20. bölüm · Tutunduğum Son Dal

20.Bölüm:Işıklar Sönerken

Eylül Günaydın

20.Bölüm:Işıklar Sönerken

Eylül’ün hayatının değiştiği gün.
Eylül o gün geçmişini öğrenmişti.
Yıllardır zihninin derinliklerinde kayıp duran anılar bir anda geri dönmüş, unutulduğunu sandığı bütün gerçekler yeniden karşısına çıkmıştı.
Sokaklarda saatlerce dolaşmıştı.
Nereye gittiğini bilmeden…
Ne aradığını bilmeden…
Sadece yürümüştü.
Çünkü artık bildiği gerçeklerle aynı evde, aynı bedende ve aynı hayatta nasıl yaşayacağını bilmiyordu.
Dokuz yaşındayken biyolojik ailesi tarafından terk edildiğini öğrenmişti.
Sonra başka bir aile tarafından evlat edinildiğini…
Ve yıllardır farkında olmadan yanında olan kişinin, çocukluğunda kaybettiği Oğuz olduğunu…
Bütün bunlar tek bir güne sığmıştı.
Üstelik o gün onun doğum günüydü.
Yirmi üç yaşına girmişti.
Ama doğum günü olduğunu kendisi bile unutmuştu.
Çünkü o gün aldığı en büyük hediye bir pasta ya da kutlama değildi.
Geçmişiydi.
Eve döndüğünde içerisi karanlıktı.
Her şey normal görünüyordu.
Ta ki ışıklar birer birer yanana kadar.
Bir anda etrafını konfetiler kaplamıştı.
Masanın üzerinde bir pasta vardı.
Karşısında ise onu seven insanlar duruyordu.
“İyi ki doğdun Eylül!”
Ama Eylül o an mutlu olamamıştı.
Çünkü zihnindeki yük, kalbinin taşıyabileceğinden çok daha ağırdı.
Bir gün içinde bütün hayatı değişmişti.
Ve sonunda bedeni daha fazla dayanamadı.
Gözleri karardı.
Dizlerinin bağı çözüldü.
Ve olduğu yere yığıldı.
Eylül’ün yere düşmesiyle birlikte evin içindeki bütün neşe bir anda yok oldu.
Birkaç saniye önce kahkahaların yükseldiği salonda şimdi korku vardı.
“EYLÜL!”
Annesi koşarak kızının yanına geldi.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Titreyen elleriyle Eylül’ün yüzünü tuttu.
“Kızım… kızım gözlerini aç.”
Ama Eylül’den hiçbir tepki gelmiyordu.
Kadının kalbi deli gibi çarpmaya başladı.
Daha birkaç dakika önce kapıdan yürüyerek girmişti.
Şimdi ise gözlerinin önünde hareketsiz yatıyordu.
“Eylül…”
Sesi giderek kırılıyordu.
“Ne olur korkutma beni kızım.”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Yıllardır büyüttüğü, hastalandığında gecelerce başında beklediği, ilk adımlarını gördüğü kız şimdi gözlerini açmıyordu.
O an aklından tek bir düşünce geçiyordu.
Ya ona bir şey olursa?
Bu düşünce bile nefes almasını zorlaştırıyordu.
Tam o sırada Eylül’ün cebinden telefon sesi duyuldu.
Kimse dönüp bakmadı.
Telefon çalmaya devam etti.
Sonra tekrar çaldı.
Ve bir kez daha…
Annesi titreyen elleriyle telefonu çıkardı.
Ekrana baktığında arayan kişinin adı yazıyordu.
Oğuz.
Normalde açmazdı.
Ama o an normal düşünebilecek durumda değildi.
Telefonu açtı.
“Alo?”
Karşı taraftan hemen genç bir erkek sesi geldi.
“Merhaba… ben Eylül’ü aramıştım.”
Kadın konuşamadı.
Boğazındaki düğüm büyümüştü.
Karşı taraftaki ses tekrar konuştu.
“Eylül orada mı?”
Kadın gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Eylül şu an konuşamıyor.”
Bir sessizlik oldu.
“Neden?”
Bu kez kadının sesi tamamen kırıldı.
“Bayıldı.”
Karşı taraftan ses gelmedi.
Sanki Oğuz nefes almayı unutmuştu.
“Ne dediniz?”
“Eylül bayıldı oğlum.”
Kadın artık ağlıyordu.
“Bir anda yere düştü.”
Telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oluştu.
Sonra Oğuz’un sesi duyuldu.
Ama bu kez çok farklıydı.
Korkmuştu.
Gerçekten korkmuştu.
“Hastaneye mi götürüyorsunuz?”
“Evet.”
“Hangi hastane?”
Kadın hastanenin adını söyledi.
Oğuz hemen cevap vermedi.
Sanki duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.
Sonra kısık bir sesle konuştu.
“Bir şey olur mu?”
Bu soruyu sorarken sesi titremişti.
Kadın bile bunu hissedebiliyordu.
“Bilmiyorum oğlum.”
Oğuz gözlerini kapattı.
Telefonun diğer ucunda kimsenin göremediği bir korku vardı.
Çünkü saatlerdir ulaşamadığı kızın şimdi hastaneye kaldırıldığını öğrenmişti.
“Ben geliyorum.”
Kadın şaşırdı.
“Oğlum gece oldu, gerek yok.”
“Ama ben geliyorum.”
Bu kez sesi kararlıydı.
Bir saniye bile beklemek istemiyordu.
Telefon kapandı.
Kadın yavaşça telefonu indirdi.
Sonra tekrar Eylül’e baktı.
Saçlarını kulağının arkasına itti.
Yanaklarından yaşlar akıyordu.
“Ne olur gözlerini aç kızım.”
diye fısıldadı.
“Sen benim bu hayattaki en güzel şeyimsin.”
O sırada uzaktan ambulans sirenlerinin sesi duyulmaya başlamıştı.
Ama annesinin korkusu sirenlerden daha yüksekti.
Çünkü o gece ilk kez, Eylül’ü kaybetme ihtimaliyle yüzleşiyordu.
Oğuz hemen evden çıkıp arabasına bindi. Telefon kapandıktan sonra Oğuz birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızla atıyordu.
Eylül bayılmıştı.
Bu düşünce bile nefes almasını zorlaştırıyordu.
Bir anda yerinden kalktı, anahtarlarını aldı ve evden çıktı.
Arabaya biner binmez hastaneye doğru yola koyuldu.
O sırada ambulans çoktan Eylül’ü hastaneye ulaştırmıştı.
Doktorlar onu hemen bir odaya almış, koluna serum takmış ve gerekli tahliller için kan örneği almışlardı.
Ama Eylül hâlâ gözlerini açmamıştı.
Oğuz ise direksiyon başında dakikalar geçtikçe daha da endişeleniyordu.
Gündüz onu eve bıraktığında iyi görünüyordu.
Ya da en azından öyle sanmıştı.
Şimdi düşündükçe Eylül’ün gözlerindeki yorgunluğu hatırlıyordu.
Yüzündeki o boş bakışları…
Aslında iyi değildi.
Sadece fark edememişti.
Ya da fark etmek istememişti.
Direksiyonu biraz daha sıktı.
Kendine kızıyordu.
Eylül’ü yalnız bırakmamalıydı.
Ama onun için gitmişti.
Çünkü yıllardır aradığı gerçeği bulmuştu.
Eylül’ün biyolojik ailesini…
Onun geçmişini…
Fakat şimdi bütün bunların hiçbir önemi yokmuş gibi hissediyordu.
Tek istediği şey Eylül’ün iyi olmasıydı.
Bir süre sonra hastanenin önüne geldi.
Arabadan iner inmez koşar adımlarla içeri girdi.
Doğruca resepsiyona yöneldi.
“Nişan…” diye başlayıp durdu.
Boğazı düğümlenmişti.
Derin bir nefes aldı.
“Eylül Erden diye bir hasta geldi mi?”
Resepsiyondaki kadın bilgisayara baktı.
“Evet, geldi.”
Oğuz’un kalbi biraz olsun rahatladı.
“İkinci kat. Soldaki son oda.”
Kadının cümlesi biter bitmez Oğuz merdivenlere yöneldi.
Asansörü bekleyecek sabrı yoktu.
Basamakları ikişer ikişer çıktı.
Sonunda odanın önüne geldiğinde nefes nefeseydi.
Kapıya iki kez vurdu.
Ses gelmedi.
Bir kez daha vurdu.
Yine sessizlik.
Bunun üzerine kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdi.
Odaya girdiği anda gözleri yatağa çevrildi.
Eylül uyuyordu.
Yüzü solgundu.
Kolundaki serum ağır ağır akıyordu.
Oğuz’un içi acıdı.
Yavaş adımlarla yatağın yanına yaklaştı.
Sessizce yanına çömeldi.
Dakikalarca sadece ona baktı.
Yıllardır aradığı kişi tam karşısındaydı.
Ama hiç bu kadar kırılgan görünmemişti.
Titreyen elini kaldırdı.
Saçlarının arasından bir tutam saçı usulca kulağının arkasına itti.
O an gözlerinde biriken yaşlara engel olamadı.
Bir damla yaş yanağından süzüldü.
Ardından bir tane daha.
Başını hafifçe eğdi.
“Özür dilerim Eylül…”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim.”
Gözlerini kapattı.
“Geçmişinle bu şekilde yüzleşmek zorunda kaldığın için özür dilerim.”
Boğazı düğümlendi.
“Sana yaşattığım her şey için özür dilerim.”
Bir süre daha sessizlik oldu.
Odanın içinde sadece serumun hafif sesi duyuluyordu.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı.
İçeri Eylül’ün annesi girdi. Kadın kapının önünde durdu.
Karşısındaki manzarayı görünce bir an sessiz kaldı.
Yatağın yanında oturan, gözleri yaşlı Oğuz’u gördü.
Ve ilk kez, Oğuz’un Eylül için ne kadar korktuğunu gerçekten anladı.
Oğuz ise kapının açıldığını fark etmemişti bile.
Bütün dikkati Eylül’deydi.
Kadın yavaş adımlarla içeri girdi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Oğuz ancak o zaman başını kaldırdı.Gözleri kızarmıştı.
Ağladığı belliydi.
Bir an ne diyeceğini bilemedi.
Ayağa kalktı.
“Şey… ben…”
Ama cümlesini tamamlayamadı.
Eylül’ün annesi hafifçe başını salladı.
“Açıklama yapmana gerek yok oğlum.”Oğuz sustu.
Kadın yatağın diğer tarafına geçti.
Eylül’ün saçlarını okşadı.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
İkisi de aynı kişiye bakıyordu.
İkisi de aynı kişi için korkuyordu.
Sonunda kadın sessizliği bozdu.
“Sen onu çok seviyorsun değil mi?”
Oğuz hazırlıksız yakalanmış gibi başını kaldırdı.
Cevap vermedi.
Ama yüzündeki ifade zaten cevaptı.Kadın hafifçe gülümsedi.
“Hissetmemek mümkün değil.”
Oğuz gözlerini tekrar Eylül’e çevirdi.
“Onun üzülmesini istemiyorum.”
Sesi kısılmıştı.
“Hayatında zaten yeterince şey yaşadı.”
Kadının gözleri doldu.
“Ben de istemiyorum.”
Bu cümleyi söylerken sesi titremişti.
Yıllardır içinde taşıdığı korkular yeniden ortaya çıkıyordu.
“Onu ilk evlat edindiğimiz günü hatırlıyorum.”dedi yavaşça.
“O kadar küçüktü ki…”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Sürekli kapıya bakıyordu.”
Oğuz dikkatle dinliyordu.
“Sanki biri gelecek ve onu geri alacakmış gibi.”
Kadın gözlerini kapattı.
“Aylarca devam etti bu.”
Oğuz’un boğazı düğümlendi.
Çünkü o kişinin kim olduğunu biliyordu.
Eylül’ün beklediği insanlar…
Hiç gelmemişlerdi.
“Eylül geceleri bazen ağlayarak uyanırdı.”
diye devam etti kadın.
“Ama neden ağladığını bilmezdi.”
Bir damla yaş daha düştü.
“Şimdi anlıyorum.”
“Küçükken…” dedi annesi. “Küçükken hep bir çocuktan bahsederdi, benim çocukluk aşkım var derdi. Adını sorduğumda o kadar güzel söylerdi ki, Onur Oğuz Yılmaz derdi hep.”
Oğuz şaşırarak baktı “Ne?” Diye verdi sadece.
“Ve sende galiba onun çocukluk aşkısın.”
“Nasıl anladınız.”
“Çocukluk fotoğrafın vardı Eylül’de göstermişti bir kere ve sen ve o fotoğraftaki kişiyle çok benziyorsun.”
“Peki o fotoğrafa ne oldu.”
“Aldım çöpe attım.”
“Neden?”
“Çünkü geçmişini unuttu. Geçmişini unutunca seni de unuttu.”
Bir süre sonra odanın içine ağır bir sessizlik yayıldı.
Oğuz yatağa baktı.
Uyuyan Eylül’e…
Yıllarca eksik büyümüş o küçük çocuğa…
İçi acıyordu.
Bir süre sonra Oğuz derin bir nefes aldı.
Daha fazla o odada kalabilecek gibi hissetmiyordu.
İçindeki suçluluk duygusu her geçen dakika biraz daha ağırlaşıyordu.
Yavaşça ayağa kalktı.
“Ben çıkayım.” dedi kısık bir sesle.
Eylül’ün annesi başını hafifçe salladı.
Bir şey söylemedi.
Çünkü Oğuz’un ne hissettiğini az çok anlayabiliyordu.
Oğuz son kez yatağa baktı.
Eylül hâlâ uyuyordu.
Yüzü her zamanki gibi sakindi.
Sanki birkaç saat önce hayatı altüst olan kişi o değilmiş gibi masum görünüyordu.
Oğuz’un boğazı düğümlendi.
Bir an daha baktı.
Sonra yavaşça kapıya yöneldi.
Kapıyı açtı.
Ama çıkmadan önce durdu.
Başını çevirip son kez Eylül’e baktı.
İçinde tarif edemediği bir korku vardı.
Sanki ona yaklaşırsa zarar verecekmiş gibi hissediyordu.
Sanki yaptığı her şey onu biraz daha üzüyormuş gibi…
Bu düşünce kalbine ağır bir yük gibi oturdu.
Gözlerini birkaç saniye daha Eylül’ün üzerinden ayırmadı.
Ardından sessizce odadan çıktı.
Kapı arkasından yavaşça kapandı.
Koridor bomboştu.
Oğuz ağır adımlarla yürümeye başladı.
Bir süre sonra merdivenlere ulaştı.
Basamaklardan inerken gözleri önüne bakıyordu ama zihni bambaşka yerdeydi.
Kendine kızıyordu.
Belki de daha dikkatli olmalıydı.
Belki de Eylül’ü yalnız bırakmamalıydı.
Belki de bütün bunları ona anlatmak için daha doğru bir zaman beklemeliydi.
Her düşündüğü ihtimal onu biraz daha suçlu hissettiriyordu.
Sonunda hastanenin çıkışına ulaştı.
Gece iyice çökmüştü.
Hava serinlemişti.
İnsanlar hastanenin önünden gelip geçiyor, ambulanslar arada bir siren sesleriyle giriş kapısına yanaşıyordu.
Ama Oğuz bunların hiçbirini gerçekten fark etmiyordu.
Yavaş adımlarla biraz uzaklaştı.
Hastanenin karşısındaki küçük parka kadar yürüdü.
Oradaki boş banklardan birine oturdu.
Dirseklerini dizlerine dayadı.
Başını ellerinin arasına aldı.
Ve ilk kez tamamen yalnız kaldı.
Etrafında kimse yoktu.
Konuşacak kimse yoktu.
Sadece kendi düşünceleri vardı.
Ve bazen insanın en büyük düşmanı da kendi düşünceleri oluyordu.
Oğuz gözlerini kapattı.
Ama gözlerini kapattığında bile Eylül’ün yüzünü görüyordu.
Hastane yatağındaki hâlini…
Kalbi acıyordu.
Çünkü yıllarca aradığı kişiyi sonunda bulmuştu.
Ve şimdi ilk kez, onu kaybetmekten korkuyordu.