12. bölüm · Tutunduğum Son Dal
12.Bölüm:Beni Benden Önce Bilen
12.Bölüm:Beni Benden Önce Bilen
Gözlerimi yavaşça açtığımda ilk hissettiğim şey sıcaklıktı. Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Başım birinin göğsüne yaslıydı. Üzerimde hafif bir ağırlık vardı ama bu ağırlık rahatsız etmiyordu. Aksine… garip bir şekilde güven veriyordu.
Düzenli bir kalp atışı duyuyordum. Bir süre sadece dinledim. Sonra yavaş yavaş her şey geri geldi.
Annem olduğunu söyleyen kadın…
Kaçışım…
Ağlayışım…
Ve Oğuz…
Bir anda gözlerimi açtım.
Oğuz hâlâ oradaydı.
Ama düşündüğüm gibi dimdik oturmuyordu.
Tam tersine…
Başı hafifçe yana düşmüştü.
Ve… benim başıma yaslanmış uyuyordu.
Bir an kıpırdamadım. Sonra Oğuz kıpırdadı kafasını koltuğa dayamıştı. Sonra kafamı kaldırdım.
Sanki yanlış bir şey görüyormuşum gibi.
Oğuz’un yüzü ilk kez bu kadar savunmasızdı. Kaşları normalde hep hafif çatık olurdu ama şimdi tamamen yumuşamıştı. Nefes alışverişi bile daha sakin geliyordu.
Bir eli hâlâ omzumdaydı.
Beni bırakmamıştı.
Gece boyunca…
Uyumuştu.
Ben onu izlerken içimde garip bir his oluştu.
Dün geceyi hatırladım.
Ben ağlarken o hiç soru sormamıştı.
Ben ona sarılmıştım.
O da bana sarılmıştı.
Ve şimdi…
Ben uyurken o da uyuyakalmıştı. İçimdeki o karmaşık şüphe bir anlığına sustu. Ama hemen ardından başka bir şey geldi.
Düşünce.
“Beni neden bu kadar önemsiyor?”
Oğuz bir kez kıpırdandı. Ama uyanmadı. Sadece elini biraz daha sıkılaştırdı, sanki rüyasında bile beni bırakmak istemiyormuş gibi.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Bir süre daha onu izledim, sonra elimi kaldırdım, saçlarına hafif dokundum. Saçları o kadar güzeldi ki insan dokunmaya kıyamazdı. Ama ben dokunuyordum
Onu uyandırmak istemedim. Ama aynı zamanda içimdeki o rahatsız edici his de gitmiyordu. Sanki Oğuz sadece bugünü değil… Beni de taşıyordu. Ve bu düşünce beni hem ısıtıyor hem de korkutuyordu.
Bir süre sonra Oğuz yavaşça gözlerini araladı. Uykulu gözlerle bana baktı ilk birkaç saniye ne olduğunu anlamadı. Sonra doğrulmaya çalıştı.
“Ben… uyumuşum, uyuyakalmışım.” dedi kısık bir sesle.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ona baktım.
Saçları hâlâ dağınıktı. Gözlerinde uykunun ağırlığı vardı ama ilk yaptığı şey yine bana bakmak olmuştu.
Sanki ben iyi miyim diye kontrol ediyordu.
Sonra Oğuz boğazını temizledi. Hafifçe doğrulurken eli hâlâ omzumdaydı. Sonra bunu fark etmiş gibi yavaşça elini çekti.
“Şey…” dedi gözlerini kaçırarak. “Gece seni yalnız bırakmak istemedim.”
Kalbim yine hızlandı.
Bunu söylerken sesi çok normaldi ama ben normal hissedemiyordum. Kendimi hiç böylesine değerli hissetmemiştim
Gözlerimi yere indirdim.
“Teşekkür ederim…” diye fısıldadım.
Oğuz hemen cevap vermedi. Birkaç saniye sustu. Sonra bana tekrar baktı.
“Şimdi daha iyi misin?”
Bu soruyu o kadar sakin söylemişti ki içimdeki bütün karmaşa bir anlığına durdu.
İyi miydim?
Bilmiyordum.
Annem olduğunu söyleyen kadın hâlâ aklımdaydı. Dün söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu.
“Kızım…”
O kelime bile içimi sıkıştırıyordu.
Yavaşça başımı salladım.
“Biraz…” dedim. “Sanırım.”
Oğuz uzun uzun yüzüme baktı. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonra hafifçe iç çekti.
“Tamam.” dedi. “İyisen iyisindir zorlamayacağım ama anlatmak istersen ben her zaman yanındayım.”
Ve tam o anda bir görüntü daha geldi. Ben vardım elimde de küçük bir kağıt parçası, kağıt parçasında da “Nereye gidersek gidelim birbirimizi unutmayacağız. Kalbim hep seninle olacak.” Yazıyordu.
Kısa bir süre sonra kendime geldim. Oğuz’a baktım hâlâ uykulu uykulu bakıyordu ayılmaya çalışıyordu. Sonra dediklerini düşündüm.
İşte yine aynı şeydi
Soru sormuyordu.
Beni köşeye sıkıştırmıyordu.
Sadece yanımda duruyordu.
Ve bu nedense daha çok etkiliyordu beni.
Koltuğun üzerinde doğrulup etrafa baktım. Sabah olmuştu. Perdelerin arasından ince bir güneş ışığı içeri sızıyordu.
Bir geceyi burada geçirmiştik.
Oğuz da bakışlarımı takip etti sonra hafifçe gülümsedi.
“Boynum tutulmuş.” dedi.
İstemeden küçük bir gülümseme kaçtı dudaklarımdan.
Oğuz bunu fark edince kaşlarını hafif kaldırdı.
“Sonunda güldün.”
Bir anda yüzümdeki gülümseme kayboldu. Utanmış gibi başımı çevirdim.
“Gülmedim.”
“Hıhı.” dedi hafif alaycı bir sesle. “Kesin gülmedin.”
Göz devirdim ama içimde oluşan o sıcaklığı da inkâr edemedim.
Oğuz yavaşça ayağa kalktı. Omzunu hareket ettirip esnedi. Sonra bana döndü.
“Acıktın mı?”
Aslında aç olup olmadığımı bile düşünmemiştim. Dün geceden beri beynim sadece olanlarla doluydu.
Sessiz kaldığımı görünce “Mutfak nerede?” diye sordu. Hemen cevap verdim “Köşede solda.”
“Ben bir şeyler hazırlarım.” dedi. “Sen de biraz kendine gelirsin.”
Tam giderken onu durdurdum.
“Oğuz…”
Durup bana baktı.
Bir an tereddüt ettim.
Sonra fark etmeden içimden geçen şeyi söyledim.
“Dün gece… neden benimle kaldın?”
Oğuz birkaç saniye sustu.
Yüzündeki ifade değişti. Gözleri bir anlığına yumuşadı.
Sonra bana öyle bir baktı ki kalbim yine sıkıştı.
“Seni o halde yalnız bırakamazdım.” dedi sessizce.
Ve nedense…
Bu cümle bütün gece duyduğum her şeyden daha fazla dokundu bana.
Bir süre ona bakmaya devam ettim.
Sanki söyledikleri odanın içinde kalmıştı.
“Seni o halde yalnız bırakamazdım.”
Kalbim garip şekilde sıkıştı. Çünkü biri ilk defa bunu bu kadar doğal söylemişti. Acımadan… Mecbur hissetmeden… Sadece gerçekten istediği için.
Oğuz birkaç saniye daha bana baktıktan sonra bakışlarını kaçırdı.
“Ben mutfağa geçeyim.” dedi.
Arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben hâlâ olduğum yerde oturuyordum. İçimdeki düşünceler birbirine karışmıştı.
Oğuz’un sesi mutfaktan tekrar geldi.
“Bu arada…”
Başımı kaldırdım.
“Evde yenilebilir bir şey var değil mi?”
İstemeden güldüm.
“Olması lazım.”
“Olması lazım mı?” dedi uzaktan. “Çok güven verdin şu an.”
Bu sefer gülüşümü tutamadım.
Mutfaktan dolap sesleri gelmeye başladı. Ben de yavaşça ayağa kalktım. Üzerimde hâlâ dün gecenin ağırlığı vardı ama eskisi kadar boğucu değildi.
Mutfak kapısına geldiğimde Oğuz buzdolabının önünde durmuş içine bakıyordu.
Kaşları çatılmıştı.
“Sen nasıl yaşıyorsun burada?” dedi ciddi ciddi.
“Ne varmış?”
“Su var.” dedi. “Bir de… yarım limon.”
Buzdolabına bakakaldım dolapta hiçbir şey kalmamıştı.
“Dramatik davranıyorsun.”
Oğuz dolabı kapatıp bana döndü.
“Eylül, burada yaşayan bir insanın hayatta kalması mucize.”
Göz devirdim.
“Abartma. Markete gitmeye unutmuşum. Genel de hafta sonları annemle gideriz.”
“Abartmıyorum.”
Sonra tezgâhın üstündeki ekmek paketini fark etti.
“Tamam.” dedi zafer kazanmış gibi. “Bugün ölmeyeceğiz.”
İçimdeki o ağır his istemeden biraz hafifledi. Oğuz bunu bilerek mi yapıyordu bilmiyordum ama beni düşünmemeye zorluyordu.
Ve bu iyi geliyordu.
Oğuz tost yapmaya çalışırken ben sessizce onu izledim. Saçları hâlâ dağınıktı. Üzerindeki kıyafetler kırışmıştı. Gözlerinin altında hafif yorgunluk vardı.
Bunların hepsi benim yüzümdendi.
Bir anda suçluluk hissettim.
“Dün gece…” dedim sessizce.
Oğuz başını çevirip bana baktı.
“Hmm?”
“Başına iş açtım.”
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Ne alaka?”
“Benim yüzümden burada kaldın.” dedim sessizce. “Kendini bile düşünmedin.”
Oğuz birkaç saniye sustu. Sonra tost makinesini kapatıp bana doğru döndü.
“Eylül.” dedi sakin bir sesle. “Ben kendi isteğimle kaldım.”
Gözlerimi kaçırdım.
Ama o devam etti.
“Hem…” dedi hafifçe omuz silkerek. “İlk defa birisi bana sarılarak uyudu. Çok kötü değildi.”
Bir anda nefesim takıldı.
Oğuz bunu söyledikten sonra sanki kendi dediğine kendi de şaşırmış gibi kısa bir an durdu.
Ben ise ne diyeceğimi bilemedim.
Kalbim yine hızlanmıştı.
Tam o sırada…
Başımın içinde bir görüntü daha çaktı.
Küçük bir çocuk…
Bir erkek çocuğu…
Bana gülümsüyordu.
“Elimi bırakma Eylül!” diyordu nefes nefese.
Sonra görüntü bir anda kayboldu.
Dengem bozulur gibi oldu. Elimin birini tutmaya çalıştığını fark ettim.
Oğuz bunu anında fark etti sesi mutfağın içinde bir anda kesildi.
“Eylül?”
Yaklaştığını hissettim. Adımlarının sesi bile hızlıydı. Ama ben gözlerimi açamıyordum. Sanki açarsam o görüntü tamamen kaybolacakmış gibi.
“Eylül, bana bak.” dedi daha yumuşak bir sesle.
Bir elini koluma koydu. Sıcaklığı gerçekti. Şu anki tek gerçek şey oydu.
Nefesimi toparlamaya çalıştım.
“Ben…” dedim, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Yine oldu…”
“Ne oldu?” diye sordu hemen.
Bir an tereddüt ettim. Çünkü anlatmak… açıklamak… hiçbir şey net değildi.
“Bir görüntü…” dedim. “Bir çocuk… bana sesleniyordu.”
Oğuz’un eli bir an daha sıkılaştı ama acıtmadı. Sadece beni burada tuttu.
“Ne diyordu?” dedi.
Gözlerimi açtım ama ona bakamadım.
“Elimi bırakma Eylül…” diye fısıldadım. Sesim titriyordu.
Oğuz bir süre hiç konuşmadı.
Sanki söylediğim şeyin ağırlığını tartıyordu.
Sonra çok kısık bir sesle:
“Bunu daha önce de gördün mü?” dedi.
Başımı hafifçe salladım.
“Parça parça… ama net değildi.”
Oğuz bir adım daha yaklaştı. Artık önümdeydi. Kaçamayacağım kadar yakın.
Şakinleşmem için bana sarıldı “Tamam.” Dedi “Şştt geçti. Ben buradayım, korkma.”
O anda “Ben buradayım.” demesi, içimde bir şeyi tetikledi. Rüyalarımda gördüğüm o küçük çocuk da aynı cümleyi söylemişti. Hatta… daha önce Oğuz’un sesini duyduğum anlarda bile, sanki aynı söz yankılanıyordu: “Ben buradayım.”
O anda içimde garip bir his belirdi… Oğuz’un geçmişimle sandığımdan çok daha derin bir bağı olabilirdi.
