8.BÖLÜM ASTERİYA’NIN BEKLENMEDİK GELİŞİ

Vaveyla Yazarı: Zeynep Sahin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 8.BÖLÜM ASTERİYA’NIN BEKLENMEDİK GELİŞİ

Son pişmanlık neye yarar…” cümlesinin ağırlığını iliklerime kadar hissediyordum. Ve son süratle sürüklenmeye devam ediyordum.

Hayat, planladığın yoldan saptığında seni uyarmakla yetinmez; bazen susar ve sonuçlarını izlemeni bekler.Bazı dersler anlatılarak değil, yaşatılarak verilir. Yanlış yolda yürümene izin verilir; adımlarının nereye vardığını, kaybolmanın ne demek olduğunu, en savunmasız anında kendini nasıl taşıyacağını görmen için.
Gözlerimi aralamaya çalıştığımda ilk hissettiğim şey bedenimdeki ağrı oldu.Sanki biri beni yüksek bir yerden atmış, sonra da üzerimden birkaç kez basıp geçmişti. Bütün kemiklerim sızlıyordu.Gözlerimi birkaç kez kırpıp açtım.
Sırtüstü yerde yatıyordum. Görüş alanıma ilk giren şey gökyüzü oldu. Hava ne tamamen kapalıydı ne de açık. Yaz aylarında yağmur yağacakmış gibi bunaltıcı bir hava olur da ama bir türlü yağamayan o ağır havaya benziyordu. İçime çektiğim nefeste külle is arasında garip bir koku vardı.
Yavaşça doğruldum.Bunu yapmak bile canımı yakmıştı.Elim başıma gitti. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Neler olduğunu hatırlamaya çalışarak gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.Sonra her şey bir anda zihnime doldu.
Çatlak Hilal.
Parlak ışık.
Girdap.
Remeltu.
İnkar etme şansım varmış gibi başımı iki yana salladım.Hayır.Hayır, hayır, hayır.
Tüm bunlar bir rüya olsun lütfen..
Biz bir geçitten geçmiştik. Daha doğrusu bizi sürükleyerek içine çekmişti.
Simge!Hemen ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim titredi. Başım hala dönüyordu.Birkaç adım ileride, benim gibi sırtüstü uzanıyordu. Yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzüne düşen saçlarını çekip onu uyandırmaya çalıştım.
“Simge… Simge, hadi. Uyan.”
Yanağına hafifçe dokunduğumda inleyerek gözlerini araladı. Önce etrafına baktı, sonra gözleri beni buldu. Yüzündeki ifadeyi çözmek zordu. Şaşkınlık mı,korku mu,acı mı… muhtemelen hepsi birden.
“Dero…” dedi sersemlemiş bir sesle. “Ne oluyor? Burası neresi? Ay hareket edemiyorum, her yerim ağrıyor. Kızım yoksa ben uyurken beni dövdün mü?”
Normal bir zamanda sözleri beni güldürebilirdi.
“Simge, kalk,” dedim. “Aynı ağrıları ben de hissediyorum. Çünkü sanırım biz…başka bir yerdeyiz.”
“Başka bir yer derken?”
“O beyaz girdabı hatırlıyor musun?”dedim.
Yüzüme yabancı bir dilde konuşuyormuşum gibi bakıyordu.
“Hal şu kalenin tepesindeki, beyaz parlak ışık.. Hani bizi içine çekmişti.”
Söylediklerim zihninde anlamlandığı anda yüzü bembeyaz oldu. Birden ayağa fırladı ve etrafına bakmaya başladı. Hızlı hızlı nefes alıyordu.
“Dero… hatırlamaz olaydım. Burası neresi? Kızım uzaylılar mı kaçırdı bizi? Bak ben denek falan olmak istemiyorum. Şu güzelim vücuda, şu güzelim beyne işkence etmek hak mı?”
“Karşımıza uzaylı mı çıkar, dinozor mu çıkar bilemem ama şu an güzelliğinle ilgileneceklerini sanmıyorum.”
“Derin, bak gebertirim seni! Bizi hemen geri döndürüyorsun.”
“Tabii hanımım, sihirli güçlerim vardı ya, hemen ışınlıyorum bizi. Simge, bende en az senin kadar şoktayım. Nerede olduğumuz hakkında en ufak bir fikrim yok.”
Simge bir sey demeden önce yere baktı, sonra bana, sonra tekrar etrafa.
“Derin… acaba tekrar aynı pozisyona yatıp gözlerimizi kapatsak geri dönermiyiz? Belki kâbustur. Ne dersin?”
Bunu gerçekten umut ederek söylemişti.Cevap vermesem daha iyiydi .Çünkü onu daha fazla korkutmak istemiyordum.Etrafımızı incelemeye başladım.Tam olarak normal görünmeyen bir ormandaydık. Alacakaranlık her yere eşit şekilde dağılmıştı. Güneş yoktu ama karanlık da değildi. Ağaçlar bildiğim hiçbir ağaca benzemiyordu. Gövdeleri açık kahverengiydi,kabukları sert değil,neredeyse pürüzsüzdü. Yaprakları yarı saydamdı ve rüzgâr esmemesine rağmen hafif hafif hareket ediyordu.
Yerde çimen yoktu. Kuru, solgun bir toprak vardı.Etraf o kadar sessizdi ki nefes alışlarımızı duyabiliyordum.Ne bir kuş sesi vardı,ne böcek, ne de başka bir canlı.Sanki burası uzun zaman önce terk edilmişti.
“Dero,” dedi Simge, sesini alçaltarak. “Ne yapacağız şimdi? Şuraya bir bak.Ağaçlar ağaç gibi değil. Etrafta bir tane hayvan yok. Nasıl bir yer burası?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama burada durarak yardım bulamayız. Biraz ilerleyelim. Belki birilerini görürüz.”
“Ne? Hayatta olmaz! Bir adım bile atmam. Kızım saçmalama, ne idüğü belirsizbir yerde kayboluruz. Görmüyor musun? Burası normal değil.”
“Daha fazla ne kadar kaybolabiliriz ki?”
Bunu söylemek içimi hiç rahatlatmadı ama doğruydu.Simge gönüllü olmasa da daha fazla itiraz etmedi. Birlikte, temkinli adımlarla açık ağaçlık bölgeye doğru ilerlemeye başladık.Her adımda içimde tuhaf bir tanıdıklık hissi büyüyordu.Daha önce buraya gelmemiştim.Böyle bir yerin dünya üzerinde var olduğunu bile sanmıyordum.
Ama yine de…Sanki bir parçam burayı tanıyordu..

&&&
4 saat sonra..

Saatlerdir yürüyorduk.Ve hâlâ tek bir canlıya rastlamamıştık.Ormanın bu bölümü, uyandığımız yere göre daha serindi. Hava biraz daha karanlıktı. Ve ağaçlar biraz daha normal görünüyordu. Normalden kastım ağaçların gövdeleri kahverengi kabukluydu ama dallarında hiç yaprak yoktu.Sanki sonbahar çoktan geçip gitmiş, geriye yalnızca çıplak gövdeler kalmıştı.Bu ormanın ne girişi vardı ne çıkışı vardı.Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, aynı sessizliğin içinde dönüp duruyormuşuz gibi hissediyordum.
Bacaklarım artık isyan ediyordu.Susuzluktan boğazım yanıyordu.Simge sonunda olduğu yere çöktü ve bağdaş kurarak oturdu.
“Derin… bittim ben. Bir adım daha atacak hâlim kalmadı. Yok anam, bu ormanın başı sonu yok. Ya biz öldük de cehenneme mi geldik? Cehennem böylebir yer miydi? Bize böyle anlatmadılar ama.”
“Ben çok susadım.” diye devam etti Simge. “Koskoca ormanda küçük bir su birikintisine bile rastlamadık ya. Ne uğursuz yer burası.”
Ondan farklı durumda değildim. Ben de yanına oturdum. Saatlerdir yürümekten,susuzluktan ve korkudan tükenmiştim.Tüm bunların nasıl mümkün olduğunu hâlâ anlayamıyordum.Günlerdir oradan oraya sürükleniyordum ve bunu durdurmak için hiçbir şey yapamıyordum. Eskiden sakin ve sıradan ilerleyen hayatım, son iki haftadır akılalmaz bir şekilde değişmişti.
Ve en kötüsü…Simge de benimle birlikte buraya sürüklenmişti.Bu yüzden içimde büyüyen suçluluk duygusu nefes almamı zorlaştırıyordu.
“Bir yudum su ya.. yok koskoca ormanda. Allah unutmuş burayı resmen.”
O anda aklıma sırtımdaki çanta geldi,içinde önceki günden kalan yarım şişe su vardı. Hemen çantayı önüme çekip içini aramaya başladım. Bulduğum pet şişeyi sanki bir hazineymiş gibi havaya kaldırdım.
Simge’nin bakışları anında şişeyi buldu. “Hemen.onu.bana.veriyorsun.” Kelimeleri bastıra bastıra söyleyerek,büyülenmiş gibi şişeye bakıyordu.
“Oldu canım başka emrin” dedim ve hızla ayağa kalktım. Simge’de peşimden ayakkanladı.
Şişeyi arkama saklayıp biraz uzaklaştım. “Bak öncelikle sakin ol arkadaşım, bu elimizde tek su idareli kullanmalıyız. Beni anlıyorsun değil mi?”
Simge ağzını açmadan başımı hevesle aşağı yukarı salladı. Annesinden alacağı şekeri hevesle bekleyen küçük çocuklar gibi.
Şişeyi arkamdan çıkarıp ona uzattım ve şimşek hızıyla şişeyi kapıp bir dikişte neredeyse hepsini içti. Dibinde kalan biraz suyu zor bela elinden almayı başardım.
“Oha kızım ya! Ne dedim ben az önce, sen gerçekten çok bencilsin!”
Simge yaptığı şeyin farkına yeni varmışcasına mahçup bir ifadeyle ağzını koluna sildi.
“Dero.. özür dilerim ben kendimi kaybettim, kızım öldüm susuzluktan ne yapayım. Bakma bana öyle”
Şişenin dibinde kalan suyu bir dikişte içip çöpünü çantama geri koydum.
Şu halimize bak.. bir şişe su için birbirimizi yedik resmen..
Tam dalgın dalgın etrafıma bakarken, çok hızlı hareket eden bir şey önümüzden geçti.
Bir yaşam belirtisi.
Ya da…Öyle bir şey..
İnsan boyutlarında bir siluetti. Hızla ağaçların arasından geçti, sonra birkaç adım ileride yeniden belirdi.Ama bu şey canlı gibi görünmüyordu.Havada süzülen, insan formunda gri bir ışık huzmesiydi. Yüzü yoktu. Bedeni dumanla ışık arasında bir şeydi. Tam karşımızda havada süzülüyordu.
Korkmalı mıydım, yoksa bizden başka bir varlık gördüğüm için sevinmelimiydim, karar veremedim.Simge henüz onu fark etmemişti.Gözlerimi o şeyden ayırmadan kolumla onu dürttüm.
“Ne var ya…” diye mızmızlandı.Sonra bakışları benim baktığım yöne kaydı.“Derin,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Biz geçitten falan geçmedik. Bence dünya değiştirdik bacım. Öteki taraf burası kesin. Bu da sorgu meleğimiz.Allah’ım ben şimdi onca dedikodunun hesabını nasıl vereceğim?”
“Ben artık nerede olduğumuzu sorgulayamıyorum bile. Değil sorgu meleği,Cebrail, Mikail, İsrafil gelse bile şaşırmam. Azrail’i söylemiyorum bile; sanki o bize çoktan uğramış gibi.”
Dumanımsı varlık bize doğru yaklaştı. Etrafımızda bir tur attı, sonra tekrar karşımızda durdu.Ne yapmak istediğini anlamaya çalışırken iç güdüsel olarak Simge’ye yaklaştım.Bu meçhul yerde karşımıza çıkan bu şeyin bize ne yapacağını Allah bilirdi.
Varlık bir anda sol tarafa doğru süzüldü ve gözden kayboldu.
“Bu da neydi şimdi?” dedi Simge.
“Bilmiyorum. Ama burada kalmak istemiyorum.” dedim.
Ayaklarımız isyan etse de devam ettik. Varlığın kaybolduğu yönün tersine doğru yürümeye başladık. Ne kadar süre geçti bilmiyordu ki, bir süre sonra ormanın görüntüsü yeniden değişmeye başladı.Bu bölüm daha aydınlıktı.Hava sıcak değildi ama ferahlatıcıydı.Gökyüzünde güneş görünmüyordu,yine de her yer pırıl pırıldı. Ağaçlar bu kez yemyeşil yapraklara sahipti. Yerde çimenler vardı. Aralarında papatyalar görünüyordu.
Ve kuş sesleri…
Şükürler olsun.
Artık kuş seslerini duyuyorduk.Ama bu güzelliğin altında yanlış giden bir şeyler vardı.Bunu bedenimin yavaş yavaş uyuşmasından anladım.Hava o kadar temizdi ki her nefeste biraz daha gevşiyor, biraz daha ağırlaşıyordum. Başım dönmeye başladı.
Simge’ye baktım.Yarı baygın gözlerle zar zor yürüyordu.
“Simge…”Sesim zar zor çıktı. Sanki dilim uyuşmuş gibiydi.Bacaklarımız aynı anda bizi taşımayı bıraktı.Dizlerimizin üzerine çöktük.Gözlerim kapanmadan önce gördüğüm son şey, ormanın yavaşça değişen görüntüsüydü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.