2. bölüm / 34
TOPRAĞIN YETIMLERIBölüm 2
Bölümler 34Şu an: Bölüm 2
- 1 Bölüm 12.883 kelime
- 2 Bölüm 22.417 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 34.620 kelime
- 4 Bölüm 43.125 kelime
- 5 Bölüm 53.133 kelime
- 6 Bölüm 61.022 kelime
- 7 Bölüm 72.114 kelime
- 8 Bölüm 82.867 kelime
- 9 Bölüm 91.749 kelime
- 10 Bölüm 102.001 kelime
- 11 Bölüm 114.389 kelime
- 12 Bölüm 121.669 kelime
- 13 Bölüm 131.907 kelime
- 14 Bölüm 142.479 kelime
- 15 Bölüm 151.767 kelime
- 16 Bölüm 161.663 kelime
- 17 Bölüm 172.133 kelime
- 18 Bölüm 181.498 kelime
- 19 Bölüm 192.160 kelime
- 20 Bölüm 202.349 kelime
- 21 Bölüm 211.881 kelime
- 22 Bölüm 221.753 kelime
- 23 Bölüm 233.183 kelime
- 24 Bölüm 241.619 kelime
- 25 Bölüm 252.583 kelime
- 26 Bölüm 262.669 kelime
- 27 Bölüm 272.588 kelime
- 28 Bölüm 281.396 kelime
- 29 Bölüm 291.934 kelime
- 30 Bölüm 303.103 kelime
- 31 Bölüm 311.253 kelime
- 32 Bölüm 32566 kelime
- 33 Bölüm 331.167 kelime
- 34 Bölüm 341.823 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kirpi'nin sarsıntılı gövdesi, gecenin karanlığında dağ yollarını döverken içimde her saniye büyüyen o yabancı, kontrolsüz öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. Hayatım boyunca askeri doktrinlerle, net planlarla ve soğukkanlılıkla hareket etmiştim. Şimdi ise elimde ne bir koordinat vardı ne de düşmanın tam sayısı. Sadece iki isim vardı zihnimde: Dilan ve Beren. Biri ruhumu ilk bakışta esir alan o fırtına, diğeri kardeşimin hayata tutunan dalı.
"Termal kameraları açın," dedim telsizden, sesimdeki titremeyi gizleyen o komutan otoritesiyle. "Sağ ve sol yamaçtaki ısı kaynaklarını kaçırmayın. Avcı gibi iz süreceğiz."
Hemen yanımda oturan Erdem'e baktım. Parmakları HK417'nin kabzasına öyle bir kenetlenmişti ki, boğumları bembeyaz kesilmişti. Gözlerini zırhlının küçük camından dışarıdaki zifiri karanlığa dikmiş, adeta geceyi delip geçmek istiyordu. İkizimin kalbindeki o korkuyu, endişeyi kendi göğsümde hissedebiliyordum. Biz yetimhanede aç kaldık, soğukta kaldık ama hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştik. Çünkü ilk defa, kendimizden başka birilerinin canı bizim nefesimize bağlanmıştı.
"Bulacağız onları abi," diye fısıldadı Erdem. Sesi bir askerin kararlılığından ziyade, sevdiğini kaybetmekten korkan bir adamın yalvarışı gibiydi. "O şerefsizler onlara dokunmadan yetişeceğiz."
"Yetişeceğiz," dedim, sesime çelikten bir irade koyarak. "Bizden hiçbir şey kaçamaz, biliyorsun."
Araçlar dik bir yamacın eteğinde durduğunda telsizden Başçavuş'un sesi geldi: "Komutanım, patika burada bitiyor. Buradan sonrası sarp kayalık. Araçlar ilerleyemez."
"Tim, araçlardan iniyor! Yaya intikale geçiyoruz," emir kipiyle kapıyı araladım.
Gecenin buz gibi ayazı yüzümüze çarparken, dağın sinsi fısıltılarını dinledik. Erdem benden önce fırladı, bir gölge gibi kayalıkların arasına sızdı. Gece görüş gözlüklerimizi indirdik; dünya yeşilin ve siyahın o soğuk tonlarına büründü. Önümüzde uzanan dik patika, hainlerin kaçış rotasıydı. Yerdeki taze postal izlerini ve onlara karışan küçük, narin ayakkabı izlerini gördüğümde kalbimin bir an durduğunu hissettim. Dilan... O dik başlı kız, bu çetin yolda sürüklenirken bile kim bilir nasıl direniyordu.
"İzler taze, en fazla yirmi dakika önümüzdeler," dedi Erdem, bir izci gibi toprağı inceleyerek. "Hızlı hareket etmeliyiz."
Yaklaşık on dakikalık dik bir tırmanışın ardından, dağın yamacındaki eski bir mağara ağzından sızan cılız bir ışık gördük. Erdem telsiz mandalına hafifçe iki kez bastı; bu "Hedef tespit edildi" demekti. Timle birlikte mağaranın etrafını saracak şekilde pozisyon aldık. Erdem yüksek bir kayalığın üzerine çıkıp tüfeğini sabitledi, ben ise iki askerimle birlikte doğrudan girişe yöneldim.
İçeriden gelen kaba gülüşmeler ve Kürtçe konuşmalar sessizliği bozuyordu. Ve sonra... o ses yükseldi. Dilan'ın o gururlu, boyun eğmeyen sesi.
"Dokunma bana! Babam sizi bu dağlara gömer, duydunuz mu beni? Bırak kardeşimi!"
"Senin ağa baban bizi buraya gönderdi zaten güzelim," dedi kaba, alaycı bir erkek sesi. "Şimdi sesini kes de uslu dur."
O adamın cümlesi bittiği an, benim içimdeki bütün kurallar, askeri hiyerarşi ve mantık yok oldu. Sadece saf bir intikam arzusu kaldı. Gözümün önüne o çeşme başındaki dik bakışları geldi. Onu o karanlığa bırakamazdım.
Telsizden Erdem'e fısıldadım: "Erdem, içeride kaç kişi var?"
"Görüş alanımdakiler üç. Biri Beren'in hemen arkasında. Atış pozisyonundayım abi. Sen gir dediğin an, o şerefsizin beynini dağıtırım."
"Giriyoruz," dedim.
Mağaranın girişindeki ilk nöbetçiyi ses çıkarmadan, bıçağımın tek bir hamlesiyle yere indirdim. Ardından içeri daldım. "ASKER! KIPRIRDAMAYIN!" diye kükredim.
Aynı salisede mağaranın tavanında yankılanan o tok ses duyuldu: Güm! Erdem'in kurşunu, Beren'in saçlarını sıyırarak arkasındaki teröristi tam alnının ortasından vurdu. Adam cansız bir çuval gibi yere yığılırken, diğer ikisi silahlarına davranmaya çalıştı. Ama piyade tüfeğimin namlusundan çıkan üç mermi, odadaki diğer haini çoktan duvarın dibine sermişti. Son kalan teröristi ise doğrudan üzerime atlayarak yere çarptım, kabzayla yüzüne indirip etkisiz hale getirdim.
Mağaraya ani bir sessizlik çöktü. Barut kokusu içeriyi sarmıştı.
Gözlerim hemen köşede, elleri bağlanmış halde birbirine sarılan kızlara kaydı. Beren korkudan titriyor, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Ama Dilan... Dilan hala o dik, taviz vermeyen gözlerle bana bakıyordu. Üstü başı toz içindeydi, dudak kenarında hafif bir kan sızıntısı vardı ama gözlerindeki o asil ateş sönmemişti.
Hızla yanlarına gittim, diz çöktüm. Askeri bıçağımla önce Dilan'ın bileğindeki ipleri kestim. İpler çözülür çözülmez Dilan elini bileğine götürmek yerine, şaşırtıcı bir hızla uzanıp kanlı elini benim çelik yeleğimin üzerine koydu. Gözlerimizin içine baktı. O an aramızdaki o elektrik dalgası mağaranın soğuk havasını ısıttı.
"Geldin," dedi alçak, titreyen ama hala güçlü bir sesle. "Geleceğini biliyordum Üsteğmen."
"Söz verdim," dedim, sesimin tonunu ilk defa bir askere değil, sadece ona ayırarak. "Sizi bu dağlarda kimsesiz bırakmam."
O sırada mağaranın girişinden nefes nefese içeri giren Erdem, tüfeğini omzuna asıp doğrudan Beren'in önüne diz çöktü. Beren, Erdem'i görür görmez hıçkırarak kendini onun göğsüne bıraktı. Erdem, hayatında ilk defa silah tutmayan elleriyle, bir kadını incitmekten korkar gibi usulca Beren'in saçlarını okşadı, onu sarıp sarmaladı. "Geçti," diye fısıldadı Erdem, gözleri buğulanmıştı. "Buradayım. Kimse sana dokunamaz artık."
O an anladım ki, Halil Ağa'nın az önce içerideki adamın söylediği o fısıltısı doğruysa, yani bu kaçırılma işinde babalarının da parmağı varsa, karşımızdaki düşman sandığımızdan çok daha büyüktü. Ama artık geri dönüş yoktu.
Ben Dilan'ın elinden tutup onu ayağa kaldırırken, toprağın yetimleri olarak bu dağlarda sadece bir terör odağına karşı değil, bu kızları canımız pahasına korumak için dünyaya karşı savaşacağımızı biliyordum.
Mağaranın içindeki barut kokusu yavaş yavaş dağılırken, yerini ölümcül bir sessizliğe bıraktı. Hainlerin cesetleri yerde yatıyordu ama az önce kulaklarımla duyduğum o cümle, beynimin içinde bir bomba gibi patlamaya devam ediyordu: "Senin ağa baban bizi buraya gönderdi zaten güzelim..."
Dilan'ın elini yavaşça bıraktım ama gözlerimi o siyah, fırtınalı gözlerden ayırmadım. Dudak kenarındaki kanı görünce içimde uyanan o vahşi koruma içgüdüsünü bastırmak için dişlerimi sıktım.
"Doğru mu?" diye sordum, sesim mağaranın taş duvarlarında yankılanan bir fısıltı gibiydi. "Az önce o şerefsizin söylediği şey... Babanızın bu işin içinde parmağı var mı?"
Dilan başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki o gururlu hüzün anlık bir parıltıyla yer değiştirdi. "Babam..." dedi, yutkunarak. Sesindeki o dik ton ilk defa kırılmıştı. "Babam güç için, parası için her şeyi yapar Üsteğmen. Ama kendi kanını, kendi kızlarını bu dağ canavarlarına yem edecek kadar alçalmaz... ya da ben öyle zannediyordum."
O sırada arkama baktım. Erdem, hala Beren'e sarılmış durumdaydı. Beren'in hıçkırıkları yavaş yavaş dinmişti ama Erdem'in göğsüne öyle bir tutunmuştu ki, sanki bıraksa yeniden o karanlığa gömülecek gibiydi. Erdem kafasını kaldırıp bana baktı; gözlerinde "Bunları şimdi karakola götüremeyiz abi, Halil Ağa'nın eli her yere uzanır" diyen o endişeli ifade vardı.
"Başçavuşum!" diye seslendim dışarıya doğru.
"Buyurun komutanım!" Başçavuş hızla içeri girdi, yerdeki cesetlere kısa bir bakış atıp önümde hazır ola geçti.
"Kızları güvenli bir şekilde karakola sevk edeceğiz. Ama bunu kimse bilmeyecek. Telsizden merkez dahil hiç kimseye anons geçilmeyecek. Halil Ağa'ya kızların izini kaybettiğimizi, aramanın sürdüğünü söyleyeceksiniz."
"Anlaşıldı komutanım. Lakin Halil Ağa köyü ayağa kaldırır, karakolun kapısına dayanır."
"Dayansın," dedim, tüfeğimi omzuma asarken. "Kendi kızlarını pusuya meze eden bir adamın ne kadar ileri gidebileceğini görmek istiyorum."
Dilan'a döndüm. Üzerindeki tozu silkelemek ister gibi hafifçe hareketlendi ama ayakta durmakta zorlandığını fark ettim. Hiç düşünmeden bir adım atıp kolundan tuttum. Teninin sıcaklığı, çelik yeleğimin üzerinden bile hissettiğim o garip ürpertiyi harladı.
"Bırak, ben yürürüm," dedi, o bildiğim inatçı tavrıyla.
"Yürürsün," dedim, sesimi hafifçe yumuşatarak ama taviz vermeden. "Ama şimdi değil. Bu dağ yolları senin köy meydanındaki çeşme başına benzemez, Dilan. İnat etmeyi bırak da güven bana."
Gözlerimin içine o kadar derin baktı ki, sanki ruhumun en karanlık odalarını, o yetimhane koridorlarındaki kimsesizliğimi görüyordu. "Sana güveniyorum," diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Zaten o yüzden buradayım."
Erdem de Beren'i yavaşça ayağa kaldırmıştı. Beren, Erdem'in adımlarına tamamen ayak uydurmuş, onun heybetli gövdesinin arkasına sığınmıştı. Mağaradan çıkıp gecenin buz gibi ayazına adım attığımızda, gökyüzündeki yıldızlar sanki bu iki yetim asker ve iki kaçak kız için parlıyordu.
Araçlara doğru yürüken telsizimden cızırtılı bir ses geldi. Karakol nizamiyesinden arıyorlardı:
"Pusat-1, Merkez sesimi alıyor musun? Halil Ağa yanında yirmi silahlı adamıyla karakol nizamiyesine geldi. Kızlarını istiyor. Durum gergin, komutanım!"
Erdem'le göz göze geldik. Erdem hafifçe gülümsedi, o eski, tehlikeli keskin nişancı gülüşüydü bu. "Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş derler abi," dedi tüfeğinin mekanizmasını hafifçe yoklayarak. "Bakalım Halil Ağa kendi kazdığı kuyuya düşecek mi?"
"Araçlara!" diye bağırdım time. "Karakola dönüyoruz. Halil Ağa'ya unutamayacağı bir karşılama hazırlayacağız."
Dilan'ı zırhlının içine bindirirken kapının kenarından bana doğru eğildi. "Dikkat et, Üsteğmen," dedi. "Babam göründüğünden çok daha tehlikelidir."
"O henüz toprağın yetimleriyle tanışmadı, Dilan," dedim ve Kirpi'nin ağır çelik kapısını üzerlerine kapattım.
Karakola doğru son sürat ilerlerken, önümüzde sadece namluların değil, kalplerimizin de sonuna kadar çarpışacağı o büyük hesaplaşma bizi bekliyordu.
Kirpi'nin zırhlı gövdesi karakolun demir nizamiyesinden içeri süzülürken, farların güçlü ışığı nizamiyenin önünde kümelenmiş o kalabalığı aydınlattı. Halil Ağa, arkasında yöresel kıyafetli ve elleri namluda yirmiye yakın silahlı adamıyla tam karşımızda dikiliyordu. Karakolun nöbetçi kulelerindeki tüm silahlar aşağıya, o kalabalığa çevrilmişti; havada her an patlamaya hazır, barutla harmanlanmış bir gerilim vardı.
Araç durur durmaz Erdem'e döndüm. "Sen kızlarla içeride kal, çevre emniyetini elden bırakma. Ben iniyorum," dedim.
Erdem başını salladı, gözleri arkadaki Beren'e kaydı. Beren hala titriyordu ama Erdem'in varlığı onu sakinleştiren tek şeydi. Dilan ise gitmemi istemez gibi doğrudan gözlerimin içine baktı. "Dikkat et," diye fısıldadı her zamanki o dik ama bu kez endişeli sesiyle.
"Benim bölgemde bana bir şey olmaz, Dilan," dedim ve kapıyı açıp gecenin ayazına adım attım.
Postallarımın toprağa çıkardığı o sert sesle birlikte Halil Ağa'ya doğru yürüdüm. Tim arkamda duvar gibi dizildi. Halil Ağa, beni görür görmez öfkeyle öne doğru bir adım attı. Yüzündeki o sinsi muhtar maskesi tamamen düşmüş, yerine vahşi bir güç delisi gelmişti.
"Üsteğmen!" diye kükredi Halil Ağa, elindeki bastonu yere sertçe vurarak. "Kızlarım nerede? Adamlarım dağda izlerini kaybetmiş, askerin o tarafa gittiğini görmüşler! Eğer kızlarıma bir zarar geldiyse bu dağları size dar ederim!"
Karşısında durdum, aramızdaki mesafeyi sıfırlayana kadar ilerledim. Boyumun avantajıyla ona yukarıdan, buz gibi bir nefretle baktım. "Sen kime şekil yapıyorsun Halil Ağa?" dedim, sesim nizamiyedeki herkesin kanını donduracak kadar kısık ve netti. "Burası Türkiye Cumhuriyeti'nin karakolu. Karşında da senin parayla satın aldığın kaçakçılar yok. Haddini bil!"
Ağa'nın arkasındaki adamlardan biri silahının namlusunu hafifçe yukarı kaldıracak oldu. Aynı salisede, karakol binasının çatısından o tanıdık, tok ses telsiz kulaklığıma düştü. Erdem yukarıdaki yerini çoktan almıştı.
"Abi, saat on yönündeki zübbe silahına dokundu. İzninle parmağını gövdesinden ayırayım mı?" dedi Erdem, sesindeki o ölümcül rahatlıkla.
"Bekle," dedim telsizden bozuntuya vermeden. Halil Ağa'ya doğru bir adım daha attım. "Kızların dağda hainlerin elindeydi, Ağa. Ve senin adamların... kızlarını kurtarmak yerine bizim önümüzü kesmeye çalışıyordu. Şimdi bana doğruyu söyle; kızlarını o dağ canavarlarına bizzat sen mi teslim ettin, yoksa gücün ellerinden kayıp giderken onlara yataklık mı yapıyorsun?"
Halil Ağa'nın yüzü öfkeden mosmor kesildi, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Sen ne fısıldarsın Üsteğmen! Ben kızlarımı canımdan çok severim! Devlet bana iftira atamaz!"
"Devlet iftira atmaz, Halil Ağa. Devlet belgelerle konuşur," dedim ve arkama döndüm. "Başçavuşum! Getirin misafirlerimizi."
Karakol binasının kapısı açıldı. Erdem, önlerinde bir kalkan gibi yürürken arkasından Dilan ve Beren göründü. Üstleri başları hala mağaranın tozu içindeydi ama ikisi de başları dik bir şekilde meydana adım attılar.
Beren, babasını görür görmez arkasındaki Erdem'in gölgesine daha çok sığındı. Ama Dilan... Dilan doğrudan babasının gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki kırgınlık ve nefret, Halil Ağa'yı olduğu yere çivilemeye yetti.
"Dilan... Beren..." diye mırıldandı Halil Ağa, adımlarını onlara doğru atmak istedi.
Fakat Dilan durdu, elini havaya kaldırarak babasını engelledi. "Dur orada, baba," dedi, sesi tüm nizamiyede tokat gibi patladı. "Biz senin gücünün kurbanı olmayacağız artık. O dağdaki şerefsizler 'Ağa babanız bizi gönderdi' dediğinde senin için öldüm ben. Bizi bu askerler, toprağın bu yetimleri kurtardı. Senin adamların değil."
Halil Ağa arkasındaki adamlara baktı, ihanete uğradığını o an anladı. Kendi içindeki güç savaşının kurbanı kızları olmuştu.
Dilan başını çevirdi, doğrudan bana baktı. Gözlerindeki o fırtına, kalbimi bir kez daha esir alırken fısıldadı: "Biz artık senin koruman altındayız, değil mi Üsteğmen?"
Silahımın askısını düzelttim, Halil Ağa'ya son bir kez bakıp Dilan'ın yanına doğru yürüdüm. "Bu karakoldan içeri giren her masum can, canımız pahasına bizim namusumuzdur," dedim, sesimi tüm dağlara duyururcasına. "Şimdi Halil Ağa... adamlarını al ve bu nizamiyenin önünden defol git. Kızların, güvende olmaları gereken tek yerdeler. Bizim yanımızda."
Halil Ağa çaresizlik ve öfke içinde arkasını dönüp giderken, Erdem'le göz göze geldik. Erdem hafifçe gülümsedi, Beren'in elini usulca tuttu. Biz yetim büyümüştük, kimsesizdik; ama bu gece bu dağlarda, kendi yuvamızı ve kaderimizi o iki kızın gözlerinde bulmuştuk. Savaş asıl şimdi başlıyordu.
Halil Ağa ve adamlarının araçları, arkalarında yoğun bir toz bulutu bırakarak nizamiyenin dışındaki karanlık yolda gözden kayboldu. Ancak bıraktıkları o tekinsiz sessizlik, karakolun bahçesine kurşun gibi ağır bir hava katmıştı. Havada hala barut ve soğuyan metalin kokusu vardı.
Nöbetçi kulelerindeki askerlere ellerimle "Normal emniyet kademesine geçin" işareti verdim. Ardından derin bir nefes alıp arkama döndüm.
Dilan, kollarını göğsünde kavuşturmuş, rüzgarda uçuşan saçlarının arasından bana bakıyordu. Gözlerindeki fırtına dinmemişti ama o sert, meydan okuyan duruşunun altında az önce babasına karşı dikilirken harcadığı o muazzam gücün yorgunluğu gizliydi. Hemen arkasında ise Beren, Erdem'in geniş omuzlarının arkasından dünyaya ürkek gözlerle bakmaya devam ediyordu.
"Başçavuşum," dedim, sesimi normal seyrine döndürerek. "Kızları revire alın. Hem bir muayene etsinler hem de üstlerini başlarını temizleyip dinlenebilecekleri güvenli bir oda hazırlasınlar. Kapıya da aslanlarımdan iki nöbetçi dik."
"Emredersiniz komutanım," diyen Başçavuş, kızlara doğru nezaketle bir adım attı. "Buyurun hanımlar, bu taraftan."
Beren gitmeden önce duraksadı ve başını kaldırıp Erdem'e baktı. Gözlerinde minnet ve adını koyamadığım derin bir sığınma arzusu vardı. Erdem ona hafifçe başını sallayarak, "Güvendesiniz, ben buradayım," der gibi güven verdi. Beren'in dudaklarının kenarında, bu cehennemin ortasında açan bir çiçek gibi minik bir tebessüm belirdi.
Dilan ise Başçavuş'un peşinden gitmeden önce tam yanımda durdu. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, dağ rüzgarının getirdiği o hafif ten kokusunu yeniden hissettim. Gözlerimin içine baktı, o zifiri karanlık gözlerde ilk defa bir teslimiyet gördüm.
"Babam bu geceyi unutmaz, Üsteğmen," dedi alçak ama pürüzsüz bir sesle. "Kürsüsünü yıktın onun. Ama benim için... o kürsüyü yıktığın için teşekkür ederim."
"Ben görevimi yaptım, Dilan," dedim, sesimdeki o mesafeli askeri tonu korumaya çalışarak. "Ama o kürsü sadece senin için değil, bu dağlarda ezilen her masum için yıkılacaktı zaten. Git ve dinlen."
Hafifçe gülümsedi. O dik başlı, gururlu kızın gülüşü, sanki bu çorak topraklara ilkbaharı getirmişti. Arkasını dönüp revire doğru yürürken, gözlerimi bir süre onun gidişinden alamadım.
"Abi," dedi Erdem. Sesiyle birlikte irkilerek kendime geldim. Yanıma gelmiş, tüfeğini omzuna asmış, yüzünde o muzip ve her şeyi anlayan ikiz gülüşüyle bana bakıyordu. "Görevimi yaptım diyorsun yani? Yeme bizi Engin. Yetimhanede birbirimize yalan söylemeyeceğimize dair yemin etmiştik, unuttun mu?"
Omzuna hafif bir yumruk attım, yürümeye başladık. "Kes sesini Erdem. Durum düşündüğümüzden daha karmaşık. Halil Ağa'nın o sözleri... Kendi adamlarının kızları kurtarmak yerine bizi engellemeye çalışması... Bu işin arkasında köyü de, o dağdaki şerefsizleri de aşan daha büyük bir plan var."
"Farkındayım," dedi Erdem, neşeli tavrı bir anda ciddileşirken. "Ama ne olursa olsun abi. O kızlar artık bizim namusumuz. Beren'in o mağaradaki korkusunu gördüm ya... Onu bir daha o karanlığa bırakırsam namerdim."
Karakol binasının üst katındaki Komuta Odası'na girdik. Haritanın başına geçip Yeniköy'ün ve mağaranın olduğu koordinatları incelemeye başladım. Gece yarısını çoktan geçmişti. Önümüzde duran harita, artık sadece bir operasyon haritası değildi; hayatımızın, geleceğimizin ve kalbimize düşen o iki kızın kader haritasıydı.
Biz bu toprağın yetimleriydik. Kimsesiz büyümüştük ama şimdi, bu karanlık dağların ortasında korumamız gereken koca bir dünyamız vardı. Ve o dünyayı yıkmaya çalışan kim olursa olsun, karşılarında bizim çelikten irademizi bulacaktı.
Bölüm etkileşimi
