VAVEYLAL kitap kapağı

11. bölüm / 11

VAVEYLAL

BÖLÜM 10

Vaveyla Yazarı: Esra Aydoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BÖLÜM 10

BÖLÜM 10

Zaman akıp gitti, akıp giden suyun içinde duran iki kaya gibiydik ve su aktıkça biz daha dibe batıyorduk. Yerimizden kıpırdamadan birbirimizin sessizliğine nota oluyorduk, bu notalar birleşince yalnızca hüzünlü bir müzik ortaya çıkardı. Bu gerçek canımı yaktı. İlk defa karanlık bana huzur veriyordu ve buradan gitmek istemiyordum, öyle ki elimde olsa zamanın durduğu bu enkazın içinde kalmayı isterdim. Bu evi onarmak istiyordum, bu evi onardıkça Araf’ı da onarmak ve kendime de şifa olabilmek istiyordum. Acı bir gerçek daha beni sarstı, benim için beni onarmaya katlanacak kimse yoktu. Yüzsüz bir tarafım Araf’ın bunu istemesini bekledi ama ondan bunu beklememeliydim. Yine de derinlerde bir yerlerde susturmak istediğim bir taraf gerçeği biliyordu.

“Anzelha.” diye fısıldadı Araf. Gözlerim doldu, kapalı gözlerimin ardında göz kapaklarımı zorlayan yaşları dizginlemek için nefesimi tuttum ama boğazımdaki düğümün yarattığı ağrı daha da arttı. Bencilin tekiydim, Araf’ın bugün öğrendiklerinden sonra bile ilgi görmeyen bir çocuk gibi ağlayacak mıydım?

Sen yaşadığın onca şey arasında onu kendinden önde tutmadın mı?

İç sesimi tokatlamak istiyordum. Araf’ın yaşadıkları yanında benimki neydi? Bu sefer iç sesim beni azarladı, varlığından utandığım yanım acıların kıyaslamasının olmadığını söylüyordu. Yaşadığım şeylerin travmatik etkilerinden ve bunu sindirebilmek için vaktimin olmadığından bahsediyordu. Bu yüzden birinin beni görmesi gerektiğinden, Araf’ın onu gördüğüm gibi beni görmesi gerektiğinden…

“Sus artık.” deyip gözlerimi daha sıkı kapattım, bu sesin baskın çıkmasından korkuyordum. Hangimiz haklıydık?

“Yapma bunu kendine,” dedi Araf. Biliyor muydu? Gözlerimi açtım ve bir damla yaş şakağımdan yastığa doğru aktı.

“Elimde değil.” diyerek fısıldadım, fısıldamazsam ağladığımı anlardı.

“Elinde.” Araf karanlığın içinde beni görebilecekmiş gibi bana doğru döndü. Dizi dizime değdiğinde çekmek için bir hamlede bulunmadı.

“Susuyorsun, kendi içinde yaşadığın çatışmaları bastırıp başkasının acısına odaklanıyorsun. Benim acıma.” Derin bir nefes aldı.

“Ben sandım ki…” Sustum.

“İyi gelmez. Başkasının acısı senin acını örttüğünde kendini içten çürütmüş olursun. Yapma.”

Sesindeki şefkat beni sarıp sarmaladı, aynı zamanda kolumu kanadımı kırıyordu. Gözlerimi karanlıkta az çok seçilebilen silüetine odakladım, zihnim karanlığı aydınlatan kehribarları arıyordu.

“Senin yaşadıklarının yanında benim acı dediğim şey-”

“Lâl.” diyerek sözümü kesti, sesi sert ve toktu, sinirlenmişti. “Ben suyun daha derinindeyim diye kendini nefes alıyorsun sanma. İkimiz de suyun içindeyiz ve sen de boğuluyorsun.”

Hıçkırıklarımı tutamadım, boğuluyordum. O nasıl alışmıştı bilmiyordum ve belki ben de yıllar sonra alışacaktım ama şimdi yaşattığı acının hatırası silinmezdi. Ben ölümü sadece hikayelerde okumuş biriydim ama bugün birisinin ölümünü izlemiştim, katiliyle aynı yatakta yatıyordum. Katilin işlediği başka bir cinayetin mahallinde yatıyordum, katilin mezarı olan bir kuyuda yatıyordum. Araf bir katildi, o zaman neden yanında olmak bu kadar doğru geliyordu?

“Araf…” diyerek inledim, acımın dişlerimin arasından söküp dışarı atabildiği tek şey bu sesti. Dışarı atamıyordum çünkü bunu nasıl yapardım bilmiyordum, annemin kollarını bana dolayıp her şeyin yola gireceğini söylemesini istedim ama o da benim gibi bir yatakta yatıyordu. Babam Araf’a bunu yapanların yanında yer alıyordu. Kimsem yoktu, kendimden başka kimse yoktu. Kollarımı kendime sardığımda üşümem geçmedi. Araf’a sırtımı döndüm, sanki dışarıdan gelen acılara kalbimi kapatıp göğüs kafesimin içinde onu güvende tutabilecekmiş gibi sarıp sarmalandım ama acılar dışarıda değildi. Göğüs kafesimi zorlayıp dışarı çıkmak istiyorlardı, çatlaklardan sızan her şey bir sel darbesiydi.

Araf’ın kolları yavaşça bedenime dolandı, beni kendine çekip sırtımı göğsüne yasladığında itiraz etmedim. Ben hıçkırarak ağlarken hiçbir şey söylemedi. Kendimi evimden alınıp bilmediğim yerlere sürgün edilmiş gibi hissediyordum ve dönüş yolunu kaybetmiştim, içimde süregelen ağırlık yer çekimiyle birlikte artıyordu ve beni toprağın altına çekiyordu. Kayıptım, yolumu bulabileceğim hiçbir işaret yoktu. Hıçkırıklarım iç çekişlere döndü, vücudum zihnimdeki acının yalnızca bu kadarını dışa vurabiliyordu ve yetinmekten başka yapacak bir şeyim kalmamıştı.

Araf’ın varlığına tutundum, bedenime sarılmış kolları güven vadediyordu. Belki yanlıştı çünkü nasıl biri olduğunu benden asla saklamamıştı ama gitmem gereken yol buymuş gibi,onunla yürümem gerekiyor gibi geliyordu. Bizi yaşanılanlar dışında bir arada tutan herhangi bir şey var mı görmek için ilerlemeliydim. Araf’a biraz daha sokuldum, yuva gibiydi.

“Yuva gibi hissettiğin bir yer var mı?” dedim, sesim ağlamaktan çatlamıştı ve hafifçe öksürmem gerekti.

“Bir yer var, artık var.”

Başımı sallayıp acıyan gözlerimi kırpıştırdım.

“Sunumuna dört saat kaldı.” dediğinde ilk önce neden bahsettiğini anlamadım çünkü tamamen aklımdan çıkmıştı. Daha sonra telaşla kalkmaya çalıştım ama örtüye takılan ayağım yüzünden yere kapaklanıyordum.

“Sakin.” Araf kollarımdan tutarak düşmemi engelledi ve benimle birlikte yataktan kaldı, göremesem de ses tonu yüzünden güldüğünü biliyordum.

“Gülme.” dedim ve üstümü düzelttim. Gülmesini seviyordum, güldüğü zaman istemsizce tebessüm etmeye başlıyordum ve şu anda da böyle olmuştu.

“Gülmüyorum.”

“Hâlâ gülüyorsun.”

“İftira.”

“Araf!” diyerek kısık sesle kızdım, gülüşümü saklamak için iyi bir yoldu. El yordamıyla yatağın kenarına tutunarak karanlıkta yolumu bulmaya çalıştım. Bir yandan da cebimden telefonumu çıkarıyordum.

“Anzelha.” Nefesi saçlarımın arasında dolaştı, kollarımı tutup olduğum yerde durmamı sağladı ve ben de onun kollarını tuttum. Teni hep soğuktu ama sıcaklığını bana ulaşan havada hissediyordum, birbirimize yakındık. Keşke gözlerini görebilseydim. Bu dileğimi gerçekleştirmek için telefonumun flaşını açtım ve yanımızdaki yatağa bıraktım. Gözlerini yüzümde hissediyordum, ona bakmadan önce bir süre yüzümde gezinen ılık ateşin keyfini çıkardım. Büyük ihtimalle gözlerim ağlamaktan kızarmıştı ama bu halimden utanmıyordum, aksine Araf’ı beni böyle görmesinden mutluydum. Birbirimizi duvarlarımız olmadan görmek huzurlu hissettiriyordu.

“Adımı çok söylemiyorsun.” diyerek ona baktım. Beklediğim gibiydi, Mustafa’yla yüzleştikten sonra söndüğünü gördüğüm ateş şimdi yine yanıyordu. İçim rahatladı ve bunu ona söylememek için dilimi ısırmam gerekti.

“Lâl,” diyerek dudaklarını ıslattı. “Bu kelimenin her anlamını taşıdığını düşünmüştüm ve yanılmamışım.” dedi. Kaşlarımı çatıp başımı yana yatırdım, bildiğim bir anlamı vardı. Bu anlamda kullanmasını normal karşılayabildirdim çünkü konuşkan biri olsam da kendimle ilgili konuşmazdım.

“İçime atıp konuşmadığım için böyle diyorsun sanmıştım, başka hangi anlamı var?”

Beni serbest bırakıp komodinin üstündeki telefonunu cebine attı ve telefonumu bana verdi.

“Bir ara öğrenirsin.”

Yıkıntıların arasından geçip dışarıya çıktık, hiçbir şey söylemeden arabaya bindim ama Araf’ın arabaya binmeden önce harabeye baktığını gördüm. Onun için yalnızca bir harabe değildi. Ana yola çıkana kadar konuşmadım ama ısıtıcıyı açıp bana döndürdükten sonra esnedim ve konuşmaya başladım.

“Sunuma gelecek misin?” dedim, ışıkta durduğumuzda üstündeki ceketi çıkarıp arka koltuğa attı. Ben üşüyordum ama onun hiç öyle bir sorunu yok gibiydi, sıcak havanın etkisiyle uyumamak için gözlerimi ovuşturdum.

“Belki.”

“Hıhım,” diyerek mırıldandım, kapanan gözlerime inat uyumamaya çalışırken Araf bana baktı, cılız tebessümü dudaklarını süsledi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar çok tebessüm ettiğini görmemiştim ama buna sebep olmak çok güzel bir duyguydu. Gözlerimi kaçırmak ve bu tebessümün tadını çıkarmak arasında kararsız kalsam da bir daha görmem çok zor bir ihtimal olduğu için ikinci seçenekte karar kıldım.

“Bazen küçük kız çocuğu gibisin, bazen cesaretle aptallık arasındaki çizgide gidip gelen biri, bazen de şaşkına çevirecek kadar olgun.” dedi.

Hakkımda herhangi bir yorum yapması şaşırtıcıydı. Şu ana kadar kimse hakkında bir şey söylediğini duymamıştım, her açıdan herkese karşı kapalıydı.

“İçinde bulunduğumuz durum normal değil ki tepkilerim de normal olsun. Nasıl her şeye bu kadar tepkisiz kalıyorsun anlamıyorum.”

“İnsan alışıyor.”

Keşke Araf karşıma alıp anlat dediğimde içini dökebilecek bir insan olsaydı diye düşündüm. O zaman her şey daha kolay olurdu, nerede ne yapmam gerektiğini bilirdim ve Araf düştüğünde onu kaldırmak için orada olurdum. Kaldıramasam da onunla beraber düşerdim. Şu hayatta katlanılamayacak tek şey yalnızlıktı, her ne kadar yalnızlıktan şikayet edersek edelim gidebileceğimiz bir yer vardı. Yolun sonunda bir ışık, çölde bir nehir ve acıya merhem. Araf bu kalabalıkta tekti, bunu onun istemediğini biliyordum. Geçmişte yaşadıkları onu bu duruma getirmişti ve şimdi değiştiremiyordu.

“Umarım ben de alışırım.” dedim.

Güzel yüzü sıkıntıyla gerildi, kalbim göğüs kafesimin içinde Araf’ın onu söküp almasını bekliyordu.

“Alışma, lâl. Alışacak kadar bulaşma.”

Keşke hayatı da kendi gibi kusursuz olsaydı. Gözlerimi ondan çekip boş yolu izledim.

“Sunuma gelmezsen nereye gideceksin?” dedim, yanlış bir şey yapmasından korkuyordum çünkü öğrendiği şeyler tam da yanlış bir şey yapılacak türdendi.

“Bilmiyorum. Sunum için her şeyi hazırladın mı?”

Duş almam ve kıyafet seçmem gerekiyordu ama ben tamamen hazırlıksız yakalanmıştım. Bir sürü önemli isim orada olacaktı ve bu belki de Araf’ı tedaviye ikna edebilmek için en büyük şansımdı.

“Duş alacağım, kıyafetlerimi önceden düzenlemiştim, kağıtlarım düzensiz ama hemen düzenlerim. Sunumla ilgili diğer her şeyi Öykü de ayarlayabilir. Zaten ben düzenlemedim, yani ben düzenledim ama sunumu ben olmasam da yapacaklardı. Fikir benden çıktı tabii-”

“Demek fikir senden çıktı.” diyerek sözümü kesti. Kızmış mıydı? Haklıydı, üstüne gidilmesini istemediği bir konuda üstüne gidiyordum.

“Öyle değil.” diyerek itiraf etmeye niyetlendim ama gülümsemesi sözümü tamamlamamı engelledi. Benimle dalga geçiyordu, kızmadığı için rahatlasam mı güldüğü için sinirlensem mi karar veremiyordum.

“Telaştan ne yapacağımı şaşırdım, bilirsin.” dedim ve arkama yaslanıp gözlerimi devirdim.

“Bilirim.”

Yalan. Araf’ı telaş yaparken düşünemiyordum bile.

“Yetiştiririm. Üç saatim var ve bir saatte yolda gözden geçirsem, hallederim. Değil mi?”

“Seni yarım saat kala evden alırım.” dedi Araf. Ağzım açık ona bakakaldım. Tepkisizliğime karşın bana baktı ve kahkaha attı. Hoş, hafif bir kahkahaydı. Birkaç saniye ikimizin aklından da bütün kötü düşünceler uçup gitmişti. Dalgalar kumsala tekrar vurmadan önce birkaç saniyemiz vardı ve ben bunun bilincinde olarak o saniyeleri büyük bir açlıkla değerlendirdim.

“Yani sunuma katılacak mısın?”

“Katılacağım, kim bilir belki tedaviye ikna olurum.”

“Dalga geçme.” diye mırıldandım. Bunca şeyi onun hastalığını öğrenmek ve ona daha çok yardımcı olabilmek için yaptığımı biliyordu.

“Boşa kürek çekiyorsun. Yardımını istemiyorum.” dedi. Biliyordum, sorun o istemese de ona yardım etmek istiyor oluşumdu. Bu acımaktan değildi. İlk başta onun acısı kendi acımı unutturduğu için bu yola baş koymuştum ama şimdi.

Ama şimdi?

İç sesim dalga geçer gibi art arda bu soruyu sordu. Cevap vermemek için kendimden kaçtım.

“Biliyorum.” dedim. Araf direksiyonu rahatça çevirirken ona bakmamak için yolu dikkatle izledim. Ona bakarsam, kendimden kaçamayacağımı biliyordum.

“Güzel, tek amacın bilgi birikimi olsun.”

Eve gelene kadar başka hiçbir şey konuşmadık. Ben zihnimde iç sesimle saklambaç oynuyordum ama onun ne düşündüğü hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Belki o da kişilikleriyle saklambaç oynuyordu ama onun oyunu daha dehşet vericiydi. Duşta gereğinden fazla oyalandım. Tüm gözyaşlarımı, tüm travmalarımı, tüm titremelerimi suyla birlikte düşüncelerimden dışarı yolladım, faydası oldu mu bilmiyordum ama yaşadıklarımı kaldırabilmek için anca bu kadarı geliyordu elimden. İki farklı dünyayı idare etmek oldukça zordu, birisini seçmek ve ona uyum sağlamak gerekiyordu ama ikisine de uyum sağlayamıyordum. İki yönden de çekiştiriliyordum, dengem bozulmuş ruh halim çökmeye başlamıştı ama titreyen bacaklarımın üstünde dimdik durmakta kararlıydım. Kendime destek olup tekrar ayağa kalkmam gerekecekti ama önceliğim hiç yere düşmemekti.

Sunumuma iki saat kalmıştı, Araf söylediği gibi eve bıraktıktan yarım saat sonra beni almaya geldiyse bekleyeli biraz oluyor demekti. Üstümü yavaş yavaş giyindim, Iris’i, hastaneye götürdüğümüz çocukları, Araf’ın gözümün önünde vurduğu adamı, babamın her şeyi bilmesini ve düşünmemem gereken onlarca şeyi düşünüp duruyordum. Silah sesi tekrar kulaklarıma doldu ve adamın yüzüme sıçrayan kanıyla beraber annemin yerde yatan cesedini gördüm.

Derin bir nefes…

Ciğerlerim daha fazlasını kabul etmeyene dek havayı içime çektim. Temizdi, kan kokmuyordu. Bunu kaldırabilirdim. Kabusları kaldırabilirdim, gördüklerimi kaldırabilirdim, daha fazlası gelse altından kalkabilirdim.

Gözyaşlarımı silip siyah dar pantolonumu ve beyaz gömleğimi giydim. Lacivert ceketimi üstüme geçirdikten sonra saçlarımı kurutup hafifçe dalgalandırdım, aynada kendi gözlerime bakmamak için yoğun bir çaba sarf etmem gerekiyordu ama bunu başardım ve saçlarıma odaklandım. Göz makyajımı yaparken aklım tamamen farklı konulardaydı ve kendimle yüzleşmeden aynanın karşısından çekilebildim. Bu benim için büyük bir zaferdi.

“Dosyam, sunum kağıtlarım, çantam, telefonum…” kendi kendime mırıldanarak unuttuğum bir şey olup olmadığını kontrol ettim ama görünürde bir şey yoktu. Hızlıca evden çıkıp topuklu ayakkabılarımı giydim ve merdivenleri indim. Araf’ı neredeyse bir buçuk saattir bekletiyordum. Gitmiş olması bile muhtemeldi.

Arabası beni bıraktığı yerde duruyordu, tökezlememek için dikkatlice merdivenlerden indim ve arabaya doğru yürüdüm. Araf çevremde olduğu zamanlarda olanların gerçekliği daha da artıyordu ve bunu ardımda bırakamıyordum, diğer yandan üstüme hücum eden şeylerle aramda bir duvar örüyordu ve her şey ördüğü duvarın arkasında kalıyordu. Bu hissin yanlış olabileceği düşüncesi, duvarın aslında orada olmama ihtimali çok korkutucuydu.

Kapımı açmak için eğildim ve açmadan önce duraksadım. Uyuyordu. Başını kapıya yaslamıştı, huzurlu görünüyordu ve bu onu uyandırmamam için yeterli bir sebepti. Oğuz uyumadığını söylemişti ve bu uyuduğu nadir anlardan biriydi, gözlerinin altındaki morluklar dikkatimi çekti. Yorgundu, zihninde nelerle uğraşıyordu çok merak ediyordum. Dışarıdaki belalardan daha kötüsüne sahipti, kendisine.

Kapıyı açıp açmamak arasında tereddütteydim, açsam uyanır mıydı? Onu uyandırmamak için kendim mi gitmeliydim? Bildiğim tek şey burada kalmak istediğimdi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve kapıyı yavaşça açarak koltuğa oturdum. Hareketlerimi olabildiğince yavaş ve sessiz sürdürüyordum çünkü uyanması son istediğim şeydi. Beklediğimin aksine Araf uyanmadı, nefesimi vermeye bile çekinerek kapıyı kendime doğru çektim ama tam olarak kapatmadım. Elimdekileri kucağıma koyarak ona döndüm ve güzel yüzünü izlemeye koyuldum.

Ona baktığımda canım yanıyordu. Bu duyguyu derinlerde tutmak için çok uğraşmıştım ama gözlerime bakmadığında böyle düşünmek daha kolaydı. Şu an ona acıdığımı düşünürdü ama hissettiğim şey pişmanlıktı. Sanki yapabilecekmiş gibi Araf’ı korumak istiyordum, iyileştirmek ve yalnız olmadığını hissettirmek. Çukura düşmeden önce onu tutmak için orada değildim ve bunun için pişmandım. Bu çok saçmaydı, ona söyleyecek olsam bana gülerdi ama bu pişmanlık göz pınarlarımı zorlayacak güçteydi. Parmaklarım sızlayarak ona uzandı, sanki ona dokunduğumda tenime yayılacak olan hissi ezelden beri biliyorlardı ve bunun özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı. Yasak meyveye uzanır gibi, kuralları çiğniyor gibi, cennetten kovulacağımı bilir gibi uzandım ona. Parmaklarımın sızısı işte o zaman geçti. Teni soğuktu, tıpkı elleri gibi. Parmaklarımı yavaşça saçlarında dolaştırdım ve şakağından aşağıya inerek hafif uzamış sakallarında gezdirdim. Gözleri titreşerek açıldığında elimi çekmek için geç kalmıştım. Buğulu gözleri karşıya bakıyordu ve kendine gelebilmesi için birkaç saniye geçmesi gerekti, benim elimi çekmeme gerektiğini idrak etmem için de yeterli bir süreydi.

“Ben… Özür di-” mırıldanarak elimi çekmek için hareketlendim ama bana izin vermedi ve elini elimin üstüne koyarak avucumu yanağına bastırdı.

“Hayır, dur.”

Aldığı nefes ciğerlerimin prangasını çözmüş gibi ben de derin bir nefes aldım, parmaklarının altındaki parmaklarım yavaşça tenini okşadı. Araf gözlerini kapattığında dikkatle onu izliyordum, keşke gözlerini açsaydı ve bu sefer ne hissettiğini gözlerinde görebilseydim. Ama bu bile yeterdi, bir şeyler değiştiğini gözlerine bakmadan da anlayabiliyordum. Beraber geçirdiğimiz her anda bir düğümü çözüyorduk.

Bir süre sonra elini elimin üstünden çektiğinde ben de geri çekildim ve arkama yaslanarak kucağımdaki dosyalarla oyalandım. Anlık bir şeydi, aramızda bir aura beliriyordu ve belirdiği gibi hızla kayboluyordu. O arabayı çalıştırırken ben de kapımı kapatıp camdan dışarı, kaldırımdaki çizgilere baktım.

“Acıkmışsındır.” deyip bana sandviç ve meyve suyu uzattı. Sandviç en sevdiğimdendi ve meyve suyu da vişneliydi. Tesadüf olmadığını biliyordum ama bunları sevdiğimi nereden bildiğini sormama gerek kalmadan kendini açıkladı.

“İstanbul’a giderken bunlardan yemiştin.”

Başımı olumlu anlamda sallayıp sandviçi açarak yemeye başladım. Güneş çoktan doğmuştu ve yollar kalabalıktı, bir süre hiç konuşmadık ve ben de rahatça yemeğimi yedim. Arada bir ona bakmaktan kendimi alamıyordum ve bunu her fark ettiğimde kendime kızarak tekrar önüme dönüyordum. Araba hareket etmeden önce yaşanan anın gerçek olduğuna dair elimdeki tek kanıt hızla atmaya devam eden kalbimdi.

“Bardayken benden süt istemiştin ve içine tuz da atmıştın. Neden?”

Birbirimizi gördüğümüz andan beri yaşanılan her şeyi tek tek gözümün önünden geçirirken bu anda takılı kalmıştım. Eli saçlarına gitti, alnına düşen saçlarını geriye atarken hafifçe gülümsediğini gördüm.

“Kontrolümü kaybetmeye yakın olduğum anlarda kontrolü geri kazanmama yardımcı oluyor. Bunun nedeninin geçmişe dair hatırlamadığım anlardan birinde olduğunu düşünüyorum.” diyerek açıklama yaptı. Gereğinden fazla dikkatli dinliyor olmalıydım çünkü cümlesini bitirdiğinde bana baktı ve yeniden gülümsedi.

“Parçaları birleştirmeye çalışıyorsun.” diyerek düşündüğüm şeyleri teyit etti. Öyle yapmaya çalışıyordum ama az bilgiye sahiptim. Bunun için Araf’tan şikayetçi olamazdım çünkü ne sorsam açıkça cevaplamaya gayret ediyordu.

“Hatırlamadığın bir dönem var,” dedim, Oğuz’un söylediklerini hâlâ hatırlıyordum. “Bu dönem belki de kişiliklerin oluşmasının sebebi. Sen de kişilikleri kontrol edebilmek için süt ve tuzun zihninde kilit görevi gördüğünü düşünüyorsun çünkü…?”

Pes ederek sesli bir şekilde nefes verdim. Araf arabayı durdurdu ve bana doğru döndü, gözlerimi ondan çekmedim. Bilmek istediğimi ama ona her şeyi soramadığımı görmüyor muydu? Geçmişle ilgili ne zaman konuşsak gözlerinde gördüğüm boşluktan korkuyordum, bu yüzden her şeyi anlatmasını isteyemiyordum ama her şeyi ondan duymak da istiyordum.

“Bana yardım edemezsin.” dedi. Sesi sanki yardım edebilecek olmamı diler gibiydi. Biliyordum, bir şekilde biliyordum işte. Ona uzanan bir el görmeye ihtiyacı vardı ama elini uzatan olmamıştı ve sırf bu yüzden kimsenin ona yardım edemeyeceğini düşünüyordu. Yanıldığını ona gösterecektim.

“Araf,” diye mırıldandım, gözlerimdeki kararlılığı görmesini istiyordum. “Gördüğüm şey yardım edemeyeceğim değil, herkese karşı ördüğün duvarların benim için o kadar da sağlam olmadığı.”

Derin bir nefes alıp tüm duvarlarımı indirerek ve bunu görmesini isteyerek gözlerine daha derin baktım. Görmesi gereken şey pes etmeyeceğimdi. Bir şey vardı ve bunu onun da hissettiğine emindim, duygulardan öte bir şeydi bu. Belki bir an, belki unuttuğumuz ya da gözden kaçırdığımız bir nokta. Ama benim burada olma sebebim de duvarlarında sadece benim gördüğüm çatlakların sebebi de bu şeydi.

“Hatırlamadığın o dönemi hatırlayacaksın, o listeyi bulacağız, Suat’ı da bulacağız, babamla ilgili soru işaretlerimi de gidereceğiz ve her şeyi öğreneceğim. Ayrıca, bana ne kadar şunu yapma bunu yapma desen de ve bunu ne kadar istemesem de artık bu olayların içindeyim.”

Gülümseyip arkasına yaslandı ve gözlerini benden çekti, gülümsemesi alaycı ve hareketleri de iğneleyiciydi. Gözlerimi devirip artık değişken davranışlarına alışmam gerektiğini kendime hatırlattım ve arabadan inip konferans salonuna doğru yürümeye başladım. Arkama baktığımda arabadan inmişti, çantamı cihazdan geçmesi için banda bıraktığımda yanıma gelmişti bile. Çantamın kontrolden geçmesini beklerken yanımda durdu ama ona kırgın olduğum için bakmadım. Karamsarlığı insanı deli ediyordu, anlayışla karşılamaya çalışsam da bazen sakin kalamıyordum. Görünenin aksine ben de en az onun kadar değişken bir ruh haline sahiptim ve bu işimizi bazen zorlaştırıyordu. Bundan şikayetçi olup benden uzaklaşır mıydı? Yan gözle ona baktığımda göz göze geldik, aklımda hâlâ aynı soru vardı.

“Bu taraftan,” deyip elini yavaşça belime koydu ve beni sola doğru yönlerdirdi. Gitmem gereken yer orası değildi.

“Hayır, sunum için kontrolleri yapmam gerekiyor.” dedim ama umursamadı.

“Seni birileriyle tanıştıracağım.”

Bekleme salonuna gittiğimizde bütün gözler bizi buldu ve tepki vermeme gerek kalmadan Araf ilginin merkezine oturdu. Kaşlarımı çatarak ne olduğunu anlamaya çalıştım.

“Araf, gelmişsin.” dedi bir kadın, saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı ve kemik gözlükleri vardı. Araf’a doğru yaklaştı ama Araf kendini geri çektiğinde mahçup bir şekilde gülümsemekle yetindi.

“Ah, kusuruma bakma. Uzun zamandır görüşmeyince aklımdan çıkmış.”

Gözleri Araf’ın belimdeki eline kaydı, istemsizce gerildim ve Araf’ın buna tepkisi belimi hafifçe okşamak oldu. Yardımcı olduğu söylenemezdi.

“Zeynep hanım,” Araf’ın sesi herkese kullandığı soğuk tınıdaydı, bana karşı bu tınıyı kullanmadığını şimdi fark etmiştim. “Sizi Anzelha’yla tanıştırayım.”

Kadın içten bir şekilde gülümseyip bana baktı, Araf ismimi söylerken birkaç kişi daha yanımıza gelmişti ve Araf’ın başka bir şey söylemesine gerek kalmadan sohbet ilerlemeye başladı.

“Demek o sensin, bu konferansı hazırlayabilmek için çok uğraştığını duydum. Yoğun bir süreçteyiz, bizi buraya getirecek kadar ısrarcı olman takdir edilesi.” dedi Zeynep ve uzattığı eli sıkarken dernek başkanı olduğunu anladım. İçten gülümsemem dudaklarımı süsledi ve kaçamak bir şekilde Araf’a baktım. Gözleri bendeydi, gülümsememi izlerken tebessüm etti. Konuklarla sohbet ederken yanımdan gitmediği ve bana destek olduğu için minnettardım.

“Geldiğiniz için çok teşekkür ederim, şaşkınlığımı maruz görün çünkü sekreterinizle konuştuğumda buraya gelmenizin imkansız olduğunu söylemişti.” dedim. Sekreteri yanında bana gülümseyip göz kırptı, derneğe katkıda bulunanların destekleri için o kadar peşinden koşmuştum ki arkadaş olduk bile diyebilirdim.

“Sunumunun bir özetini bana okuttuğunda gelmemem haksızlık olur diye düşündüm. Bildiğim kadarıyla tarih bölümü okuyorsun ama araştırmaların ve seçtiğin konu dikkat çekici.”

Konular akıp gitti, bir ara Araf’ın bile şaşkın bakışlarını yakaladım. Takdir dolu bakışlarını saklama gereği duymadı ve ona beni küçümsediğini gösterdiğim için mutluydum. Bunca hengamenin arasında yaptığım araştırmalar ve Araf’ı çözme isteği beni ayakta tutmuştu. Beynimi tüm olumsuzluklara kapatıp üç hafta boyunca her şey yolunda gibi yapabilmiştim ve tabii bu sadece üç hafta sürmüştü. Yeterince iyi değildim, üç hafta çok az bir süreydi ama konunun bilinmezliği ve merakım sayesinde derneğin ilgisini çekebilmiştim. Zeynep Araf’ın durumunu biliyor muydu emin değildim ama Araf’ın bu konuda yaptığı araştırmaların onlara çok yardımcı olduğundan bahsetmişti.

“Araf, seni burada görmeyi hiç beklemiyorduk. Konferansta senin de payın olduğu için mi geldin yoksa?” dedi bir kadın. Ters ters bakmamak için kendimi zor tuttum, bu konferans tamamen kendi çabalarımla oluşmuştu.

“Hayır, destek olmaktan çok Anzelha’yı vazgeçirmek için birkaç şey söyledim bile denilebilir. Gelme sebebime gelince, tam karşınızda duruyor.” dedi. Diğerleriyle birlikte benim de ağzım açık kaldı çünkü benden bahsediyordu. Kendimi toparlayıp hafifçe öksürdüm ve ne yaptığını sorgularcasına ona baktım. Kızardığıma emindim, Araf gülmemek için dudaklarını ıslattığında yavaşça dirseğimi kaburgalarına geçirdim. Tepki vermedi. Araf’tan bekleyeceğim son şey bu sözleri ve gülümseyişiydi. Zeynep dikkatle bizi inceliyordu ve gözlerindeki şaşkınlık ileri boyuttaydı, yanına gidip aynı duyguları paylaştığımızı söylemek istedim. Konuşmaların arasında elime tutuşturulan bardaktaki sudan ufak bir yudum aldım.

“Adının anlamını öğrenebilir miyim? İlk defa duyuyorum.” dedi Doğan bey. Derneğin aktif üyelerinden biriydi ve buradaki kalabalığın çoğunu ona borçlu olduğumu söyleyebilirdim, psikolojiyle ilgili tanıdığı kim varsa toplayıp gelmişti.

“İbrahim ve Zeliha’nın hikayesini bilir misiniz?” dedi Araf. Bugün Araf’ın beni şaşırtmaya ant içtiği gündü anlaşılan. Yudumladığım su boğazımda kaldı ve öksürmeye başladım.

“Kusura bakmayın.” diye mırıldandım, Araf bana bakmıyordu ve gülümsemesini durdurmaya çalıştığı belliydi. Bilerek yapıyordu, bugünkü eğlencesi bendim.

“İyice meraklandım şimdi.” dedi Doğan bey ve beklentiyle bana baktı.

“Rivayete göre, Nemrut adında zalim bir kral rüyasında o yıl doğacak erkek çocuklardan birinin kendisini öldürdüğünü görür. Bu yüzden o yıl doğan bütün erkek çocukları öldürtür. İbrahim peygamberin annesi mağaraya gizlenir ve bir süre sonra çocuğunu orada bırakıp köyüne dönmek zorunda kalır.” dedim, merakla bakan gözlerin bir önemi yoktu çünkü bir şey olmuştu. Cümlemi bitirdiğimde zorla yutkundum, Araf gerilmişti ve gözlerinde yine o perde vardı. Bir anı, geçmişten kopup gelerek gözlerimin önünde süzüldü ama ne olduğunu anlayacak kadar yoğunlaşamadım. Tutmaya çalıştığımda da ellerimin arasından kayıp gitti. Gözümün önünden kayıp giden anının ne olduğunu anlayamasam da bana hatırlattığı şeyi biliyordum, Araf’ın çizimlerinde gördüğüm mağara gibi yer gözlerimin önünde belirdi.

“Ee sonra?”

Gözlerimi Araf’tan çekip soruyu soran kişiye baktım. Araf’ın da benimle aynı şeyi hissettiğini anlamak için medyum olamama gerek yoktu. O ne olduğunu anlamlandırabilmiş miydi?

“Sonra,” diye mırıldandım. “İbrahim’i hayvanlar besler ve bir süre sonra Nemrut’un askerleri onu mağarada bulur. Nemrut İbrahim’i görünce çok sever ve onun ne zamana doğduğunu farkında bile olmadan sahiplenir. İbrahim büyüdüğü zaman hepimizin bildiği gibi putlara tapanları bu yoldan caydırmaya çalışır ve putları kırar. Nemrut bunu duyunca İbrahim’i sorguya çeker ve sonra ateşe atılarak cezalandırılmasını ister. Bu sırada çocukluktan beri İbrahim’i seven Zeliha babasına yalvararak onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Ama Nemrut vazgeçmez. İbrahim bugünkü kalenin bulunduğu yerden mancınıkla ateşlerin içine atılır. Zeliha bunu görür ve gözyaşları sel olur, o da ateşlerin içine atlamak ister. Nitekim kendini kaleden aşağı atar da. İbrahim için hazırlanan ateş mucizevi bir şekilde Balıklıgöl’e dönüşür.”

“Zeliha’nın atladığı yer de Aynzeliha gölüne.” diyerek beni tamamladı Araf. Başımı sallayıp onu onayladım.

“Kimi rivayetlere göre de Zeliha İbrahim’in ateşler içine atıldığını duyunca ağlar ve gözyaşlarından bu göl oluşur. Adım da buradan geliyor.” diyerek mırıldandım. Kalbime çöken ağırlık salondaki herkesin kalbine düşmüş gibiydi ama benimkinin nedeni farklıydı. Tüm enerjim çekilmiş gibi hissediyordum, tekrar Araf’a baktım. Biraz önce ne olduğunu biliyor muydu? Gözlerini benden kaçırdı.

“Böyle bir anlam beklemiyordum.” dedi biri.

“Ben de.” diyerek mırıldandım ve bunu Araf’tan başka kimse duymadı. Adımın anlamından bahsetmediğimi ikimiz de biliyorduk.

Sunumuma başladığımda Araf en arka koltukta beni dikkatlice dinliyordu, sunumdan çok herkesin fikir sunduğu bir etkinlik gibi oldu ama alanında uzman kişilerin fikir alışverişini izlemek beni yeterince tatmin etmişti. Bana anlayışla yaklaşmaları da ayrı bir nezaketti. Sunumum bittiğinde ve gerekli kişiler konuşmalarını yaptıklarında sahnenin kenarına geçip diğer arkadaşlarımın konuşmalarını dinledim. Teşekkür konuşmaları yapılırken Araf salondan çıkıp gitti, aynı anda zihnimi de kendisiyle götürdü. Bekleme salonunda bana karşı adım attığını düşünüyordum ve gereksiz bir şekilde sunum sonunda konuşma şansımız olmasını beklemiştim. Tekrar ve tekrar, Araf’ın dengesizliklerinin beni kırmaması gerektiğini kendime hatırlatmak zorunda kaldım.

Hissettiğimin aksine yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip üyesi bulunduğum topluluk adına teşekkürlerimi sunmaya başladım ve gelenleri tek tek uğurladım. Zeynep Araf’ın nerede olduğunu sorduğunda işi çıktığını ve son anda gitmesi gerektiğini söyledim çünkü bilmediğimi itiraf etmek gerektiğinden zor gelmişti.

“Kendini tamamen açtığı birini bulmasına çok sevindim, umarım mutlu olursunuz.” dediğinde sahte bir gülümseme takındım. Araf’la aramızda öyle bir şey olmadığını açıklamak için enerjim yoktu, aramızdaki ilişkinin ne olduğunu kendim bile çözememişken başkasına açıklama yapmak gereksiz olurdu.

“Çok iyi iş çıkardık.” diyerek Öykü’ye sarıldım ve vedalaştım. Arkamı döndüğüm an yüzümdeki gülümseme gitti, parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip telefonumu çantamdan çıkardım ve Gül’ün aramalarına dönmeyi düşünmedim bile. İyi bir arkadaş olmadığımı biliyordum ama bunu kafama takamayacak kadar yorgundum.

“Lâl.”

Sesin geldiği yöne dönmeden önce kendimi toparlamam gerekti, ne kadar başarılı olduğumu düşünürsek sonuç bir fiyaskoydu. Araf elleri ceplerinde, arabasının yanında bana bakıyordu.

“Gittin sanmıştım.” dedim, sesim sitemkardı. Bunu garipsemedi, sanki ona sitem etme hakkım varmış gibi davranıyordu. Ona sitem etme hakkım olduğunu düşünecek gaflete sahiptim.

“Telefonla konuşmam gerekti.” diyerek açıklama yaptığında başımı salladım ve ayakkabılarıma baktım. Ne diyeceğimi ya da ne yapacağımı bilmiyordum. Belirsizliklerden nefret ediyordum ama yaşadığı şeylerin içinde bir de benimle uğraşmasını da istemiyordum. Son birkaç aydır birbirine zıt düşüncelerimin arasında mekik dokumaktan ileri gidememiştim.

“Anzelha,” diyerek yanıma geldi. Bunu yapmaması gerekiyordu, en çok bu yüzden ona sinirleniyordum. Bazen bana seslendiğinde öyle bir ses tonuna sahip oluyordu ki köklerimle birlikte beni olduğum topraktan koparıyordu.

“Yapma.” dedim, istemsizce ondan uzaklaşmak istedim ama ruhum ona çekiliyordu.Akıntının yönünü nasıl değiştirebilirdim ki? Sesim çatladı ve gözlerim doldu. Sorun bendeydi, Araf’ın dengesizliklerinden yakınıp duruyordum ama benim dengesizliklerimin bir zemini bile yoktu.

“Hayır, dinle.”

Ondan kaçmama izin vermedi, ellerini kaldırıp bana dokunmak ister gibi yaklaştı ama sonra vazgeçip ellerini tekrar ceplerine koydu. Dalga geçercesine gülümsedim ve başımı çevirip gözyaşlarımı görmesini engelledim. İnsanlara buraya benim için geldiğini söylüyordu, adımın anlamını araştırıp bunu insanların gözüne sokuyordu. Bunu başka biri yapsa umut etmezdim bile ama Araf için büyük adımlar olduğunu biliyordum. Elini belime koyması bile, farklı bir amaç takınmadan bana dokunması bile büyük bir adımdı. Başkalarıyla konuştuğu gibi benimle konuşmayışı, bu sabah ona dokunmama izin verişi. Ama şimdi bana dokunamıyordu bile, öyle mi?

“Dengesizliklerine uyum sağlayamıyorum ama öğreneceğim.” dedim. Sesim çatlamadığı için minnettardım ama ona bakarsam ağlayacağımı bildiğim için göz teması kurmadım. Söyleyeceği şey her neyse, vazgeçti. Bu beni yıksa da beklediğim bir şeydi.

“Seni eve bırakayım.” dediğinde tepki vermeden arabasına doğru yürüdüm. Bir yanım bağırıp çağırmak ve neden böyle yaptığını sormak istiyordu, o zaman içindekileri bana dökeceğini düşünüyordum ama dökmezse yaptığım şey ayağıma dolanırdı.

“Bana Kurtiz’den bahset, yaptığı şeylere çok şaşırmıştın.” dedi. Anlamayarak ona baktım, babamdan konuşmak istediğine inanamıyordum. Ama madem böyle olacaktı, ben de buna uyardım. Bundan sonra olduğundan ilerisini hayal etmek yoktu.

“Evet, böyle bir insan değil.” dedim. Daha sonra hemen düzelttim. “Değildi.”

“Şakağının üstündeki iz nasıl oldu?” dediğinde elim istemsizce izin olduğu yere gitti. Küçük, simetrik olmayan bir yara iziydi.

“Küçükken salıncak çarpmıştı. Neden soruyorsun?” dedim. Birbirinden alakasız soruları onun için bir yapbozun parçasını birleştiriyor gibiydi.

“Baban annene iyi davranır mıydı?”

“Tabii ki davranırdı. Neden soruyorsun bunları?”

Korkmaya başlamıştım çünkü babamın bilmediğim başka bir yüzü ortaya çıktığında bu kadarla sınırlı kalır diye düşünmüştüm ama Araf’ın sorduğu sorular tam tersini işaret ediyordu.

“Merak.”

Bu bardağı taşıran son damla oldu. Kontrolsüz bir şekilde bağırıp çağırmaya başladım ve kendimi durdurmak gibi bir niyetim yoktu, bildiğim tek bir şey varsa o da içime attığım şeylerin günün sonunda gözyaşı olarak dışarı çıkmasını istemiyor oluşumdu.

“Bir şeyler oluyor ama bana asla anlatmıyorsun, babamla ilgili bir terslik olduğunu farkındayım ve nedense bunu, adımın anlamını anlatırken söylediğim şeyden beri bir garip oluşuna bağlamak bana bayağı mantıklı geliyor. Orada bir şey oldu, ben ne olduğunu anlamlandıramadım ama sen gayet iyi anlamlandırdın. Artık bir şeyleri bana da söyle! Yaptığın şeylere uyum sağlamaya çalışıp kendimi hırpalıyorum ama bunların hiçbiri gözüne gözükmüyor sanırım çünkü çelik gibisin! Artık yakın davrandığın anlarda rol yaptığını düşünüyorum çünkü yakın davranıyorsan hemen ardından sarsıcı bir bilgi geliyor. Bunca şeyin arasında bir de ben yük olmayayım diyorum. Senin kendini bildiğin andan beri içinde bulunduğun durumu son birkaç aydır hızlandırılmış kurs gibi öğreniyorum. Kusura bakma ama ben de pek iyi sayılmam!”

Araf ağzını açtı ama elimi kaldırıp onu susturdum, içimdekileri dökmeye ihtiyacım vardı. Gözyaşından başka bir şeyle dışarı atmaya muhtaçtım. Kelimeler de beklediğimden daha iyi iş görüyorlardı.

“Şimdi diyeceksin ki bunları senden ben istemedim. Biliyorum! Asıl kötü olan da bu çünkü kendi kendime gelin güvey oluyorum ve nerede duracağımı düşünmek ata sporum haline geldi. Bunlar benim için çok fazla, anladın mı? Bir şeyler olup bitiyor ama asla tam olarak bilmeye hakkım yok. Annemi öldürenin kim olduğunu bile bilmiyorum! Babamın neden bu işlerde olduğunu ve neden onu tanımıyormuş gibi hissettiğimi. Sonra…” derin bir nefes aldım. “Seni! Bakma bana öyle, seni bilmiyorum. Kimsenin bilmediği bir şeyi biliyorum ama diğer her şeyin içinden beni atıyorsun. Olaylar çevremde gelişiyor ama asla içine adım atamıyorum. Yeter bu kadar! Tamam mı? Benden bu kadar!”

Dudaklarımı ısırıp daha fazla bir şey söylememek için çabaladım. Anlamlı bir cümle kurmama bile gerek yoktu, bağırsam yeterdi ama görüyordum ki ona sunduğum anlayıştan payıma hiçbir şey düşmüyordu.

“Bir kasırga var, her şeyi silip götürüyor ve beni paramparça ediyor. Neden o kasırganın sen olduğunu düşünüyorum?”

Artık bağırmıyordum, sesim kısıktı ama bana baktığında bu sözlerimin daha can yakıcı olduğunu fark ettim. Her şeyin sorumlusu babamdı aslında ama en azından bana açıkça beni umursamadığını hissettirmişti. Araf kabusumdan beni uyandırıp daha beter bir kabusun içine atıyordu.

Telefonuna mesaj geldiğinde baktı.

“Sonra konuşuruz, olur mu?”

Arabadan indim, hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Normalde beni her bırakışında arkamı dönüp bakardım ama bu sefer bakmadım, yine de kapıyı açana kadar beni bekleyip daha sonra gitti. Eve girene kadar moralimi bozacak şeyler düşünmemek için şarkı mırıldandım ve faydası da oldu, bu küçüklüğümden beri kullandığım bir kaçış yöntemiydi ama beni ne zamana kadar oyalayacaktı bilmiyordum. Babam evde yoktu, odama gidip üstüme pijamalarımı giydim ve mırıldandığım şarkıyı açarak saçlarımı topladım. Finaller iki gün sonraydı ama hiç çalışmak istemiyordum ve tercihim tatlı yapmaktan yana oldu.

Neşeli bir çalma listesi oluşturarak bir sürü tatlı yaptım, hepsini kim yiyecekti bir fikrim yoktu ama amacım sadece kendimden uzaklaşmaktı. Sufleleri fırından çıkarırken elimi yaksam da başka bir kazaya mahal vermeden yorgunlukla yere oturdum. Yaptığım keke bakınca aklıma yine Araf geldi, acaba neli kek seviyordu?

“Salaksın.” diyerek yerimden kalktım, hâlâ onu düşünebiliyordum. Cevizleri çekmeceden çıkarıp kırarken aynı anda Araf’ın kafasını kırdığımı da hayal ediyordum. Bu düşünce beni histerik bir kahkahaya sürükledi.

Kapı çaldığında bir diğer tatlının üstüne kırdığım cevizleri serpiyordum, babam gelmiş olmalıydı ama onunla yüzleşecek psikolojide olduğumu sanmıyordum. Aslında düşündüğüm şey yeni bir iş bulduktan sonra bu evden gitmekti, o çocuklara ne yapılacağını bildiği halde Orhan’ın yanında duran biriyle aynı evde kalmak istemiyordum. Babamı kaybedeli uzun zaman olmuştu ama onu bu olayda gömmüştüm.

“Geldim!” diyerek kapıya koştum, kapıyı açtığımda karşımda beklemediğim bir manzara vardı. Oğuz, Melisa’nın omzuna kolunu atmıştı ve ona yaslanmıştı. Yelda’nınyüz ifadesine bakıldığında halinden memnun olmadığı anlaşılıyordu.

“Vay, birileri üç beyaz savaşına katılmış sanırım.” dedi Oğuz, kafa karışıklığıyla ona baktım ama Yelda’nın beni süzdüğünü görünce gözlerimi kendime çevirdim. Üstüm hep undu, mor pijamamın üstünde rahatça belli oluyorlardı.

“Ha… Öyle, canım sıkılmıştı da.” diyerek bir şeyler geveledim ama neden açıklama yapıyordum ki?

“Canın sıkılmıştı ve sen de kendini zehirlemeye karar verdin?”

Kaşlarımı çatıp ağzını ökeledim ve Yelda’da dirseğini Oğuz’un kaburgalarına geçirdi. Gülerken kabalığımı da farkına varmış oldum.

“Girsenize.” diyerek kapıyı iyice açtım ve kenara çekildim. Oğuz ayakkabısını çıkarıp Yelda’yı peşinden içeriye sürükledi ve gösterdiğim salona doğru yürüdü. Yelda mahçup bakışlarla bana somurttu, ona sıcak bir gülümseme yolladım çünkü Oğuz’un bu rahat tavırları beni hiç rahatsız etmiyordu.

“Yelda olanlardan sonra toparlanamayınca ben de sana getireyim dedim ablası.” dedi Oğuz, gözleri uykusuz görünüyordu. Sanırım çocukları bulduğumuz geceden beri uyumaya fırsatı olmamıştı.

“Oğuz öldürürüm seni.”

“Sen büyüdün de katil mi olacaksın, ha?”

Gülmekten kendimi alamadım, onların yanındayken her şey çok daha kolaydı. Yelda’nın bile gülümsediğini gördüm, Oğuz’un neşesi bulaşıcıydı.

“Kusura bakma, habersiz geldik.” diyerek durumu açıklamaya çalıştı Yelda.

“Saçmalama.”

Oğuz ve ben aynı anda aynı şeyi söyleyince yine gülümsedik ve bu rahatlığımızın Yelda’yı da rahatlatacağını umuyordum. Bir süre sohbet ettik ama bu sohbetlerin çoğu gülüşlerimizden ibaretti çünkü Oğuz asla somurtmamıza izin vermiyordu.

“Ben gideyim artık, Araf beni bekliyor. Bir şey olursa ararsınız.” diyerek kalktı Oğuz. Onu geçirirken tezgahın üstündeki tatlıları gördüm ve beklemesini söyledim.

Büyük bir kaba sufle, kek ve magnoliayı koyduktan sonra kapağıını kapattım ve poşetin içine koyarak Oğuz’a götürdüm.

“Zehirlenmezsiniz.” diyerek sitemkar bir şekilde söylendim.

“Zehirlenmez miyiz gerçekten?” dediğinde vurmak için ona uzandım ama kaçarak merdivenlerden indi.

“Ellerine sağlık.” diye seslendikten sonra dış kapının kapanma sesini duydum ve kapıyı kapatıp salona, Yelda’nın yanına yürüdüm.

Oğuz gittikten sonra evin neşesini de kendiyle birlikte alıp götürdü, Yelda’yla birbirimize bakınca aklımızda aynı sahne canlanıyordu ve ikimiz de bundan memnun değildik. Gidip ona sarıldım çünkü sözlerimle hiçbir şeyi çözemezdim, içinde bulunduğumuz şey buydu ve ne kadar dışında kalmaya çalışsak da penceremizin manzarası buydu. Er geç o pencereyi açacak ya da dışarıya bakacaktık. Yelda ağlamamak için çektiği titrek nefesi ciğerlerinde tutarken ben de saçlarını okşayıp ona destek oldum.

“Babam daha önce hiç işlerini bana yansıtmamıştı ama bu dünyanın ufak da olsa bir parçası olduğunu bilmek beni çok korkutuyor.” dedi. Bana nasıl destek olduğu ve beni bu dünyadan uzak tutmak istediği aklıma geldi, kendisi de bu dünyanın dışındaydı ve diğerleri gibi beni de bu dünyaya kurban vermek istemiyordu. Oysa babam can güvenliğini sağlayıncaya kadar beni dışarıda tutmaya çalışmış, güvenlik sorunu çözülünce de beni umursamamıştı.

“Çay yapayım, iyi gelir.” dedim. “Sufle?”

“Sana yardım edeyim.” diyerek benimle birlikte geldi ve mutfağı temizlememe yardım etti. Olabildiğince başka konularda konuşup tek ortak noktamızdan kaçınıyorduk, gülümsemelerimizin arkasında gizlediğimiz endişeyi ikimiz de görmüyor gibi yapıyorduk ve bunda çok başarılıydık. Çaylarımızı doldurup tatlılarla birlikte atıştırmalık bir şeyler de alarak salona geçtik, rahat etmesi için ona pijamalarımdan bir tanesini verdim ve soğuk kışı kapıdan dışarıya atıp ilkbaharı sohbetimize davet ettik.

“İlkokuldaydık, Oğuz saçımı kesmişti!” dediğinde ağzımdaki lokma boğazımda kalacaktı neredeyse, Oğuz’un asla değişmediğini anlamak çok da zor değildi. Yelda okula başladıklarından beri birbirleriyle nasıl uğraştıklarını anlatıyordu, Gökhan da az değildi. “O zamandan beri hep birbirimizle çatıştık ama Gökhan arada bir bana destek çıkardı.”

“Babam bu işlerin içinde olduğundan dolayı da hep görüşür olduk.” diyerek lafını tamamladı, bağdaş kurup çayımdan bir yudum aldım.

“Peki Araf?” dedim, Yelda bu soruyu bekliyormuşçasına tebessüm etti ama anlatağı şeylerin pek iç açıcı olacağını sanmıyordum. O hayatla aynı anda normal bir okul hayatını sürdürmesi zordu.

“Çok öfkeliydi,” dedi. İşte bu beklemediğim bir şeydi. “Oğuz ve Gökhan onu sakinleştirirdi çünkü bebekliklerinden beri tanışıyorlardı ama Araf’a çoğu zaman ulaşamazdın. Bizimle çocuk olmak istediği zamanlarda Ferhat amca onu yanımızdan alıp götürürdü. Melek doğduktan sonra Ferhat amca değişti ama Araf da değişmişti. Melek öldükten sonra da hiç öfkelendiğini görmedim.”

Araf’ın özel hayatını ihlal ediyor gibi hissettim, bu yüzden daha fazla soru sormaktan çekindim ama çocuk olamamasını anlıyordum. Ferhat denen iblis için, Araf’ın çocuk olmaktan daha önemli görevleri vardı ve Melek doğduktan sonra Ferhat iyi birine dönüşmeye karar vermişti. Araf sanki onun çocuğu değilmiş gibi.

“Senden kek mi istedi?” dedi Yelda, sesi düşüncelerimi böldü. “Genelde kimseden istemez, Kath Araf’ın istediğini iddia ederek yapar ama.”

“Yok, istemedi.” dedim, Kath’in konusu geçince istemsizce sinirlenmiştim.

“Limonlu olunca, Araf istedi sandım.” dedi. Demek limonlu kek seviyordu, Kath’in belirttiği detaya bakılacak olursa kek ve sütü birlikte seviyordu. Acaba Kath’in yaptığı keki beğenerek yiyor muydu?

“Kimden ister?” dedim.

“Kendisi yapar canı çekince.”

“Hımm.” demekle yetindim.

Sohbetimiz akşam hava kararıncaya kadar sürdü, bu normallik ikimize de çok iyi gelmişti. İlk başlarda yaşadığım şeylerle normal bir hayatı nasıl harmanlayacağımı bilememiştim ama şimdi yapmam gereken şeyin bu olduğunu hissediyordum. Normalliğe ihtiyacımız vardı, iyi hissettiriyordu.

“Araf’ın annesinin hesabını gördüm,” diyerek Yelda’yı inceledim. Şaşırmış görünmüyordu.

“Ağzındaki baklayı ne zaman çıkaracaksın diye bekliyordum, iki saattir kıvranıyorsun.” dedi. Kıkırdamasına gülümseyerek karşılık verdiğimde elini dostça omzuma koydu. “Araf kapatmak istemedi, annesinin ve kardeşinin hatırası kalsın istedi.”

“Kardeşi öldükten sonra mı annesi böyle oldu?”

Başını sallayıp beni onayladı, kardeşiyle birlikte annesini de kaybetmişti. Bunun etkisii tahmin edebiliyordum. Yelda’nın sorgular bakışlarını fark edip savunmaya geçtim. “Öyle tesadüfen denk geldim.” diyerek gülümsedim.

“Hoşlandığımız kişiyi sosyal mecralarda aramamız çok normal.” Yelda pis pis sırıttı.

“Ne?” Gülümsemem yüzümde soldu ve şaşkınlıkla ağzım açık kaldı. “Yok öyle bir şey.”

“Külahıma anlat. İkiniz de birbirinizden hoşlanıyorsunuz işte.”

İçtiğim su boğazımda kaldı, ellerimi nereye koyacağımı bilemediğimden olsa gerek etrafıma bakındım ama Yelda tecrübeli bir şekilde bardağı elimden alıp sırtıma hafifçe vurdu. Yüzündeki gülümseme imalıydı ama kötü niyet sezmiyordum. Araf’ın bana karşı bir şey hissetmesi düşüncesi garipti, o kadar geçmişine odaklanmıştım ki böyle şeyleri düşünmeye vaktim kalmamıştı ama geçirdiğimiz anların hepsi gözümün önündeydi. Ağzımı silip edindiğim bilgiyi hazmetmeye çalıştım. Araf benden hoşlanıyordu. Dengesizliklerinin bir sebebi de buydu.

“İnanamıyorum.” dedim, gözüm halının desenine dalmıştı ama aklımda sadece o vardı. Benim ona karşı hissettiklerimi o da bana karşı hissediyordu ve aptalın tekiydim çünkü bunu görememiştim. Farkında olmadan Araf’ı çıkarmak istediğim kalıba kendim yerleştirmiştim, sanki acıya bulanmış bir hayattan başkasına ait olamazmış gibi. Sanki içindeki düğümleri çözmek için yaşıyormuş gibi. Benim diğerlerinden ne farkım kalmıştı? Onu herkesten farklı gördüğümü iddia ederken herkesin penceresinden bakıyordum. Ama bütün bakış açım bir anda değişmişti ve o pencereden ayrılıp gerçekten dışarıya kendi gözümle bakıyordum.

“Anzelha?”

“Hah,” diyerek daldığım yerden çıktım, gülümsememi engelleyemiyordum. “İyiyim.”

“Tamam, ben de gideyim artık hava karardı.” dedi ve yerinden kalktı. İtirazım ani oldu, gitmesini istemiyordum.

“Biraz daha dursana, saat daha erken.” dedim. Tereddütü beni sevindirdi, onun da gitmek istemediğini anladım ve bu beni rahatlattı. Dudaklarını büzüp bana gülümsediğinde onaylayan sözcüklere ihtiyacım kalmamıştı ama bu sevincim biraz kısa sürdü çünkü telefonum çaldığında arayanın Oğuz olduğunu gördüm. Telefonun ekranını Yelda’ya gösterdim, büyük ihtimalle onu almaya gelmişti.

“Efendim?” diyerek açtım telefonu. Yelda pijamanın üstündeki kedi desenleriyle oynuyordu.

“Ya Yelda telefonumu açmıyor da. Almaya geldik, insin aşağıya.” dedi Oğuz. Göz devirdim, Yelda’yı göndermek gibi bir niyetim yoktu.

“Biraz daha kalacak burada.” dedim.

“Biraz daha mı kalacak orada?” dedi ama bunu bana söylemiyor gibiydi. Arkadan takırtılar geldi ve Oğuz’un güldüğünü duydum. Daha sonra da Araf’ın sesi bana ulaştı.

“Tamam, biz de çıkalım yukarı.” dedi, kalbim ağzımda atmaya başladı.

“Ne yapalım, ne yapalım?” dedi Oğuz, şaşkınlığını paylaşıyordum.

“Hadi.”

Telefon kapandı. Üstümde tavşanlı tulumum ve topuz yaptığım saçlarımla Yelda’ya bakakaldım. Ne olduğunu anlamaya çalıştı ama düşündüğüm şey ne kadar paspal olduğumdu.

“Araf geliyor.” dedim.

“Ha?”

“Bence de.” dedim ve ayağa fırlayıp koridordaki aynadan kendime baktım, nereyi düzeltsem diğer taraf elimde kalırdı. Üstümü düzeltip topuzumdan çıkan saçları kulağımın arkasına sıkıştırdım, özgüvenim yerlerdeydi. Kapı çaldığında da yerin dibine girdi.

“Çok tatlı görünüyorsunuz bayan tavşan.” diyerek dalga geçti Yelda, ayakkabılıkta duran terliği fırlattım ve salona kaçışını izledim. Araf’ın yanında olmak yüzmeyi bilmeden derin bir suya atlamak gibiydi, suyun buz gibi olması da cabasıydı. Ama bir yandan da canlı hissettiriyordu, bu sefer gözlerimi kaçırmadan bütün anlarımızı belleğime kazıyacağıma dair kendime söz verdim, bu garipti çünkü Araf’ı gördüğüm her an onu son görüşümmüş gibi geliyordu. Bu baloncuğun düşünce olmasına bile izin vermeden zihnimden kovdum.
Kapıyı açtım ve Oğuz beni yere düşürecek kadar hızlı içeri girdi, selam verirken ne kadar yorgun olduğuna dair bir nutuk çekiyordu. Yelda’yla tartışmaya başladıklarını duydum ama ilgim o tarafta değildi.
Araf elinde Oğuz’a verdiğim tatlı dolu kabı boş bir şekilde tutuyordu ve bir an duraksayıp beni süzdü. Yüzünde yer edinmeye hazırlanan tebessümü beni utandırmamak için sakladığında kendimi fazla rahatsız hissettim.

“Hoş geldin.” dedim, ayakkabılarını çıkarıp kabı bana verdi. yah bir jean ve beyaz bir sweat giymişti. Üstünde gri montu vardı.

“Hoş buldum.” diyerek kapıyı kapattı ve ben önünden ilerlerken benimle birlikte salona geçti, geçerken mutfak masasının üstüne elimdeki kabı bıraktım. Oğuz, Yelda’nın saçlarını karıştırıp onu sinir ediyordu.

“Valla ellerine sağlık çok güzel olmuştu,” dedi Oğuz yerine otururken. “Tatlılar yani, gerçi kekin hepsini Araf yedi.”

“Afiyet olsun.” Tebessüm ederek Araf’a baktım, Yelda ve Oğuz’un imalı gülümsemeleri ikimizi de rahatsız ederken sessiz kaldık ama bunun hesabını oğuz’a soracağını adım kadar iyi biliyordum. Bakışlarıyla bile ne yapacağının sinyalini net bir şekilde veriyordu.

“Yelda, hazırlan. Baban olayları duymuş.” dediğinde Yelda’nın rengi attı. Oğuz Araf’ın sözlerini bakışlarıyla onaylıyordu, istemsizce Yelda’yı kıskanırken buldum kendimi, babasının bu işleri kendisine yansıtmadığını söylediğinde oluşan aynı yakıcı histi. Yelda üstünü değiştirmek için odama gitti.

“Orhan’ın bahsettiği kaydı aldınız mı?” dedim. Güzel anların gölgesinde içimi sıkan bir duygu peydahlandı. Artık bu evde kalamayacağımı biliyordum ve babam gelince onunla konuşup son bir kez hesap sormak gibi bir niyetim vardı ama saatler geçtikçe bu istek yok oluyordu. Bu denli ileri giden bir insanı hangi sözle yolundan alıkoyabilirdim bilmiyordum, onunla konuşma isteğim azalırken beni bırakmayacağı fikri daha mantıklı gelmeye başlıyordu. Onunla konuşursam gitmeme izin vermeyecekti çünkü kendini bunu bizim için yaptığı yalanına inandırmıştı. Sermest’te çalıştığım kısa sürede hesabıma yatan para üç aylık kirayı karşılamama yeterdi. Bana da bir iş bulup gerisini halletmek kalıyordu ama babamla yüzleşmeden bu evden gitmeliydim, yüzleşsem bile gitmekle ilgili hiçbir şey söylemek istemiyordum. Annemin hastanesinin değiştiğini fark etmeyen adamın benim evden gitmemi fark etmesi uzun bir süreyi kapsardı.

“Zamanı gelince.” dedi Araf. “Babanla konuştun mu?”

Zihnimden geçen düşünceleri okuyormuş gibi bana baktı.

“Konuşmadım, konuşmayı da düşünmüyorum. Burada daha fazla kalamam.” dedim. Etrafıma bakıp ev olan ama yuva olmayan beton parçasını süzdüm. Tavanından su akan, köşeleri küllenen gecekondu bundan daha çok evimdi. Eski evime duyduğum özlemle iç çektim.

“Ne demek burada daha fazla kalamam, ne yapacaksın ki?” dedi Oğuz.

“Bir ev tutacağım, bir de iş bulacağım. Birikmiş param var.” dedim. Araf kaşlarını çatıp bana baktı, bunu yapmamı anlayacağını düşünmüştüm. Oğuz ağzını bir şey söylemek için açtığında onu susturdum. “Sakın bana iş için yardım etmeyin, kendim halledebilirim.” Yelda geldiğinde gergin ortamı görerek sessiz kalmayı tercih etti.

“Burada kalamam, anlamanız gerekiyor.”

“Benim evimde kalırsın.” dedi Araf, öfkeyle ona baktım.

“Öyle bir şey olmayacak.”

“Olacak.”

“Mantıklı, Araf zaten hiç o eve gitmez.” diyerek araya katıldı Oğuz. “Bu adamların ne yapacağı belli olmaz, o yüzden itiraz etmeden önce bir düşün.”

“Hayır.” diyerek kestirip attım.

“Başkasına ödeyeceğin kirayı bana ödersin,” dedi Araf. “Nerede olduğunu da kimse bilmez.” diyerek ekledi, dudağımın içini kemirip ona baktım. Haklılardı, ne yapacakları asla belli olmuyordu ve babamın iyi bir müttefik olmasının bana zarar vermelerine engel olmadığını biliyordum. Diğer şekilde babamla yüzleşebilirdim ama kapıdan içeri girdiğim evde her şeyden uzak olmak tek istediğim şeydi.

“Kirayı alacaksın ama.” diyerek parmağımı Araf’a doğrulttum, güldüğündeyse ciddiyetim kayboldu.

“Anlaştık.” dedi. Telefonunu bana uzattığında numaramı yazdım ve adresi yolladığı mesaj geldiğinde numarasını kaydettim.

Araf cebindeki anahtarları bana verdiğinde “Eşyalarımı birkaç güne toplarım o zaman?” dedim.

“İstediğin zaman gidersin.” dile getirmediğim soruma cevap verdi, başımla onaylayıp anahtarı sıkıca tuttum.

Evden gittiklerinde elimdeki anahtarı bırakmamıştım, evin içinde dolanıp parmaklarımı duvarlarında gezdirdim. Garipti çünkü buradan gideceğim için hiç hüzünlü hissetmiyordum ve hatta sevinçliydim, burası hiç evim gibi olmamıştı ve kendimi buraya ait hissetmeyişimin ardındaki asıl neden beni annemden kopardığını düşünmüş olmamdı. Bu ev mutluluğa sarıldığım anılarla aramda aşılamaz bir boşluk oluşturmuştu ve bu evin konforuna baktıkça annemin nasırlı elleri aklıma geliyordu. Araf’ın evi buradan iyi bir seçenekti ama kesin bir çözüm değildi, birkaç ay içerisinde evden taşınmalıydım. Elimde olsa her şeyi bırakıp giderdim ama hayatın bağları bıçakla kesilen hasır iplerden değildi, kesip atamazdım.

Odama gidip yatağımın altından valizimi çıkardım ve eşyalarımı yerleştirmeye başladım, kitaplarımı ve diğer eşyalarımı koymak için kolilere ihtiyacım vardı. Bu evden gitmem en az bir iki günümü alırdı ve bu sırada babamla karşılaşma ihtimalim yüksekti. Bir yanım bunu isterken diğer yanım ondan olabildiğince uzağa kaçmak istiyordu. Bavulumu yatağımın altına itip yarın giyeceğim kıyafetleri sandalyemin üstüne koydum. Yarın toparlanmam için yeterli sürem vardı, Araf’ın evine gidip bakmayı da düşünüyordum.

Saçlarımı açıp uyuşan diplerinde parmaklarımı gezdirdim ve saçlarımı dağıttım, yatağıma girerken aklımda Araf Kantürk vardı. Yüzü gözlerimin önündeydi, içimi yakan his beni ele geçirmeden önce bütün engelleri bir köşeye bırakabildim. Hiçbirinin öneminin olmadığı bir yerde gözlerimi açmak istiyordum ama gözlerimi aynı odada açacağımı bilerek kendimi uykuya bıraktım.

Uyandığımda babam evde yoktu, bunun işime gelmesini beklerken içimdeki kırgınlık gün geçtikçe artıyordu. Bunun doğru olmadığına inanmak isteyen bir tarafım devreye girdiği an aklıma bulduğumuz çocukların görüntülerini getiriyordum, affı olmayan bir adımdı. Babam olsa bile bunu sineye çekerek ona koşulsuz sevgi besleyemezdim, her şeyi düşüncelerimde bir rafa kaldırabilirdim ama masum çocuklara yapılanların izahını kimse yapamazdı. Kendimi yine bunun bir yanlış anlaşılma olmasını dilerken buldum, değildi. Bu gerçekti ve babam bu gerçeğin merkezindeydi.

Hiçbir şey yemedim, dişlerimi fırçaladıktan sonra ağır ağır üstümü değiştirirken dağılmış yüz ifademe baktım. İyi görünmek istemiyordum, hissettiğim gibi görünmek bana iyi geliyordu. Üstüme gri sweatimi giyip altına da kotumu çektim ve çantamı almadan önce montumu giydim. Araf’ın verdiği anahtar elimdeydi ve ellerimi cebime sokarken anahtarı yine bırakmadım, Araf’ın evi otobüsle yaklaşık bir saat uzaktaydı. Çok geçmeden kendimi otobüsün camından dışarı bakıp insanları izlerken buldum, düşüncelerimin yönünü kontrol etmeden oradan oraya sıçramasına izin vererek tüm yolculuk boyunca kendime eziyet çektirdim. Bu asla açılmayacak bir düğümü çözmeye çalışmak gibiydi, çözmeye başladığım an daha beter bir hal aldığını göre göre düğümü elimden bırakmıyordum. Bu da benim kendime verdiğim bir ceza olsa gerekti.

Bina sadeydi ve dört katlıydı, etrafta birkaç çocuk top oynuyordu ve birkaç kadın kaldırımda oturmuş birbirleriyle sohbet ediyorlardı.

“Kuzum, kime bakmıştın?” dedi kadınlardan biri. Ona gülümseyip binayı işaret ettim.

“Araf Kantürk’ün yeni kiracısıyım.” dedim, kadın şaşkınlıkla bana bakıp ayağa kalktı. Diğer kadınlar da şaşkın bakışlarla beni süzdü.

“Araf oğlum gelmeyecek mi?”

Sanki yanlış bir şey söylemiş gibi kendimi rahatsız hissettim. Açıklama yapmak için ağzımı açtım ama neyi öğrenmek için bunu sorduklarını pek bilmiyordum. Sonunda toparlayıcı bir cevap vermekte karar kıldım.

“Ben geçici bir süre burada kalacağım, geri gelecek tabii ki.”

Kadın rahatlayarak diğerlerine dönüp bir şeyler söyledi ama anlamadım. Yüzündeki sıcak gülümseme tekrar geldi ve elini koluma koyarak hafifçe sıktı.

“Biraz sonra gel bir çayımızı iç.”

Gülümseyip teşekkür ettim ama sahte gülümsemelerimle kendimi bile sıkmıştım, gerçek bir sohbette tanışmak daha iyiydi benim için. Yanlarından ayrılıp kapı numaralarına bakarak binanın en üst katına çıktım ve bulduğum kapıyı açmadan önce biraz bekledim. Derin bir nefes alıp kilidi açtım,kapıyı hafifçe ittim ve Araf’ın kokusu ciğerlerime doldu. Tebessümüm bu sefer gerçekti.

Ayakkabılarımı çıkarıp holdeki ayakkabılığa, Araf’ın ayakkabılarının yanına koydum. Sola dönünce beni uzun bir koridor karşıladı, sağ taraftaki kapıya bakınca mutfak olduğunu gördüm. Siyah mermer ve gri buzdolabı dışında hiçbir şey yoktu, mermerin üstü tamamen boştu. İlerleyip yine sağda kalan odaya baktım ve kitaplıklarla dolu bir oda beni karşıladı, bu odaya girince Araf’ın kokusu yerini eski sayfaların mayhoş kokusuna bıraktı ve derin bir nefes alırken gözlerimi kapatmama sebep oldu. Neredeyse hiç gelmeyen birinin evine göre oldukça temizdi. Elimi kitapların üstünde gezdirip bir süre kitapları inceledim, çoğu ne olduğunu anlamadığım farklı dilde kitaplardı ama tarihle ilgili kitapları görünce o rafa yöneldim. Kütüphanesi oldukça zengin kaynaklarla doluydu ve istemsizce kıskandım. Odadan çıkıp tam karşımdaki kapıya yönelince salonu gördüm, antrasit mobilyalar ve siyah bir halı dışında yine hiçbir şey yoktu. Televizyon olmaması dikkatimi çekmişti ve oyalanmadan sola dönen kısa koridora ilerledim. Karşıda bir kapı ve solda da banyo kapısı vardı. Banyo da mutfak gibi siyah mermerdendi ve karşıdaki kapıyı açınca Araf’ın yatak odasına girmiş oldum.

Siyahtan başka hiçbir yer yoktu, dolap ve masa duvara dayanmıştı. Yatağı pencerenin önündeydi ve siyah perdeler sonuna kadar çekilmişti, odada ayna yoktu. Perdeleri açıp içeriye ışık girmesini sağladım, masanın üstünde psikolojiyle ilgili olduğunu anladığım bir yığın araştırma defterlerin arasına sıkıştırılmıştı ama onun dışında sade ve düzenliydi. Kasvetli. Eğer evi tanımlamak istesem bu kelimeyi kullanırdım, geniş ve sade bir evdi hatta oldukça şıktı ama boğucuydu. Araf’ın burayı yuva gibi görmediğini anlıyordum ve yuva gibi hissettirmemesi için her şeyi yapmıştı. Dolabını açtığımda kıyafetlerinin düzenli olarak sıralandığını gördüm, hiçbirine dokunmadan dolabı kapatıp diğer eşyaların yerlerini öğrenmeye başladım. Banyoda da eşyaları vardı ve çok uğramasa da burası onun eviydi, buraya yerleşme fikrim anında uçup gitti. Kendime başka bir ev bulmam gerekiyordu.

Kapı kilidinin sesini duyduğumda temkinli adımlarla banyodan çıktım ve koridorda ilerledim. Araf elinde bir kutuyla içeri giriyordu, ayakkabısını çıkarıp ayakkabılıkta benim ayakkabımı görünce kaşları çatıldı ve dönüp bana baktı. Mahçup bir şekilde duvara yaslanıp gülümsedim.

“Eve bakmak için gelmiştim.” dedim,

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.