17. bölüm · Tutunduğum Son Dal

17.Bölüm:Geçmişim…

Eylül Günaydın

17.Bölüm:Geçmişim…

Bazı gerçekler vardır… insan onları öğrenmek için yıllarca uğraşır ama öğrendiği an keşke hiç bilmeseydim der. O an Nazan Hanım’ın odasında hissettiğim şey tam olarak buydu. Kalbim deli gibi atıyordu ama asıl canımı yakan şey korku değildi. Asıl korktuğum şey, yıllardır farkında olmadan en büyük gerçeğin tam yanımda durmuş olmasıydı. Oğuz’un sessizliği, gözlerini kaçırışı, hiçbir şeyi inkâr etmemesi… hepsi içimdeki şüpheyi daha da büyütüyordu. Eğer Oğuz gerçekten çocukluk arkadaşım Onur’sa, neden bugüne kadar bana hiçbir şey söylememişti? Neden beni gördüğü ilk andan beri sanki kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi davranıyordu? Ve neden her “yanındayım” dediğinde içimde tarif edemediğim bir güven hissediyordum? Şimdi geçmişim yavaş yavaş önümde açılıyordu. Ama hissettiğim şey sadece merak değildi… aynı zamanda yaklaşan bir fırtınanın sessizliğiydi.
Nazan Hanım’ın yanından çıkmıştık. Geçmişimle ilgili her şeyi anlatmıştı. Geçmişimi artık biliyordum ama hâlâ hatırlamıyordum. Oğuz beni evime bırakıp gitmişti. Ben ise hâlâ Nazan Hanım’ın anlattıklarını düşünüyordum.
“Sen hiç konuşmuyordu, arkadaş hiç edinmemiştin hep kendi başınaydın, belki içini rahatlatır diye buradaki çocuk psikoloğuna getirdik ama hiçbir şey konuşmadın. Gün geçtikçe daha da çok içine kapandın. Ama aradan geçen bir yılın sonunda seni bir aile evlat edindi. Ama kaldığın gecenin üçünü gününde kabuslar görmeye başlamışsın şimdi ki ailen aramıştı o zamanlar seni tekrar buraya getirmişlerdi ama sadece psikologla konuşman içindi ama gene hiçbir şey konuşmamızsın en sonunda da bütün yaşadıklarını unutmuşsun.”
Nazan Hanım’ın anlattıkları öyle bir içime oturmuştu ki, evde boğuluyormuşun gibi hissetmeye başladım. Oturduğum koltuktan kalktım ve kendimi sokağa atmıştım. Belki hava almak iyi gelir diye.
Sokakta hava serindi. Ama içimdeki karmaşanın yanında hiçbir şey hissettirmiyordu. Ellerimi montumun ceplerine sokup yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece düşünmek istemiyordum.
Ama ne zaman düşünmemeye çalışsam her şey daha da çok üstüme geliyordu.
“Anne beni bırakma…”
Bu cümle tekrar tekrar zihnimde yankılanıyordu. Küçük bir çocuğun çaresizliği gibiydi bu. Belki de o küçük çocuk bendim… yıllardır içimde susup kimseye sesini duyuramayan tarafım.
Yürümeye devam ederken gözlerim dolmaya başlamıştı. İnsan bazen neden ağladığını bile bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. Geçmişime mi üzülüyordum, yoksa yıllardır hiçbir şeyi hatırlamadan yaşamış olmama mı… emin değildim.
Artık bu saatten sonra bir şeyler hatırlasam bile bir şeyler değişir miydi? Yoksa değişmez miydi? Değişse bile ne değişirdi ki?
Oğuz’la ilk tanıştığımda bile tesadüf sanmıştım.
Ama şimdi düşününce hiçbir şey tesadüf gibi gelmiyordu.
Bana ilk baktığı an…
Her düştüğümde yanımda oluşu…
Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi davranması…
Ve gözlerindeki o garip hüzün…
Şimdi her şey başka anlam kazanıyordu.
Belki de ben onu unutmuştum.
Ama o beni hiç unutmamıştı.
Bu düşünce içimi daha çok acıttı.
Çünkü bir insan nasıl olur da geçmişini tamamen unutabilirdi?
Nasıl olur da bir zamanlar en güvendiği insanı hatırlamazdı?
Durup kaldırımın kenarında durdum. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamaya çalışıyordum. Çünkü ağlarsam sanki yıllardır içimde tuttuğum her şey taşacak gibiydi.
Kafamın içinde parçalanmış görüntüler vardı.
Bir çocuk sesi…
Bir park…
Yağmurlu bir gün…
Ve bana “Korkma, ben yanındayım.” diyen bir erkek çocuğu…
Başımı tuttum.
Kalbim hızlanmaya başlamıştı.
Hatırlamaya çalıştıkça canım yanıyordu.
Sanki zihnim geçmişi bana göstermeye çalışıyor ama aynı zamanda beni ondan korumak istiyordu.
Derin bir nefes aldım.
Belki de bazı anılar gerçekten unutulmak için kayboluyordu.
Ama artık kaçmak istemiyordum.
Canım yansa bile…
Gerçeği öğrenmek istiyordum.
Çünkü ilk defa içimde bir his vardı.
Oğuz sadece geçmişimden bir parça değildi.
Belki de geçmişimin ta kendisiydi.
Bir iki dakikalığına oturduğum kaldırımdan kalktım ve yürümeye devam ettim. Kafam o kadar doluydu ki nereye gittiğimi bile bilmiyordum. İnsanların sesleri birbirine karışıyordu. Arabaların geçişi, uzaktan gelen müzik sesi, kaldırımda yürüyen insanların konuşmaları… hepsi kulağıma boğuk geliyordu.
Ufak bir dalgınlığımla tam o anda biri omzuma çarptı.
“Pardon.” dedi hızlıca.
Ben ise sadece başımı salladım.
Ama o an…
Bir şey oldu.
Sanki biri zihnimin içinde yıllardır kilitli duran bir kapıyı aralamıştı. Bir anda gözümün önüne görüntüler gelmeye başladı.
Annemin yetimhaneye bırakması onun peşinden koşmam.
Sonra gözümün önüne bir kesik daha geldi.
Yetimhanedeki ilk gece yatağın köşesinde dizlerini kendine çekip oturan küçük bir kız çocuğu…
Kimseyle konuşmuyordu.
Sadece önüne bakıyordu.
Sonra başka bir görüntü geldi.
Geceydi.
Herkes uyuyordu.
Ben ise kabus görüp ağlayarak uyanıyordum.
Ama sesimi çıkarmıyordum.
Çünkü ağladığımı kimse duysun istemiyordum.
Başımı tuttum.
Nefesim hızlanmıştı.
Görüntüler durmuyordu.
Psikoloğun karşısında sessizce oturuşum…
Sorulan hiçbir soruya cevap vermeyişim…
Bahçede tek başıma oturmam…
Herkes oyun oynarken sadece kapıya bakışım…
Belki biri gelir diye bekleyişim…
Gözlerim doldu.
Çünkü o küçük kız gerçekten bendim.
Yalnızdım.
Hem de düşündüğümden daha fazla yalnızdım.
Sonra görüntüler tekrar değişti.
Bu sefer yetimhaneden önceydi.
Güneşli bir gün…
Bir park…
Küçük bir erkek çocuğu bana bakıp gülümsüyordu.
Ben düştüğümde elini uzatıyordu.
“Korkma.” diyordu.
“Ben yanındayım.”
O sesi…
Bir anda kalbim daha hızlı atmaya başladı.
Başka bir görüntü geldi.
Birlikte oturuyorduk.
Ben ağlıyordum.
O ise bana çikolata uzatıyordu.
Sonra bir görüntü daha…
Bir araba…
Valizler…
Ve bana üzgün gözlerle bakan o çocuk…
“Görüşeceğiz Eylül.” diyordu.
“Ben seni unutmam.”
Bir anda gözlerimi sıkıca kapattım.
Nefesim titriyordu.
Çünkü artık hatırlıyordum.
Her şeyi…
Yetimhaneyi…
Kabuslarımı…
Hafızamı kaybedişimi…
Ve çocukluk arkadaşımı…
Onur’u…
Hayır…
Oğuz’u…
Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
Çünkü artık anlamıştım.
O beni hiç unutmamıştı.
Ama ben…
Onu unutmuştum.
Artık nihayetinde geçmişimi hatırlamıştım. Kendi içimde dile dökemediğim şeyleri bile hatırlamıştım. Ama sanki geçmişimi hatırlamam hem mutlu olmuş gibiydim hem de hiç hatırlamamak istemiştim.
Durduğum yolun ortasında dolmuş gözlerimle koşmaya başlamıştım. Sanki hiç geri dönmemek üzere koşuyor gibiydim.
Nefes nefese kalıyordum ama durmuyordum.
İnsanlardan geçiyordum.
Arabaların yanından geçiyordum.
Ama hiçbirini görmüyordum.
Çünkü kafamın içinde sadece geçmişim vardı.
Yıllardır unuttuğum geçmişim…
Küçük halim…
Yalnızlığım…
Ve Oğuz…
Hayır…
Onur…
Gözlerimden yaşlar akıyordu.
Koştukça daha çok ağlıyordum.
Çünkü artık anlıyordum.
Oğuz neden bana ilk günden beri farklı davranıyordu…
Neden her düştüğümde beni tutuyordu…
Neden her korktuğumda yanımda oluyordu…
Çünkü beni tanıyordu.
Hem de yıllardır.
Ama ben…
Ben onu unutmuştum.
Bu düşünce kalbimi sıkıştırıyordu.
Bir anda yavaşladım.
Nefes almakta zorlanıyordum.
En sonunda boş bir parkın içine girdim. Kimsenin olmadığı bir banka oturdum. Ellerim titriyordu. Başımı ellerimin arasına aldım.
Ve ilk defa gerçekten ağlamaya başladım.
Sessiz sessiz değil…
Kendimi tutmadan…
Yıllardır içimde biriken her şey çıkıyordu sanki.
Çocukken ağlayamadığım bütün geceler…
Kimseye anlatamadığım korkularım…
Annemin beni bırakışı…
Yetimhanede kapıya bakarak bekleyişim…
Hepsi içimden taşmaya başlamıştı.
“O beni unutmamış…”
dedim kendi kendime titreyen sesimle.
“O beni gerçekten unutmamış…”
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Hava kararmaya başlamıştı.
Ama içimde daha büyük bir karanlık vardı.
Çünkü artık sadece geçmişimi hatırlamıyordum.
Aynı zamanda yıllardır eksik olan parçayı da bulmuştum.
Ve en çok canımı yakan şey şuydu;
Ben geçmişimi unutmuştum…
Ama geçmişim beni hiç bırakmamıştı.
Saatler SonraSaat akşam 10 olmuştu. Eve gelmiştim akşama kadar sokaklarda boş boş gezinmiştim ama en sonunda evden başka bir yerim olmadığı için eve gelmiştim. Eve ilk girdiğimde ev karanlıktı ışığı açmak için yöneldiğimde ışıklar açılmış, konfetiler patlamış, annem, babam, teyzem, halam, kuzenlerim ve diğer akrabalarım ve benim için alınmış mum yakılmış bir pasta vardı. Bugün 7 Mayıs’tı, benim bugün doğum günümdü ama ben doğum günümü unutmuştum.
Geçmişimi hatırlamak beni sevindirmekten ziyade daha çok yormuştu. Annemler “İyi ki doğdun Eylül.” Diyordu. Ama bir süre sonra geçmişimi bilmemin verdiği yorgunlukla ve halsizlikle sadece bayılıcağımı hissetmem, gözlerimin karardığını, yere düşmem ve annemlerin “Eylül.” Diye bağırışlarını hatırlıyorum.
Ve evet bayılmıştım. Geçmişim hatırlamam beni düşündüğümden daha fazla yormuştu. Sanki yıllardır beynimin en karanlık yerine kilitlediğim bütün anılar aynı anda geri dönmüş gibiydi.
Ve geçmişimin perdesi aralanmıştı.Artık geçmişimi hatırlamıştım.