TOPRAĞIN YETIMLERI kitap kapağı

12. bölüm / 34

TOPRAĞIN YETIMLERI

Bölüm 12

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 34Şu an: Bölüm 12

(Erdem'in Anlatımıyla)
Bir keskin nişancının hayatındaki en tehlikeli an nedir bilir misiniz? Rüzgarın aniden yön değiştirmesi mi? Hedefin son saniyede açıdan çıkması mı?
Hiçbiri.
Bir keskin nişancının hayatındaki en büyük felaket, nikahın üzerinden henüz kırk sekiz saat geçmişken karısından yediği o sert, nitelikli ve tam isabet tatlı triptir. Kaçamazsın, mevzi değiştiremezsin, siper alamazsın.
Lojmanın kanyon tarafına bakan küçük mutfağında, omzumu kapı pervazına dayamış Beren’i izliyordum. Üzerinde lila rengi yumuşak bir kazak, saçları dağınık bir topuz... Tezgahta çocukların yarınki el işi dersi için kağıtları kesiyordu. Ama o makasın her şırp, şırp edişinde sanki benim infaz ilamım yazılıyordu.
"Beren..." dedim, sesimi olabildiğince gariban bir tona çekerek. "Çay demlenmiş midir güzelim?"
Beren makası şakk diye tezgeha bıraktı. Dönmedi. Sadece omuzları silkti.
"Bilmem Erdem Bey," dedi, o süzgün ama içinde şimşekler çakan sesiyle. "Gidin karakoldaki Başçavuş’a sorun. Hani sabahtan beri yanından ayrılmadığınız, 'Aman Başçavuşum mevzi şöyle, aman nöbet böyle' diye etrafında pervane olduğunuz Başçavuşumuzu bir demlesin size çayı!"
Yutkundum. Mevzi patlamıştı.
"Ama Beren hanım," diyerek bir adım yaklaştım, ellerimi beline sarmak için uzandım. "Nöbet değişimi vardı... Tugaydan devriye emri—"
Beren hızla dönüp elindeki kağıt rulosuyla göğsüme hafifçe vurdu. Gözleri kocaman açılmıştı, ama o kızgınlığın arkasından sızan o tatlı güleryüzünü saklamaya çalışıyordu.
"Bana askeri tüzük anlatma Erdem Pusat!" dedi parmağını sallayarak. "Dün akşam 'Artık HK417’nin dürbünüyle değil sana bakacağım' diyen adam, sabahın altısında postallarını bağlayıp nizamiyeye koştu! Ben bu evde tek başıma kahvaltı yaptıysam, o tüfeğinle gidersin salonda uyursun bu gece!"
"Salonda mı?" dedim dehşetle. "Beren yapma, çatıda nöbet tutarım daha iyi! Hem bak, sana ne getirdim..."
Cebimden, gündüz kanyonun üst kayalıklarında bulduğum o nadir dağ kardelenini çıkardım. Beren çiçeği görünce gözlerini kaçırmaya çalıştı, ama dudaklarının kenarındaki o hafif kıvrılmayı yakaladım.
"Çiçekle kanmam ben," dedi çiçeği eline alıp koklarken. "Ama... çayı süzüp salona getirirsen belki cezanı indiririm."
"Emredersiniz komutanım!" dedim neşeyle. Ama salonda durmak yetmezdi, bu işi kökten çözmek için Engin abimden tüyü almam lazımdı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Lojmanın üst katındaki küçük yatak odasında, kanyonun fırtınası çoktan unutulmuş, yerini odanın içindeki o yakıcı ve durdurulması imkansız ateşe bırakmıştı.
Dilan, şifonyerin önünde durmuş, bakır kızılı saçlarını omuzlarından geriye doğru tarıyordu. Üzerindeki dantelli, ipek gecelik ay ışığının altında adeta parıldıyordu. Aynadan göz göze geldiğimizde, o mağrur öğretmen duruşunun yerini bir kadının en tutkulu, en yalın haline bıraktığını gördüm.
Arkasından yaklaştım. Yıllardır tetik çeken, nasırlı ellerimi yavaşça beline doladım. Sırtını göğsüme bastırdığı an ikimizin de nefesi kesildi.
"Engin..." diye fısıldadı Dilan, başını geriye, omzuma doğru yatırarak. "Hala inanamıyorum. Bu odada, senin kollarında..."
Dudaklarımı boynunun o sıcak, kuğu gibi kıvrımına kondurdum. Kokusu, dağların tüm barutunu, geçmişin tüm karanlığını zihnimden söküp alıyordu. Ellerim belinden yukarı, geceliğin ince askılarına kaydı.
"İnan Dilan," dedim, sesim arzudan ve derin bir sevdadan kısılarak. "Bu gece ne kanyon var, ne töre, ne de savaş... Sadece sen ve ben."
Onu kucağıma aldığımda Dilan kollarını boynuma doladı. Dudakları dudaklarımla buluştuğunda odadaki sıcaklık bir anda kor bir yangına dönüştü. Yılların biriktirdiği o özlem, o bastırılmış korku ve tutku, ikimizi de amansız bir fırtınanın ortasına çekti. Yatağa doğru süzüldüğümüzde Dilan’ın tutkuyla sırtıma kenetlenen elleri, tenimdeki yara izlerini tek tek ezberler gibiydi.
Dünya durmuştu. Zihnimdeki tek ses, Dilan’ın dudaklarının arasından dökülen o kesik nefeslerdi.
Tam o anda—
TAK! TAK! TAK!
Lojmanın dış kapısı, sanki bir baskın varmışçasına güm güm vurulmaya başladı.
"Abi! Engin abi! Acil durum abi, kapıyı aç!"
Erdem’in o patavatsız, o neşeli, o felaket sesi koridorda yankılandı.
Dilan anında kucağımda donakaldı. Gözleri kocaman açılmış, nefes nefese kalmış vaziyette bana baktı. Dudaklarında hem şaşkınlık hem de tutkunun getirdiği o kızıllık vardı.
Ben ise başımı Dilan’ın boynuna gömüp derin bir nefes aldım. Buz mavisi gözlerimde ilk kez bir teröriste değil, Erdem’e karşı öldürme arzusu belirdi.
"Erdem..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. "Seni bu dağlara gömeceğim."
TAK TAK TAK!
"Abi valla baskın değil! Beren beni salona sürgün etti, tüyü almaya geldim! Kapıda kaldım abi!"
Dilan tutamayarak hafif bir kahkaha attı, eliyle yüzümü tutup dudaklarımı öptü. "Git bak bakalım Yüzbaşı... Yoksa o kapıyı kıracak."
Ayağa kalkıp üzerime hızlıca bir pantolon geçirdim. Kapıya doğru yürürken, Pusat Timi’nin bu gecedeki tek düşmanının Erdem olduğunu çok iyi biliyordum.
(Engin'in Anlatımıyla)
Kapının arkasından gelen o patavatsız sesini duydukça şakaklarımdaki damarların zonkladığını hissediyordum. Pantolonun düğmesini ilikleyip kapıya doğru öyle bir adımladım ki, bastığım ahşap tabanlar çatırdadı.
Kapıyı tek hamlede çektim.
Erdem, elinde tuttuğu soğumuş çay bardağı ve yüzündeki o masum, gariban terörist ifadesiyle eşikte duruyordu. Ama beni karşısında üstüm çıplak, gözlerimde şimşekler çakar bir halde görünce yutkundu. Bakışları arkamdaki hafif aralık kalan yatak odası kapısına, sonra benim çeneme doğru kaydı.
"Abi..." dedi Erdem, sesi bir oktav incelerek. "Ben... galiba çok yanlış bir zamanda intikal ettim?"
Yakasından tuttuğum gibi içeri çektim ve kapıyı arkasından sertçe kapattım. Sesim, operasyonda fısıldadığım o en tehlikeli tondaydı:
"Erdem... Bir keskin nişancı hedefine kilitlendiğinde araya giren rüzgarı ne yapar?"
Erdem gözlerini kırpıştırdı. "Şey... rüzgar açısını hesaplayıp hedefini vurur abi?"
"Hayır aslanım," dedim, yüzüne doğru bir adım yaklaşarak. "O rüzgarı ciğerine sokar, nefessiz bırakır! Ulan daha dün evlendik! Saat gecenin bir yarısı! Yangın mı var, kanyon mu patladı?"
"Abi yemin ederim yangın büyük!" dedi Erdem, elindeki bardağı sehpanın üzerine hızla bırakıp savunma pozisyonu alırken. "Beren beni salona sürgün etti diyorum! 'Salonda uyu' dedi! Kızın elindeki kağıt rulosu HK417'den daha tehlikeli duruyor! Taktik mazi, sızma manevrası falan tüyosu alayım dedim... Ne bileyim sizin burada muharebe alanını bu kadar ateşlediğinizi?"
O sırada yatak odasının kapısı hafifçe açıldı. Dilan, üzerine giydiği uzun ipek sabahlığına sarınmış, saçlarını arkasından toplayarak salona çıktı. Yanakları hala tutkunun ve utancın kızıllığıyla yanıyordu ama gözlerinde engellenemez bir muziplik vardı.
"Erdem?" dedi Dilan, hafifçe kıkırdayarak. "Senenin ilk krizini bu kadar çabuk mu çıkardınız?"
Erdem anında Dilan’a dönüp adeta bir sığınmacı gibi ellerini birleştirdi. "Yenge! Gözünü seveyim sen kurtar beni bu Pusat-1'in gazabından! Beren'e iki kelam et de kapıyı açsın. Çiçek aldım, dağ kardeleni getirdim, ban mısın demiyor. Ben dağda PKK'lı pususunda bu kadar çaresiz kalmadım!"
Dilan dönüp bana baktı. Buz mavisi gözlerindeki o karanlık sinir, Dilan’ın yüzündeki o sıcacık gülüşü görünce mecburen kırıldı. Derin bir nefes verip başımı salladım.
"Kız haklı Erdem," dedi Dilan, Erdem’e doğru yürüyüp omzunu patpatlayarak. "Adam sabahın altısında karısını evde tek bırakıp nizamiyeye koşarsa, o kardeleni yedirirler adama. Ama dur, Beren’in yanına ben geçeyim."
Dilan bana doğru döndü, yanımdan geçerken elini göğsüme koyup parmak uçlarında yükseldi. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı:
"Yüzbaşı... Yarım kalan hesabımızı kapatacağız. O kapıyı kilitle ve bu çılgını başından defet."
Dilan kapıdan çıkıp alt kata, Beren’in yanına inerken ben salonda Erdem’le baş başa kaldım. Erdem kapının arkasından Dilan’ın gidişini izleyip bana döndü, yüzünde o meşhur, tehlikeli ama muzip sırıtışı belirdi.
"Abi..." dedi Erdem. "Yenge sana az önce operasyon emri mi verdi ben mi yanlış gördüm?"
"Erdem," dedim, arkadaki sehpanın üzerindeki ahşap takozu elime alarak. "Üç saniyen var. Ya bu evden yürüyerek çıkarsın ya da seni bu pencereden karakolun bahçesine ben fırlatırım."
"Çıktım abi! Ben zaten devriyeye gidecektim, nöbetçi amiriyim bu gece!" Erdem arkasına bile bakmadan kapıyı açıp kendini dışarı attı. Kapı kapanmadan önce kafasını tekrar içeri uzattı: "Abi! Yarım kalan yerleri iyi tamamla, yarın sabah kahvaltıda rapor alacağım!"
Kapıyı yüzüne öyle bir kapattım ki dışarıdaki rüzgar bile bir anlığına sustu.
Kilidi iki kez çevirdim. Salondaki ışığı söndürdüm. Yatak odasına doğru yürürken içimdeki o yakıcı ateş, Erdem’in tüm patavatsızlığına rağmen tek bir an bile sönmemişti. Odaya girdiğimde penceremize vuran ay ışığı ve Dilan’ın yatakta beni bekleyen kokusuyla karşılaştım.
Bu dağlarda savaş bitmişti belki... Ama Dilan’la bizim hikayemiz, her gecesinde daha da alevlenen o tatlı yangınla yeni başlıyordu.
(Engin'in Anlatımıyla)
Erdem’in dışarıda kalan adımları merdivenlerden aşağı yankılanarak uzaklaşırken kapıyı arkasından iki kez kilitledim. O an salona çöken sessizlik, az önce yarım kalan o yangını yeniden körüklemeye yetti. Yatak odasının kapısını ittiğimde, Dilan aynanın önünde durmuş, geceliğinin askısını omzuna düzeltiyordu.
Işığı kapattım. Odayı sadece kanyonun tepesinden süzülen dolunayın o soğuk ama büyüleyici ışığı aydınlatıyordu.
Adımlarımı hissettirmeden arkasına geçtim. Yansımada göz göze geldiğimizde Dilan’ın nefesi yine o tanıdık ritimle hızlandı. Ellerim yavaşça beline yerleşti, onu kendime doğru çektim. Sırtı göğsüme değdiği an ikimizin de içindeki o bastırılmış fırtına tekrar koptu.
"Nöbetçi amirini defettik Yüzbaşı," dedi Dilan, sesi fısıltıdan farksızdı ama her harfi tenimi yakmaya yetiyordu.
"O zaman," dedim, dudaklarımı boynunun en sıcak yerine bastırarak, "yarım kalan muharebeye devam edebiliriz."
Dilan arkasını döndü, kollarını boynuma dolayarak beni kendine çekti. Yatağa doğru süzüldüğümüzde ne geçmişin karanlığı kalmıştı zihnimde ne de dağların soğuk ayazı. Sadece Dilan’ın bakır kızılı saçlarının kokusu, dudaklarının sıcaklığı ve sırtıma kenetlenen o asil elleri vardı.
Bu gece bu dağlarda ne kurşun sesi vardı ne de roket gürültüsü... Sadece bir adamın, vatan bildiği kadının kollarında yeniden doğuşu vardı.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Engin abimin kapısından bir hışımla kovulduktan sonra merdivenleri üçer beşer inip karakolun bahçesine attım kendimi. Gece ayazı suratıma bir tokat gibi çarptı ama bendeki yangın sönmüyordu ki kardeşim! Bir tarafta Beren’in o tatlı tripleri, diğer tarafta abimin beni kanyonun aşağısına fırlatacakmış gibi bakan o buz mavisi gözleri...
"Ulan Erdem," dedim kendi kendime, nöbet kulübesine doğru yürürken. "Koskoca Pusat-2'sin. Dağda terörist avlarsın, kanyonda pusu bozarsın ama bir hanım köylü olmaktan kurtulamadın."
Kulübenin önündeki nöbetçi er hemen ayağa fırlayıp selam durdu. "Komutanım! Bir durum mu var?"
"Yok koçum, yok," dedim cebimden paket çıkarıp bir sigara yakarken. "Büyük bir çatışmadan çıktım, zayiat vermeden geri çekiliyorum."
Tam o sırada lojmanın alt kat penceresi hafifçe aralandı. Dilan yengem pencereden bana bakıp gülümsedi, ardından arkasını dönüp Beren’e bir şeyler söyledi. Saniyeler sonra Beren pencerede belirdi. Elinde benim o meşhur dağ kardeleni vardı. Ban mısın demeyen o kızgın bakışlarının yerini, hafif bir mahcubiyet ve kıyamamazlık almıştı.
Beren pencereden bana doğru seslendi, sesi gecenin sessizliğinde bir kuş cıvıltısı gibi yayıldı:
"Erdem! Çayı tazeledim... Geliyorsan gel, yoksa kapıyı yine kilitliyorum!"
Ağzımdaki sigarayı söndürüp kulübedeki askere döndüm. "Asker! Karakol sana emanet. Pusat-2 mevziye geri dönüyor!"
"Emredersiniz komutanım!"
Merdivenleri bu kez koşarak çıktım. Kapıyı açan Beren, elinde dumanı tüten iki bardak çayla bana bakıyordu. Çiçeği yakasına takmıştı. O an anladım ki; bu dağlarda en sert çatışmayı da yaşasan, günün sonunda sığınacağın en güvenli liman o kadının gözlerindeki huzurdu.
"Hoş geldin komutanım," dedi Beren, gözleri muziplikle kısılarak.
"Hoş bulduk güzelim," dedim, onu belinden tutup havada döndürürken. "Bundan sonra nizamiyeye de gitsem, operasyona da gitsem çayı seninle içmeden tek adım atmak yok. Anlaşıldı mı?"
Beren güldü, başını göğsüme yasladı. Kanyonun ayazı dışarıda uğuldayadursun, Yeniköy’ün bu iki küçük evinde artık sadece sevdanın ve huzurun ateşi yanıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18