28. bölüm · TOPRAĞIN YETIMLERI

Bölüm 28

CEPHEKALEMI 19

(Dilan'ın Anlatımıyla)
Ankara’nın ayazı Yeniköy Kanyonu’nun dondurucu rüzgârını aratmıyordu ama Özel Kuvvetler Lojmanı’nın geniş bahçesi çocukların neşeli çığlıklarıyla şimdiden ısınmıştı. Kanyondaki o her an pusu bekleyen gergin havadan sonra, evlatlarımız için burada okul bahçesinde koşmak ve parkta oynamak büyük bir özgürlüktü.
Lojmandaki yeni evimizin balkonundan bahçeye baktığımda içim ısındı.
Engin’in oğlu Küçük Erdem ile Erdem’in oğlu Mete, çimlerin üzerinde tahta kılıçlarıyla bir operasyon oyunu tutturmuşlardı. Küçük Erdem, tıpkı babası Engin gibi soğukkanlı ve planlı hareket ederken; Mete tıpkı babası Erdem gibi gözü pek ve ele avuca sığmazdı. Engin’in kızı Dicle ile Erdem’in minik kızı Deniz ise bahçe bankında Beren’le birlikte bebeklerine kıyafet giydirme derdindeydi.
Engin arkamdan yaklaşıp belime sarıldı. Çenesini omzuma koyup bahçedeki çocuklara baktı. O buz mavisi gözlerinde, dağlarda geçen yılların yorgunluğunu silen tarif edilmez bir gurur vardı.
"Nasıl gidiyor Ankara alışması Dilan hanım?" dedi Engin, kulağıma doğru fısıldayarak.
"Çocuklar çok mutlu Engin," dedim, elimi ellerinin üzerine koyarak. "Küçük Erdem dün akşam 'Anne, babam burada geceleri nöbete gitmiyor mu artık?' diye sordu... Yüreğim cız etti."
Engin derin bir nefes aldı. "Burada nöbetimiz farklı güzelim. Gündüz Özel Kuvvetler’de yeni komandoları eğitip gece bu afacanların başında nöbet tutacağız."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Özel Kuvvetler Eğitim Komutanlığı’nın bahçesinden çıkıp okul kapısına yaklaştığımda, kapıda beni bekleyen o küçük kopyamı gördüm. Mete... Tıpkı benim çocukluğum; gözü pek, yerinde duramayan bir Pusat. Yanında da fıstık gibi kızım Deniz, kahverengi gözleriyle bana bakıyordu.
Mete okuldan fırladığı gibi çantasını sallayarak üzerime koştu. "Baba! Baba bak!"
1.86'lık boyumla dizlerimin üzerine çöküp Mete’yi kucağıma aldım, ardından minik kızım Deniz’i de diğer koluma çektim. "Ne oldu benim aslanlarıma? Kim sıktı canınızı okulda?"
Mete gözlerini açarak anlatmaya başladı: "Baba, sınıftaki çocuklara senin kanyondaki helikopterden nasıl atladığını anlattım, 'Yalan söyleme' dediler! Onlara bordo bereni gösterseydim inanırlardı ama annem izin vermedi!"
Gülerek Mete’nin saçlarını karıştırdım. "Annen haklı koçum. O bere caka satmak için değil, vatanı korumak için takılır. Yarın okul çıkışı selam çakarız, anlarlar kimin oğlu olduğunu!"
Beren yanımıza gelip kollarını kavuşturdu. "Erdem! Oğluna taktik öğretmeyi bırak, önce o matematik ödevleri bitecek!"
Deniz boynuma sarılıp kıkırdadı: "Annem yine komutan oldu baba, kaçalım!"
(Engin'in Anlatımıyla)
Erdem’in Mete ve Deniz’le olan bu halini izlerken içimdeki gurur daha da büyüdü. Yetimhane koridorlarında tek başımıza büyürken bir gün kendi evlatlarımıza sarılacağımızın hayalini kurardık. Şimdi Erdem oğlu Mete ve kızı Deniz’le; ben de oğlum Küçük Erdem ve kızım Dicle’yle bu hayalin tam ortasındaydık.
Kızım Dicle yanıma koşup belime sarıldı. "Babacım! Bana verdiğin bebek evi sözünü unutmadın değil mi?"
Eğilip Dicle’yi kucağıma aldım, kokusunu içime çektim. "Unutur muyum prensesim? Akşam gelirken en büyüğü evde olacak."
Küçük Erdem de yanımıza gelip elimi tuttu. "Baba, bugün sınıfta 'Büyüyünce ne olacaksınız?' diye sordular. Ben 'Engin Yüzbaşı olacağım' dedim."
Buz mavisi gözlerim doldu. Oğlumu da kucaklayıp bağrıma bastım. "Siz benden daha büyük adamlar olacaksınız oğlum."
Dilan gülümserek yanımıza geldi. "Yüzbaşım, bu ekibi eve kadar kayıpsız götürebilirsek bugün büyük bir operasyon başarısı sayacağım."
"Sıkı durun Pusatlar," dedim gür sesimle. "İstikamet eve doğru, marş marş!"
(Yazarın Anlatımıyla)
Gecenin ilerleyen saatlerinde, çocukların mışıl mışıl uyuduğu odalardan sadece düzenli nefes sesleri yükseliyordu.
Engin Yüzbaşı kızı Dicle ve oğlu Küçük Erdem’in üstünü şefkatle örterken; Erdem Üsteğmen ise oğlu Mete ile minik kızı Deniz’in başucunda oturup onların masum yüzlerini izliyordu.
Kayseri Yetimhanesi'nin dondurucu koğuşlarında büyüyen iki kahraman; şimdi kendi evlatlarının —Küçük Erdem, Dicle, Mete ve Deniz’in— koruyucu meleği olmuşlardı.

(Dilan'ın Anlatımıyla)
Gece yarısına doğru evdeki tüm hareketlilik yerini tatlı bir sessizliğe bıraktığında salondaki büyük lambayı kapatıp lambaderin loş ışığını yaktım. Mutfaktan taze demlenmiş çayları alıp salona geçtiğimde, Engin ile Erdem balkondan içeri giriyorlardı.
İkisinin de adımlarında dağların o tetikte duran gerginliği yoktu; yüzlerinde evlatlarını güvenle yataklarına yatırmış olmanın verdiği o derin huzur okunuyordu.
"Çaylar hazır komutanlar," dedim tebessüm ederek. "Nöbet sırası sizde mi bu gece?"
Engin yanıma oturup bardağı eline aldı. Ice-blue gözleri yüzümde gezindi. "Nöbet her zaman bizde Dilan hanım... Ama bu sefer kanyonda mermi beklemek değil, bu çatının altındaki huzuru beklemek nöbetimiz."
Beren de Erdem’in yanına kurulup bacaklarını topladı. "Erdem efendi, yarın ilk eğitim gününüz. Kursiyer komandoları hemen ilk günden harcamayın sakın. Aklın evde kalmasın, ben Mete ile Deniz’i okula bırakırım."
(Erdem'in Anlatımıyla)
"Beren hanım," dedim çayımdan bir yudum alarak. "Bordo bereli olmak kolay mı sanıyorsun? Bize dağda acıyan olmadı ki biz kursiyere acıyalım. Ama aklım Deniz’de kalır, o doğru. Benim fıstık kızım sabah uyanırken naz yapar, sütünü içirirken arkasından koşman gerekir."
Mete ile Deniz’in odasına açılan kapı hafifçe aralandığında hepimizin gözü o tarafa kaydı. Minik kızım Deniz, elindeki peluş ayısını sürükleyerek, uykulu gözlerini ovuşturarak salona süzüldü.
"Baba..." dedi pürüzsüz, uykulu bir fısıltıyla. "Uykum kaçtı... Yandaki canavarlar yine bağırıyor sandım."
Anında ayağa kalkıp Deniz’i kucağıma aldım. Minik başını doğrudan omzuma koydu, kokusunu içime çektim. "Yok kızım, canavar falan kalmadı. Baban hepsini dağlara gömdü. Burası Ankara, burada sadece biz varız."
Engin abi kucağındaki çay bardağını masaya bırakıp Deniz’in minik elini sıktı. "Korkma güzel kızım. Amcan da burada, baban da. Hiçbir güç bu eve adım atamaz."
(Engin'in Anlatımıyla)
Erdem kızını kucağında sallayarak salonda volta atmaya başladığında, koridorun diğer ucundaki odadan bu sefer Küçük Erdem göründü. Oğlum gürültü yapmamaya çalışarak yanıma yaklaştı.
"Baba," dedi alçak sesle. "Dicle uyudu ama yarınki okul çantasını hazırlamayı unutmuş. Ben onun kitaplarını yerleştirdim, haberin olsun."
Gözlerim gururla parıldadı. 1.88’lik gövdemle eğilip oğlumu kucakladım, yanıma oturttum. "Aferin benim aslan oğluma. Kardeşine göz kulak olmak bir Pusat’ın en birinci görevidir."
Dilan oğlumuzun saçlarını okşarken bana baktı. Dağlarda verdiğimiz amansız mücadelenin, Kayseri Yetimhanesi’nin dondurucu taşlarında geçen o çocukluk yıllarının karşılığı işte bu andı. Yetim Bordo Bereliler, kendi yetimliklerini evlatlarının sevgisiyle silip süpürmüşlerdi.
"Yarın sabah komutanlığa geçmeden önce," dedim Erdem’e bakarak. "Dört afacanı da okul kapısına kadar biz bırakacağız Pusat-2. Bütün okul görsün arkalarındaki dağları."
Erdem kucağında uyuyakalan Deniz’in saçlarını öpüp sırıttı. "Emredersiniz komutanım! Sabah operasyonumuzun adı: 'Pusatların Okul Çıkarması'."
(Yazarın Anlatımıyla)
Gecenin karanlığı Ankara’nın üzerini örterken, Özel Kuvvetler lojmanının pencerelerinden sızan loş ışık, fırtınaların ardından gelen o en güzel huzurun simgesiydi.
Engin Yüzbaşı ile Erdem Üsteğmen; vatan toprağında kanla yazdırdıkları destanların ardından, şimdi kendi evlatlarının yarınlarını ilmek ilmek dokuyorlardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yeni komandoları eğitecek olan bu iki efsane adam, gecenin sonunda evlatlarının masum nefesleri arasında gururla ve huzurla gözlerini kapattılar.

(Erdem'in Anlatımıyla)
Kucağımda mışıl mışıl uyuyan Deniz’in o hafif nefes alıp verişini dinlerken, arkamda duran abime doğru döndüm. Erdem Üsteğmen olarak sınırda doçka mermilerine, havan toplarına göğüs germiştim ama kızımın şu minik parmağıyla tişörtümün yakasına tutunuşu, beni dünyadaki en silahsız adam yapıyordu.
Deniz’i yavaşça yatağına götürüp yatırdım. Yorganı çenesine kadar çekip pembe yanaklarına bir öpücük kondurdum. Yandaki yatakta horul horul uyuyan Mete’nin de üstünü açtığını fark edip onun da üzerini örttüm. Mete uykusunda bile "Yakalayın teröristi..." diye mırıldanınca bıyık altından gülmeden edemedim. Tıpkı babası; uykusunda bile pusuda!
Salona geri döndüğümde Engin abi ile Dilan yandaki kanepede yan yana oturmuş, sessizce Ankara’nın gece ışıklarını izliyorlardı.
"Abi," dedim alçak sesle, sandalyeye çekilip. "Karakoldaki o soğuk ranza gecelerinden sonra şu evin sıcaklığı insanı bir garip yapıyor. Bazen içimden bir ses 'Erdem uyan, yine Yeniköy Karakolu'nun nöbet kulesindesin' diyecekmiş gibi geliyor."
Engin abi buz mavisi gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında yılların yorgunluğu ama bir o kadar da sarsılmaz bir kararlılık vardı.
"O kabuslar bitti Pusat-2," dedi gür ama sakin sesiyle. "Biz nöbetimizi kanyonda tuttuk. Kanımızı da verdik, canımızı da ortaya koyduk. Şimdi nöbet sırası bizim yetiştireceğimiz yeni bordo berelilerde. Bizim görevimiz bu çocuklara gölge olmak."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Engin’in elimi sıkan nasırlı parmaklarındaki sıcaklık, o geçirdiğimiz zorlu yılların en güzel mükafatıydı. Beren mutfaktan elinde iki bardak ılık sütle çıktı, birini bana uzatıp Erdem’in yanına oturdu.
"Engin abi, Erdem..." dedi Beren, gözleri parıldayarak. "Yarın Özel Kuvvetler’deki ilk gününüz. Biliyorum, oradaki kursiyerlere dağdaki gerçeği öğreteceksiniz ama ne olur fazla sert davranmayın çocuklara. Onlar da birilerinin evladı."
Erdem sırıttı. "Beren hanım, Bordo Bereli olmaya gelen adam merhamet değil, çelik gibi irade arar. Biz onlara acırsak dağda terörist acımaz. Engin Yüzbaşı’mın ilk gün eğitim parkurunu gör sen, bak bakalım kaç kişi pes edip dilekçe veriyor!"
Engin hafifçe gülümsedi. "Pes eden gitsin masabaşı memur olsun Erdem. Bize bu vatan için gözünü kırpmadan öne atılacak adamlar lazım. Tıpkı bizim gibi."
(Yazarın Anlatımıyla)
Gece vakti saatler üçü gösterdiğinde lojmanın üzerindeki sessizlik iyice derinleşti.
Engin Yüzbaşı ile Dilan, kızları Dicle ve oğulları Küçük Erdem'in odasını son kez kontrol edip yataklarına geçtiler. Erdem Üsteğmen ile Beren de oğulları Mete ve minik kızları Deniz'in üstünü bir kez daha sevgiyle örtüp odalarına çekildiler.
Kayseri Yetimhanesi'nin kimsesiz ve dondurucu koridorlarında başlayan o zorlu kader; bugün vatanın en tepe noktasında, şanlı Bordo Bereli Üniformasının gölgesinde, evlatların cıvıltısıyla taçlanmıştı.
Yarın sabah Bordo Bereli adayları için Ankara’da cehennem gibi bir eğitim başlayacaktı ama Pusat kardeşler için bu gece, hayatlarının en huzurlu uykusuydu.