2. bölüm / 9
VALESTİR’İN SESSİZLİĞİ2. BÖLÜM BU BİR VEDA
Bölümler 9Şu an: 2. BÖLÜM BU BİR VEDA
- 1 1.BÖLÜM SÜRGÜN PRENSİN ÇAĞRISI1.876 kelime
- 2 2. BÖLÜM BU BİR VEDA1.199 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.BÖLÜM ZAMANI GELDI MI?1.118 kelime
- 4 4.BÖLÜM HANGİSİ GERÇEK HANGİSİ HAYAL?1.722 kelime
- 5 5. BÖLÜM YAZILAN AMA İTAAT ETMEYEN1.474 kelime
- 6 6. BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR1.357 kelime
- 7 7. BÖLÜM TÜNELİN SONUNDAKİ BEYAZ IŞIK1.017 kelime
- 8 8.BÖLÜM ASTERİYA’NIN BEKLENMEDİK GELİŞİ1.308 kelime
- 9 9.BÖLÜM BU O.. SÜRGÜN PRENS1.376 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Kulak ver sana seslenen o yabancının sesine.Kulak ver ve yetiş onun yardımına.”
Okul bahçesine adım attığım anda yüzüme çarpan soğuk hava, uykusuzluğun ağırlığını bir nebze olsun dağıttı. Dün gece olanları düşünmeyi bir türlü bırakmıyordum. Dün gece neler olmuştu öyle?
Önce bilgisayarım yazmak istediklerimi yazmama izin vermemiş, resmen bana başkaldırmıştı. Sonra o garip cümleler kendi kendine ekranda belirmişti.
Aren Ravenor’u kanlı canlı karşımda görmüştüm…
Bir rüyada olsa bile.
Gerçi rüya olduğundan bile artık emin değildim ya, neyse.
Dün geceden sonra hayal ve gerçek arasındaki farkı iyice şaşırmıştım. Yazmakta olduğum karakter benden önce hesap sormuş, sonra da yardım istemişti.
Duy da inanma…
Gece ekranda beliren o son cümleden sonra odadan kaçarcasına çıkmış ve salonda uyumuştum. Olanlardan sonra bir daha o odada asla yalnız kalamazdım.
Birilerine anlatmak istiyordum.
Birilerinden yardım istemek istiyordum.
Yoksa kısa sürede delireceğimden emindim.
Gerci böyle bir şeye kim inanır ki?Henüz ben bile olanlara inanamıyorken…
Ama olmuştu işte.
Hepsi gerçekten deolmuştu.
O cümleleri gözlerimle okumuştum. Aren’in nefretle ve kırgınlıkla bakan gözleri her an aklımdaydı.
Bu kadar gerçekçi görünmek zorunda mıydı sanki?
Düşündükçe kalbi msıkışıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum.Yürürken çantamın ağırlığını omzumda daha fazla hissediyordum. Aslında ağırlık yapan sadece kitaplar değildi.
Lise son sınıftım.
Ve bu yıl… benim için her şey demekti. Üniversite sınavına sadece üç ay kalmıştı. Bu yıl herkesin dilinde aynı sorular vardı:
“Kaç net yaptın?”
Hangi bölümü yazacaksın?”
“Bu sene yeterli puanı alabilecek misin?”
Benim cevabım hiçbir zaman net olmamıştı. Çünkü benim istediğim şey diğerleri gibi değildi.Ben doktor olmak istemiyordum.
Mühendis de.
Hukuk da değil.
Ben…Yazmak istiyordum.Ama bunu yüksek sesle söylemek kolay değildi. Çünkü insanların gözünde hep aynı şeyi görüyordum:
“Gerçek bir şey seç.”
Edebiyat, belki de en mantıklısı oydu.Türk Dili ve Edebiyatı…ya da…gerçekten yazmayı öğrenebileceğim bir yer.
“Derin! Sabah sabah hayalet görmüş gibisin. Ne dikiliyorsun kızım bahçeni nortasında?”
Simge’nin çığıran sesiyle irkilip geldiği yöne doğru döndüm.
Bu kızın sesi neden böyleydi ki?
Blok flütün deliklerini tam kapatmadığınızda çıkan o tiz ve rahatsız edici ses varya işte onun biraz daha insan versiyonuydu.
Ayrıca sabahın yedisinde fazla neşeliydi.
Kim bilir yanıma gelene kadar kaç kişiyle dedikodu yapmıştı.
Ben bu kızla neden arkadaşım ki?Çünkü koca okulda tek arkadaşın Simge.
Unuttun mu?
İç sesimi kınayarak susturdum.
Az önce iç sesim beni gömmüştü.
Allah yardımetsin, iyice deliriyorum.
“Biraz… kötü uyudum,” dedim. “Yani fazla yorgunum, hem de fazlasıyla.Bugün affına sığınıyorum.”
Simge’nin gözleri kısıldı. Merhametine kaldığımı görmek onu fazlasıyla mutlu etti. Yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
“Ay yine mi kurgu? Bitireceğim diye uykusuz kaldın tabii.”
Keşke Simgecim, keşke bitirebilmek için uykusuz kalmış olsaydım.
Gerçeği anlatmayı aklımdan bile geçirmedim.
Çünkü Simge’ye bunuanlatsam…ya benle ölümüne dalga geçerdi, ya da gerçekten delirdiğimi düşünürdü.İkisi de şuan için kötü seçeneklerdi.
“Aynen öyle kankam, ondan uykusuzum. Nutuğunu sonra atsan, vallahi bittim bak.”
Gözlerimi merhamet dilercesine gözlerine diktim. Mavi gözleri anlayışla bakmaya başladı benimkilere. Şükürler olsun, şimdilik kurtuldum.
“Hadi sınıfa gidelim, dondum valla. Bugünlük seni azat ediyorum çünkü gerçek anlamda bitik görünüyorsun. Bir makyaj yapsaydın bari.”
“Tek eksiğim de o kaldı zaten, Simge. Hadi yürü, başlatma beni şimdi.”
Birlikte sınıfa doğru yürümeye başladık. Hem yürüyor hem de yanımızdan geçen herkesle konuşuyordu. Aynı anda da bana bugünün gündem dedikodularını sunuyordu.
Bu kız insan mı?
Nasıl hepsini aynı anda yapacak enerjiyi buluyordu?
Hem de sabah sabah…
§§§
Gün nasıl geçti, pek anlamadım. İki sınav, aralıksız dersler ve Simge’nin hiç bitmeyen konuşmaları arasında zaman akıp gitmişti.
Çokta iyi olmuştu.
Düşünmemiştim.
En azından bir süreliğine.
Öğle arası için her zaman gittiğimiz kafeye gelmiştik. Okulun iki sokak arkasında, sahilin tam kenarındaki bu şirin kafeyi çok seviyordum. Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliğini izlemek bana huzur veriyordu.Ve bugün o huzura fazlasıyla ihtiyacım vardı. İçeri girmeden önce manzaraya bakıp denizin o tanıdık keskin kokusunu ciğerlerime çektim.
Tuz, yosun, çamreçinesi… Karadeniz’in her ili ayrı güzeldi ama incisi Sinop bambaşkaydı.Bu kıyıya birçok duyguyla oturdum. Bazen derdimi anlatmak için, bazen mutluluğumu paylaşmak için, bazen de sadece susup dinlemek için.İçerisi kalabalıktı ama bizim her zamanki köşemiz boştu.
Simge kendinisandalyeye zorla atıp derin bir nefes verdi.
“Off… bugün ne kadar tuhaf bir günya. Öğretmenler bile gergin. Tamam, biz Karadeniz insanları doğamız gereğiagresifiz ama bugün her şey ekstra negatif. Acilen modumu yükseltecek birşeylere ihtiyacım var. Kahveee.”
Simge konuşmama izin vermeden devam etti:
“Edebiyat hocasının verdiği o saçma ödevi ne yapacağız?”
Başımı kaldırdım. “Hangi ödev?” “Deriiin!” diye gözlerini devirdi. “Dersin sonunda söylendi ya! ‘Kader’ temalıkısa hikâye yazıyoruz. Yarın teslim.”
Elleriyle dramatik bir saç savurma hareketi yaptı. “Yani bana bir bak! Ben ve‘kader’ gibi dramatik bir konu… hiç uyuyor mu birbirine? Ne alaka yani?”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Simge’nin dram, üzülmek, dert vs. gib ikonularda bir şeyler yazdığını hayal etmek benim için de imkânsızdı. Ama bildiğim ve emin olduğum bir şey varsa, o da bu kadar güzel gülebilen birinin acısının çok derin olduğudur. Onu biraz bile tanıyan biri, o gülüşün arkasında yürek burkan bir hikâye olduğunu anlardı.
“Hey? Kime diyorum kızım, duymuyor musun beni? Benim için o ödevi güzel parmaklarınla sen yazacaksın. Kendimi bu temadan menediyorum. Tartışmaya açık değildir, nokta.”
“Efendim, neyi yazıyoruz?”
“O… Off! Kızım, aklın nerede senin?” Düşüncelerimi toparlamaya çalışarak gülümsedim.
“Yok ya, neler yazabileceğimizi planlıyordum. Dalmışım işte.”
Gözlerini kısıp bir açığımı arar gibi yüzümü inceledi. Onu kandırabildiğimi sanmıyordum, çünkü beni benden iyi tanırdı. Bir şeyler olduğunu biliyordu ama kendim anlatmadığım sürece beni zorlayarak öğrenemeyeceğini de iyi bilirdi.
Simge lattesini karıştırırken bana yan gözle baktı.
“Van Kedisi…”
Gözlerimi devirdim.Simge sırıtıyordu
.“Cidden, bazen hangisine inanacağımı şaşırıyorum,” dedi.“Yeşil olan mı doğru söylüyor, gri olan mı?”
“İkisi de yalan söylüyor olabilir mi?” dedim, omuz silkip.
“Ya da ikisi de doğru söylüyordur… sadece sen hangisini duymak istiyorsan onu seçiyorsundur.”
“Allah Allah, su laflara bak sen..”
Ona laf yetiştirmeye çalışırken telefonum titredi. Ekranı açıp gelen mesajı açtım.. Kayıtlı bir numara değildi.
“Derin, kızım, ben baban… Seni görmem lazım. Çok az vaktim kaldı.Lütfen beni ara.”
Simge hâlâ konuşuyordu ama sesi bana bir uğultu gibi geliyordu.Ne dediğini anlayamıyordum. Gözlerimi gelen mesajdan alamıyordum. Babam,on koca yıl sonra benimle iletişime geçmişti. Kalbim kaburgalarıma çarpıyordu.Telefonu masanın üzerine bıraktığımda ellerim buz kesmişti.
Boğazım kurudu.
Neden şimdi?
“Çok az vaktim kaldı” ne demek?Simge merakla bana bakiyordu.
“Derin…Kimden geldi o mesaj? Ne yazıyor ?”
Yüzümdeki ifadeyi görünce bir anda sustu. Artık nasıl görünüyorsam, endişeyle bana bakıyordu.
Bir süre konuşamadım.
Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Birkaç dakika sonra konuşacak gücü bulduğumda dolan gözlerimle ona baktım.“Simge…” dedim fısıltıyla. “Babam yazmış.”
Simge’nin gözleri büyüdü. En az benim kadar şaşırmıştı. “Ama… baban…Derin, inanamıyorum. Sen… sen bana on yıl önce…”
Biliyorum.
Bana söylemek istediği şeyi çok iyi biliyorum.
Babam on yıl öncearkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Annemi ve beni öylece arkasında bırakarak. Simge’nin bana söylemek isteyip söyleyemediği şey buydu. Ne düşünmem, ona ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Sanki bir yaprak gibi boşlukta süzülüyordum.
Üşümeye başladım.
Sanki kafenin içi bir anda soğumuştu ve ben iliklerimekadar üşüyordum. Simge sandalyeden kalkıp yanıma geçti. Masanın üzerinde heykel gibi duran elimi tuttu, mavi gözleri hüzünle ne hissettiğimi anlamaya çalışıyordu.Açıkçası ne hissettiğimi bende bilmiyordum.
“Sadece şunu bil, tüm kalbimle yanındayım.”
Hiçbir şey söylemeden sıkıca sarıldım ona ve akmak için bekleyen gözyaşlarımı geri ittirdim. Çünkü babam için en son beş yıl önce, tüm umudumu kestiğimde ağlamıştım. Gittiği zaman tam bir yıl boyunca her gün dönecek umuduyla beklemiş ve gözyaşı dökmüştüm. Artık şu an ne varlığı benim için bir anlam ifade ediyordu ne de araması.Eski Derin belki şu an mutluluktan havalara uçardı. Ama yeni Derin, bu mesajın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
Kalbimin kapısında bekleyen o umut kırıntılarının, daha sonra nasıl kanatarak geri çıkacağını..
Bölüm etkileşimi
