34. bölüm / 34
TOPRAĞIN YETIMLERIBölüm 34
Bölümler 34Şu an: Bölüm 34
- 1 Bölüm 12.883 kelime
- 2 Bölüm 22.417 kelime
- 3 Bölüm 34.620 kelime
- 4 Bölüm 43.125 kelime
- 5 Bölüm 53.133 kelime
- 6 Bölüm 61.022 kelime
- 7 Bölüm 72.114 kelime
- 8 Bölüm 82.867 kelime
- 9 Bölüm 91.749 kelime
- 10 Bölüm 102.001 kelime
- 11 Bölüm 114.389 kelime
- 12 Bölüm 121.669 kelime
- 13 Bölüm 131.907 kelime
- 14 Bölüm 142.479 kelime
- 15 Bölüm 151.767 kelime
- 16 Bölüm 161.663 kelime
- 17 Bölüm 172.133 kelime
- 18 Bölüm 181.498 kelime
- 19 Bölüm 192.160 kelime
- 20 Bölüm 202.349 kelime
- 21 Bölüm 211.881 kelime
- 22 Bölüm 221.753 kelime
- 23 Bölüm 233.183 kelime
- 24 Bölüm 241.619 kelime
- 25 Bölüm 252.583 kelime
- 26 Bölüm 262.669 kelime
- 27 Bölüm 272.588 kelime
- 28 Bölüm 281.396 kelime
- 29 Bölüm 291.934 kelime
- 30 Bölüm 303.103 kelime
- 31 Bölüm 311.253 kelime
- 32 Bölüm 32566 kelime
- 33 Bölüm 331.167 kelime
- 34 Bölüm 341.823 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Derelok zaferinin üzerinden kırk sekiz saat bile geçmeden, Hakurk Üs Bölgesi’nin Taktik Harekât Merkezi yeniden hareketlenmişti. İstihbarat Teğmen Hilal’in uydu sinyalleri ve saha ajanlarından elde ettiği anlık veriler, kanyonun daha derininde, sınırın sıfır noktasındaki Siyah Tepe bölgesinde yeni bir sızma hazırlığı olduğunu gösteriyordu.
Ancak bu kez durum farklıydı. Bölgenin sarp yapısı, olası bir yaralanmada helikopter tahliyesine izin vermiyordu. Bu yüzden Tabip Teğmen Asena ve İstihbarat Teğmen Hilal, timle birlikte bizzat sahaya inme kararı alarak teçhizatlarını kuşandılar.
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
Hangarların önünde timin son kontrollerini yaparken Asena ve Hilal’in tam teçhizatlı olarak Bordo Bereli kamuflajlarıyla yanımıza adımladığını gördüm. Asena’nın sırtında sahra tıbbi çantası, elinde ise Hk-33 piyade tüfeği vardı. Yeşil gözlerindeki o sarsılmaz irade, askeri kaskının altından bile belli oluyordu.
Yanına doğru adımladım. İçimdeki korumacı refleks, babam Albay Engin’in annem Dilan için hissettiği o çelikten kalkana dönüşmüştü.
"Asena," dedim alçak ama kararlı bir sesle. "Siyah Tepe zordur. Sarp kayalık, tahliye imkânı yok. Benim yanımda, sağ çaprazımda kalacaksın. Tetiğe basmak gerekirse basacaksın ama risk almayacaksın."
Asena tüfeğinin şarjörünü kontrol edip buz mavisi gözlerimin içine baktı. Yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi.
"Erdem Teğmenim," dedi vakur bir sesle. "Ben Şırnaklı bir şehit kızı, bu vatanın subayıyım. Dağda hekimlik yapmak için o hücum yeleğini giydim. Sen önüne bak, arkanda ben varım. Pusat Timi’nin sırtı yere gelmez."
Gözlerindeki o derin inanç içimdeki tüm şüpheleri sildi. Başımı salladım. "O zaman yanımda yürü Asena. Bu dağlara Pusatların nasıl dövüştüğünü bir kez daha gösterelim."
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
Hilal çelik yeleğinin klipslerini sıkarken yanına sokuldum. Karadeniz fırtınası kız, elindeki kavisli arazi haritasını son kez gözden geçiriyordu.
"Hilal Teğmen," dedim takılarak. "Masanın başında harita çizmeye benzemez bu işler. Dağda mermi sesi ıslık çalar, Karadeniz’in rüzgârına benzemez."
Hilal kaskının kayışını bağlayıp siyah elmas gözlerini bana dikti. "Mete Teğmen! Ben o haritaları masa başında hayal kurarak çizmedim. Sahayı da bilirim, tetiğe basmayı da! Sen kendi adımlarına dikkat et, haritamın koordinatını şaşırma yeter."
"Seni korumak benim boynumun borcu fırtına kız," dedim, sesimdeki samimiyeti gizlemeden. "Sağ çaprazımda duracaksın, birlikte gireceğiz o tepeye."
Hilal’in bakışları bir an yumuşadı, başını salladı: "Birbirimizin sırtı olacağız Mete. Başka yolu yok."
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
Gece sıfır iki sularında Siyah Tepe’nin eteklerine sızdık. Sis kayalıkları tamamen kaplamıştı. Telsizden gelen hafif cızırtıyla timi durdurdum.
"Pusat-1’den time, temas yakın... Sessiz düzen," diye fısıldadım.
Tam o sırada kayalıkların arkasından açılan yoğun doçka ateşi geceyi aydınlattı. Tak-tak-tak-tak!
Mermiler hemen önümüzdeki taşları parçalarken Asena’yı kolundan tutup bir kayanın arkasına çektim. Göğsüm göğsüne değecek kadar yakındık. Nefeslerimiz birbirine karışırken Asena tüfeğinin emniyetini kapatıp kayanın kenarından ateşe karşılık verdi. O an bir hekimin şefkati ile bir askerin yırtıcılığının aynı bedende nasıl birleştiğini gördüm.
"Erdem! Sol kanatta roketatar mevzii var!" diye bağırdı Asena, mermi kovanları yere saçılırken.
"Mete, Hilal! Sol kanadı baskı altına alın!" diye kükredim.
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
Hilal’le birlikte kayaların arasından sıçrayarak sol kanada doğru ilerledik. Hilal’in arazideki hızı ve çevikliği parmak ısırtacak cinstendi.
"Mete! Mağara girişindeki iki terörist bende, sen roketçiye odaklan!" dedi Hilal, kendinden emin bir şekilde tüfeğini doğrultarak.
İki el seri atış yaptı. Pat! Pat! Teröristler yere yığılırken ben de sırtımdaki roketatarı çıkarıp mevziyi hedef aldım.
"Fırtına kız, yolu açtın!" deyip tetiğe bastım.
Büyük bir gürültüyle patlayan mevziiyle birlikte Siyah Tepe’deki sızma grubu tamamen etkisiz hale getirildi.
(Yazarın Anlatımıyla)
Çatışmanın sona ermesinin ardından Siyah Tepe’de kontrol sağlandı. Şafak sökerken dört genç subay, Hakurk Dağları’nın zirvesinde omuz omuza duruyorlardı.
Teğmen Küçük Erdem, Asena’nın kaskını hafifçe düzeltip yüzündeki çamur izini sildi. İki genç subayın gözlerindeki sessiz ve derin sevda, Hakurk’un ayazını eritmeye yetiyordu.
Diğer tarafta ise Mete, Hilal’in uzattığı mataradan su içerken iki kuzen ve onların hayatına giren iki cesur kadın subay, Pusat efsanesinin yeni destanını sınırın sıfır noktasında mühürlemişlerdi.
Ankara’daki baba ocağında dualar eden Albay Engin, Yarbay Erdem, Dilan, Beren, Dicle ve Deniz; bu zaferin haberini aldıklarında Pusat soyunun asla yıkılmayacağını bir kez daha gururla hissettiler.
(Yazarın Anlatımıyla)
Siyah Tepe’deki sıcak temasın ardı arkası kesilmemişti. İlk sızma grubu etkisiz hale getirilse de kanyonun derinliklerindeki ana kamp alanından gelen yeni bir terörist grup, kayalıkların ve çöken sisin ardına saklanarak havan ve ağır makineli tüfeklerle karşı saldırıya geçti.
Sıfırın altındaki dondurucu soğukta mermi kovanları karların üzerine cayır cayır düşerken, dört genç subay yan yana, tek bir vücut gibi mevzi almıştı.
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
"Asena, başını indirme sakın! Sol çaprazdan gelen basma ateşi var!"
Tüfeğimin şarjörünü değiştirip kayanın üstünden seri atışlarla karşılık verdim. Barut dumanı ve kayalardan seken mermilerin kıvılcımları gecenin zifiri karanlığını yırtıyordu. Immediately yanımda mevzi alan Tabip Teğmen Asena, tüfeğini buz gibi soğukkanlılıkla kullanıyor, hedeflerini tek tek indiriyordu.
Tam o sırada timden bir uzman çavuşumuzun inlemesini duydum. "Komutanım! Bacağımdan vurdular!"
Asena anında tüfeğini arkasına çaprazlayıp sahra medikal çantasını kavradı. "Erdem Teğmenim! Yaralı var, gitmem lazım!"
Ateş hattı cehennem gibiydi. "Asena dur! Çok açıkta!" diye bağırdım ama o, babasının kanını taşıyan bir şehit kızıydı; bir an bile tereddüt etmedi. Kendini kayaların arasından sürünerek yaralı askerin yanına attı.
Hemen arkasından sıçrayıp çelik yeleğimle ona siper oldum. Ice-blue gözlerim ateşi basan noktaya kilitlenmişken, Asena dondurucu soğukta parmakları titremeden askerin turnikesini sıktı ve kanamayı durdurdu.
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o derin, sarsılmaz güven bir anlığına zamanı durdurdu. "İyi o... Yaşıyor Erdem," dedi fısıltıyla.
"Aferin sana tabip," dedim, sesimdeki gururu saklamayarak. "Şimdi şu tepeyi tamamen söküp atıyoruz!"
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
"Hilal! Haritadaki iki yüz elli kodlu kayalık! Doçka orada!"
"Gördüm Mete! Ben sağdan basıyorum, sen roketi hazırla!"
İstihbarat Teğmen Hilal, Karadeniz’in fırtınası gibi kayadan kayaya sıçrayarak doçka mevziinin görüş açısını kapattı. Seri üç el atışla mevzideki teröristi etkisiz hale getirirken bana o efsane tebessümünü attı.
"Yolu açtım fırtına çocuk! İşini bitir!"
Sırtımdaki roketatarı omuzlayıp nişangâhı doçka yuvasına kilitledim. "Seni bu dağlarda yalnız bırakır mıyım hiç Karadeniz kızı!"
GÜMM!
Roket tam isabetle patladı. Kayalıklar havaya uçarken sızma girişiminde bulunan son terör unsurları da tamamen yok edilmişti. Kanyona çöken ani sessizlik, Pusatların zaferinin tesciliydi.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Ankara’daki evde sabahın ilk ışıklarına kadar kimsenin gözüne uyku girmemişti. Salonda çaylar soğumuş, gözler duvardaki saat ile televizyon ekranı arasında mekik dokuyordu.
Dicle elimi sımsıkı tutmuş, Deniz ise Beren’in dizine başını koymuş dua ediyordu. Albay Engin ve Yarbay Erdem salonda sessizce volta atıyor, her ayak seslerinde Hakurk’taki evlatlarının adımlarını takip ediyorlardı.
Telsiz kodlu uydu telefonu yeniden çaldığında Engin telefonu tek hamlede açtı.
"Engin PUSAT... Dinliyorum."
Karşı taraftan gelen ses bu kez Teğmen Küçük Erdem’in ta kendisiydi: "Baba... Siyah Tepe emniyette. Tim tamam, zayiatımız yok. Asena ve Hilal yanımızda, görev başarıyla tamamlandı."
Engin’in gözlerindeki o çelik sertlik eridi, derin bir nefes aldı. "Aferin benim aslanlarıma. Aferin Pusatlara."
Engin ahizeyi hoparlöre verince Dicle ve Deniz sevinçle çığlık attılar. Dicle ekrana doğru koştu: "Ağabey! Dönün artık, anne yemekleri soğutuyor!"
Deniz de neşeyle katıldı: "Mete abi! Zaferinizi kutlamak için baklava açtık, çabuk gelin!"
(Yazarın Anlatımıyla)
Hakurk Dağları’nın tepesinde şafak sökerken, dört genç subay yan yana durmuş, kanyonun üzerinden doğan güneşi izliyorlardı.
Teğmen Küçük Erdem, yanındaki Tabip Teğmen Asena’nın elini ilk kez, Hakkâri’nin dondurucu ayazında sımsıkı tuttu. Asena başını Erdem’in omzuna hafifçe koydu.
Diğer tarafta Mete ise İstihbarat Teğmen Hilal’in kaskını hafifçe yana kaydırıp siyah gözlerine bakarak gülümsedi. Hilal de bu kez o dik başlı duruşunu bir kenara bırakıp Mete’nin koluna girdi.
Sınırın sıfır noktasında kazanılan bu büyük zafer, sadece bir askeri başarı değil; Pusat soyunun ve onları tamamlayan iki güçlü kadın subayın çelikten sevdalarının da zaferiydi.
(Yazarın Anlatımıyla)
Hakurk Dağları’ndaki zorlu zayıflatma ve sızma operasyonlarının ardından, Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen resmî izin emri Hakurk Üs Bölgesi’ne ulaşmıştı. Derelok Kanyonu ve Siyah Tepe’de destan yazan 1. Özel Kuvvetler Timi’nin iki genç komutanı Teğmen Küçük Erdem ile Teğmen Mete, yanlarında Tabip Teğmen Asena ve İstihbarat Teğmen Hilal ile birlikte iki haftalık memuriyet izni için Ankara’ya yola çıkmışlardı.
Esenboğa Havalimanı’ndan lojmanlar bölgesine giden askeri araç durduğunda, Pusat ailesinin çift katlı bahçeli evinin önünde hummalı bir hazırlık ve tarifsiz bir heyecan vardı.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Sabahın ilk ışıklarından beri Beren’le birlikte mutfaktan çıkmamıştık. Yaprak sarmaları, börekler, mantılar... Günlerdir o buz gibi dağlarda sahra konservesiyle beslenen kuzularım, kızlarım gelecekti.
Bahçedeki uzun ahşap masa Türk bayraklarıyla donatılmış, üzerindeki her tabak özenle dizilmişti.
Gözüm dışarıdaki bahçe kapısındaydı. Bir an kapı gıcırdadı; üniformaları pırıl pırıl, omuzlarında Türk bayrağı peçleriyle Erdem’im ve Mete’m içeri girdi. Arkalarında ise o gurur duyduğumuz iki fidan; Asena ile Hilal duruyordu.
"Oğlum! Erdem’im!" diyerek elindeki tepsiyi masaya bırakıp kapıya koştum.
Erdem boynuma sarıldı. O çelik gibi delikanlı, kucağımda yine benim küçük Erdem’im oluverdi. "Annem... Dilan anam," diyerek kokumu içine çekti.
Hemen ardından Mete’ye sarıldım. Beren de fırlayıp kendi oğluna ve Erdem’e sarıldı. Gözyaşlarımız sevinçten, gururdan birbirine karışıyordu.
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
Annemin kokusunu içime çektikten sonra başımı kaldırdım. Babam Albay Engin ile Erdem amcam bahçenin ortasında, birer ulu çınar gibi yan yana duruyorlardı.
Ice-blue gözlerindeki o tarifsiz gururu görmek, Hakurk’un dondurucu ayazında geçirdiğimiz tüm o uykusuz gecelere değmişti.
Sert bir adımla yanaşıp babama ve amcama selam çaktım. "Teğmen Küçük Erdem PUSAT! Görev tamamlandı komutanım!"
Babam Engin Yüzbaşı —şimdi Albayım— selamımı aldıktan sonra adımladı, çelik gibi kollarıyla beni ve Mete’yi aynı anda bağrına bastı. "Aferin benim aslanlarıma," dedi, sesi o tanıdık tok tonda ama derinden titreyerek. "Pusat soyunu utandırmadınız."
Erdem amcam da Mete’nin sırtına kuvvetlice vurarak gür bir kahkaha attı: "Ulan Mete! Kanyonu patlatırken babana çekmişsin diyorum ama kabul etmiyorsun! Aferin ulan size!"
(Dicle & Deniz'in Anlatımıyla)
Biz abilerimizin boynuna atılırken gözümüz arkadaki komutan ablalarımızdaydı. Dicle abimin kolundan tutup Asena Abla’nın yanına çekti; Deniz de Mete abimin elini bırakıp Hilal Abla’ya sarıldı.
Dicle gülerek konuştu: "Hoş geldiniz Asena Abla! Ağabeyim telefonda sizden bahsederken yüzü kızarıyordu ama Hakurk’ta ne kadar cesur olduğunuzu babam gururla anlattı bize!"
Asena, Dicle’nin bu samimiyeti karşısında gururlu ama hafif tebessüm eden o vakur duruşuyla Dicle’ye sarıldı: "Hoş bulduk güzel kızım. Erdem Teğmenim sizi çok anlattı, tanışmak bugüne kısmetmiş."
Deniz ise Hilal’in elini tuttu: "Hilal Abla! Mete abim o taşı getirdi mi gerçekten? Yoksa sözünü unuttu mu?"
Hilal siyah elmas gözleriyle gülümsedi, yanındaki Mete’ye baktı. "Merak etme Deniz, o taşı kanyondan kendi eliyle söktü. Getirmezse hesabını ben sorardım zaten!"
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
Herkes bahçedeki büyük masaya kurulduğunda, babalarımızın başköşede duruşu ve annelerimizin sevgi dolu bakışları masayı cennet bahçesine çevirmişti.
Erdem amcam (babam) kadehine suyunu koyup masadakilere baktı. "Bu masa sadece bir zafer masası değil," dedi, sesi bahçeyi kaplayarak. "Bu masa; vatan için canını ortaya koyan Pusatların, şehit emaneti evlatlarımızın ve bu aileye güç katan yiğit kadınlarımızın masasıdır."
Babam Albay Engin ayağa kalktı. Ice-blue gözlerini önce bana ve Erdem abime, sonra Asena ile Hilal’e çevirdi.
"Kızlarım," dedi babam Engin. "Sizler o dağlarda evlatlarımızın yanında durdunuz. Şehitlerimizin mirası, bu vatanın öz evlatlarısınız. Bu kapı sizler için sonsuza dek baba ocağıdır."
Asena ve Hilal’in gözleri gururla buğulandı. Asena vakur başını hafifçe eğerek, "Sağ olun komutanım. Pusat ailesinin bir parçası gibi hissettirdiğiniz için minnettarız," dedi.
Masa boyunca Dicle ile Deniz’in neşeli kahkahaları, babalarımızın eski anıları, Hakurk zaferinin gururu ve gençlerin gözlerindeki o sessiz sevda kıvılcımları birbirine karıştı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Güneş Ankara lojmanlarının üstünden batarken, bahçedeki büyük Türk bayrağının gölgesinde üç kuşak bir aradaydı.
Teğmen Küçük Erdem, masanın kenarında Asena’nın elini annesinin ve babasının gözleri önünde saksakça ama kararlılıkla sıktı. Mete ise Hilal’e çay tazelerken göz göze geldiklerinde aralarındaki Karadeniz fırtınası yerini tatlı bir tebessüme bırakmıştı.
Hakurk’un kanlı vadilerinden çıkan genç teğmenler, baba ocağında hem zaferin hem de yüreklerindeki sevdaların kök saldığı yeni bir dönemin kapısını aralamışlardı.
Bölüm etkileşimi
