2. bölüm · Tutunduğum Son Dal
2.Bölüm:Yılların İçinden Gelen Ses
2.Bölüm:Yılların İçinden Gelen Ses
Bazı hatıralar vardır… insan onları hatırlamaz ama kalbi unutamaz. Zihnin unuttuğu şeyleri bazen kalp saklar. Yıllarca bir köşede sessizce beklerler. Ne zaman ortaya çıkacaklarını kimse bilmez. Bazen bir rüya, bazen bir ses, bazen de hiç tanımadığını sandığın birinin bakışı onları yeniden gün yüzüne çıkarır. İçinde hatırlamadığım bir ben vardım, bir de o hatırlamadığım o kişi vardı.
Yatakta birkaç dakika gözlerim kapalı şekilde uzandım. Nefesimi toparladıktan sonra yavaşça ayağa kalktım, odamın kapısını açıp banyoya doğru yürüdüm. Banyonun ışığını ve kapısını açıp içeri girdim.
Lavaboya eğilip yüzüme biraz su çarptım. Soğuk su tenime değdiğinde irkildim. Başımı kaldırıp aynaya baktım. Karşımda yorgun gözlerle bana bakan biri vardı. Saçlarım dağılmıştı, gözlerimin altında hafif morluklar oluşmuştu. Ama beni asıl yoran şey kabusumdu. Gördüğüm kabus beni o kadar çok yormuştu ki. Ayakta duracak halim kalmamıştı ama gene de zar zor duruyordum.
Aynadan kendime bakarken tekrardan aynı görüntüyü görmüştüm. O görüntüydü. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Ve o anda… Bir ses duydum. Çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Sanki yılların içinden yankılanıyordu.
“Görüşürüz.”
Gözlerimi hızla açtım. Kalbim yeniden hızlanmıştı. Ama bu ses… bugünkü gibi değildi. Daha inceydi. Daha küçüktü. Bir çocuğun sesiydi. Bir anda zihnimde kısa bir görüntü parladı. Bir apartman merdiveni… Merdiven basamağında oturan iki çocuk, birisi bendim. Diğeri ise bir erkek çocuğuydu. Ama yine yüzünü seçemiyordum. Görüntü bir anda kayboldu. Lavabonun kenarına tutundum. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Nefesimi toparlamaya çalışırken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu.
Ne yapacağımı bilmeden banyodan çıktım, merdivenlerden aşağı indim. Kalbim hâlâ güm güm atıyordu. Mutfağa geçip bir bardak aldım, sürahiden su doldurup içtim. Bardağı bulaşık makinesine koyduktan sonra salona geçtim. Salondaki saate baktım 04:20’yi gösteriyordu. Koltuğa uzanıp gözlerimi kapattım, bir an olsun uykuya dalmayı bekledim.
Beş Saat Sonra
Eylül…Eylül… kızım…Eylül.
Gözlerimi açtığımda karşımda duran annemdi. Burada uyuduğuma endişelenmiş olmalıydı zaten yüzünden bu belli oluyordu. Yumuşak bir sesle, “İyi misin kızım?” dedi.
Yerimden doğrularak uykulu bir sesle, “İyiyim anne… yok, bir şey yok. Gerçekten iyiyim,” dedim.
Annem gözlerimi dikkatle süzdü, sonra hafifçe başını salladı. “Kızım üç dört dakikadır sana sesleniyordum cevap vermeyince beni çok korkuttun Eylül,” dedi, sesi titrek ve korkuluydu. Sonra sessizce yanımda oturdu. Anneme kabuslarımı söyleyipte onu üzmek istemiyordum. Annem “Bir şey mi oldu?” diye sordu, anlayışla sesi artık korkudan çok merak doluydu. Derin bir nefes aldım ve başımı annemin omzuna yasladım. O an anladım ki bunu annemde saklayamazdım “Sadece bir kabus gördüm anne, bir şey yok.” dedim. Kimse bilmezdi ki, rüya sadece bir başlangıçtı, geçmişin sessiz parçaları hâlâ uyanmayı bekliyordu.
Annem yüzüme dönüp şok içinde bana baktı sanki bir şeyler biliyor gibiydi sanki “Yine mi der” gibiydi. Sonra önüne döndü ve ardından “Psikoloğa gitmek ister misin bebeğim.” Dedi annem. İlk başta bilemedim, kendimi bildim bileli hep psikologlara gitmiştim. Ama giderkende sebebini hiç bilememiştim. Sadece hep şunu sorgulardım “Ben neden psikoloğa gidiyordum.” Derdim kendi kendime.
Ama sonra anneme dönüp başımı salladım. Ama nedense psikoloğa gitmem pekte bir şeyleri değiştirmeyecekti ama gene de gitmeyi kabul etmiştim. Salondaki saate baktım 10:50. Bugün Afra’yla öğleden sonra iki saatlik dersimiz vardı. Anneme “Okula gitmem gerek geç kalıcam anne.” Dedim ve odama gitmek için kalktım. Merdivenlere doğru koştum annem arkamdan söyleniyordu “Kızım gitme bugün okula.” Diyordu ama ben tabiki de bildiğimi yapardım sonra merdivenlerden çıkarken annem arkamdan bir daha seslendi,“Hangi güne randevu alayım kızım?”“Cuma günü olur,” diye bağırdım. Annemin arkamdan tamam diye mırıldandığını duydum ve hızlıca odama girip kapıyı kapattım.
Üstümü değiştirdim, çantamı telefonumu ve kulaklıklarımı aldım. Odamın kapısını açıp çıktım merdivenlerden inerken annem “Gel kızım kahvaltı et.” Diyordu masanın üstünde duran meyve tabağından bir tane muz aldım anneme de “Görüşürüz anne.” Diyip evden çıktım.
Sokağa adım attığımda yüzüme vuran soğuk rüzgar beni rahatlatmıştı. Derin bir nefes aldım. Hava serindi ama içimdeki karmaşayı biraz olsun sakinleştiriyordu.
Kulaklıklarımı takıp yavaşça yürümeye başladım. Sokak kalabalıktı herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Adımlarımı attıkça gece gördüğüm rüya tekrar aklıma geliyordu. O merdiven… o çocuk… ve o ses.
“Görüşürüz.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Bu kelime neden bu kadar tanıdık geliyordu? Sanki bir zamanlar gerçekten duymuştum. Ama ne zaman, nerede… hiçbirini hatırlayamıyordum.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneş yükselmişti. Belki de gerçekten sadece bir rüyaydı, dedim kendi kendime. Ama içimde bir his vardı. Küçük ama inatçı bir his…
Sanki o rüya bana bir şeyi hatırlatmaya çalışıyordu.
Üniversite kampüsüne vardığımda Afra’yı gördüm o da beni görür görmez hemen el salladı, Kampüs o saatte oldukça kalabalıktı. Öğrenciler gruplar halinde sohbet ediyor, bazıları derslerine yetişmeye çalışıyor, bazıları da banklarda oturmuş kahve içiyordu. Afra’nın yanına doğru yürüdüm. Beni görünce her zamanki gibi enerjik bir gülümsemeyle, “Sonunda geldin!” dedi. “Bir an yine geç kalacaksın sandım.” Gözlerimi devirdim. “Ama kalmadım” dedim. Gülerek.
Yan yana yürümeye başladık. Afra bir süre bana baktı, sonra kaşlarını hafifçe çattı.“Bir şey mi oldu? Bugün biraz dalgınsın,” dedi. Omuz silktim. “İyiyim… Sadece biraz uykusuz gibiyim.” Ama tam o anda kalabalığın arasında biri dikkatimi çekti.
Kahverengi saçlı bir çocuk…
Kalbim bir anda hızlanmıştı. Bu çocuğu dün de görmüştüm. Gözlerim istemsizce ona takılı kalmıştı. Afra da baktığım yöne doğru baktı. Sonra tekrar bana döndü.
“Afra…” dedim yavaşça. “Kim bu?”
Afra kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Tanımıyor musun?” dedi şaşkın bir sesle.
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Afra bana dönüp hafifçe omuz silkti. “Sizin sınıfta birinci olan çocuk.” Dedi Afra ve sonra adını söyledi. “Onur Oğuz Yılmaz.” O an ismini öğrendiğim de içimde garip bir his oluştu.
Kendi kendime fısıldar gibi tekrar ettim:“Onur Oğuz Yılmaz.”
Bu isim… bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ama nereden? Kaşlarımı hafifçe çattım. Sanki zihnimin bir köşesinde saklanan bir anı vardı ama ne kadar zorlasam da ortaya çıkmıyordu. Tekrar başımı kaldırıp ona baktım. O sırada o da başını kaldırmıştı. Gözleri bir anlığına benim ela gözlerimle buluştu.
Ela gözleri vardı.
Kalbim bir kez daha hızlandı. Çünkü o an içimde bir şey sarsılmıştı.
Sanki…
Bu gözleri daha önce görmüştüm.
Ama nerede… ne zaman… hiçbirini ne hatırlıyordum ne de biliyordum.
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. İçimde garip bir his vardı, tanıdık ama aynı zamanda yabancı bir his. Sanki zihnimin bir köşesinde saklanan bir anı yavaş yavaş yüzeye çıkmaya çalışıyordu.
Tam o sırada Oğuz bakışlarını benden ayırmasıyla arkadaşının yanına gelmesi bir oldu. Arkadaşı gelince de gözlerini benimkinden ayırmak zorunda kaldı o arkadaşıyla konuşurken ben hâlâ olduğum yerde durmuş ona bakıyordum.
Afra dirseğiyle hafifçe koluma vurdu.“Eylül…?” dedi.
O anda düşüncelerimden sıyrılıp ona döndüm.
“Ne oldu sana? Öylece bakıp kaldın,” dedi gülümseyerek.
Hızla gözlerimi başka yöne çevirdim. “Hiç… bir şey yok,” dedim.
Ama içimdeki ses susmuyordu.
“Görüşürüz…”
Gece duyduğum o çocuk sesi tekrar zihnimde yankılandı. Bir anda aklıma rüyamdaki merdiven görüntüsü geldi. İki çocuk merdiven basamağında oturuyordu… biri bendim.
Diğeri…
Kalbim aniden hızlandı.
“Afra,” dedim yavaşça.
“Efendim.” Dedi
“Bu çocuk… ne zamandır bizim üniversitede?”
Afra omuz silkti. “İki yıldan beri burada. Neden?”
Bizimle aynı yıldı.
“Ben neden daha önce hiç görmedim.” Diye sordum. Afra’da “Bilmem ki fark etmemişsindir.” Dedi.
Afra’yla konuşurken ders saatimizin yaklaştığını fark ettik. “Hadi, geç kalacağız,” dedi Afra. Başımı salladım ve birlikte binaya doğru yürümeye başladık. Kampüsün içindeki merdivenlere geldiğimizde Afra bir anda hızlandı.
“Eylül, çabuk!” diye seslendi.
“Tamam geliyorum Afra.” Dedim
Ben de arkasından merdivenleri çıkmaya başladım ama aklım hâlâ biraz önce gördüğüm Oğuz’da kalmıştı. Adımlarımı hızlandırırken bir anda biriyle çarpıştım. Elimdeki çanta neredeyse yere düşecekti. Dengemi kaybedip geriye doğru sendeledim. Tam düşecekken bir el kolumdan tuttu.
Kalbim bir anda hızlandı. Başımı kaldırdım. Karşımda duran kişi… O’ydu.
Kahverengi saçları, ela gözleri…
Bir an için ikimiz de hareket etmeden birbirimize baktık. Sanki zaman durmuş gibiydi. Sonra o sessizliği onun sesi bozdu.
“İyi misin?” dedi sakin bir sesle.
Onun eli hâlâ kolumdaydı; düşmemi engellemişti. Benim ellerim de farkında olmadan onun kollarına tutunmuştu.
O an ne söyleyeceğimi bilemedim. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu.
“Özür dilerim… İyiyim, teşekkür ederim.” dedim sonunda, sesim biraz utangaç çıkmıştı.
Ama ellerim hâlâ onun kolundaydı.
Bunu fark ettiğim anda hafifçe irkildim ve ellerimi hızlıca geri çektim.
Oğuz hafifçe gülümsedi. “Bir şey değil.” dedi sakin bir sesle.
Bir an gözlerimi onun gözlerine kaldırdım. Ela gözleri bana bakıyordu. O bakışta açıklayamadığım bir şey vardı; sanki o da beni inceliyordu.
Afra önümde olduğu için bana seslenmişti. Galiba düşeceğimi görmüş olmalıydı.
“Eylül! İyi misin?” Dedi Afra.
Ama ben hâlâ karşımda duran Oğuz’a bakıyordum.
Çünkü içimdeki o tanıdık his… giderek daha da güçleniyordu.
Mecburen Oğuz’a bakan gözlerimi ondan ayırıp Afra’ya çevirdim.
“İyiyim, geliyorum,” dedim.
Sonra biraz çekinerek hızlı adımlarla merdivenleri çıkmaya başladım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Afra’nın yanına vardığımda bana dikkatle baktı.
“İyi misin? Az kalsın düşüyordun,” dedi.
“İyiyim, iyiyim… hadi derse gidelim,” dedim.
İkimiz de aceleyle sınıflarımıza doğru yürüdük. Koridor kalabalıktı; öğrenciler konuşuyor, bazıları gülüyor, bazıları da derslerine yetişmeye çalışıyordu.
Sınıfa girip her zamanki yerime oturdum. Çantamı masanın yanına koydum ama zihnim hâlâ merdivenlerdeydi.
O an…
Sınıfın kapısı açıldı.
Başımı istemsizce kapıya çevirdim.
İçeri giren oydu.
Oğuz’du.
Bir an kalbim yine hızlandı. Sanki az önce merdivenlerde yaşanan o kısa an hâlâ devam ediyordu. Oğuz sınıfa girip etrafına kısa bir bakış attı. Sonra arka sıralardan birine doğru yürüdü. Ama tam yerine oturacağı sırada gözleri bir anlığına bana takıldı. Sadece birkaç saniyeydi. Ama o birkaç saniye… bana çok uzun gelmişti. Hemen gözlerimi defterime indirdim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ve içimde aynı soru dönüp duruyordu.
Neden bana bu kadar tanıdık geliyor?
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve ders başlamıştı. Ama ne öğretmenin anlattıkları ne de tahtadaki yazılar dikkatimi çekiyordu. Çünkü fark etmeden aklım sürekli arka sıralara kayıyordu. Ve içimde tuhaf bir his vardı.
Sanki bu hikâye… daha yeni başlıyordu.
