26. bölüm / 34
TOPRAĞIN YETIMLERIBölüm 26
Bölümler 34Şu an: Bölüm 26
- 1 Bölüm 12.883 kelime
- 2 Bölüm 22.417 kelime
- 3 Bölüm 34.620 kelime
- 4 Bölüm 43.125 kelime
- 5 Bölüm 53.133 kelime
- 6 Bölüm 61.022 kelime
- 7 Bölüm 72.114 kelime
- 8 Bölüm 82.867 kelime
- 9 Bölüm 91.749 kelime
- 10 Bölüm 102.001 kelime
- 11 Bölüm 114.389 kelime
- 12 Bölüm 121.669 kelime
- 13 Bölüm 131.907 kelime
- 14 Bölüm 142.479 kelime
- 15 Bölüm 151.767 kelime
- 16 Bölüm 161.663 kelime
- 17 Bölüm 172.133 kelime
- 18 Bölüm 181.498 kelime
- 19 Bölüm 192.160 kelime
- 20 Bölüm 202.349 kelime
- 21 Bölüm 211.881 kelime
- 22 Bölüm 221.753 kelime
- 23 Bölüm 233.183 kelime
- 24 Bölüm 241.619 kelime
- 25 Bölüm 252.583 kelime
- 26 Bölüm 262.669 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 Bölüm 272.588 kelime
- 28 Bölüm 281.396 kelime
- 29 Bölüm 291.934 kelime
- 30 Bölüm 303.103 kelime
- 31 Bölüm 311.253 kelime
- 32 Bölüm 32566 kelime
- 33 Bölüm 331.167 kelime
- 34 Bölüm 341.823 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Gece yarısı saat 03:00... Skorsky helikopterinin pervaneleri Zahedan Dağları’nın fırtınalı zirvelerinde boğuk bir gürültüyle dönerken, içimdeki o familiar (tanıdık) odaklanma hissi tüm zihnimi kapladı. İrtifa 2.800 metreydi ve dışarıdaki dondurucu soğuk karakolun sıcak fırınını şimdiden bir hayal gibi hissettiriyordu.
Gölge'den ele geçirdiğimiz haritadaki koordinatlar netti. Terör örgütü, uluslararası lojistik destekçilerinden aldığı ağır silah ve füzeleri Zahedan’ın derin kanyonlarındaki gizli mühimmat deposuna indirmek üzereydi.
Erdem’e baktım. Gece görüş gözlüğünü indirmiş, silahının mekanizmasını son kez kontrol ediyordu. Lojmandan çıkarken Beren’in sıktığı o hafif parfüm kokusu, fırtınanın ve barutun kokusuna karışıyordu sanki.
"Pusat-2," dedim intercomdan. "Halatla sızma yapacağız. Tabandan itibaren tam sessizlik. Depoya girmeden kimseden ses çıkmayacak."
Erdem başını sallayıp başparmağını kaldırdı. "Anlaşıldı komutanım. Yengeye verdiğim söz var, bu gece o füzeleri patlatıp eve çay içmeye döneceğiz."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Karanlığın ve fırtınanın bağrına halatla süzüldüğümüzde ayaklarımız buz tutmuş kayalıklara bastı. Zahedan Dağları tekinsizdi. Her kayanın arkası pusu, her vadi bir tuzaktı. Ama Pusat Timi için burası yabancı bir yer değildi; vatanın güvenliğinin başladığı sınır çizgisinin tam ötesiydi.
Sessizce ilerleyip vadinin tabanındaki beton korunaklı mağaranın girişini tepeden gören bir kayalığa mevzilendik.
Aşağıda iki büyük kamyon ve etrafında devriye atan on beşten fazla ağır silahlı militan vardı. Kamyonların kasalarından indirilen çelik sandıkların üzerindeki yabancı harflerle yazılmış lojistik kodları seçebiliyordum.
"Abi," dedim fısıltıyla Engin abimin kulağına eğilerek. "Gölge doğru söylemiş. Bu sadece sıradan bir sevkiyat değil; uçaksavar ve ısı güdümlü tanksavar füzeleri getirmişler."
Engin abim dürbünü gözünden indirmeden cevap verdi: "Sevkiyatı yapan ana kurye de orada Erdem. Kırmızı bereli olan. Onu etkisiz hale getirip depoyu patlatacağız."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Yeniköy Karakolu’nda saatler durmuş gibiydi. Dışarıda hafif hafif kar çiselemeye başlamıştı. Lojmanın salonunda Beren’le yan yana oturmuş, masadaki soğumuş çay bardaklarına bakıyorduk. Çocuklar mışıl mışıl uyuyordu ama bizim gözlerimize uykunun 'u'su bile uğramıyordu.
Telsiz masasında bekleyen görevli erin her hışırtısında ikimiz de yerimizden fırlayacak gibi oluyorduk.
"Dilan abla," dedi Beren, ellerini birleştirip sıkarken. "Zahedan Dağları çok diktir derdi Erdem... Çok soğuktur derdi."
Gülümsedim, elini tutup sıktım. "Erdem doğru söyler Beren. Ama unuttuğu bir şey var: O dağlar ne kadar soğuk olursa olsun, ikisinin yüreğindeki o memleket sevdası o dağları yakar. Sağ salim dönecekler."
Tam o sırada telsizden cızırtılı bir ses yükseldi: "Pusat Karargâhı, burası Pusat-1... Hedef bölgeye ulaşıldı. Temizlik başlıyor."
Beren’le göz göze geldik. Kalplerimiz aynı hızda çarpmaya başladı. Operasyon başlamıştı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Zahedan Kanyonu’nda ilk patlama, Engin Yüzbaşı’nın yerleştirdiği plastik patlayıcıların mühimmat kamyonunun altında infilak etmesiyle gerçekleşti.
Alev topu geceyi gündüze çevirirken, Erdem Üsteğmen üst tepeden pres atışlarıyla devriye gezen teröristleri saniyeler içinde saf dışı bıraktı. Kanyon bir anda feryatlar ve panik dalgasıyla sarsıldı.
"Baskın! Baskın var!" diye bağıran teröristlerin ana grubu depoya doğru kaçmaya çalışırken, Engin Yüzbaşı mağaranın girişine duman bombası atarak ilerleyişlerini kesti.
Engin ve Erdem, dumanın içinden iki gölge gibi süzülerek mağaranın içine girdiler. Kırmızı bereli kurye silahına sarılmaya fırsat bulamadan, Engin Yüzbaşı'nın sert bir darbesiyle duvara çarparak yere yığıldı.
Erdem Üsteğmen, depodaki ana füzelerin üzerine zaman ayarlı patlayıcıyı kurarken kronometreyi üç dakikaya ayarladı.
"Abi! Düzenek hazır! Üç dakika sonra bu dağ havaya uçacak!"
"Çekiliyoruz Pusat-2!" dedi Engin Yüzbaşı, baygın kuryeyi omzuna alarak.
İki kardeş mağaradan fırlayıp dışarıdaki kayalıklara doğru koşarken, arkalarındaki Zahedan Dağları büyük bir gürültüyle sarsıldı. Alevler gökyüzüne yükselirken, sınır ötesindeki devasa tehdit bir kez daha Pusat Timi tarafından imha edilmişti.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Arkamızdaki mağara koca bir gürültüyle patlayıp alevler Zahedan Dağları’nın karanlık gökyüzünü kızıla boyarken, patlamanın basıncı ikimizi de ileriye doğru savurdu. Kayalıkların arkasına kendimizi zor attık. Taş parçaları ve şarapnel kırıntıları dondurucu rüzgârla birlikte tepemizden yağdı.
Yüzümdeki kar maskesini aşağı indirip bir öksürük savurdum. Omzumdaki askı kayışını düzeltirken kucağındaki kuryeyle yere kapanan abime baktım.
"Abi!" diye bağırdım, patlamanın kulaklarımdaki uğultusunu bastırmak için. "İyi misin? Sağlam mısın?"
Engin abi, 1.88’lik dev gövdesiyle doğrularak üzerindeki toz toprağı silkip buz mavisi gözlerini bana çevirdi. "İyiyim Pusat-2! Kurye de canlı, nefes alıyor."
Tam o sırada kanyonun kuzey yamaçlarından bir hareketlilik daha sezdik. Patlamayı gören yedek terörist grubu, doçka yüklü iki pikapla üzerimize doğru akıyordu. Far ışıkları karanlığı delip doğrudan bulunduğumuz kayalığa kilitlendi.
"Abi," dedim şarjörü değiştirip seri atış moduna geçerken. "Pikaptaki doçka bizi burada çiviler. Helikopterin iniş bölgesine üç yüz metre var!"
Engin abi, omzundaki kuryeyi kayalığın dibine bırakıp elindeki bomba atarla öne fırladı. "Ben pikapları oyalıyorum Erdem! Sen kuryeyi alıp helikopter buluşma noktasına tırman! İki dakika sonra arkandayım!"
"Seni burada tek bırakmam abi!" dedim, sesimi çelik gibi sertleştirerek.
Engin abi bana döndü. O an gözlerinde Kayseri Yetimhanesi’nden beri tanıdığım o yıkılmaz, komutan ve abi duruşu vardı. "Bu bir emirdir Pusat-2! Adamı helikoptere ulaştır, ben arkandayım!"
(Engin'in Anlatımıyla)
Erdem kuryeyi sırtlayıp dik kayalığa doğru tırmanmaya başladığı an, elimdeki bomba atarı pikapların geliş yönüne doğru hizaladım.
Sınır ötesindeki bu hain odağın kökünü kazımadan dönmek yoktu. Birinci pikap tam virajı dönerken tetiğe bastım. BUM! Bomba atar mermisi doğrudan aracın motor bloğunda patladı. Pikap taklalar atarak kanyonun uçurumuna yuvarlandı.
Diğer araçtaki doçka ise kayalığımı taramaya başladı. Mermiler etrafımdaki taşları patlatırken, soğukkanlılığımı bir an olsun kaybetmedim. Cebimdeki son sis bombasını çekip aracın önüne doğru fırlattım. Kanyon bir anda beyaz bir sis bulutuyla kaplandı.
Sis bulutunun içinde bir hayalet gibi süzülüp pikabın yan tarafına yaklaştım. Doçkanın başındaki teröristi ve sürücüyü saniyeler içinde etkisiz hale getirip aracı kullanılamaz hale getirdim.
Telsizi açtım: "Pusat-2! Yol temiz. Zirveye tırmanıyorum!"
Telsizden Erdem’in rahatlamış nefes sesi geldi: "Anlaşıldı komutanım! Helikopter yaklaşma noktasına girdi, seni bekliyoruz!"
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Lojmandaki saat sabahın 05:00'ini gösteriyordu. Kar çisentisi yerini lapa lapa yağan bir kar fırtınasına bırakmıştı. Beren masanın başında tespih çekiyor, ben ise pencerenin kenarında kanyonun karanlığına bakıyordum.
Derken karakolun telsiz odasından bir er fırlayıp koşarak lojmanın kapısını çaldı.
Kapıyı hızla açtım. "Çavuş! Bir haber mi var?"
Çavuş nefes nefese selam verdi. "Yenge hanım! Nöbetçi amir bildirdi. Zahedan’daki tim görevi tamamlamış! Mühimmat deposu imha edilmiş, kilit isim canlı olarak ele geçirilmiş. Skorsky helikopteri kalkış yaptı, karakola dönüyorlar!"
Beren bir çığlık atıp boynuma sarıldı. Benimse gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Şükürler olsun... Yine kazanmışlardı. Yine o karanlık dağlardan vatanın şanını koruyarak çıkmışlardı.
"Duydun mu Beren?" dedim, onun saçlarını okşayarak. "Geliyorlar. Kahvaltıyı tazeleyelim, birazdan burada olurlar."
(Yazarın Anlatımıyla)
Şafak vakti Yeniköy Kanyonu’nun üzerinde sökerken, kar fırtınasının arasından Skorsky helikopterinin o heybetli sesi duyuldu. Helikopter piste indiğinde, kapısı açıldı.
En önde Engin Yüzbaşı ve Erdem Üsteğmen, üstleri başları kar, barut ve çamur içinde ama başları dik bir şekilde pistte belirdiler. Aralarında kelepçelenmiş olan terör kuryesini PÖH ekiplerine teslim ettiler.
Lojmanın kapısında bekleyen Dilan, Beren ve uykudan uyanıp Türk bayraklarıyla koşarak gelen dördüzler —Küçük Erdem, Mete, Dicle ve Deniz— onları karşılamak için piste doğru koştular.
Küçük Erdem ile Mete "Babam! Amcam!" diye bağırarak Engin ile Erdem’in bacaklarına sarıldılar. Engin Yüzbaşı, iki evladını da kucağına alıp bağrına bastı. Erdem Üsteğmen ise Deniz ile Dicle’yi omzuna alıp Beren’e göz kırptı.
Engin, Dilan’ın yanına yaklaştı. Yüzündeki barut izlerinin arasından o buz mavisi gözleriyle karısının elâ gözlerine baktı. Dilan elini Engin’in ıslak ve soğuk yanağına koydu.
"Hoş geldin komutanım," dedi Dilan, gururla gülümseyerek.
"Hoş bulduk güzelim," dedi Engin, karısının alnına öpücük kondurarak. "Evimizdeyiz."
Kayseri Yetimhanesi'nin soğuk taşlarında büyüyen iki kardeş, bir kez daha vatanın sınırlarında destan yazmış ve yuvalarına, evlatlarının ve sevdalarının yanına zaferle dönmüşlerdi.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Zahedan Dağları'ndan dönen helikopterin pervaneleri pistte yavaşlayıp tamamen durduğunda, üstlerindeki barut ve kar kokusuyla eve giren iki adamın yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Çocuklar babalarına kavuşmanın heyecanıyla bir süre etraflarında pervane oldu; ancak sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, gecenin tüm yorgunluğu küçük bedenlerine ağır bastı. Dördüzleri yataklarına yatırıp üstlerini örttükten sonra salona döndüm.
Beren ile Erdem odalarına çekilmişlerdi. Lojmanın koridorunda derin, lekesiz bir sessizlik hâkimdi.
Odaya girdiğimde Engin üniformasının ceketini çıkarmış, yatağın kenarına oturmuştu. Boynundaki pansuman hafifçe gevşemiş, dağ ayazının ve barutun bıraktığı izler esmer cildinde hâlâ duruyordu. Beni gördüğünde buz mavisi gözlerindeki o sert komando ifadesi anında eridi.
Yanına yaklaştım. Hiçbir şey konuşmadan elinden tutup onu ayağa kaldırdım. Aynanın karşısına geçip banyodan getirdiğim ılık su ve havluyla yüzündeki barut karalarını, şakaklarındaki çamur izlerini yavaşça silmeye başladım.
"Çok zordu, değil mi?" diye fısıldadım, nemli havluyu boynundaki sıyrığın etrafında gezdirirken.
Engin belimden tutup beni kendine çekti. Dev elleri belimde kenetlendiğinde, göğsünün inip kalkan sıcaklığını üzerimde hissettim.
"Zordu Dilan," dedi, sesi fısıltıdan hallice, derin ve pürüzsüzdü. "Ama kanyonda seni, bu çatının altındaki varlığını düşündükçe o dağlar bana dar geldi. Sadece sana dönmeyi düşündüm."
(Engin'in Anlatımıyla)
Dilan'ın bakır kızılı saçları omuzlarımdan aşağı dökülürken, parmaklarının tenimdeki dokunuşu dağda kaybettiğim tüm ruhumu, tüm yorgunluğumu bir anda geri topladı. Yıllarca yetimhane koridorlarında, ardından dağların dondurucu ayazında tek başına sertleşmiş bir adamdım; ama bu kadının kolları arasında bütün savunmam çökerdi.
Dilan'ın düğmelerini tek tek çözdüğü gömleğimi omzumdan sıyırmasına izin verdim. Elâ gözleri yüzümdeki, omzumdaki her yeni çizgiyi aradı.
Eğilip dudaklarımı onun kuğu gibi narin boynuna bastırdım. Kokusu, dağda içime çektiğim o yanık barut kokusunu saniyeler içinde sildi. Dilan hafifçe nefesini tuttu, narin elleri ensemdeki saçlarıma dolandı.
"Gitmene her defasında izin veriyorum Yüzbaşı..." dedi, sesi tutkuyla titreyerek. "Ama her defasında böyle eksiksiz dönmek zorundasın bana."
"Sana dönmek benim bu hayattaki tek emrim Dilan," dedim.
Gövdesini tamamen kendime çekip onu kucağıma aldım. Yatağa doğru süzüldüğümüzde aramızdaki tüm mesafeler, tüm korkular ve o kanlı gecenin izleri kapının dışında kaldı. Teninin sıcaklığı, dudaklarının ateşi ve gözlerindeki o sonsuz adanmışlık geceyi baştan sona sardı.
Kayseri Yetimhanesi’nin dondurucu taşında tek başına büyüyen bir çocuğun, bu dünyada bulabileceği en büyük cennet; sevdiği kadının teninde, onun sımsıkı sarılan kollarındaydı. Gece boyunca nefeslerimiz birbirine karıştı, tutkunun ve aidiyetin en derin yerinde birbirimizde kaybolduk.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Bizim tarafta ise durum pek farklı değildi. Banyoda sıcak bir duş alıp üzerimdeki dağ kirinden arındıktan sonra odaya girdiğimde, Beren yatağın ortasında oturmuş, çatık kaşlarıyla ama nemli gözleriyle beni bekliyordu.
Gömleğimin düğmelerini iliklemeden yanına yanaştım. "Beren hanım... Yine niye çatıldı o kaşlar?"
Beren bir şey söylemeden aniden ayağa kalkıp boynuma sarıldı. Yüzünü göğsüme gömdü. O incecik gövdesinin titrediğini hissettiğimde kollarımla onu sıkıca sardım, belini kavramamla onu yataktan yukarı kaldırmam bir oldu.
"Çok korktum Erdem," diye fısıldadı kulağıma doğru. "O füzeler, o patlama sesleri telsizden geldiğinde kalbim duracak sandı."
"Geçti güzelim," dedim, dudaklarımı saçlarının arasına gömerek. "Bak buradayım. Sapasağlamım."
Beren başını kaldırıp kahverengi gözlerini gözlerime dikti. O an gözlerindeki korkunun yerini tamamen tutku ve özlem aldı. Parmakları göğsümdeki kasların üzerinde gezindi, gömleğimi omuzlarımdan geriye doğru itti. Dudakları dudaklarıma değdiğinde, dağdaki o sert komando çoktan teslim olmuştu.
Onu yatağa yatırıp üzerine eğildiğimde, Beren'in elleri sırtıma kenetlendi. Gece boyunca kanyonun uğultusuna inat, iki insanın birbirine olan o amansız sevdası ve arzusu odanın her köşesini kapladı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Zahedan Dağları’nın dondurucu fırtınası geride kalmış, Yeniköy Kanyonu’nun üzerinde hafif bir kar yağışı başlamıştı.
Savaşın, barutun ve mermilerin arasında geçen sert hayatların ardından; Pusat kardeşler için en büyük zafer ne aldıkları teröristler ne de imha ettikleri depolar oldu. Onların gerçek zaferi; gecenin karanlığında eşlerinin sıcaklığında buldukları o derin huzur, tutku ve birbirlerine verdikleri kopmaz sözlerdi.
Şafak vakti kanyonun üzerine yavaşça süzülürken, lojmanın pencerelerinden sızan ışık, fırtınanın ardından gelen o en güzel sabahı müjdeliyordu.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Odanın içinde sadece ikimizin nefes alıp verişi ve dışarıdaki hafif kar çisentisinin cama vuran tıkırtısı vardı. Engin’in ıslak saçlarından damlayan bir su damlası göğsüne doğru süzülürken, o buz mavisi gözlerini bir milim bile gözlerimden ayırmıyordu. Dağların o sert, tavizsiz komutanı; bu dört duvarın arasında, benim yanımda tüm zırhlarından arınmış bir adama dönüşüyordu.
Dev elleri belimi daha sıkı kavradı. Beni kendine doğru çektiğinde, omuzlarındaki ve göğsündeki kasların gerildiğini, kalbinin göğsümün altında nasıl bir fırtınayla çarptığını hissedebiliyordum.
"Çok bekledin mi beni Dilan?" dedi, sesi o kadar alçak ve pürüzsüzdü ki içimde bir yerler titredi.
"Her saniyesini saydım Engin," diye fısıldadım. Parfümümün ve tenimin kokusu onun üzerindeki barut kokusuna karışıyordu. "Aklım o dağlardayken burada nefes almak bile zordu."
Engin cevap vermek yerine dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu, sadece bir öpücük değildi; kaybetme korkusunun, dağdaki o dondurucu ayazın ve hasretin dışa vurumuydu. Dudaklarının sıcaklığı, üzerimdeki ince sabahlığın kayıp gitmesine yetmişti. Bedenlerimiz arasındaki son engeller de kalktığında, onun o iri ve sıcak gövdesi tamamen üzerimi kapladı.
Nefesi boynumu, omzumu yakarak aşağı süzülürken ellerim onun geniş sırtında, nasırlı parmakları ise belimde iz bırakırcasına geziniyordu. Her dokunuşunda, her nefesinde birbirimize ait olduğumuzu, bu hayatta bizi birbirimizden söküp alabilecek hiçbir gücün olmadığını bir kez daha hissediyorduk. Gece, o tutkulu ve derin fısıltıların ritmiyle ağır ağır ilerledi.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Yan odadan veya koridordan en ufak bir ses gelmiyordu ama bizim odanın içinde tam bir fırtına kopuyordu.
Beren’in narin elleri sırtımdaki eski kurşun izinin üzerinde gezinirken, kahverengi gözlerinde hem bir öfke hem de tarif edilemez bir arzu vardı. Kadınım beni hem dövmek istiyor hem de bir daha hiç bırakmamak üzere kendine çekiyordu.
"Erdem..." dedi, nefes nefese. Saçları yastığa dağılmış, yanakları al al olmuştu. "Bir daha bana haber vermeden o helikoptere binersen..."
"Ne yaparsın Beren hanım?" dedim, bıyık altından gülerek. Üzerine biraz daha eğildim, dudaklarımı boynundaki o hassas noktaya kondurdum. Beren hafifçe irkilip başını geriye attı, elleri omzuma kenetlendi.
"Seni bu odaya kilitlerim," diye fısıldadı, sesi tutkuyla boğuklaşmıştı. "Bir daha o dağlara çıkmana izin vermem."
"Gerek kalmaz," dedim, belini kavrayıp onu kendime tamamen çekerken. "Sana geldikten sonra o dağların bir anlamı kalmıyor zaten."
Dudaklarımızın buluşmasıyla o tatlı sert tartışma yerini tamamen amansız bir tutkuya bıraktı. Yatakta dönen o sıcak mücadelede, dağda geçirdiğim o ölümcül saatlerin tüm yorgunluğu Beren’in teninde, onun şefkatli ve arzulu kollarında eriyip gitti. İkimiz de gecenin karanlığında birbirimizin sıcaklığında kaybolduk.
(Yazarın Anlatımıyla)
Kanyonun üzerinde süzülen kar taneleri gecenin sessizliğini örterken, Pusat ailesinin kaldığı lojmanda fırtına yerini derin, tutkulu ve lekesiz bir huzura bırakmıştı.
Yetimhanenin dondurucu koğuşlarında büyüyen Engin ve Erdem; vatan toprağındaki görevlerini al alın akıyla tamamlamış, sınır ötesindeki tehdidi savuşturmuş ve gecenin sonunda sığındıkları tek liman olan eşlerinin kollarında kenetlenmişlerdi.
Tenlerin birleştiği, nefeslerin birbirine karıştığı o uzun saatlerin ardından sabahın ilk ışıkları pencerelerden içeri süzüldüğünde, odalarda sadece birbirine sımsıkı sarılmış, huzurla uyuyan iki çift ve onların sarsılmaz sevdası vardı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Gecenin o amansız fırtınası, tutku ve özlem dolu saatlerin ardından yerini sabahın dingin, lekesiz beyazlığına bırakmıştı. Dışarıda Yeniköy Kanyonu’na lapa lapa yağan kar, lojmanın pencerelerini hafifçe buğulandırıyordu.
Dilan başını göğsüme koymuş, bir eli belimde, derin ve huzurlu bir uykudaydı. Bakır kızılı saçları göğsüme ve yastığa yayılmıştı. Yıllarca dağlarda, pusularda, soğuk taşların üzerinde uyumaya alışmış bir adam için bu kadının nefesini göğsümde hissetmek, bu dünyadaki en büyük ödüldü.
Yavaşça kımıldandım. Nasırlaşmış parmaklarımla yüzüne düşen saç tellerini geriye ittim. Dilan hafifçe kıpırdanıp elâ gözlerini araladı. Yüzünde o uykulu, sarsılmaz sevgi dolu tebessüm belirdi.
"Günaydın Yüzbaşım," dedi, sesi uykudan yeni uyanmanın verdiği o tatlı boğuklukla.
Eğilip alnına uzun bir öpücük kondurdum. "Günaydın güzelim. Nasıl hissediyorsun?"
"Dinlenmiş... Güvende," dedi Dilan, kollarını boynuma dolayıp beni kendine doğru çekerek. "Sen yanımdayken, bu çatı altında olduğun sürece her şey yolunda."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Bizim odada ise sabahın ilk ışıklarıyla birlikte komedi filmi seti çoktan kurulmuştu.
Gözlerimi açtığımda Beren’in kolu göğsümün üzerinde ağır bir külçe gibi duruyordu. Geceki o duygu dolu, tutkulu anların ardından sabahın bu saatinde yine o bildiğim tatlı belaya dönüştüğünü görmek yüzümü güldürdü.
"Beren hanım," dedim fısıltıyla, kulağına doğru eğilerek. "Uyanın da kahvaltıyı hazırlayın. Komando acıktı."
Beren gözlerini açmadan kolunu göğsüme daha sert bastırdı. "Uyu Erdem... Dağdan yeni geldin, hemen boğazının derdine düşme."
"Boğaz değil Beren’im, stratejik beslenme," dedim gülerek. Eğilip yanağından öptüm. "Hem bak, dışarıda dördüzlerin sesi gelmeye başladı bile. Bizim küçük ordu uyanmış."
Beren gözlerini aralayıp kahverengi gözleriyle bana baktı. Yüzündeki o şefkatli ifade, gece yaşadığımız o derin bağı bir kez daha hatırlattı bana. Elini yanağıma koyup sakallarımı okşadı. "İyi ki döndün Erdem. İyi ki sapasağlamsın."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Yataktan kalkıp üzerimizi giyindikten sonra salona geçtik. Dördüzler pencerenin kenarına dizilmiş, dışarıdaki kar yağışını izliyorlardı. Küçük Erdem ile Mete ellerindeki ahşap kılıçlarla yine bir 'operasyon' planı yaparken, Dicle ve Deniz süslü bebeklerini giydirmekle meşguldü.
Engin salona adım attığında dördüzlerin dördü birden "Babam!" diye bağırarak üzerine atıldı. Engin 1.88'lik boyuyla dizlerinin üzerine çöküp hepsini birden kucağına aldı. O dağları titreten dev komutanın, evlatlarının arasında eriyip gitmesini izlemek gözlerimi yaşartıyordu.
Beren ile Erdem de odalarından çıkıp mutfağa geçtiler. Beren çaydanlığın altını yakarken Erdem masadaki ekmekleri dilimlemeye başladı.
"Dilan abla," dedi Beren, gözlerindeki ışıkla bana bakarak. "Fırtına geçti, değil mi? Artık biraz huzur var."
"Geçti Beren," dedim, Engin’in salondan gelen neşeli sesini dinleyerek. "Bizim adamlar o dağları temizlediği sürece, bu yuvada fırtına barınamaz."
(Yazarın Anlatımıyla)
Pusat ailesi için Zahedan Dağları'ndaki o tehlikeli görev, arkalarında bıraktıkları büyük bir zafer ve gece yaşanan derin, tutkulu kavuşmayla geride kalmıştı.
Yeniköy Karakolu’nun lojmanında taze demlenmiş çayın kokusu, çocukların şen kahkahaları ve birbirine tutkuyla bağlı iki çiftin huzuru kaplamıştı her yeri. Kayseri Yetimhanesi’nin dondurucu koğuşlarından çıkan Engin ve Erdem, bugün kendi kurdukları bu sıcak yuvada, vatanın ve sevdalarının nöbetini tutmaya devam ediyorlardı.
Bölüm etkileşimi
