1.BÖLÜM SÜRGÜN PRENSİN ÇAĞRISI

Vaveyla Yazarı: Zeynep Sahin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 1.BÖLÜM SÜRGÜN PRENSİN ÇAĞRISI

Kim bilebilirdi ki sessizliğin bu kadar gürültülü olabileceğini…

Derin Yalın

Omuzlarımı geriye doğru esnetip sandalyenin arkasına yaslandım. Saatlerdir ekranın başındaydım. Boynum tutulmuş, gözlerim yanmaya başlamıştı. Ama bırakmak gibi bir niyetim yoktu.
Bu bölümü bu gece bitirmeliydim.
Ekrana döndüm.
İmleç, yarim bıraktığım cümlenin yanında inatla yanıp sönüyordu.Devam etmem için beni cesaretlendiriyordu.

20.BÖLÜM
HESAPLAŞMA(TASLAK)

AREN RAVENOR

Gözlerimi karşımdaki karşımdaki adamdan alamıyordum.
Ağabeyim.
Bir zamanlar uğruna ölebileceğim adam. Şimdi ise… öldürmek istediğim tekkişi.İçimdeki duygu artık nefretten fazlasıydı. Onu sadece sevmeyi bırakmamıştım.Ona inanmayı da bırakmıştım.İhanetiyle beni yeniden doğurmuştu.Ve bu yeni ben… asla merhametli değildi.
Eskiden, ağabeyim ne derse sorgusuz kabul ederdim. Onun söylediği her şeyi doğru sanır, arkasından gözüm kapalı giderdim.Ona körü körüne öyle bağlanmıştım ki adım adım planladığı ihanet oyununu görememiştim.
Ne kadar da aptaldım..
Geç de olsa öğrendim. O günden sonra kimseye güvenmemem gerektiğini…hatta kendi gölgeme bile.Şimdi, aylar sonra, beni tutsak ettiği bu karanlığa son hesaplaşmamız için gelmişti.Belki de son darbesi için, çünkü yaratıcımın benim için yazdığı o hazin sonun çok yakın olduğunu hissedebiliyordum…
§§§

Gözlerim son cümlenin üzerinde takılı kaldı.
Bu bir şaka olmalıydı.
Saatlerdir aynı yere takılı kalmıştım. Yazmak istediğim cümle aklımda netti ama bir türlü yazamıyordum. Bilgisayarım bugün sabrımla fazlasıyla oynuyordu. Bu bölümü bugün de bitiremezsem önümüzdeki birkaç günde yazmak için neredeyse hiç zamanım olmayacaktı. Ama ben daha bölümün başında takılı kalmıştım ve saatlerdir yazmak istediğim o lanet olası cümleyi bir türlü yazamıyordum.
Yazmak istediğim cümle aslında çok basitti:
“Evet, sonunda beklediğim an gelip çatmıştı. Bu karşılaşma için ayları,haftaları, günleri saymıştım.”
Sadece bu.
Ama ne zaman yazmaya çalışsam, ekranda yazmadığım cümleler belirip duruyordu.Sanki biri bana inatla aynı şeyi yazdırmaya çalışıyordu.Yavaş yavaş sinirlenmeye başladım.
Ve aynı anda… korkmaya. Bilgisayarımda bir sorun olmalıydı.
Başka açıklaması yoktu.
Ya Yoksa…?
Saçmalama Derin.
Saatlerdir yazmaya çalıştığım dosyayı kapatıp tarayıcıyı açtım. Kurgumu paylaştığım platform zaten açıktı.
Bildirim sekmesi kırmızıya dönmüştü.
Bir sürü yeni yorum.
Belki biraz ara vermek iyi gelirdi.
Yorumlara girdim.
Okuyucular yine ikiye bölünmüştü:
— Aren’i öldürme
— Hayır, ölmesi lazım
Yorumlar peş peşe sayfaya dolmaya başladı:
@karanlikokur: Aren’i öldürürsen bu hikâyenin ruhunu öldürmüş olursun.Bunu yapma.
@luna_writes: Tam tersine. Trajedi bu karakterin doğasında var. Ölümühikâyeyi tamamlar.
@elif57: Bu adam mutlu sonu hak ediyor. Yeterince acı çekti. Daha fazlasızalimlik olur.
@mihri: Aren yaşamalı! Bu hepimize umut verir...
Ve daha niceleri...
Yorumları okudukça içimdeki huzursuzluk büyüdü. Okuyucuların yorumları benim için hep değerli olmuştu, aslında bu kurguyu ne kadar ben yazıyor olsamda her satırında benimle bu yoluculuğu paylasan kitlemin büyük emeği vardı. Ama ilk kez bitirmek üzere olduğum kurgunun devamını yazamıyordum. İnanılması güç bir şekilde saatlerdir ayni yerde takılıpkalmıştım.
Ya yazdığım karakter bana bir şeyler anlatmak istiyorsa?
Belki de oyüzden saatlerdir aynı satırları okuyup duruyordum.
Kendine gel, Derin. İyice kafayı kırdın kızım.
Sanırım yazdığım fantastik evrenler yüzünden artık gerçek ve hayal arasındaki farkı yavaş yavaş şaşırıyordum.
O zaman bu sorunun sebebi neydi?Çünkü bilgisayarım, yazmaya başlamadan önce herhangi bir elektronik hatabelirtisi vermemişti. Bir süre sonra ekranı kapattım. Derin bir nefes alıp oturduğum yerden kalktım. Bu iş böyle olmayacaktı.
En iyisi biraz ara vermek.
Odamdan çıkıp yeni bir kahve yapmak için mutfağa gittim. Annem tezgâhta dalgın bir şekilde meyve tabağı hazırlıyordu.
İçeri girdiğimi henüz fark etmemişti. Bir an durup onu izledim.Gözlerim önce saçlarında oyalanıp kaldı. Eskiden neredeyse hep açık bıraktığı oparlak, uzun sarı saçları artık tek bir örgü hâlinde sırtından aşağıya uzanıyordu.Neredeyse hep aynı saç modelini yapıyordu ve saçlarının güzelliğini herkesten saklıyordu.Sonra gözlerim giydiği tek renk, sade kıyafetlerine kaydı. Çok eski zamanlardan hatırladığım anılarımızda giydiği o canlı renklerin hiçbiri yoktu artık. Dolabı siyah, lacivert ve kahverenginin boğucu tonlarıyla doluydu. Ve önceden bakmaya doyamadığım o güzel yüzündeki gülümseme, neredeyse tamamen kaybolmuştu.
Eskiden ışık saçan o kadın… artık kendi gölgesinde yaşıyordu.
Çok uzun süre acı çeken her insan böyle mi görünürdü?
Bu kadar mı değiştirirdi acı insanı? Cevapsız sorularıma iki soru daha eklenmişti.Hafifçe öksürdüm ve irkilerek bana döndü.
“Derin, bir şey mi istedin kızım?”
“Yok annem, kahve alacaktım. Sen ne yapıyorsun bu saatte? Normalde uyurdun.”
Yeşil gözleri yine hüzünle bakıyordu gözlerime. Yine söylemek istediği birçokşeyi susturuyordu. Ama ben hepsini duyuyordum, hem de kelimesi kelimesine.İçimde çöreklenen hüznü inatla bastırmaya çalışarak ona sıcacık gülümsedim.
“Biraz uykum kaçtı,” dedi.
Kahve makinesine kapsülü yerleştirirken bana baktı.
“Kaçıncı kahve bu?”
“Son,” dedim. “Bitirmek üzereyim.”
Yalan söyledim.Bittiği falan yoktu ve belli ki bu aksam daha fazla yazamayacaktım da.
“Bu tabağı da al yanına, arada bir ağzına atarsın,” dedi.
Güzel gözleri hepbuğulu bakardı, sanki her an ağlayacakmış gibi. Yine öyle bakıyordu bana.Düşüncelerimi yüzümden okumaya çalışıyordu, tıpkı benim yaptığım gibi.Gözlerinde dolmaya başlayan yaşlara inat, yine buruk bir şekilde gülümsedi.Tam bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçip sustu.
Tüm suskunluklarınınyanına bir yenisi daha eklendi. İçinde biriken binlerce çığlığa bir yenisi daha…
Biten kahvemi ve hazırladığı tabağı da alıp odama geri döndüm. Zaten düşükolan modum, annemi öyle görünce daha da düşmüştü. Masama doğru yaklaştığımda, loş odada parlayan ekranda gördüklerimle neredeyse elimdekileri düşürecektim.
Bu bir şaka mı?
Zorlukla yazdığım yarım sayfa silinmişti ve ekranda büyük harflerle tek bircümle yazıyordu:
“YARATICIMIN BENİM İÇİN YAZDIĞI SON DEĞİŞMELİ”
Boğazım kurudu.
Bu… bu da neydi simdi?
Elimdekileri masaya bırakıp ekranda ki cümleyi tekrar tekrar okuyup gördüğüm bu manzarayı anlamlandırmaya çalıştım.
Tamam, öncelikle sakin olmalıyım.
Evet, sakin olmalı ve bunun için mantıklı bir sebep bulmalıydım, yoksa buodada hayatta uyuyamazdım ve bu bilgisayarı bir daha açmamak üzerek apatırdım.
Allah’ım, deliriyor muyum ben?
Yoksa ekran sürem çok uzun olduğu için beynim bana oyun mu oynuyor?
Ben çıkmadan hemen önce burada yarim sayfalık yazı vardı, bundan adim gibi eminim. Hızla dosyalardaki tüm sayfaları aradım ama yoktu. Tek cümlenin yazılı olduğu sayfayı yeniden açtım.
Bu nasıl mümkün olabilir?
Saatlerdir aynı satırları yazmaya çalışmaktan yeterince yorulan beynimin bana verdiği bir uyarıydı bu. Böyle düşünmeliydim.
Aksi takdirde koşarak bu odadan kaçacaktım. Ellerim korkarak tekrar klavyenin üzerinde durdu. Bir anlık tereddütle “sil” tuşuna uzandım ve hızla ekranda yazan o cümleyi sildim,ardından bilgisayarı kapattım.
“Tamam, pes ediyorum,” diye mırıldandım kendi kendime.
Öyle olsun, sen kazandın evren!
Madem bu bölümü bugün tamamlayıp yayınlamamı istemiyorsun, senin dediğin olsun.
Yolladığın işaretleri kabul ediyorum ve bu işi bugünlük erteliyorum.
Kahvemi alıp masadan kalktım ve tekli koltuğa oturup yarım bıraktığım kitabımı okumaya karar verdim.
.J.R.R. Tolkien’den Silmarillion’a bir hafta önce başlamıştım ve şu anda yazmakta olduğum kurguyu ilerletmekde bana oldukça fayda sağlıyordu. Hayal dünyamı daha da genişleterek…
Her paragraf Remeltu’nun karanlık dünyasını anımsatıyordu bana. Tanrıların sessiz savaşları, yarım kalmış efsaneler,kaderden kaçamayan kahramanlar…
Tolkien evreni benim için bambaşkaydı.Fantastik kurguda örnek aldığım en efsane yazardı.Koltukta iyice rahatlayıp kaldığım sayfayı açtım. Gözlerim pes edene kadar okumaya devam ettim.
§§§
Gözlerimi yavaşça araladığımda odamda değildim. Sanki karanlık bir boşluğun içine çekildiğimi hissediyordum. Ayaklarımın altındaki zemin yoktu; sadece ağır bir sis nefes alıyordu etrafımda.Rüzgâr yoktu ama sis hareket ediyordu, sanki beni izleyen bir gölge gibi.
Karanlıkta bir orman mı?
Nerede olduğumu anlamaya çalışarak kendi etrafımda yavaşça döndüm. Aynıanda her şeyi incelemeye çalışıyordum.Ne garip bir yerdi burası böyle…
Asıl tuhaf olan, çok tanıdık gelmesiydi. Ama daha önce böyle bir yere geldiğimi kesinlikle hatırlamıyordum.Burası fazla ürkütücü bir ormandı.Ağaçların gövdeleri siyaha çalıyordu ve dallarında hiç yaprak yoktu. Neredeyse her yer sisle kaplıydı. Başımı yukarı kaldırdığımda, çıplak ağaçların dallarının arasından mavi bir ayın loş ışığı üzerime düşüyordu. Etrafı sadece onun ışığı aydınlatıyordu.
Mavi bir ay mı?
Yok artık...
Dikkatlice ilerlemeye başladım. Hemen önümde, sisin biraz dağılmasıyla beliren bir ağacın gövdesinde ki işarete takıldı gözlerim.Kocaman, çatlak bir hilal kazınmıştı gövdesine. Mavi ayın ışığı üzerine vurunca hafifçe parlamaya başladı.
Bir dakika… Ne?...
Bu gerçekten olabilir miydi?
Burası…
Remeltu’ydu.
Sis Ormanları.
Kalbim göğsümde deli gibi atmaya başladı. Tıpkı yazdığım gibi görünüyordu.Her ayrıntısını saatlerce düşünüp hayal ettiğim evrenin tam ortasına gelmiştim.
Daha doğrusu… en ürkütücü tarafına.
Etrafıma bir kez daha bakıp, saçma bir gururla gülümsedim.Sisin kokusu bile tanıdıktı; sayfalarımda tasvir ettiğim o soğuk, metalik koku.Ağaçların derinliklerinden bir çınlama sesi duydum. Zincirlerin birbirine çarpansesi.Bunun ne kadar doğru olacağını düşünmeden, sesin geldiği yöne doğruyürüdüm. Sis yavaşça aralanmaya başlayınca adımlarım durdu ve karşımda gördüğüm adamla neredeyse düşüp bayılacaktım. Yavaş yavaş dağılmaya başlayan sisin arasından onu artık daha net görebiliyordum.
Aren..
Evet, bu Aren Ravenor’du!
Dizlerinin üzerine çökmüş, iki ağacın arasında bileklerinden zincirlerle bağlanmıştı. Tıpkı yazdığım ve yazarken hayal ettiğim gibi görünüyordu.Dizlerinin üzerindeyken bile güçlü duruşundan ödün vermiyordu. Çehresi kibirle hafifçe yukarı kalkıktı. Bulunduğu bu çaresiz durumda bile gururundan bir şey kaybetmemişti.
Peki bu yakışıklılıkla ne yapacaktık?Yazarken hayal ettiğimden daha yakışıklıydı. Siyah saçları mücadele etmekten dağılmış, birkaç nemli tel alnına düşmüştü. Üzerindeki bol gömlekten bilekasları belli oluyordu. Köşeli çenesi, düzgün yüz hatları, hafif kemerli burnu ve kehribar rengi gözleri…
Başını kaldırdığında, kehribar gözlerindeki o keskin, inkâr edilemez tanıma duygusunu gördüm. Sanki beni bekliyormuş gibiydi.
Konuşmadı.
Nefretle bakan gözleri bir an bile üzerimden ayrılmıyordu.
Evet,bana nefretle bakıyordu ama neden?
Onu yazdığım için bana kızgın mıydı?Ama o nefretin ardında başka bir şey daha vardı; adını koyamadığım, içimeişleyen bir kırgınlık. Sanki unuttuğumu sandığım bir suçun hesabını soruyor gibiydi.
Ona o kadar çok şey sormak istiyordum ki…
Ama nasıl konuşmaya başlamam gerektiğini bilmiyordum.
Adım atmak istedim. Ona yardım etmek istedim; sanki bunu yaşaması için ben yazmamışım gibi. Ama ayaklarım sisin içine yapışmış gibiydi, onları hareket ettiremiyordum.Sanki orman ona gitmeme izin vermiyordu.Kollarını tekrar hareket ettirdiğinde zincirler gerildi. Benim ona gidemediğimi anlamış gibi, o bana gelmek için çabalıyordu sanki. Onlardan kurtulmak için uğraştıkça zincirler daha da geriliyordu. Sonunda çabalamayı bıraktı.
Siyah saçları terden iyice alnına yapışmıştı.
Nefes nefeseydi.
Artık tek odak noktası bendim.
Sesi dolgun dudaklarının arasından bir fısıltı gibi çıktı:
“Nasıl, bana yazdığın sona yakışmış mıyım? Hayal ettiğin gibi miyim?”
Birden buz kestim. Sorduğu sorulara verecek cevabı bulamıyordum. Banakızgındı.
Onun için yazdıklarımdan dolayı bana kızgındı.
Sis yeniden hareket etti ve ben daha bir şey söyleyemeden Aren’i içine hapsetti.Aynı anda beni de içine çekiyordu.
Sis yavaşça bacaklarımdan yukarı tırmanmaya başladığında hareket edemiyordum. Boğazıma kadar yükseldiğinde nefesim kesildi.Bir an için gerçekten öleceğimi sandım.Çığlık atmak istedim ama sesim boğazımda kayboldu. Sis kalbime doğru tırmanırken Aren’in zincirlerin arasındaki o bakışı hâlâ gözlerimin önündeydi.
Öfke.
Kırgınlık.
Kibir.
Sonunda karanlık sis gözlerime kadar ulaştı.Ve göğsümde keskin bir sızıyla irkilerek uyandım.
Nefes nefeseydim.
Hâlâ sis soluyormuşum gibi ciğerlerim yanıyordu.
Ellerim titriyordu.
Avuç içlerim teriçindeydi.
Derin bir nefes aldım.Sadece bir rüyaydı.
Ama ne rüya…
Koltuktan kalkmak için hareket ettiğimde kucağımdaki kitap yere düştü. Ter içinde kalmıştım. Rüyadan çok kâbus gibiydi. Kalbim hâlâ göğsümde hızla çarpıyordu. Odam karanlık değildi ama loş ışık bile yeterince tehditkâr görünüyordu. Tam gözlerimi ovalayıp isigi açmak için dönmüştüm ki bir ses duydum.
Zincir sesi.
Tıpkı rüyadaki gibi.
Ama bu kez çok daha yakından… Sanki kulağımın hemen arkasından gelmiş gibiydi.
Aniden buz kestim.
Bunun sadece rüyanın etkisiyle duyduğum bir yankı olmasını diledim.
Nefesimi tutup ettrafımı dikkatledinledim.
Şükürler olsun .
Hiçbir ses yoktu.
Tam rahatlamaya başlarken bilgisayarımın ekranı kendi kendine bir “tık”sesiyle açıldı. Olduğum yerde donup kaldım.
Hareket edemiyordum.
Vücudumun bütün sıcaklığı aniden çekilmişti sanki. Ekranda kendiliğinden cümleler yazılmaya başladı.
“Bu sonu sen yazdın.” Boğazımda bir düğüm oluştu.
“Beni buradan sadece sen kurtarabilirsin.”
Gözlerimin dolduğunu hissettim ama neden olduğunu bilmiyordum. Korkudanmı…
Yoksa Aren’in bakışındaki o kırgınlığı hâlâ hissediyor olmamdan mı…
Ama yazı bitmemişti. Sanki biri karşımda durmuş, gözlerimin içine bakıyormuş gibi devam etti:
“Rüya değildi.”
Ellerim titremeye başladı. Geri çekilmek istedim ama sanki yerime çivilenmiştim. Ekrandaki son cümle belirdiğinde dizlerim beni neredeyse zortaşıyordu:
“Bu yazgıyı değiştireceksin… Asteriya.”
Kurguyu paylaşırken kullandığım kullanıcı adımı görmek, içimdeki bütün duvarları yıktı. Artık bir rüyada olduğumu falan sanmıyordum. Anın gerçekliğini iliklerime kadar hissediyordum. İdrak ettiğim korkunç gerçeğe inat,başımı iki yana sallamaya başladım.
Sanki kabul etmeme şansım varmış gibi.
Tamam, ben hayal dünyası çok geniş olan biriydim. Ama bu kadarı benim için bile fazlaydı.Bilgisayar ekranı kararmadan önce son bir cümle daha belirdi:
“Asteriya… beni kurtar.”
Ve ben, odanın loş karanlığında, gerçek ile hayal arasındaki o ince çizgide öylece kalakaldım..

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

122okunma 12beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.