1. bölüm · Tutunduğum Son Dal
1. Bölüm:İçinde Hatırlamadığım Çocukluk
Eylül Erden
Yağmurun ve geceyi en sevdiğim yanı şu İnsan ağladığında kimse seni fark edemiyor. Bazen kalabalık bir yerde yürürken içime garip bir his düşüyor… sanki bu dünyada bir yerlerde beni benden daha iyi tanıyan biri vardı. İnsan bazı eksikliklerin adını koyamaz. Sadece içinde bir boşluk olduğunu hisseder. Hayat bazen sana cevap vermeden önce bütün soruları unutturur. Bazı insanlar hayatımıza girmek için değil, kalbimizde bir iz bırakıp kaybolmak için gelir. Birini özlemek için onu hatırlamak gerektiğini sanırdım. Meğer bazen insan hatırlamadığı birini de özleyebiliyormuş. Bazen insanın kalbi birini arar ama aklı onun kim olduğunu bilmez. Hayat bazen sana neyi kaybettiğini söylemez… sadece eksikliğini hissettirir. Bazen kalbin bir şeyi hatırlar ama aklın hiçbir şey bilmez.
Benim hatırlamadığım çocukluğumu kimse bilmezdi ama sadece ben… ben dışında tanıdığım yakınlarım akrabalarım annem ve babam benim geçmişi bilirlerdi.
Ama aslında annem hep derdi ki “Boş ver geçmişi geleceğin senin ellerinde, ister geçmiş olsun ister gelecek. Onlar hep senin anıların olacak.”
Oysa ki geçmişte benim elimdeydi gelecekte…
Gelecek ne kadar benim ellerimde de olsa maalesef ki geçmişim benim ellerimde olamamıştı.
Hayatım çocukluğum elimden kayıp gitmişti ve ben hiçbir şey yapamamıştım, yapmakla kalmayıp bütün çocukluğumu unutmuştum.
O gün ise hayatımın çok sıradan olan bir gününe uyanmıştım ya da ben öyle sanıyordum.
Sabah uyandığımda güneş pencerenin aralığından usulca süzülüyor, odama altın sarısı ışıklar düşüyordu. Hemen hızlıca yataktan kalktım, okula gitmek için hazırlanmalıydım. Üniversite öğrencisiyim.
Banyoya gittim elimi yüzümü yıkayıp çıktım. Hemen aynı hızlılıkla aşağıya inip holden geçip mutfağa girdim. Hızlıca bir şeyler atıştırıp odama tekrar çıktım.
Gardırobumu açıp neler giyebileceğime baktım. Eylül ayındaydık ve haliyle havalar yavaştan soğumaya başlamıştım. Üzerim için bir crop ve bir ceket altım için kot pantolon seçip hızlıca giydim.
Sırt çantamı aldım içine bilgisayarımı, ders kitaplarımı ve ders notlarımı çantama koydum, çantamı da omzuma koydum, elime de kablolu kulaklıklarımı ve telefonumu alıp doğruca aşağıya indim. Aşağıya inerkende ev o kadar sessizdi ki, annem ve babam evde yoktular çünkü çalışıyorlardı. Annem ana okulu öğretmeni genelde erkenden çıkıp gider babam ise genelde öğlen saatlerinde işe giderdi ama şirketinde yoğunluk olduğu zaman erkenden giderdi.
Portmantoda beyaz spor ayakkabılarımı alıp giydim bağcıklarını da bağlayıp evden çıktım. Merdivenlerden aşağıya inerek apartmandan çıktım. Sokağa bir adım attım hava biraz esiyordu. Ama üşütecek kadar değildi. Yaz sonları olduğu için esiyordu. Ama yaz aylarının sonlarında olamamıza rağmen güneş bir o kadar parlaktı gözlerimi alıyordu ama bu bile beni mutlu ediyordu. İnsanlar kendi işlerine koşturuyor, arabalar korna çalıyor, kuşlar ise ağaç dallarında sessizce şarkı söylüyordu.
Güneş ne kadar parlaksa benim içim bir o kadar karanlıktı. O kadar karanlıktı ki aydınlanmıyordu. Aydınlatamıyordum. Sanki aydınlanması için içimdeki kaybolan parçayı bulmam gerekiyormuş gibi.
Ama istesemde o içimdeki kaybolan parçayı bulamam.
İçimde bitmek bilmeyen öyle çok savaş vardı ki yıllardır başa çıkamıyorum. Ne kadar geçmişimi unutmuş olsamda o savaştan bir türlü çıkamıyordum.
Adımlar attıkça sanki tanıdık birinin yüzünü görüyormuşum gibi geliyordu. Ve bu yıllardır var, bir türlü şu tanıdık hissiden kurtulamamıştım. Sanki bu garip hisler, yıllardır içimde taşıdığım boşluğu anımsatıyordu.
Ve tam bu anda yanımdan birinin geçmesiyle o his kısa bir anlığına kaybolmuştu. Kalbim hızlanmaya başlamıştı, nefesim hızlanmıştı ve adımlarım kendiliğinden durmuştu. Güçlükle arkama dönüş baktım ama tek tük insan dışında birini göremedim.
Önüme dönüp yoluma devam ettim “Çok garipti.” Diye mırıldandım kendi kendime o kadar garipti ki yanımdan birinin geçmesiyle o kayıp parçam bulunmuş gibi hissetmiştim ama çok kısa sürmüştü.
Oysa ki yanımdan geçen sıradan biriydi ama kalbimi hızlandıracak ne olabilirdi ki.
Üniversite kampüsüne girmiştim. Girdiğimde de birisi yanıma gelip omzuma çarptı. “Naber Eylül.” Dedi bu kişi Afra’ydı benim mahalleden arkadaşımdı. Çocukluktan beri aynı okullara giderdik. Aynı üniversiteye kabul olamamızda şanstı. Afra her zamanki gibiydi enerjikti. Saçlarını aceleyle toplamış, elinde kahvesiyle bana gülümseyerek bakıyordu.
“İyiyim,” dedim çantamı biraz düzelterek. “Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim ama sabah sabah ders var ya… insanın bütün keyfini kaçırıyor,” diye söylenerek yanımda yürümeye başladı.
İkimiz birlikte kampüsün içinden yürümeye başladık. Etrafımızda öğrenciler çimlerde oturmuş sohbet ediyor, bazıları dizüstü bilgisayarlarıyla ders çalışıyordu. Kampüs her zamanki gibi kalabalık ve hareketliydi.
Afra bana geçenlerde gittiği alışveriş merkezinde yaşadığı o anı anlatıyordu. Bana o gün beraber gidelim demişti ama işim olduğu için gidememiştim. O kadar çok heyecanlı bir şey şekilde anlatıyordu ki kendimi oradaymışım gibi hissettim.
“Hem benim omzuma çarptı hem de neymiş yok efendim ben çarpmış.” Dedi Afra.
“Senin çarpmadığından ne şüphe.” Gülmemeye çalışıyordum çünkü bir o kadarda ciddi anlatıyordu.
“Eylül!” Dedi sesi kızgın çıkmıştı “Ben çarpmadım diyorum adamın kendisi bana çarptı, o telefona bakıyordu ben düz şekilde yürüyordum.”
“Peki adam ne dedi?”
“Ne diyecek sen çarptın dedi özür bile dilemedi ya, adamlık ölmüş ya biride çıkıp demiyor ki ben yaptım diye.”
“Sonra ne oldu?”
“Yolumuza devam ettik ne olacak başka.”
“Emin misin?” Diye sordum çünkü böyle bir olayın aynısını bir kez daha yaşamıştık, gerçi bir çok kez yaşamıştık. Ama bir keresinde parkta yürürken bir kız omzuna çarpmıştı o dedi sen çarptın, yok o dedi sen sonra Afra sinirlerine hakim olamayıp kızla saç baş girişmişlerdi. O olay aklıma gelince güldüm. “Bir olay falan çıkarmadın değil mi?”
“Hayır Eylül çıkarmadım istesemde çıkaramazdım. Bir sürü insanın içinde rezil olamam.” Yüzüme bakınca ona emin misin dercesine bakınca tekrar sinirlendi “Hayır Eylül çıkarmadım olay falan gerçekten öyle toplu bir yerde nasıl çıkartayım ya.”
“Tamam, tamam sinirlenme.” Dedim.
Sonra Afra bana başka bir anıyı anlatmaya başladı ama bir anda onu dinlemeyi unuttum etrafıma bakınca sanki biri beni izliyormuş gibi hissetmeye başladım. Bir süre daha etrafıma baktıktan sonra koluma dokunan elleri hissedince durdum Afra durdurmuştu Afra’ya bakınca “Sen beni dinlemiyor musun? Ciddi bir şey anlatıyorum burada.”
“Dinliyorum Afra.” Diye onu geçiştirdim aslında dinlememiştim ya da ona dinleyememiştim diyelim “Eee sonra ne oldu?” Diyip tekrar yürümeye başladık
Efkarlanmış gibi “Kader diyip geçtim.” Dedi ama neyden bahsettiğini anlamadım. “Neyse, derse geç kalıyoruz hadi.”
Başımı salladım. Yürüdüğümüz sırada bir an gözlerim uzaktaki birine takıldı. Kalabalığın biraz ilerisinde duran biri… sanki doğrudan bize bakıyordu. Kaşlarımı hafifçe çattım. Hafızamı zorlayıp hatırlayıp hatırlamadığımı ama hayır tanımıyordum. O kişiye bakmamla içimdeki o eksik parçanın tekrardan tamamlanmış hissi geldi ve kalbim istemsizce tekrardan hızlanmıştı. Ne oluyordu bana?
Yürüdüğümüz esnafa Afra bir anda durdu ve benim baktığım yöne baktı. “Eylül?” dedi merakla. “Ne oldu?” Diye sordu gözlerimi baktığım yönden güçlükle çevirip Afra’ya baktım. “Yok bir şey… dalmışım.” Dedim.
Afra kaşlarını hafifçe kaldırdı ama fazla üstelemedi. Omuz silkti ve yürümeye devam ettik. “Sen zaten son zamanlarda çok dalıyorsun,” dedi hafifçe gülerek. “Yazılım bölümü insanı böyle yapıyor galiba. Gülümsedim ama içimdeki o eksik parçam tekrardan ayrıldı. Bir an arkamı dönüp az önce baktığım yere tekrar baktım. Ama artık kimse yoktu. Sanki orada biri hiç durmamış gibi.
Afra ise ilerlemiş okulun içine girmişti. Bana seslenerek “Eylül, hadi derse geç kalacağız,” dedi.
Başımı salladım. “Geliyorum.” Dedim. Koşar adımlarla okula girdim. Koridor her zamanki gibi kalabalıktı. Öğrenciler bir yerlere yetişmeye çalışıyor, bazıları ellerindeki kahvelerle acele acele sınıflarına gidiyordu.
Afra koridorun hemen ortasında durmuş beni bekliyordu. En sonunda,” dedi hafifçe gülerek. “Biraz daha geç kalsaydın hocalarımızın bakışlarına maruz kalacaktık.”
Ben de nefesimi toparlamaya çalışarak yanına geldim. “Abartma ya, daha ders başlamamıştır,” dedim. Nefes nefeseyken. Afra’yla merdivenleri çıkmaya başladık sınıflarımız üçüncü kattaydı. Üçüncü kata çıktığımızda ikimiz de nefes nefeseydik.
Afra kendi sınıfının kapısını aralayıp içeri baktı sonra bana dönüp fısıldadı “Başlamış.” Dedi. Sonra ben de aynı şekilde karşıda olan kendi sınıfıma baktım sonra dönüp Afra’ya fısıldadım “başlamamış.” Dedim yavaşça gülerek. Artık ikimizde içeri girdik ve kapıları kapattık. Hoca daha gelmemişti bende hemen yerime geçtim.
Afra ile farklı bölümler okuyorduk. O gastronomi okuyordu, ben ise yazılım. Bugün benim dört saatlik dersim vardı; biri sabah, yani şu an girdiğim ders, diğeri ise öğleden sonraydı.
Ama Afra’nın programı benimkinden çok daha yoğundu. Onun altı saatlik dersi vardı. Sabah başlayıp öğleden sonra devam ediyor, en son akşamüstü bitiyordu. Bu yüzden eve gittiğinde genelde çok yorgun oluyordu. Arada bir birbirimize gidip kız gecesi yaptığımızda hep aynı şeyi anlatıyordu.
“Bugün yine çok yoruldum,” diyordu. Sonra ise “Gerçekten çok zor ama bir o kadar da güzel.” Diyordu. Bu kız bir öyleydi bir böyleydi. İkizler burcu olmanın hakkını veriyordu.
Ben de onu dinlerken hem gülüyordum hem de ne kadar yorulduğunu anlayabiliyordum. Çünkü Afra bir şeyi severek yapıyorsa, ne kadar zor olursa olsun asla vazgeçmezdi.
Bir süre sonra hoca sınıfa gelmişti ve ders başlamıştı. Bir yandan dersi dinlemeye çalışıyor, bir yandan not alıyor, diğer yandan da kalbimi hızlandıran o kişiyi düşünüyordum. Ama bir süre sonra fark ettim ki içimdeki kayıp parça hissi kaybolmuştu.
Derin bir nefes aldım, kendimi toparlamaya çalıştım. Bir an gözlerimi kapattım içimdeki savaşıma geri döndüm. Sahi ya ben neden kendimle savaşıyordum, neden on iki yaşımdan sonrasını hatırlıyordum, mesela küçükken neden travma geçiripte her şeyi unuttum. Bana bütün bunları yaşatan kimdi? Hakikaten ben neden çocukluğumu unutmuştum?
Ben bunları düşünürken birinin beni omzuma hafifçe dokunmasıyla kendime geldim. Ama sanki omzuma dokunan kişi bana sanki zarar verecekmiş gibi öyle nahif dokunmuştu ki. Tüt gibi. Gözlerimi açtığım karşımda kahverengi saçlı, ela gözlü, tahminimce 1.80 boylarında birisi duruyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve kot bir pantolon vardı. Göz göze geldik.
Nedense kalbim hızlandı.
Ona baktığımda sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi değildi daha çok tanışıyormuşuz gibi… Ama onu tanımıyordum.
Sanki dilimi yutmuşum gibi bir şey söyleyemedim.
Onun bakışları ise yumuşak ve sakindi.
“Pardon,” dedi sakin bir sesle. “Dalmış gibiydin… ders bitti.”
O an fark ettim bakışlarımı ondan çekip göz ucuyla sınıfa baktım. Sınıfta kimsenin olmadığını fark ettim sadece ikimiz vardık.
Bakışlarımı ona çıkardım ama hemen hızlıca bakışlarımı kaçırdım nedense utanmıştım. Masada duran notlarımı aceleyle çantama koymaya çalışırken kalbimin hâlâ göğüs kafesimden çıkacakmış gibi hızlı atıyordu. Umarım kimse duymuyordur.
“Şey.” Dedim bir şeyler geveleyerek “Fark etmemişim,” dedim hafifçe gülümsemeye çalışarak.
O ise birkaç saniye bana bakmaya devam etti. Sanki beni inceliyormuş gibi… Ama rahatsız edici bir bakış değildi. Daha çok… Nasıl desem uzun zamandır aradığı birini sonunda bulmuş gibiydi.
Sonra çantamın fermuarını kapatıp çantamı omzuma aldım ve ayağa kalktım. Sonra başını hafifçe eğip kenara çekildi. “Ben çıkayım o zaman,” dedi. Sonra “Görüşürüz.” Diye ekledi. Yanımdan hızla geçerken omzumun yanından hafif bir rüzgâr gibi geçti. O an görüşüz demesiyle kalbim daha da çok hızlanmasına sebep olmuştu.
Ve tam o anda gözümün önüne bir görüntü geldi. Aşağıya inen bir çocuk ve ben bir evin kapısında ona bakıyordum bana görüşüz diyordu. Bende aynı şekilde ona görüşürüz diyordum. Nedenini anlayamıyordum. Ne oluyordu bana, ben neden kendimi bu kadar garip hissediyordum. Sonuçta bu kişi benim için yabancıydı… en azından öyle olması gerekiyordu. Ama içimde bir şey onun yabancı olmadığını söylüyordu. Sanki bu karşılaşmamız bir ilk değildi. Ne bir ilkti ne de bir son.
***
Nihayet eve gelmiştim. Eve geldiğimde de hava kararmıştı Hemen odama çıktım çantamdakileri masaya koydum. Hızlıca bir duş alıp pijamalarımı giydim. Aşağıya inip mutfağa girdim. Başladım buzdolabını kapağını açıp kapatmaya, annemler daha gelmemişti. Bende öylesine bir şeyler atıştırmak için bakınıyordum.
Bir yandan onu düşünüyordum, bir yandan da hızlıca kendime bir şeyler hazırlayıp yemeye başladım. Yedikten sonra kalktım tabağımı makineye koyup odama gittim.
Hızlıca yatağa geçip yattım, bugün bitsin istiyor ve sadece uyuyup dinlenmek istiyordum. Telefonumdan bir şarkı açtım ve telefonumu şarja takıp komidinin üstüne koydum. Ve gözlerimi kapatım uykuya dalmaya bekledim.
Uykuya daldıktan tahminen bir saat sonra gerçek sandığım bir kabusla uyanmıştım. Kan ter içindeydim ve nefes nefeseydim o an için hatırladığım şeyler ise Bana bakan biri, bir çocuk, merdivenlerde oturan iki kişi birisi bendim ama diğer ise bir erkek çocuğuydu yüzünü seçemiyordum ve beni yetimhane kapısına bırakan iki kişi vardı. Sanki zaman durmuş, sessizlik tüm o sahneyi kaplamıştı. Yüzlerini göremediğim çocuk bana bir şeyler fısıldıyordu gibi hissettim ama kelimeler zihnimde kayboldu. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu, ellerim vücudum her yerim titriyor gibi hissediyorumdum nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum.
O anın ağırlığı, kabusun gerçekliği kadar canlıydı. Küçük Eylül’ün yalnızlığı, korkusu ve çaresizliği, yıllar sonra hâlâ içimde yankılanıyordu. Sanki eksik bir parça orada bırakılmış, yıllar sonra bile yerini doldurmamıştı.
Gözlerimi ovuşturup yatağa yaslandım. Gözlerimi kapattım, kendi nefesimi dinlerken, hâlâ bir his vardı, tarif edemediğim, adı konmamış bir boşluk.
Ve o an anladım ki… geçmişim, hatırlamak istemediğim kadar derin ve korkutucuydu.
