18. bölüm · Tutunduğum Son Dal
18.Bölüm:Eylül…
18.Bölüm:Eylül…
Eylül’ün Geçmişi;
On Dört Yıl Önce
Küçük yaşlarda yetimhanede büyüyen Eylül ailesi tarafından istenmeyen bir çocuktur. Ailesi yedi yaşına kadar Eylül’e hiç bakmamıştır. Bebekliğinden bu yana en üst katta oturan komşuları bakmıştı. Komşuları aynı anda Eylül’den bir yaş büyük oğluna hem de kendi kızı gibi büyüttüğü Eylül’ü büyütmüştür.
Eylül’ün annesi, sabahları Eylül’ü bırakır giderdi uyandığında Oğuz’ların yanına giderdi. Geceleri ise istediği saatte kendi evine dönerdi
Eylül, kendi ailesinden görmediği sevgiyi ve ilgiyi bu komşularında bulmuştu. Her sabah kalktığında, onun için hazırlanan kahvaltı masasında oturur, gün boyu o evin içinde koşar oynardı. Ve Eylül küçücük yaşıyla bunu fark etmişti ki, gerçek aile kan bağıyla değil, sevgiyle kuruluyordu. Komşuları onun için hem anne hem baba olmuş, yıllarca hayatında güven ve şefkatin simgesi olmuştu. Eylül, küçük bir çocukken bile onların yanında kendini evinde gibi hissedebiliyordu. Komşularının oğlu ile Eylül beraber büyümüşlerdi. Birbirlerine hep destek olurlardı. Birbirlerini hep korurlardı. Oğuz, Eylül’e o küçük yaşlardan itibaren çok yakın ve özel bir sevgi besliyordu, Eylül onun çocukluk aşkıydı. Küçük yaşlarına rağmen Oğuz, Eylül’ün her düştüğünde elinden tutar, onu korur, yanında olmaya çalışırdı.
Eylül de Oğuz’a karşı farklı bir bağlılık hissediyordu; güven ve şefkatin karışımı bir duygu… Sadece oyun arkadaşı değil, aynı zamanda küçük sırlarını paylaştığı, yanında kendini güvende hissettiği biriydi. Beraber geçirdikleri zaman, paylaştıkları anılar, küçük kahkahalar ve bazen sessiz, sadece yan yana oturdukları anlar… hepsi Eylül’ün kalbinde özel bir yer edinmişti. Küçük yaşta başlayan bu bağ, ilerleyen yıllarda da kopmamış, Eylül’ün hayatında Oğuz’un yeri hep ayrı kalmıştı.
Eylül okula yazılırken de Oğuz’un annesi, Eylül’ün annesini uzun süre ikna etmeye çalıştıktan sonra, Eylül’ün okula yazdırılması konusunda onu zor da olsa razı etmişti. Okula başladıkları ilk gün bile birlikte gitmişlerdi. Oğuz, Eylül’ün elini tutmuş ve kalabalığın içinde kaybolmaması için onu yanından ayırmamıştı. Eylül her ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da içten içe yalnız kalmaktan korkuyordu. Oğuz ise bunu fark eden tek kişiydi. Yıllar geçtikçe mahallede herkes onları birlikte görmeye alışmıştı. Parka gitseler birlikte giderler, ders çalışsalar aynı masada otururlardı. Eylül bazen sessizleşir, düşüncelere dalardı. Böyle anlarda Oğuz hiçbir şey sormazdı. Sadece yanında oturur, onun konuşmasını beklerdi.
Bir gün Eylül pencereden dışarı bakarken sessizce şöyle dedi "Oğuz." Dedi.
“Efendim Eylül.” Dedi Oğuz
“Biliyor musun.” Diye başladı söze ve devam etti. “Bazen keşke gerçek ailem siz olsaydınız. Bazen o aşağıdaki eve girdiğim anda kendimi o kadar çok yabancı hissediyorum ki bazen gerçekten de bir ailem olsa.” Dedi Eylül çaresizce küçüktü ama o yaşta olgun bir çocuktu.
Oğuz omuz silkti ve Eylül'e döndü "Zaten bir ailen var" dedi Eylül önüne dönüp Oğuz'a baktı. "Hangi aile" dedi. Çaresizce ve tekrar etti göz yaşları içinde "Hangi aile" dedi. Oğuz Eylül'e sarıldı, Eylül'ü kollarının arasından aldı ve Eylül'e baktı. "Biz" dedi "Biz varız, biziz" dedi. Eylül o an hiçbir şey söylemedi. Ama ilk defa kalbinde bir yere ait olma hissi oluşmuştu.Fakat ikisi de bilmiyordu ki, büyüdükçe hayat onları farklı yolların eşiğine getirecek ve bu güçlü bağ bir gün çok daha büyük sınavlardan geçecekti
Ama bu bağ sadece yedi yıl sürmüştü.
Oğuz’un taşınacağından habersiz merdivenlerden çıkan Eylül, yavaş adımlarla merdivenlerden çıkıyordu. Çıkan eşyaları görmüştü ilk başta ne olduğunu anlamamıştı. Apartmanın önünde koliler, sandalyeler ve bazı eşyalar duruyordu. Birkaç kişi de eşyaları kamyona taşıyordu. Eylül merdivenlerde bir an durdu. Kaşlarını hafifçe çattı. Merdivenleri biraz daha hızlı çıktı.
Oğuz’un evinin kapısı açıktı. İçeriden ayak sesleri ve eşyaların taşınma sesi geliyordu. Eylül kapının önünde durdu. İçeri baktığında salonun neredeyse boşaldığını gördü.
O an içinde tuhaf bir his oluştu.
Tam o sırada Oğuz odasından çıktı. Kapının önünde duran Eylül’ü görünce olduğu yerde durdu. İkisi birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Eylül’ün gözleri yavaşça odanın içine kaydı. Boş duvarlara, yerde duran kolilere, eksilen eşyalara baktı.
Oğuz’un boğazı düğümlenmişti. Söylemek istediği şeyleri günlerdir düşünüyordu ama bir türlü söyleyememişti. Ama o an kelimeler zar zor çıkıyordu.
“Biz…” diye başladı.
Ama cümlesini tamamlayamadı. Eylül’ün yüzündeki ifade yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Sanki gerçeği kendi kendine anlamaya başlamıştı.
“Taşınıyor musunuz?” diye sordu. Eylül , Oğuz başını yavaşça eğdi ve başını salladı. Eylül birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sadece orada durdu. Gözleri boş salona bakıyordu. Sonra çok yavaş bir şekilde tekrar konuştu “Ne zaman?” Dedi Eylül, Oğuz’un sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Bugün.” dedi. O an Eylül’ün küçük kalbi sıkışmıştı.
Eylül zar zor konuşarak “Neden bana söylemedin?” Dedi Oğuz ise “Söyleyemedim.” Dedi sonra yavaşça yürüdü yanına yaklaştı Eylül’ün eline bir not sıkıştırdı. Sonra ise “Bunu hemen okuma yalnız kalınca ve ben gittikten sonra oku olur mu? Ve bir de özür dilerim.” Dedi o an çaresizce.
Oğuz’un annesi “Hadi oğlum gitmemiz gerek.” Dedi. “Tamam anne geliyorum.” Dedi Oğuz, Eylül’e döndü “Bu bir veda değil tekrardan görüşeceğiz.” Dedi, Eylül başını salladı sarıldılar. Yavaşça kapıdan çıkıp merdivenleri indiler Eylül evinin kapısında durdu merdivenlerden inen Oğuz’a baktı. Oğuz durdu arkasına baktı “Görüşürüz.” Dedi sessizce Eylül’de sessizce “Görüşürüz.” Dedi birbirlerine el salladılar.
Oğuz merdivenlerden inmeye devam etti. Eylül ise hâlâ kapının önünde duruyordu. Merdiven boşluğunda yankılanan ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Birkaç saniye sonra apartman kapısının açılıp kapanma sesi duyuldu.
Sonra… sessizlik.
Eylül bir süre olduğu yerde kıpırdamadan durdu. Sanki biraz önce olanları anlamaya çalışıyordu. Az önce her gün gördüğü, her gün konuştuğu kişi artık burada değildi. Merdiven boşluğu eskisinden çok daha büyük ve sessiz geliyordu. Eylül yavaşça merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Apartman kapısına geldiğinde dışarı baktı.
Kamyon çoktan hareket etmeye başlamıştı. Ama kamyon köşeyi dönüp gözden kayboldu. Eylül kapının önünde bir süre daha durdu. İçinde garip bir boşluk vardı. Sanki alıştığı bir parça hayatından koparılmış gibiydi. Sonra yavaşça başını eğdi. Artık merdivenleri tek başına çıkacaktı.
Sonra yavaşça yürümeye başladı aparmana girdi yavaş yavaş merdivenlere çıktı elinde hâlâ Oğuz’un verdiği kağıt vardı. Elinde sıkıca tutuyordu o kağıdı. Yukarı çıktı eve girdi, hızlı adımlarla odasına gitti kapıyı kapattı elindeki kağıdı açıp notu okumaya başladı. “Nereye gidersek gidelim, birbirimizi unutmayacağız. Ve nereye gidersek gidelim kalbim hep seninle olucak.” yazıyordu notta. Küçücük bir teselliydi ama yedi yıl boyunca hissettiği güvenin yerini doldurmaya yetmiyordu.
O günden sonra Eylül, bir yandan büyümenin ve ailesiyle olan hayata alışmanın zorluklarıyla uğraşırken, bir yandan da Oğuz’un ve ailesinin yokluğunun yarattığı boşluğu taşımayı öğrendi.
Beş Ay sonraOğuz ve ailesi taşındıktan aylar sonra, Eylül’ün hayatı bir kez daha altüst oldu. Annesiyle babasının konuştularını duymuştu. Annesi “Eren yeter artık ben bu çocuğa daha bakamıyorum, yeter artık daha fazla da dayanamıyorum, ben bu çocuğa daha bakamayacağım.” dedi “babası da bir süre sessiz kaldı. Sanki söyleyecek kelimeleri tartıyordu. Sonra derin bir nefes alıp istemsiz bir sesle cevap verdi “Biliyorum… ben de zorlanıyorum. Ama o bizim çocuğumuz…” dedi. Annesi hemen araya girdi, sesi daha sertti bu kez “Ben hissetmiyorum! Hiçbir şey hissetmiyorum ona karşı. Ne yaparsam yapayım olmuyor. Kendimi zorladım, denedim ama yok… olmuyor yapamıyorum.” dedi.
Eylül kapının arkasında nefesini tutmuştu. Küçük elleri titriyordu. Duyduklarını anlamaya çalışıyordu ama aslında çoktan anlamıştı bile. Babası bu kez daha kısık bir sesle konuştu, “Peki ne yapacağız…?” dedi. Kısa bir sessizlik oldu. O sessizlik, Eylül’e sanki yıllar aylar gibi gelmişti. O küçükcük bedeniyle neler neler hissetmişti. Sonra annesi o cümleyi söyledi, “Yetimhaneye verelim.” dedi. Eylül’ün içindeki dünya o an sessizce yıkıldı. Gözleri doldu ama ağlamadı ağlayamadı boğazı düğümlenmişti. düşündü.
Sadece olduğu yerde donup kaldı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki herkes duyacak gibiydi. Babası yine sustu. Uzun bir süre hiçbir şey demedi. Sonra çok yavaş, neredeyse fısıltıyla “…tamam,” dedi. Fısıltıyla konuştukları şeyleri Eylül duyuyordu sanki onları hissediyordu konuştuklarını, Eylül ailesi onu sevmediğini biliyordu ama ailesinin onu yetimhaneye vericeğini de tahmin edememişti o kadarını da yapmazlar diye düşünmüştü hep.İşte o an, Eylül için her şey bitti. Artık hayatta tutunması için bir sebep kalmamıştı. Ama pes etmeyip mücadele edicekti herkese inat hayata karşı savaşacaktı.
Ertesi GünHenüz sekiz yaşında olan Eylül’e hiçbir açıklama yapmadan aceleyle götürüp yetimhaneye bıraktılar.
Ama Eylül arkalarından koşmaya başlamıştı. “Anne.” Diye bağırıyordu “Anne beni bırakma.”
Ama anneleri kapıdan çıkmıştı. Sonra yanına bir kadın geldi. Uzun boylu kızıl saçlı bir kadındı Eylül’ü alıp odasına götürmek için. Kadın Eylül’e elini tutması için elini uzattı. Eylül kadının önce yüzüne sonra eline baktı ve kadının elini tuttu. Yürümeye başladılar. Yürürken Eylül durdu. Arkasına dönüp baktı. Belki annesi babası geri gelir diye… ama kimse gelmedi. O an, içindeki son umut kırıntısı da sessizce yok oldu.
Sessizce yürümeye devam ettiler. Ama artık adımları daha ağırdı. Sanki her adımda içindeki bir parça geride kalıyordu. Koridorlardan geçtiler Eylül’ün adımları ilerledikçe daha da ağırlaşıyordu. Her adımda biraz duraksıyor, etrafına çekingen gözlerle bakıyordu. Duvarlar, kapılar, ışıklar… hepsi ona yabancıydı. Kadın arada bir Eylül’e bakıyordu korktuğunu biliyordu. Yumuşak bir sesle “Korkmana gerek yok Eylül burada güvendesin” dedi. Ve yürümeye devam ettiler. Bir odanın önünde durdular odanın içine vuran güneş on beş tane ranzalı yatak hepsi doluydu sadece biri boştu. O boş yerde Eylül içindi. Kadın Eylül’e yatağına götürdü, yatağın üstünde bir kaç tane oyuncaklar vardı. Kadın “burası senin yatağın bunlarda senin oyuncakların” dedi, Eylül başını sallayıp yatağına oturdu. Kadın Eylül’ün yanından, diğer çocuklarla ilgilenmek için yanından ayrıldı.
Yetimhanedeki ilk gecesi en zoruydu. Tanımadığı çocuklar, yabancı yüzler, soğuk duvarlar… Küçük yatağına uzandığında gözlerini tavana dikmişti. Oğuz’u düşündü. Onunla oynadığı günleri, güldüğü anları… ve İçini ısıtan o evi…
Ama artık hiçbiri yoktu…
Günler geçtikçe Eylül daha da içine kapandı. Kimseyle kolay kolay konuşmuyor, hiçbir şekilde kimseye yaklaşmıyordu. Diğer çocuklar oyun oynarken o genelde köşede oturup onları izlemekle yetiniyordu. Sanki görünmez olmak istiyordu. Yemek saatlerinde sessizce yemeğini yiyor, kimseyle konuşmadan kalkıyordu. Geceleri ise yatağına uzandığında tavana bakarak uzun süre uyuyamıyordu. Aklında hep aynı şeyler dönüyordu… giden insanlar, kapanan kapılar ve geri dönmeyen adımlar. Bazen eline o küçük oyuncağı alıyor, sıkıca sarılıyordu. Sanki o oyuncak gitmeyecekmiş gibi… sanki onu bırakmayacak tek şey oymuş gibi. Zamanla Eylül, duygularını göstermemeyi öğrendi. Ağlamayı da… gülmeyi de içinde yaşamaya başladı. Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin bir çocuktu. Ama içinde kocaman bir yalnızlık vardı.
Ama yine de…
İçinde çok derin bir yerde, küçücük bir umut hâlâ yaşıyordu. Bir gün birinin gelip onu gerçekten bırakmayacağına dair… sessiz, kırılgan ama tamamen yok olmayan bir umuttu bu.
Bir Yıl SonraDokuz yaşındaki Eylül yetimhanedeki oda arkadaşlarının birer birer aileleri olmuştu. O on beş kişilik oda da sadece 6 kişi kalmıştı. Ama bir gün Eylül’ü bir aile görmeye gelmişti. Görevli kadın o sabah Eylül’ün yanına geldiğinde sesi her zamankinden biraz daha farklıydı. “Eylül, hazırlan bakalım. Seninle görüşmek isteyen bir aile var,” dedi. Eylül başını kaldırdı. Kalbi bir an duracak gibi oldu. Ama yüzünde hiçbir şey belli etmedi. Yavaşça ayağa kalktı. Ne heyecanlandı ne de mutlu oldu. Çünkü umutlanmanın nasıl bittiğini biliyordu. Sadece sessizce kadının peşinden yürüdü. Koridordan geçerken adımları ağırdı. Her adımda içinden bir ses “yine olmayacak” diyordu. Odaya girdiklerinde bir kadın ve bir adam oturuyordu. Eylül kapıda durdu. İçeri tam girmedi. Sadece baktı.
Kadın onu görür görmez hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme Eylül’e yabancı gelmedi… diğerlerinden farklıydı. Daha yumuşak, daha sabırlıydı. Adam da ayağa kalktı ama yaklaşmadı. Sanki onu korkutmamak için mesafesini koruyordu. Görevli kadın, “Eylül, bunlar seninle tanışmak isteyen sende istersen senin ailen olmak istiyorlarmış” dedi. Kadın Eylül başını salladı. Kadın yani yeni olucak annesi “Merhaba Eylül ben Melisa tanıştığımıza memnun oldum” dedi. Kadının yanındaki adam da yani eşi “Merhaba Eylül bende Mustafa” dedi. Melisa ayağa kalktı eğildi, dizlerinin üstüne oturdu “Eylül eğer sende istersen biz senin ailen olmak istiyoruz, ailenden bir parça olmak istiyoruz, aile olmamıza izin verir misin, senin ailen olabilir miyiz.” dedi yumuşak bir ses tonuyla.
Eylül bu cümleyi duyunca başını kaldırdı. İlk defa kadının gözlerine baktı. Ama yüzünde heyecan yoktu. Sadece temkin vardı. “Sonra geri bırakır mısınız?” diye sordu çaresizce çünkü onu yetimhaneye bırakanda kendi annesi ve babasıydı.
Odadaki herkes birkaç saniye sustu. Kadının gözleri doldu ama belli etmemeye çalıştı “Hayır,” dedi yavaşça. “Seni bırakmayız.”
Eylül bu cevabı duyunca hemen bir şey söylemedi. Kadının yüzüne baktı, sonra gözlerini tekrar yere indirdi. Sanki duyduğu şeyi anlamaya çalışıyordu. Çünkü hayatında daha önce duyduğu sözlerin çoğu uzun sürmemişti.
Küçük ellerini birbirine kenetledi. Bir süre sessiz kaldı. “Ben… sizi tanımıyorum,” dedi çekinerek. Kadın başını anlayışla salladı. “Biliyorum.” Dedi. Adam da sakin bir sesle konuştu “Biz de seni yeni tanıyoruz.” Dedi adam. Kadın Eylül’e doğru hafifçe öne eğildi.
“İstersen hemen karar vermek zorunda değilsin,” dedi. Kadın “Birbirimizi yavaş yavaş tanıyabiliriz.” Dedi adam. Eylül hiç bir şey söylemedi. Eylül’ü korkutmamak için gittiler.
Ertesi GünAile yine yetimhaneye gelmişti. Görevli kadın Eylül’ü alıp misafir odasına götürdü tekrardan, orada yine dünkü kadın ve adam oturuyordu.
Eylül bir anda korktuğunu hissetti. Kalbi hızlı atıyordu, elleri biraz titriyordu. İçinden “Ya beni yine bırakırlarsa?” diye geçirdi. Dün duyduğu sözler aklındaydı, ama küçük bir çocuk için güvenmek kolay değildi.
Kadın yavaşça eğildi, sesini yumuşattı:“Merak etme Eylül, bugün sadece tanışacağız. Hiçbir şeyi zorla yapmayacağız.” Eylül hâlâ sessizdi, gözlerini yere dikmişti. Adam da hafifçe gülümsedi:“Seninle biraz vakit geçirmek istiyoruz. Sadece birbirimizi tanıyacağız.”
Eylül derin bir nefes aldı. Korkusu biraz azalmıştı, ama hâlâ temkinliydi. İçinde küçük bir umut filizlenmeye başlamıştı: belki bu sefer farklı olabilirdi. Kadın hafifçe elini uzattı. “Hazır olduğunda yanımıza gelebilirsin.” Eylül küçük bir baş salladı. Bu, belki de ilk kez bir yere gitmek için kendi rızasıyla hareket edeceği anın başlangıcıydı.
Eylül başını salladıktan sonra yavaşça kadının yanına yürüdü. Adımları küçük ve temkinliydi. İçinde hem korku hem de merak vardı. Ama önceki günün sözleri ona bir cesaret vermişti.
Kadın Eylül’ün yanına gelince gülümsedi ve hafifçe diz çökerek onun göz hizasına indi.“Bak, Eylül,” dedi yumuşak bir sesle, “bugün sadece birlikte vakit geçireceğiz. Hiçbir şey yapmaya zorlanmayacaksın. İstersen sadece otururuz, istersen konuşuruz. Her şeyi sen seçebilirsin.”
Eylül başını hafifçe salladı. İçinden bir küçük ses, “Belki bu sefer farklı olacak,” diyordu. Ama bir yandan hâlâ temkinliydi; hayatında sözler çok çabuk kırılmıştı.Adam da ona doğru eğildi “Ve unutma, biz sana sadece arkadaş olmak istemiyoruz. Seni tanımak, yanında olmak istiyoruz.” Eylül bir süre sessiz kaldı. Gözleri kadının ellerine takıldı, sonra hafifçe kadının elini tuttu. Küçük bir baş sallama ile cevap verdi.
O an Eylül fark etti, ilk kez kendi rızasıyla birine yaklaşmıştı. Küçük adımı, belki de hayatındaki en önemli ilk adımdı. İçinde korku vardı, evet, ama bir umut da büyüyordu belki bu sefer gerçekten bırakılmayacaktı. Ve artık Eylül ailesi olması için kabul etmişti.
İki Ay SonraEylül yeni ailesinin evine doğru yolda arabada giderken içinde tarif edemediği bir korku vardır. Yetimhanede geçirdiği o bir yıl, küçücük kalbinde derin izler bırakmıştı. Arabanın arka koltuğunda sessizce otururken ellerini sıkıca birbirine kenetlemişti. Yeni anneside ön koltukta oturuyordu ara ara Eylül’e dönüp gülümsüyordu, korkmamasını söylüyordu başını salladı. Ara ara Eylül camdan dışarı bakmaya çalışıyordu ama boyu cama yetmiyordu. Yolda yeni evlerine giderken aklında tek bir soru vardı. “Ya beni sevmezlerse ya beni yine bırakırlarsa?”
Eylül, araba hareket ettikçe yavaş yavaş uykusu gelmeye başlamıştır. Araba da yarı ayık yarı uyur bir şekilde, araba hâlâ hareket ediyordu, arada bir gözlerini açıyordu cama bakıyordu sonra gene gözlerini kapattı bu kez uykuya dalmıştı. Bu sefer daldığı uyku onun en rahat uyuduğu uykuydu. Üç saat sonra araba durmuş araba durur durmaz da Eylül’ün gözleri açılmıştı. Sanki geldiklerini hissetmişti, yeni evlerine gelmişlerdi. Yeni annesi ve babası arabadan indi annesi Eylül’ü indirmek için arabanın kapısını açtı Eylül’ün emniyet kemerini açtı kucağına aldı arabanın kapısını kapattı ve Eylül’ü kucağından indirdi. Annesi Eylül’ün küçük ellerini tuttu Eylül’de sımsıkı tutmuştu annesinin elini, babasıda kapılarının kilidini açmakla meşguldü. Babası kapıyı açtı annesiyle birlikte içeri girdiler babasıda onlar girer girmez girdi ve kapıyı kapattı. Kapıdan içeri adım attığında etrafına çekingen gözlerle baktı; her şey çok farklıydı. Eylül, annesinin elini bırakmadan etrafa bakmaya devam etti. Gözleri odadan odaya kayıyor, her detayı sessizce inceliyordu. Bu kadar düzenli, bu kadar sakin bir yer ona yabancı geliyordu. Sanki yanlışlıkla başka birinin hayatına girmiş gibiydi.
Annesi Eylül’e doğru eğilip “İstersen odana bakmaya gidelim” dedi. Eylül cevap vermedi çekinmişti. Böyle yabancı bir yer ona garip geliyordu. Annesi çekindiğini fark edip rahatlatıcı bir sesle “Korkma Eylül sana güzel bir hayat yaşatmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız sana söz veriyorum” dedi annesi ve yanağından öptü “Hadi gel şimdi odana bakalım” dedi yumuşak bir sesle. Eylül annesine bakıp ve anlam veremedi “Benim odam mı var” dedi tereddütle annesi başını salladı “Evet Eylül senin bir odan var” dedi annesi, Eylül başını salladı. Ve evet Eylül’ün bir odası vardı, Yıllarca odası olmuştu ama küçücük ve sığıntı gibi bir odası vardı, annesiyle beraber odalarına bakmaya gitmişlerdi babasıda peşindelerdi onlara yetişmeye çalışıyordu. Eylül odasına adım atar atmaz donup kalmıştı şaşırmıştı böyle bir odası daha önce hiç olmamıştı. böylesine güzel, böylesine zarif ve güzel hazırlanmış bir odası olmamıştı. Oda ışık doluydu, pencereden süzülen gün ışığı odanın köşelerini nazikçe aydınlatıyordu. Yumuşak renklerle boyanmış duvarlar, düzenli bir şekilde yerleştirilmiş mobilyalar ve köşelerde ona ait küçük ayrıntılar… Eylül, odanın her köşesine hayranlıkla bakıyordu. Küçük bir masa, üzerinde fotoğrafları, yatağın üzerinde yumuşacık bir yorgan ve odanın köşesinde birkaç oyuncaklar vardı. Annesi Eylül’e doğru eğildi ona yumuşak bir şekilde sordu “Yeni odanı beğendin mi?” dedi, Eylül başını salladı. Ve bir soru sordu “Burası artık benim mi?” dedi. Eylül, hâlâ şaşırmış bir şekilde bakarken küçük bir adım attı. Parmak uçlarıyla yatağın örtüsüne dokundu. Dokunduğu yumuşaklık, yıllardır hissetmediği bir güven hissi verdi. Başını kaldırıp annesine baktı, ama kelimeler hâlâ boğazında düğümlenmişti. Sadece hafifçe başını salladı.
Babası da aralarına yetişmiş, odanın kapısına yaslanmıştı. Gülümseyerek: “Evet Eylül burası artık senin odan”dedi. Eylül, bir süre sessizce durdu. Kalbi hızlı hızlı atıyordu ama bu kez korkudan değil, şaşkınlıktan ve belki de ilk kez hissettiği bir huzurdan. Küçük elleri, annesinin elini sıkıca tuttu; artık yanında olduğuna emin olduğu için biraz daha rahatlamıştı. İşte o anda Eylül fark etti: Bu sadece bir oda değildi. Bu, onun kendi dünyasının ilk kapısıydı güvende hissedebileceği, kendisi olabileceği bir yer.
Ve belki de uzun yıllar boyunca ilk kez, kendi hayatının bir parçası olabilecek bir alanı vardı.
Ama mutluluğu kısa sürdü yeni ailesi Eylül’ü evlat edindikten üç hafta sonra bir anda başlayan kabuslarla hayatı gene altüst olmuştu ailesi Eylül’ü bir sürü doktorlara, psikologlara götürmüştüler ancak doktorlar ve psikologlar bunun sebebi travma olduklarını söylüyorlardı. Eylül’ün zihni, geçmişte yaşadığı ve bastırdığı bir şeyi tekrar tekrar yüzeye çıkarıyordu. Her kâbus, aslında unutulmuş bir anının parçaları gibiydi. Koridor, kapı, terk edilme hissi… hepsi bir şeyin simgesiydi. Eylül her uykuyu daldığında hep aynı rüyaydı hep annesiyle babasının onu her seferinde terk etmesini görüyordu. Rüya hep aynı yerden başlıyordu. Sessiz bir ev, yarı aralık bir kapı ve içeriden gelen boğuk konuşmalar… Eylül küçük hâliyle koridorda duruyor, nefesini tutarak onları dinliyordu. Ama ne söylerlerse söylesinler, kelimeler hep eksik kalıyordu. Sanki biri bilinçli olarak o anı yarım bırakıyordu.
Ve Eylül bir anda uyandı. Nefesi kesik kesikti, kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken bir hareket hissetti. Annesi hemen yanı başındaydı. Eylül’ün saçlarını nazikçe okşadı, Eylül annesine doğru döndü, gözleri doluydu, nefesi hâlâ düzensizdi. Annesi ona bakıyordu, Eylül’e “Korkma Eylül,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Ben seni koruyup kollayacağım… seni hiç terk etmeyeceğim.” dedi. Annesi sıkıca sarıldı. Eylül de annesine sıkıcı sarıldı. O an, annesinin sıcaklığı gerçekti. Kalp atışını hissedebiliyordu, nefesini duyabiliyordu. İçindeki korku yavaş yavaş çözülür gibi oldu. Annesi yavaşça yatağına yatırdı Eylül hemen uykuya daldı annesi de hemen yanına yattı. O gece birlikte uyumuşlardı. Arada bir Eylül uykusunda anne diye sayıklıyordu. Annesi “Tamam Eylül annen burada, annen burada ve yanında” dedi Eylül bunu hissetmişti sanki o gece rahat bir şekilde uyumuştu.
Üç Yıl SonraZamanla Eylül yeni anne ve babasına uyum sağlar. Aradan üç yıl geçer ama Eylül hâlâ “anne” diyememişti. Üç yıl boyunca ona hep “abla” diye hitap ederdi. Ne zaman söylemeye kalksa boğazı düğümlenir, kelime dilinin ucuna gelir ama çıkmazdı.
Ta ki o güne kadar…
O gün annesiyle mutfakta yemek yiyorlardı. Masanın üstünde sıcak çorbanın buharı yükseliyor, mutfağı yumuşak bir sessizlik kaplıyordu. Eylül dalgın dalgın kaşığını karıştırırken bir anda ağzından farkında bile olmadan bir kelime döküldü.
“Anne.” dedi “Su verir misin?” Dedi.
O an annesi donup kalmıştı. O an annesi ne diyeceğini bilmiyordu. Eylül hâlâ anne dediğinin farkında bile değildi. Sonra o an tekrardan “Anne ne oldu.” Dediğinde anlamıştı anne dediğini. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Annesi yavaşça yanına yaklaştı sandalyeyi çekip yanına oturdu.
Eylül’ün gözlerinin içine baktı, gözleri dolu şekilde. Eylül tekrardan farkında olmadan “Anne neden ağlıyorsun?” Dedi. Annesi bir an duraksadı. Sanki bir şey söylese o anın büyüsünü bozacakmış gibi sessiz kalmak istedi. Ama dudakları hafifçe aralandı ve titrek bir sesle, “Sen bana… anne dedin, Eylül,” dedi.
Eylül şaşkınlıkla başını eğdi. O kelimeyi söylemiş olmanın ağırlığını ve anlamını yeni yeni fark ediyordu. “Ben… ben… demek istediğim… anne…” diye mırıldandı, kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Kadın, Eylül’ün saçlarını yavaşça okşayarak, gözyaşlarını silmeden tebessüm etti. “Üç yıldır bekledim… Sadece üç yıldır değil, yıllardır… ama hiç acelem yoktu. Sen hazır olana kadar bekledim,” dedi, sesi hem yumuşak hem de derin bir sevgiyle doluydu.
Eylül yavaşça annesinin kollarına sarıldı. Sıkıca sarılmıştı yıllarca anne eksikliğine hasret kalmıştı. Yıllar boyu kendi annesine de anne diyememişti. Ama İçinde birden sıcaklık ve güven hissetti; sanki yıllardır eksik olan parçasını bulmuş gibiydi.
O an sanki içindeki küçük çocuk yılların ardından ilk kez huzur bulmuş gibiydi. Annesinin omzuna başını yasladı. Gözlerini kapattı. Kalbinin hızlı hızlı attığını hissediyordu ama bu korkudan değildi… Bu, yıllarca beklediği bir sıcaklığa kavuşmanın verdiği garip bir heyecandı.
Yıllar SonraAradan on dört yıl geçmişti. Zaman, Eylül’ün çocukken yaşadığı o günleri yavaş yavaş silmişti zihninden. Büyüdükçe de o izler silinmişti. Bir zamanlar gecelerini kabusa çeviren o korkular artık yok olmuş, yerini daha sakin, dengeli, huzur ve güven kaplamıştı artık, Onu evlat edinen aileye hiç tereddüt etmeden “anne” ve “baba” diyordu. Bu kelimeler artık sadece bir hitap değil, kalbinin en derininden gelen gerçek duyguların yansımasıydı. Onlarla geçirdiği her an, Eylül’e ait olduğu bir yer olduğunu hatırlatıyordu.
Ev artık sadece yaşadığı bir yer değil, sığındığı bir limandı. Annesinin sıcak sesi, babasının güven veren varlığı… Hepsi Eylül’ün içindeki boşlukları yavaş yavaş doldurmuştu. Geçmişin izleri silinmiş gibi görünüyordu. Ve belki de ilk kez, Eylül gerçekten mutlu olduğunu hissediyordu. Artık Eylül 22 yaşında genç bir kızdı. Hayata karşı daha güçlü, daha bilinçliydi. Gözlerinde çocukluğundaki o ürkek bakışların yerini, merak ve umut almıştı. Üniversiteye gidiyor, yeni insanlar tanıyor, kendi yolunu çizmeye çalışıyordu. Ama bazen… çok nadiren de olsa… Gece derinleştiğinde, odası sessizliğe gömüldüğünde, içinde açıklayamadığı bir huzursuzluk kıpırdanıyordu. Sebebini hatırlamıyordu belki ama o his, geçmişten kalan silik bir gölge gibi hâlâ onunla birlikteydi.
Eylül bunu genelde önemsemezdi. “Geçmiş geçti,” derdi kendi kendine.Ama aslında geçmiş, tamamen gitmemişti… sadece sessizleşmişti.
Ama artık geçmişin izleri neredeyse tamamen silinmişti. Küçüklüğüne dair hatırladığı şeyler çok azdı. Sanki zihni, yaşadığı her şeyi korumak yerine parçalara ayırıp derin bir yerlere saklamıştı
Ama ailesinin yanında güven de ve huzurlu hissediyordu. Belki de ilk kez, Eylül gerçekten mutlu olduğunu hissediyordu. Ama hâlâ içinde bir boşluk vardı. Tamamlanmayan bir boşluk.
