5. bölüm / 34
TOPRAĞIN YETIMLERIBölüm 5
Bölümler 34Şu an: Bölüm 5
- 1 Bölüm 12.883 kelime
- 2 Bölüm 22.417 kelime
- 3 Bölüm 34.620 kelime
- 4 Bölüm 43.125 kelime
- 5 Bölüm 53.133 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Bölüm 61.022 kelime
- 7 Bölüm 72.114 kelime
- 8 Bölüm 82.867 kelime
- 9 Bölüm 91.749 kelime
- 10 Bölüm 102.001 kelime
- 11 Bölüm 114.389 kelime
- 12 Bölüm 121.669 kelime
- 13 Bölüm 131.907 kelime
- 14 Bölüm 142.479 kelime
- 15 Bölüm 151.767 kelime
- 16 Bölüm 161.663 kelime
- 17 Bölüm 172.133 kelime
- 18 Bölüm 181.498 kelime
- 19 Bölüm 192.160 kelime
- 20 Bölüm 202.349 kelime
- 21 Bölüm 211.881 kelime
- 22 Bölüm 221.753 kelime
- 23 Bölüm 233.183 kelime
- 24 Bölüm 241.619 kelime
- 25 Bölüm 252.583 kelime
- 26 Bölüm 262.669 kelime
- 27 Bölüm 272.588 kelime
- 28 Bölüm 281.396 kelime
- 29 Bölüm 291.934 kelime
- 30 Bölüm 303.103 kelime
- 31 Bölüm 311.253 kelime
- 32 Bölüm 32566 kelime
- 33 Bölüm 331.167 kelime
- 34 Bölüm 341.823 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Görünmez'in bileklerine kelepçeyi geçirdiğimizde, şehrin üzerine çöken o puslu gece yarısı karanlığı yerini lojmanın bahçesine giren jandarma ve polis araçlarının kırmızı-mavi çakarlarına bırakmıştı. Şehrin göbeğindeki bu boğuşma, dağdaki çatışmalarımıza benzemiyordu. Burada her şey daha gürültülü, daha karmaşık ve daha göz önündeydi.
Kızların kaldığı üçüncü katın penceresine son kez baktım. Dilan hala oradaydı; rüzgarda savrulan siyah saçlarının arkasından, gözlerini benden ayırmadan aşağıyı izliyordu. Gitmek, yanına çıkıp ona sarılmak ve "Geçti" demek istiyordum. Ama elimizdeki bu adam patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Zamanımız dar, düşmanımız sandığımızdan daha organizeydi.
Erdem kolundaki bıçak sıyrığına aldırmadan, Görünmez'i sivil aracın arka koltuğuna adeta fırlattı. "Yürü bakalım hayalet," diye hırladı Erdem, yüzündeki barut ve ter karışımı lekeleri ceketinin koluyla silerken. "Bakalım sorgu odasının ışığında da bu kadar görünmez kalabilecek misin?"
Şehir Merkez Komutanlığı'nın alt katındaki nezarethane ve sorgu odası, rutubet ve pas kokuyordu. Görünmez'i ortadaki demir sandalyeye kelepçeleyip karşısına geçtim. Masanın üzerindeki tekli güçlü lambayı doğrudan adamın yüzüne, o derin yara izine çevirdim. Adamın gözleri kamaştı ama yüzündeki o ruhsuz, profesyonel kibir zerre eksilmedi.
"Zaman kaybetmeyeceğim," dedim, iki elimi masaya yaslayıp yüzüne doğru eğilerek. "Halil Ağa bu parayı sana hangi kanaldan ulaştırdı? Dışarıda kalan diğer adamları kimler ve lojmanların kodunu sana içeriden kim verdi?"
Görünmez, kafasını hafifçe kaldırıp sinsi bir şekilde gülümsedi. Dişlerinin arasındaki zehir kapsülünü aldığımız için ölemiyordu ama konuşmaya da niyeti yoktu. "Üsteğmen..." dedi, sesi adeta derinden gelen bir fısıltı gibiydi. "Siz dağda kurşun sıkmayı bilirsiniz. Ama şehir kurtlar sofrasıdır. Halil Ağa içeride olabilir ama onun parası bu şehirde sandığından çok daha yüksek makamların cebini ısıtıyor. Beni burada tutamazsınız. Birkaç saate kalmaz, yukarılardan bir telefon gelir ve ben bu kapıdan yürüyerek çıkarım."
Erdem arkadan masaya sert bir tekme attı, sandalye gıcırdadı. "Kes sesini ulan! Kimin telefonu gelecekse gelsin, o telefon çalana kadar ben senin o kırık bileğini tersine çevirmesini bilirim!"
"Erdem, sakin ol," diyerek kardeşimi durdurdum.
Tam o sırada sorgu odasının ağır demir kapısı açıldı. İçeri giren, Merkez Komutanlığı'nda görevli Binbaşı hiddetli bir yüz ifadesiyle bana baktı. Elindeki resmi evrakı masaya bıraktı.
"Üsteğmen Engin, Üsteğmen Erdem... Ne yapıyorsunuz siz burada?" dedi Binbaşı, sesi odada yankılanarak. "Tugaydan aldığınız izin sadece lojman çevresinde şüpheli bir durumu kontrol etmekti. Bir sivili darp ederek buraya getirmek ve izinsiz sorgulamak ne demek? Bu adamın avukatları şimdiden kapıya dayandı, usulsüz gözaltı ihbarı var!"
Görünmez, Binbaşı'nın bu sözleri üzerine oturduğu yerde arkasına yaslanıp bize doğru o zafer kazanmış pis gülüşünü fırlattı. Adam haklıydı; Halil Ağa'nın kirli ağı, adaletin ve hukukun boşluklarını çok iyi kullanıyordu.
"Binbaşı'm," dedim, dik duruşumu bozmadan. "Bu adam sıradan bir sivil değil. Halil Ağa'nın kiraladığı 'Görünmez' lakaplı tetikçi. Lojmanların giriş kodunu kırmaya çalışırken, tanıkları susturmaya gelirken suçüstü yakaladık. Eğer bunu şimdi bırakırsak, o lojmandaki kızların can güvenliği kalmaz."
"Buna mahkeme karar verir, Üsteğmen!" diye kestirip attı Binbaşı. "Hemen silahlarınızı ve kimliklerinizi teslim edin. Hakkınızda soruşturma açılana kadar açığa alındınız. Kızlar da yarın sabah daha büyük bir devlet yurduna nakledilecek."
İçimdeki dünyanın başıma yıkıldığını hissettim. Erdem'in elleri yumruk olmuş, titriyordu. Yetimhaneden beri adalet için, bu vatan için canımızı ortaya koymuştuk ama şimdi kendi içimizdeki o bürokratik engeller ellerimizi bağlıyordu.
Kimliklerimizi ve sivil silahlarımızı masaya bıraktık. Sorgu odasından çıkarılırken Görünmez'in arkamızdan attığı o alaycı kahkaha kulaklarımı tırmalıyordu.
(Yazarın Anlatımıyla / Gece Yarısından Sonra - Lojmanlar)
Engin ve Erdem, açığa alınmanın verdiği o ağır gurur kırıklığıyla lojmanın bahçesine döndüklerinde saat sabaha karşı üçü geçiyordu. Silahsızdılar, yetkisizdiler ama kalplerindeki o koruma yemini hala duruyordu.
Binanın girişinde onları bekleyen Dilan ve Beren, iki kardeşin yüzündeki o karanlık ifadeyi görür görmez bir şeylerin ters gittiğini anladılar. Beren, Erdem'in sarılı kolunu görünce çığlık atmamak için elini ağzına götürdü.
"Erdem! Ne oldu sana? Kolun..." diyerek ileri atıldı Beren.
Erdem, diğer sağlam koluyla onu göğsüne çekti. "İyiyim güzelim, sadece küçük bir çizik. Ama... bizi açığa aldılar. Yarın sizi buradan başka bir yere nakledecekler."
Dilan, Engin'in yanına yürüdü. Engin'in o her zaman dik olan omuzlarının bu haksızlık karşısında nasıl gerildiğini görebiliyordu. Elini uzatıp Engin'in yanağına dokundu. "Seni suçluyorlar, değil mi? Bizim yüzümüzden... Benim babam olacak o pislik yüzünden başınız belaya girdi."
Engin, Dilan'ın elini kavrayıp dudaklarına götürdü. Gözlerindeki o delişmen mavi ateş hiç sönmemişti. "Biz toprağın yetimleriyiz Dilan. Bize parmaklıklar, kurallar ya da açığa alınmalar sökmez. Silahımızı almış olabilirler ama canımızı hala teslim etmedik. Yarın sizi nereye götürürlerse götürsünler, Erdem'le ben o aracın arkasından geleceğiz."
Tam o sırada, lojmanın önündeki caddeden büyük bir patlama sesi yükseldi. Merkez Komutanlığı'nın olduğu yönden gökyüzüne doğru devasa bir alev kütlesi fırladı. Az önce çıktıkları sorgu odasının olduğu bina bombalı bir araçla hedef alınmıştı.
Halil Ağa, Görünmez'i kurtarmak için değil, konuşma ihtimaline karşı onu ve içindeki tüm kanıtları yok etmek için şehri ateşe vermişti. Savaş artık dağlardan taşmış, şehrin sokaklarında kanlı bir infaza dönüşmüştü.
Engin, Dilan'ı arkasına alırken Erdem'e bağırdı: "Erdem! Araçtaki gizli bölmedeki HK417'leri çıkar! Kanun sustu, şimdi yetimlerin adaleti konuşacak!"
(Engin'in Anlatımıyla)
Merkez Komutanlığı yönünden yükselen o devasa alev topu, lojman binalarının camlarını zangırdatırken, yüzümüze vuran o sıcak yansıma şehrin göbeğinde kıyametin koptuğunun resmiydi. Halil Ağa, susturmak istediği adam için şehri havaya uçuracak kadar gözünü karartmıştı. Bürokrasinin arkasına saklanan o "Görünmez", kendi efendisinin gazabından kaçamamış, arkasında ne kadar kanıt varsa o patlamayla birlikte küle dönmüştü.
"Erdem! Çabuk!" diye kükredim pervanelerin uğultusunu andıran o patlama yankısının arasında.
Erdem bir an bile ikilemedi. Sivil aracın bagajına fırlayıp gizli bölmenin kapağını tek hamlede kırdı. Üzerlerine sivil ceketlerimizi örttüğümüz iki adet HK417 piyade tüfeği ve yedek şarjörler, lojman lambalarının altında ölümcül birer çelik gibi parıldadı. Resmi olarak açığa alınmış, silahsızlandırılmıştık; ama namusunu ve sevdiklerini koruyan askerler için meşruiyet, ceplerindeki kimlikte değil, göğüslerindeki yeminde saklıydı.
"Abi, şarjörler tam yük!" diyerek tüfeğin birini bana fırlattı Erdem. Havada yakalayıp kurma kolunu geriye çektim. O tanıdık, sert metal sesi içimdeki o vahşi subayı yeniden uyandırdı.
Dilan kollarımdan yakaladı beni. Gözlerinde ilk defa dehşetin ve çaresizliğin o saf halini gördüm. "Engin, gitmeyin! Bu bir tuzak, babam sizi oraya çekmek istiyor!" diye haykırdı.
Yüzünü iki elimin arasına aldım. Baş parmağımla yanağındaki o soğuk teri sildim. "Eğer şimdi o sokağa çıkıp bu işi bitirmezsek Dilan, o ateş buraya, bu lojmana gelecek. Seni o mağarada bıraksaydım zaten ölmüştüm. Şimdi arkamı dönüp kaçarsam, yetimhanedeki o çocukluğuma ihanet etmiş olurum." Eğilip alnına sert, sıcak bir öpücük kondurdum. "Beren'i al, sığınağa inin. Nöbetçilere güvenmeyin, kapıyı içeriden kilitleyin."
Erdem, Beren'in titreyen ellerini son kez öpüp arkama geçtiğinde, lojmanın nizamiyesindeki askerlerin patlamanın şokuyla telsiz başında çaresizce emir beklediğini gördük. Şehir felç olmuştu. Komuta kademesi havaya uçmuş, geride emir verecek kimse kalmamıştı.
"Biz gidiyoruz Başçavuş!" diye bağırdım nizamiyedeki şaşkın askere. "Burayı koruyun, canınız pahasına!"
(Yazarın Anlatımıyla)
Şehrin ana caddesinde, itfaiye ve polis sirenleri birbirine karışırken, Engin ve Erdem sivil araçla patlama bölgesinin iki sokak arkasında durdular. Merkez Komutanlığı binasının önü tam bir cehennem yerine dönmüştü. Ancak Engin'in keskin gözleri, yanan binaya ya da feryat eden kalabalığa değil, o karmaşanın içinde ters yöne doğru hızla ilerleyen gri bir minibüse takıldı.
Minibüsün camları filmliydi ve plakasızdı.
"Erdem, sağ kanattan kes yollarını," dedi Engin, emniyeti indirirken. "Görünmez'i havaya uçuranlar, işin bittiğini düşünüp kaçan temizlik ekibi. Halil Ağa'nın şehirdeki son infaz timi."
Erdem aracın kapısını açıp bir gölge gibi ara sokağa sızdı. HK417'sinin dürbününü gözüne sabitleyerek bir binanın merdiven boşluğuna mevzilendi. Engin ise doğrudan minibüsün geçiş güzergahındaki çöp konteynerlerinin arkasına geçti.
Minibüs, patlamanın yarattığı toz bulutunun arasından sıyrılıp sokağa girdiğinde, sürücü koltuğundaki adamın yüzünde soğuk, profesyonel bir ifade vardı. Yan koltuktaki tetikçi, elindeki telsizi kapatıyordu. İş bitmişti; tanık susturulmuş, deliller yok edilmişti.
Tam o sırada, sokağın ortasına dikilen bir karaltı minibüsün farlarının ışığında belirdi.
Engin, bacaklarını omuz genişliğinde açmış, HK417'sini omuz çukuruna sabitlemiş halde tam karşılarında duruyordu.
"Dur!" ihtarını bile beklemedi minibüstekiler. Şoför gaza bastı, motor kükredi. Araç üzerime doğru son sürat gelirken Engin'in parmağı tetiği ezdi.
Tak-tak-tak-tak!
Zırhı olmayan minibüsün ön camı, Engin'in nokta atışlarıyla saniyeler içinde buzlu cama döndü. Şoför göğsüne yediği üç mermiyle direksiyona yığılırken, araç kontrolsüzce savrulup yol kenarındaki beton direğe büyük bir gürültüyle çarptı.
Araçtan dumanlar yükselirken arka kapı sertçe açıldı. İçeriden ellerinde makineli tabancalarla çıkan üç tetikçi, etrafa rastgele ateş açmaya başladı. Şehrin göbeğinde, sokak lambalarının altında barut kokusu yine gökyüzüne yükseldi.
"Pusat-2, indir şunları!" diye kükredi Engin telsizden.
Yukarıdaki ara sokaktan yükselen o tok Güm! sesiyle birlikte, namlusunu Engin'in olduğu yöne çeviren ilk tetikçi, Erdem'in kurşunuyla yere kapaklandı. Kardeşler, dağda yazdıkları o ölüm fermanını, şimdi şehrin asfaltına kanla kazıyorlardı.
Engin, yoldaki araçların arkasından sürünerek kalan iki tetikçiye yaklaştı. Tetikçilerden biri şarjör değiştirmek için hamle yaptığı an, Engin siperinden fırladı. Havada yankılanan üç kısa atış, ikinci tetikçiyi de saf dışı bıraktı.
Son kalan tetikçi, elindeki silahı yere atıp ellerini havaya kaldırdı. Korku, o profesyonel katil maskesini delip geçmişti. "Vurma! Vurma komutan, teslim oluyorum!" diye bağırdı.
Engin adamın üzerine çullanıp onu yere yapıştırdı. Namluyu adamın çenesinin altına sertçe dayadı. Gözlerindeki buz mavisi ateş, adamın ruhunu eritecek kadar sıcaktı.
"Halil Ağa'ya söyleyeceksin..." dedi Engin, nefesi adamın yüzüne çarparken. "Dağda kurşunumuz bitmedi, şehirde de öfkemiz tükenmedi. O Görünmez'i mezara gömmüş olabilir... Ama toprağın yetimleri, onun o kanlı krallığını bu şehrin sokaklarına gömecek. Şimdi konuş! Ağa'nız nerede saklanıyor?"
Tetikçi acı içinde inlerken, uzaktan yaklaşan polis sirenleri sokağı doldurmaya başlamıştı. Ama bu kez ne açığa alınma ne de bürokrasi yetimlerin adaletini durduramayacaktı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Tetikçinin çenesine dayadığım namlunun soğukluğu, adamın titreyen nefesiyle birleştiğinde sokağın başındaki polis sirenleri artık çok daha yakından geliyordu. Mavi ve kırmızı ışıklar beton duvarlarda oynaşıyor, yerdeki kan göletlerini aydınlatıyordu. Adam gözlerini namludan ayıramıyordu; karşısında kanunun o prosedürlerle bağlı memurlarını değil, gözünü kırpmadan tetiği ezecek iki yetim askeri gördüğünün farkındaydı.
"Konuş!" diye kükredim, namluyu biraz daha bastırarak. "Halil Ağa nerede? Bu patlamanın emrini nereden verdi?"
"Cezaevi nakli..." diye hırıldadı adam, korkudan yutkunamayarak. "Yarın sabah... Yarın sabah yüksek güvenlikli cezaevine sevk edilecekti. Avukatı rotayı ve saatleri içeriden sızdırdı. Ağa'nın adamları sevk aracını yolda vuracak. Onu kaçırıp sınır ötesine geçirecekler!"
Erdem yukarıdaki siperinden inip yanımıza geldi, namlusunu hala sokağın karanlık köşelerine doğru tutuyordu. Duyduklarıyla çenesi kasıldı. "Yani tüm bu şehirdeki patlamalar, Görünmez'in susturulması... Hepsi yarınki o büyük kaçış planının dikkat dağıtma hamlesiydi," dedi.
"Aynen öyle," dedim adamı sertçe yere bırakıp ayağa kalkarken. "Halil Ağa bu şehirden canlı çıkarsa, bir daha ne Dilan'ı koruyabiliriz ne de Beren'i. Sınırın ötesine geçtiği an bu dağlarda kıyamet kopar."
Tam o sırada sokağa iki polis otosu ve arkalarından askeri bir cip hızla giriş yaptı. Araçlardan inen polisler silahlarını bize doğrulttu ama cipin kapısını açıp inen adamı görünce duraksadılar. Gelen, Merkez Komutanlığı'ndaki o patlamadan şans eseri kurtulmuş olan Binbaşı'ydı. Yüzü bombalı aracın isiyle kararmış, üniforması yırtılmıştı. Ama gözlerinde az önceki o bürokratik kibirden eser kalmamıştı. Yerdeki cesetlere ve bizim elimizdeki HK417'lere baktı.
"Üsteğmen Engin..." dedi Binbaşı, sesi patlamanın şokuyla hala çatlaktı. "Merkez Komutanlığı... Neredeyse hepimizi yok ediyorlardı. Eğer siz bu adamları burada durdurmasaydınız, şehirde tam bir katliam yapacaklardı."
Silahımı indirmeden Binbaşı'ya doğru bir adım attım. "Binbaşı'm, açığa alınmış olabiliriz ama yeminimiz hala geçerli. Halil Ağa yarın sabah cezaevi sevk aracından kaçırılacak. Plan bu. Bize izin verin ya da vermeyin, Erdem'le ben o sevk yolunda olacağız."
Binbaşı derin bir nefes aldı, yüzündeki isi eliyle sildi ve yerdeki yaralı tetikçiye baktı. Ardından polis memurlarına döndü. "Bu adamı alın, acil sorguya götürün," dedi. Sonra bize bakarak sesini alçeltti: "Silahlarınız ve kimlikleriniz... Hala benim odamın kasasındaydı ama oda havaya uçtu. Şu an resmi olarak ne açığa alındığınıza dair bir belge var ortada, ne de benim size engel olacak bir yetkim. Yarın sabah o sevk konvoyunun güvenliği Pusat Timi'ne emanet. Gidin ve o yılanın başını tamamen ezin."
Erdem'le birbirimize baktık. İkizimin gözlerinde o eski, intikam ateşiyle yanan keskin nişancı bakışı yeniden canlanmıştı.
"Emredersiniz komutanım," dedim, selam durarak.
(Yazarın Anlatımıyla / Sabahın İlk Işıkları - Sevk Yolu)
Şehir merkezinden çıkıp Yeniköy dağlarına doğru uzanan o dar ve sarp otoban, sabahın kör pusuyla kaplıydı. Ring aracı, yani Halil Ağa'yı taşıyan o demir kafesli zırhlı araç, önünde ve arkasında jandarma koruma araçlarıyla ilerliyordu. Ancak konvoyun en arkasında, bir hayalet gibi mesafeyi koruyan sivil bir zırhlı araç daha vardı: İçinde Engin, Erdem ve Pusat Timi'nin en seçkin askerleri oturuyordu.
Erdem, aracın sunroofundan dışarıya doğru uzanmış, HK417'sinin termal dürbününden yolun ilerisindeki virajları, kayalıkları tarıyordu. Dağların o keskin ayazı yüzüne çarpıyordu ama onun aklı hala lojmandaki Beren'deydi. Evden çıkmadan önce ona gönderdiği o tek kelimelik mesajı düşünüyordu: "Bittiğinde yanındayım."
"Pusat-1, ilerideki tünel girişinde hareketlilik var," dedi Erdem telsizden, sesi buz gibiydi. "İki büyük tır yolu kapatacak şekilde park etmiş. Yol kenarındaki çalılıkların arkasında ısı kaynakları görüyorum. Roketatar unsurları var."
"Tuzak başladı," dedi Engin, telsiz mandalına basarak öndeki konvoyu uyardı: "Konvoy lideri! Tünel girişinde pusu var! Aracı durdurun ve geri vitese takın! Pusat Timi, çatışma düzenine geçin!"
Aynı saniyede, tünelin üstündeki kayalıklardan fırlatılan bir RPG roketinin çıkardığı o tiz ıslık sesi geceyi böldü. Roket, konvoyun en önündeki jandarma aracının hemen önüne düşerek büyük bir patlamaya yol açtı. Çatışma, dağların o dar geçidinde, Halil Ağa'nın son kumarı olarak patlak vermişti.
Engin aracın kapısını daha araba tam durmadan açtı, postalları toprağa bastığı an HK417'si kükremeye başladı.
"Toprağın yetimleri!" diye bağırdı Engin dağlara doğru. "Bugün bu yoldan kimse kaçamayacak!"
(Engin'in Anlatımıyla)
Tünelin girişini cehenneme çeviren o roket patlamasıyla birlikte kulaklarım anında tıkandı, havaya savrulan kaya parçaları ve şarapneller sivil zırhlımızın kaportasına çat-çat-çat diye vurdu. Öndeki jandarma aracı yan yatarak yolu kapatmış, arkasındaki ring aracı ise lastiklerini yakarak geri gitmeye çalışıyordu. Ama arkadaki dar viraj buna izin vermiyordu. Tuzak kusursuzdu; bizi dağ ile uçurum arasındaki o dar şeride sıkıştırmışlardı.
"Erdem, roketçiyi sustur!" diye bağırdım, kendimi yol kenarındaki beton bariyere fırlatarak.
Erdem çoktan pozisyonunu almıştı. Sunroofun kenarına sabitlediği tüfeğiyle nefesini milisaniyelik bir sürede ayarladı ve tetiği ezdi. Güm! Tünelin hemen üstündeki kayalıkta, ikinci roketi namluya sürmeye çalışan hain, göğsüne yediği mermiyle metrelerce aşağıya, asfaltın üzerine çakıldı.
"Birinci unsur temiz abi!" diye bağırdı Erdem telsizden. "Ama tırların arkasından sökün ediyorlar! Sayıları çok fazla!"
Tırların kasalarından ve yol kenarındaki çalılıklardan çıkan en az on beş-yirmi kişilik ağır silahlı grup, ring aracına doğru çapraz ateşe başlamıştı. Amaçları ring aracının muhafızlarını öldürüp Halil Ağa'yı oradan çekip almaktı. Mermiler demir kafesli aracın zırhında kıvılcımlar çıkararak sekiyordu.
"Pusat Timi, ring aracının etrafına etten duvar örün!" diye kükredim telsiz mandalına basarak. "O kapı açılmayacak! O yılan o kafesten çıkmayacak!"
Bariyere yaslanıp HK417'mi omuz çukuruma sıkıştırdım. Tünelin ağzından elindeki kalaşnikofla ring aracına doğru ilerleyen iki haini doğrudan nişangahıma aldım. Üçlü kısa atışlarla ikisini de hareket halindeyken yere serdim. İçimdeki öfke, aylardır bu dağlarda çektiğimiz hasretin, maruz kaldığımız haksızlıkların ve Dilan'ın gözlerindeki o korkunun toplamıydı. Her bir mermim, bu topraklara adalet getirmek için namludan fırlıyordu.
(Yazarın Anlatımıyla)
Çatışmanın tam ortasında, ring aracının içindeki küçük, parmaklıklı pencereden dışarıyı izleyen Halil Ağa'nın yüzünde delice bir umut vardı. Dışarıdaki o patlama sesleri, kendi adamlarının onu kurtarmaya geldiğinin kanıtıydı.
"Hadi... Hadi kırın şu kapıyı!" diye bağırıyordu içerideki kelepçeli ellerini demirlere vurarak. "Alın beni buradan!"
Ancak tam o sırada, aracın zırhlı gövdesine dışarıdan sert bir gölge çarptı. Engin Üsteğmen, yağan mermi yağmuruna aldırmadan ring aracının arka kapısına kadar ilerlemiş, sırtını araca yaslamıştı.
Hainlerin ateşi Engin'in olduğu noktaya yoğunlaştığı an, sol yamaçtaki sarp kayalıklardan aşağıya doğru bir çığ gibi süzülen Pusat Timi'nin diğer unsurları, düşmanı iki ateş arasında bıraktı. Erdem, keskin nişancı tüfeğini bırakıp piyade tüfeği moduna geçmiş, abisinin yanına ulaşmak için kayaların arasından bir fırtına gibi fırlamıştı.
"Abi! Sağ kanat kırıldı, kaçmaya çalışıyorlar!" diye bağırdı Erdem, Engin'in yanına siper alırken.
Engin, ring aracının kapısına sert bir tekme attı. İçerideki Halil Ağa, bu darbeyle irkilerek geri çekildi. Engin, kapının küçük gözetleme deliğine gözünü dikti. Gözlerindeki o sarsılmaz, buz mavisi irade, Halil Ağa'nın tüm umutlarını o saniyede yerle bir etti.
"Halil Ağa!" diye bağırdı Engin, dışarıdaki silah seslerinin arasından sesini duyurarak. "Sana söylemiştim! Bu toprağın yetimleri senin krallığını gömeli çok oldu. Arkandaki o orduyu da şimdi bu tünelin girişine gömüyoruz. Senin için hiçbir yere kaçış yok!"
Hainlerin son direnci de Pusat Timi'nin ezici baskısıyla kırıldığında, tünel girişindeki barut dumanı yavaş yavaş dağılmaya başladı. Yol kenarında kaçmaya çalışan son iki araç da Erdem'in isabetli atışlarıyla tekerleklerinden vurularak durdurulmuştu.
Savaş bitmişti. Sevk konvoyu kurtarılmış, Halil Ağa'nın son kozu da elinde patlamıştı.
Engin telsizini açtı, doğrudan Merkez Komutanlığı'na ve dolaylı olarak lojmanda bekleyen Dilan'a ulaşacağını bildiği o frekansa bağlandı:
"Merkez, ben Pusat-1. Sevk yolu tamamen temizlendi. Hain unsurlar etkisiz hale getirildi. Hedef güvenli bir şekilde nakle devam ediyor. Ve... dağlardaki fırtına dindi."
(Engin'in Anlatımıyla)
Telsiz mandalını bıraktığımda, tünelin girişinde yükselen kara dumanlar rüzgarın sert hamlesiyle dağların doruklarına doğru savruluyordu. Kulaklarımdaki çınlama yerini yerdeki kovanların soğuma seslerine ve Pusat Timi'nin çevre emniyeti alırken attığı o tok postal seslerine bıraktı.
Sırtımı ring aracının zırhlı kapısına yaslayıp derin bir nefes aldım. HK417'nin namlusundan ince bir duman tütüyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım; güneş dağların arkasından tamamen doğmuş, Yeniköy'ün sarp kayalıklarını o altın sarısı ışığıyla yıkamıştı. Bu dağlarda çok şafak karşılamıştım ama hiçbirinin sabahı bu kadar aydınlık olmamıştı.
"Abi," dedi Erdem.
Yanıma geldiğinde üstü başı toprak içindeydi, kolundaki sargı çatışmanın şiddetiyle hafifçe lekelenmişti ama yüzünde aylardır ilk defa o yükten kurtulmuş, hafiflemiş çocuksu gülüşü vardı. Tüfeğini omzuna asıp elini uzattı.
"Bitti mi gerçekten?" diye sordu, sesi bu kez yorgun ama huzurlu bir tonda kanyon boşluğunda yankılandı.
Uzatılan elini tutup kendime çektim ve kardeşime sıkıca sarıldım. Sırtına sertçe vurdum. "Bitti aslanım," dedim, boğazımdaki o düğüm ilk defa çözülürken. "Halil Ağa'nın da, onun kurduğu o kirli düzenin de son barutunu burada yaktık. Artık ne bir gölge kalabildi arkalarında ne de bir hayalet."
Ring aracının içinden bu kez ne bir feryat ne de bir zincir sesi geldi. Halil Ağa, o demir kafesin köşesinde, tek bir kurşun bile sıkamadan kendi sonunu izlemişti. Güvendiği o koca krallık, yetimlerin inancının karşısında bir kum kalesi gibi dağılıp gitmişti.
(Yazarın Anlatımıyla / İki Gün Sonra - Şehir Lojmanları)
Şehrin üzerindeki o gri bulutlar dağılmış, yerini ılık bir ikindi güneşine bırakmıştı. Tugay Komutanlığı ve Merkez Komutanlığı, olayların ardından Engin ve Erdem Üsteğmen hakkındaki tüm usulsüz açığa alma kararlarını iptal etmiş, hatta sınır hattında ve şehirde gösterdikleri o olağanüstü başarıdan ötürü ikisine de üstün hizmet madalyası takdim etmişti. Ama iki kardeş için en büyük ödül, lojman binasının bahçesindeki o küçük çınar ağacının altında onları bekliyordu.
Dilan, üzerinde artık o askeri parka olmadan, asil ve sade bir elbiseyle bahçe kapısına doğru bakıyordu. Yanında duran Beren'in gözleri ise heyecanla sokağın başındaydı.
Nihayet sivil bir askeri araç sokağın köşesinden döndü ve lojmanın önünde yavaşça durdu.
Kapılar aynı anda açıldı. Araçtan inen Engin ve Erdem, üzerlerindeki o lekeli askeri üniformaları çıkarmış, jilet gibi sivil kıyafetleriyle karşılarında duruyorlardı. Yüzlerinde ne dağların barutu vardı ne de operasyonların o soğuk ciddiyeti.
Beren, daha fazla dayanamayarak ileriye doğru fırladı. Erdem de adımlarını hızlandırıp onu havada yakaladı, kendi etrafında döndürerek göğsüne bastırdı. Beren, Erdem'in boynuna sımsıkı sarılırken ağlıyordu ama bu kez mutluluktandı. "Geldin," diye fısıldadı Beren. "Sözünü tuttun."
Erdem, onun saçlarını koklayarak gülümsedi. "Söylemiştim sana güzelim, toprağın yetiminin pusulası hep kalbini gösterir."
Engin ise ağır ve emin adımlarla Dilan'a doğru yürüdü. Tam karşısında durduğunda, Dilan'ın zifiri karanlık gözlerinde bu kez korkunun kırıntısı bile yoktu; sadece gurur ve sonsuz bir sadakat parıldıyordu.
"Dağları yaktın mı Üsteğmen?" diye sordu Dilan, dudaklarının kenarında asil bir tebessümle.
Engin, Dilan'ın narin ellerini kendi büyük ellerinin arasına aldı. Gözlerinin en derinine bakarak cevap verdi:
"Dağları yaktım, karanlığı deldim... Ve sana geri döndüm Dilan. Biz bu dünyaya yetim olarak geldik, köksüz büyüdük. Ama seninle birlikte, bu topraklarda sonsuza kadar yıkılmayacak bir çınar gibi kök saldık."
Dilan, başını Engin'in göğsüne yasladığında, rüzgar Yeniköy dağlarından lojmanın bahçesine doğru ılık bir esinti taşıdı. Fırtına dinmiş, toprağın yetimleri nihayet kendi yuvalarını bulmuştu.
Bölüm etkileşimi
