23. bölüm · Tutunduğum Son Dal

23.Bölüm:Çöküşüm

Eylül Günaydın

23.Bölüm:Çöküşüm

İki Gün Sonra
İki gün önce biyolojik ailemle yüzleştiğimde, bunun bana acı vermeyeceğini sanmıştım. Yanılmıştım. Vermişti. Hem de ruhumu yerinden sökecek kadar büyük bir acı...
O iki gün boyunca kendimi odama kapattım. Sürekli o evde söylenenler zihnimde dönüp duruyordu. Hatta söylenmeyen, havada asılı kalan o kelimeler bile daha çok canımı yakıyordu.
“Beni bıraktığım gün kendimi de kaybettim.” O cümle... Kafamın içinde bir balyoz gibi çınlıyordu. Sanki geçerli bir açıklamaydı, sanki haklı bir cevaptı. Ama benim içimde hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Çünkü mesele onların ne hissettiği, ne kadar ağladığı değildi. Mesele, benim çocukken ne hissettiğimdi. Ve ben bugün, içimdeki o hissi tanımlayamıyordum. Ne öfke vardı içimde, ne de tam bir kırgınlık... Sadece derin, bitmek bilmeyen, asırlık bir yorgunluk. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır yük, bir anda tonlarca ağırlığa ulaşmıştı.
Oğuz aradı, açmadım. Annem kapımı çaldı, konuşmadım. Çünkü biliyordum; eğer ağzımı açıp tek bir kelime söylersem darmadağın olacaktım. Ve ben henüz o enkazla yüzleşmeye hazır değildim. Ama asıl gerçek şuydu: Ben zaten çoktan dağılmıştım da kendi yıkıntılarıma bakmaya cesaret edemiyordum.
İlk gün sadece yatakta oturup boşluğa baktım. İkinci gün pencereden dışarıyı, akan hayatı izledim. Üçüncü gün ise saatleri saymayı bıraktım. Yemek yemeyi unuttum, telefonumu elimden düşürdüm. Zaman benim için durmuştu ama içerideki o çığlık bir an bile susmuyordu. Gece gözlerimi kapattığımda o kadının ağlayan yüzünü, o adamın suçlu sessizliğini ve en çok da kendi avazım çıktığı kadar bağıran sesimi görüyordum: “GELMEDİNİZ! Bir kez bile gelmediniz!” O soru artık bir soru değildi; içimde durmadan yankılanan bir lanetti.Sabah aynaya baktığımda karşımdaki kadını tanıyamadım. Gözlerimin altı çökmüş, tenimin rengi solmuştu. Ama en garibi, gözlerimde hiçbir duygunun kalmamış olmasıydı. Ne bir damla yaş, ne bir parça öfke, ne de küçücük bir umut... Sadece kapkaranlık bir boşluk.
Kapı tekrar çaldı. Gelenin Oğuz olduğunu adımlarından anladım. Kapıyı açmadım ama sırtımı ahşap yüzeye yasladığımda, onun da diğer taraftan kapıya yaslandığını hissettim."Eylül, lütfen..." dedi. Sesi ilk kez bu kadar kırılgan, bu kadar yumuşaktı. "Böyle devam edemezsin. Konuş benimle. Hiçbir şey söylememen, her şeyi haykırmandan daha kötü."
Gözlerimi kapatıp alnımı soğuk ahşaba yasladım. Ve ilk kez dışımdan fısıldadım: "Ben zaten hep oradaydım, Oğuz. O karanlık odada..."
Sessizlik oldu. Oğuz gitmedi, kapının arkasında öylece bekledi. O an anladım ki, bazı insanlar seni o düştüğün kuyudan çekip kurtarmaya gelmezdi. Sadece sen orada düşerken, yukarıda değil, seninle birlikte o soğuk kuyunun dibinde beklerdi.
"Eylül..." dedi Oğuz, yorgun bir nefes alarak. "Sen bu odada kalıp hayata sırtını döndükçe, onlar kazanmış olmuyor... Sen kendi hayatını kaybediyorsun. Onlar seni geçmişte bir kez bırakmış olabilir ama sen şu an kendini her gün, yeniden bırakıyorsun. Ve ben... Bunu öylece izleyemiyorum."O cümle, içimde kilitli duran o ağır kapının anahtarını çevirdi. Acıtmadı ama beni o uyuşuk uykumdan uyandırdı. Yavaşça doğruldum. Sanki bedenim bana ait değilmiş gibi adımlarımı sürüyerek kapının koluna uzandım. Ellerim titriyordu. Kendimden korkarak kapıyı açtım.
Oğuz tam karşımdaydı. Gözleri direkt gözlerime kenetlendi. Bir saniye, iki saniye... Ve ben o an kırıldım. Tüm o susmalarım, o dik durmaya çalışan maskem bir anda yerle bir oldu.
"Dayanamıyorum..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında kaybolurken. "Ben dayanamıyorum artık Oğuz..."
Daha cümlemi tamamlayamadan gözyaşlarım sel gibi boşaldı. Yılların biriktirdiği o zehirli yük dışarı çıkıyordu. Oğuz bir an bile tereddüt etmeden beni göğsüne çekti. Kaçmama izin vermeyen, beni sımsıkı saran bir kesinlikle sarmaladı kollarını."Bittim ben..." diye ağladım göğsünde. "Ben bittim..."
Oğuz başımı saçlarımdan öpüp göğsüne daha da bastırdı. "Hayır," dedi nefesi saçlarımın arasında gezinirken. "Bitmedin Eylül. Sen sadece çok, ama çok yoruldun."Bir süre sonra hıçkırıklarım yavaşladı, sakinleştim ama hâlâ ona sığınıyordum. Hafifçe geri çekilip gözlerimin içine baktı. "Özür dilerim," diye fısıldadı aniden.Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Neden?""Her şey için... Geçmişi senden sakladığım, seni koruyamadığım için."
Hafifçe elimle sırtına vurdum. "Saçmalama Oğuz. Ayrıca... Ben seni çoktan affettim. Şimdi, o gün neden sustuğunu çok daha iyi anlıyorum."
Oğuz’un yüzünde belli belirsiz bir rahatlama belirdi, sırtını tutarak hafifçe gülümsedi. "Ah, acıdı ama... Gerçekten affettin mi?"
"Gerçekten," dedim, bu kez içtenlikle.Annem kapının eşiğinde belirdi o sırada. Elinde bir bardak su vardı, gözleri doluydu ama hangimize dokunsa daha çok kırılacakmışız gibi uzakta durmayı seçti. Suyu uzattı, titreyen ellerimle alıp içtim. Boğazımdan geçen o soğuk su beni biraz olsun dünyaya döndürdü.
Oğuz bana baktı. "İstersen... Buradan çıkabiliriz. Biraz dışarıya, arabayla sahil yoluna gidelim mi? Sadece dururuz."Başımı yavaşça salladım. "Tamam."Yarım saat sonra araba sahil yolundaki boş bir koyda durdu. Deniz karanlığın içinde uçsuz bucaksız bir siyahlık olarak uzanıyordu. Arabanın içindeki sessizliği tekerleklerin asfaltla olan o son sürtünme sesi bitirdi. Oğuz kontağı kapattı, el frenini çekti.
Camdan dışarı bakarken, "Ne düşünüyorsun?" diye sordu sessizce."Hiçbir şey," dedim. Ama bu doğru değildi. "Sanırım... Onları gördüğümde hiçbir şey hissetmediğimi sanmıştım. Eve gelince her şey başıma yıkıldı. Hissetmek bana biraz geç geliyor galiba."
Oğuz başını bana çevirdi, gözlerindeki o sarsılmaz şefkatle baktı. "Geç gelmiyor Eylül. Sadece, kendini güvende hissettiğin an ortaya çıkıyor. O ev güvenli değildi. Ama burası, benim yanım güvenli."
Göğsümdeki o mengene biraz daha gevşedi. Arabadan indik, rüzgâr sertçe yüzüme çarptı ama bu soğuk beni üşütmedi, aksine yaşadığımı hissettirdi. Deniz kenarına doğru birkaç adım attık. Oğuz tam yanımdaydı; ne önümde ne arkamda.
"Eylül," dedi rüzgârın sesinin arasından. "O odada kapalı kaldığın her saniye, seni kaybediyormuşum gibi hissettim. Ve o an anladım ki..." Durdu, derin bir nefes aldı. Gözlerimin içine sarsılmaz bir netlikle baktı. "Seni seviyorum."
Dünyadaki tüm sesler çekildi sanki. Rüzgâr bile sustu. Ben öylece kalakaldım. İçimdeki boşluk yüzünden bu kelimenin karşılığını hemen bulup ona veremiyordum. "Bunu... Şimdi mi söylemek zorundaydım?" dedim kısık sesle.
"Zorunda değildim ama saklamak da istemedim," dedi dürüstçe. "Çünkü seni kaybetme korkusu bana bunu öğretti."Dudaklarımı ısırdım. "Ben şu an kimseyi tutacak, kimseye bir şey verecek halde değilim Oğuz. Kendimi bile bulamamışken, seninle bir 'biz' kuramam. Bu beni iyileştirmez, sadece sana bağımlı yapar."
Oğuz hafifçe gülümsedi ama bu kez gözlerinde hüzünlü bir haklılık vardı. "Ben de tam olarak bunu söylüyorum zaten," dedi. "Senden şu an bir cevap istemiyorum. Seni bir şeye zorlamıyorum, acele ettirmiyorum. Bu bir teklif değil Eylül, bu benim seçimim. Ben, ne olursa olsun seni seçiyorum.""Koşulsuz mu?" diye sordum, sesim titreyerek.
"Hayır," dedi dürüstçe. "Ben de insanım, ben de yoruluyorum. Ama seni asla bırakmayacak kadar çok seviyorum. Sen şu an bana hiçbir şey vermek zorunda değilsin. Ben sadece... Burada, senin yanında kalacağım. Sen kendini yeniden bulana kadar."
Yanıma yaklaştı, elimi tuttu. Sıkmadı, sadece "Buradayım" der gibi parmaklarını parmaklarıma kenetledi."Şu an ne hissediyorsun?" diye sordu yavaşça.
İçimi yokladım. O eski, dipsiz karanlığı aradım. "Boşluk değil," dedim gözlerimi deniz çizgisine çevirirken. "İçimde bir şeyler... Yeniden olmaya başlıyor gibi."Oğuz’un bakışları yumuşadı. "Bu yeter," dedi. "Bu kadarı bile yeter."
Bazı çöküşler insanı yere değil, kendi içine indirirdi. Eylül o gece rüzgâra karşı dururken ilk kez bunun farkına vardı. Ne tamamen iyileşmişti, ne de tamamen dağılmıştı. Sadece, uzun zamandır kaçtığı o yaralı geçmişin tam ortasında, ilk kez korkmadan duruyordu.
Oğuz’un eli hâlâ elindeydi. Ne bir söz vardı artık aralarında, ne de bir vaat... Sadece sessiz bir kalış. Ve bu kalış, ilk kez kaçmaktan daha hafif hissettiriyordu.
Eylül gözlerini kapattı. Rüzgâr yüzünü okşarken içinden tek bir fısıltı geçti:“Belki de iyileşmek, ilk kez yalnız kalmamak değil... İlk kez kendinden kaçmamaktır.”Ve o an... Hiçbir şey sihirli bir şekilde bitmedi. Ama hiçbir şey, eskisi gibi de kalmadı.