ısıttı ve yanmaya başladım, feryadım boğazıma takılan bir kancaydı.

Araf kızı diğer çocukların olduğu arabaya bindirirken kulağına onu rahatlatacak sözler söyledi, sesi hiç duymadığım kadar yumuşaktı. Kız başını sallarken Araf kaydırarak minibüsün kapısının kapattı ve bana döndü, gözyaşlarımı sildiğimde gözlerine de tekrar bakabilmiştim.

“Sana babanın yanına gitmeni söyledim.” dediğinde kadifemsi sesi yerini demir sertliğinde bir tona bıraktı. Yutkunarak titreyen ellerimi birbirine bastırdım.

“Bu çocuklar…” sesim çıkmadı. Yutkunduğumda konuşabileceğimden bile emin değildim. “Bu çocuklar.”

“Arabaya bin.” dedi. Sürücü koltuğuna geçtiğinde ben de aceleyle yanındaki koltuğa yerleştim. Araf garajdan çıkarken diğer iki minibüs de bizi takip etti. O arabaların da böyle çocuklarla dolu olduğunu bilmek tarifsiz bir duyguyu beraberinde getiriyordu.

“Onlar,” diyebildim en sonunda. Kaybolan sesimi yeni bulmuştum. “Ben…”

Ne diyebilirdim? Neden buradalar, nasıl buraya geldiler, ne zamandır bu haldeler, onlarla ne yapacaksın, neden polisi aramıyoruz, neden, neden ve neden. Kusmak istiyordum. İçime akan irini kusmak ve temizlenmek istiyordum, kadar kirliydim ki bedenime her baktığımda kendimden tiksiniyordum.
“Birçoğunun ailesi yok, olanların da…” duraksadı. “Onları tedavi ettirdikten sonra yetimhanelere bırakmak zorundayım. Psikolojik destek aldıklarından emin olacağım, ne zamandır bu halde olduklarını bilmiyorum ve yaptıkları şeylerin ne dereceye ulaştığını da.”

Başımı salladım. Arkaya baktığımda siyah camdan sadece yansımamı gördüm, Araf gözlerini yoldan ayırmasa da kontrolünü kaybetmemek için kendini sıktığını görebiliyordum. Bu çocuklara bunu yapan kişi gülüyordu, önemli bir yere sahipti ve saygın bir insandı. Dilediği gibi dolaşabiliyordu, onunla konuşmuştum. Avucumu ağzıma bastırıp camı açtım, nefes alamıyordum. Elim boynuma indi ve boğazımı sıkan görünmez eli gevşetmeye çalıştım, üzerime toprak atıyorlardı. Kollarım birbirine dolanmış yosunlar gibi ağır ve kaygandı, kendi tenime değdikçe kül oluyordum ve gözyaşlarım geçtikleri her noktayı kemiriyordu.

“Bunu nasıl?”

Hıçkırdım.

“Nasıl yapabilir, nasıl kimse görmez, nasıl izin verirler?”

Araf’a baktım. Sıktığı dişleri yanaklarına mezar oluşturmuştu, gözleri gözlerime takılı kaldı bir süre, yola dönmeden önce dolan gözlerini ben mi hayal etmiştim bilmiyordum. Ama ben hıçkıra hıçkıra ağlarken sadece yolu izledi.

“Ülkenin ekonomisi, savaş uçakları, tankları ve daha binlerce önemli konusu varken,” sesindeki nefreti soludum. “Kimse hayatı kaymış çocukları görmez, lâl. İktidar savaşı verenlerin sesi bastırır bu çığlıkları, bu caniliği yapanların paraları çocukların mezarı olur. Gülümsemeleri de üstlerine atılan ilk toprak, kimse bu adamların gülümsemesinin ardında yatan şeye bakmaz. İnsanlar kör ve sağır kalmayı tercih eder çünkü eğer gerçeği öğrenirlerse bir şey yapmaları gerekir. Öğrenmek istemiyorlar.”

Direksiyonu sıkan ellerinin beyaz boğumlarından koluna ve yüzüne tırmanan gözlerim bulanık görüyordu. Artık karşımdaki Araf değildi, yaşları gözlerinde tutamayan küçük çocuk gözyaşlarıma eşlik etti. Araf’ın olması gereken yerde iki büklüm oturuyordu ve korkudan titreyen bedenine tek örtü üstündeki kandı. Ona elimi uzatmak istedim ama elimi uzattığım yerden karanlık onun etrafını saracaktı biliyordum. Araf’ın küçük hali gözlerini kapatıp kehribarlardan mahrum bıraktı beni. Bedeninin soğukluğunu hissedebiliyordum, o artık ölüydü. Onun için yapabileceğim tek şey bu çocukların karanlığına ışık tutmaktı. Ama şimdi yapabileceğim tek şeyi yaptım, ağladım. Araf’ın kendi cenazesinde dökmediği yaşları ben onun için döktüm. İkimiz de gözyaşlarımda boğulduk, ölmedik.

“Senin çığlıkların-”

“Sus.” dedi.

Sustum. Ama çığlıkları ikimizin de kulaklarını kanatıyordu, duyuyordum. Biliyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

43okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.