30. bölüm · TOPRAĞIN YETIMLERI

Bölüm 30

CEPHEKALEMI 19

(Yazarın Anlatımıyla)
Yıllar, Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın üzerinden bir su gibi akıp geçmişti. Ankara’nın o dondurucu ama vakur ayazı, yine tarihi bir güne şahitlik etmek üzere tören alanını sarmıştı.
Tören alanının ortasında, zorlu çöl, kış, bataklık ve gayrinizami harp eğitimlerini birincilikle tamamlamış gencecik Bordo Bereli teğmen adayları dimdik duruyordu. Sıranın en başında ise heybeti, keskin ice-blue gözleri ve sarsılmaz duruşuyla iki teğmen yan yana duruyordu: Teğmen Küçük Erdem PUSAT ve Teğmen Mete PUSAT.
Tribünlerin en ön safında ise gurur gözyaşlarını tutamayan bir aile vardı. Saçlarına kırlar düşmüş ama heybetinden hiçbir şey kaybetmemiş Albay Engin PUSAT, yanında dimdik duran Yarbay Erdem PUSAT... Ve onların gözünün içine bakan, yaşlanmayan sevdaları Dilan ile Beren. Kızları, artık üniversiteli birer genç kız olan Dicle ve Deniz de ellerinde Türk bayraklarıyla abilerini izliyorlardı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Kayseri Yetimhanesi’nin dondurucu taşında el ele tutuşup ısınmaya çalışan iki yetim çocuktuk biz Erdem’le... Şimdi ise durduğum protokolden kendi evlatlarımızın Bordo Bere takma törenini izliyordum.
Küçük Erdem’e baktım. Tıpkı yirmi yıl önceki ben... Omuzları geniş, bakışları dağlar kadar sert ama yüreği vatan sevgisiyle dolu. Yanındaki Mete ise Erdem’in gençliğiydi; gözü pek, fırtına gibi, yerinde duramayan bir Pusat.
"Yarbayım," dedim yanımda duran Erdem’e fısıltıyla. Sesimdeki o gurur kırıntılarını gizleyemedim. "Bak bakalım şu saflara... Bizim yetimhanedeki ranzada kurduğumuz hayal duruyor orada."
Erdem’in gözleri dolmuştu, bıyık altından hafifçe sırıttı ama sesindeki düğümü çözemedi. "Abi... Bizim oğlanlar bizi geçmiş be. Bak şu Mete’nin duruşuna, komando andını okurken yürürlüğü inletiyor."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Kürsüden çağrıldığımızda kalbimin atışını tüm Ankara duyuyor sandım. Bordo bere takma töreninde, dönem birincilerine berelerini geleneksel olarak ailelerindeki efsane komutanlar takardı.
Engin abiyle birlikte sahadaki çimlere adım attık. Yıllarca postal izlerimizin kaldığı o alanda şimdi evlatlarımızın karşısındaydık.
Oğlum Mete’nin karşısına geçtim. Heybetle dikilmiş, çenesi yukarıda, bana bakıyordu. Hands (elleri) hafif titriyordu ama heyecandan değil, gururdan. Cebimden çıkardığım o efsanevi, kanyonlardan geçmiş kırmızı Bordo Bere’yi Mete’nin kafasına yerleştirdim.
Beremi oğlumun başına oturttuktan sonra alnından uzunca öptüm. "Aslan oğlum," dedim kulağına fısıldayarak. "Kanyonda, Zahedan’da babanın ve amcanın kirletmediği bu şanlı bere sana emanet. Pusat soyunu lekeleme!"
Mete gözlerimin içine baktı, gözünden tek bir damla yaş süzüldü: "Canım pahasına babacım! Saol!"
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Engin’in Küçük Erdem’in karşısına geçip bereyi oğlumuzun başına taktığı an içimdeki o anne yüreği şahlandı. Engin, oğlumuzun göğsüne kendi eski Bordo Bereli brövesini iğneledi. İki dev adam, baba ile oğul, alanın ortasında komando selamı verip birbirlerine sarıldılar.
Kızım Dicle yanımda ağlıyordu: "Anne... Abim tıpkı babam gibi oldu."
"Evet kızımla," dedim elini sımsıkı tutarak. "Babasının izinde, vatanın kalbinde bir Pusat daha doğdu."
Beren ise Deniz’e sarılmış, Erdem ile Mete’nin o gurur dolu sarılışını izliyordu. Yetimhaneden çıkan iki Bordo Bereli, arkalarında vatanı emanet edecek iki yeni kahraman yetiştirmişlerdi.
(Yazarın Anlatımıyla)
Törenin sonunda tüm teğmenler ant içip antlaşma yemini ederken, gür sesleri Gölbaşı semalarını inletti:
"Korku nedir bilmeyiz! Biz dağların erleri! Yuvaya dönmek yok, vatan sağ olsun!"
Tören bittiğinde Teğmen Küçük Erdem ve Teğmen Mete, babalarının ve annelerinin elini öpmek için protokole koştular. Küçük Erdem babası Albay Engin’e sarılırken, Mete Erdem amcasının ve babasının ellerini öpüyordu. Dicle ile Deniz abilerinin boynuna sarılıp tebrik öpücükleri kondurdular.
O gün Ankara’nın soğuk ayazında, Pusat ailesi sadece bir mezuniyet kutlamadı. Onlar, yetimhanenin soğuk taşlarından başlayıp dağların zirvesine, oradan da yeni nesil Bordo Berelilere uzanan Pusat Efsanesi'nin sonsuzluğunu mühürlediler.
Pusat ismi; dün olduğu gibi bugün de, yarın da vatanın en sarsılmaz kalesi olmaya devam edecekti.

(Yazarın Anlatımıyla)
Gölbaşı’ndaki tören alanında yankılanan Komando Andı’nın coşkusu, akşam saatlerinde lojmandaki büyük aile masasına taşınmıştı. Evin içi neşeli kahkahalarla, tebrik için arayan komutanların telefon sesleriyle ve fırından çıkan böreklerin sıcak kokusuyla doluydu.
Masanın baş köşesinde Albay Engin ve Yarbay Erdem oturuyordu. Hemen yanlarında ise artık omuzlarında çifte yıldız parıldayan Teğmen Küçük Erdem ile Teğmen Mete... İki genç teğmen, üzerlerindeki lekesiz tören üniformalarını ve başlarındaki Bordo Bereleri henüz çıkarmamışlardı. O bere, sadece bir üniforma parçası değil; yılların emeği, gözyaşı ve dökülen terin kutsal bir nişanesiydi.
Dilan ile Beren mutfakta son hazırlıkları tamamlarken, kızlar Dicle ve Deniz abilerinin Bordo Berelerini ellerine alıp incelemekten kendilerini alamıyorlardı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Çaylar tazelenirken gözüm masanın üzerindeki o iki Bordo Bere’ye kaydı. İçimdeki gurur, bir dağın heybeti kadar büyüktü ama bir komutanın vakurluğuyla bunu dizginlemeyi bilmek gerekiyordu.
"Erdem... Mete..." dedim, sesimdeki o hafif komando tonunu koruyarak. İkisi de anında oturdukları yerde dikleştiler.
"Tören bitti beyler," dedim ice-blue gözlerimi üzerlerine dikerek. "O bereyi takmak bir son değil, asıl ağır yükün başladığı andır. O bere; Kayseri Yetimhanesi'nde üşüyen çocukların, şehit düşen silah arkadaşlarımızın, şu masada arkasız kalan anaların, kardeşlerin namusudur. Onu başınızda taşırken her adımınızı buna göre atacaksınız."
Küçük Erdem gözlerimin içine baktı. "Emredersiniz baba... Yani komutanım. O berenin ağırlığını Zahedan’daki pusu hikâyelerinizle büyürken öğrendik biz."
Erdem fırlayıp Mete’nin boynuna kolunu doladı: "Sıkıysa öğrenmesinler abi! Ben bunları kucağımda taşırken 'Bak bu çizik kanyon hatırası, bu dikiş Zahedan hatırası' diye az anlatmadım. Bizim oğlanlar haritayı ezbere biliyor zaten!"
(Erdem'in Anlatımıyla)
Mete’ye baktım. Ağzı kulaklarında, omuzları gururdan kabarmış bir haldeydi. Onu ilk kucağıma aldığım günü, lojmanda kucağımda sallarken 'Senden de Pusat olur mu acaba koçum?' diye fısıldadığım anları düşündüm. Olmuştu işte. Hem de aslan gibi olmuştu.
"Mete," dedim sesimi biraz ciddileştirerek. "Bak oğlum, Pusat-1 burada, Pusat-2 benim. Artık bu timin yeni nesil 'Pusat' unvanı sizde. Sınırda, kanyonda, gece karanlığında birbirinizin sırtı olacaksınız. Biz Engin abimle otuz yıl birbirimizin gölgesine mermi attırmadık. Siz de öyle olacaksınız."
Mete göğsünü kabarttı: "Merak etme baba. Erdem abi nerede durursa ben onun sağ çaprazındayım. Bize 'Pusat' adını boşuna vermediler."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Salona çay tepsisiyle girdiğimde bu iki kuşak Bordo Bereli'nin tablosu gözlerimi yaşartmaya yetti. Engin ile Erdem’in gençliğinde gördüğüm o çelik gibi kararlılık, şimdi evlatlarımızın yüzüne kazınmıştı.
Tepsiyi masaya bırakıp Küçük Erdem’in yanına oturdum. Yüzündeki o çocuksu masumiyet gitmiş, yerine vatanı sırtlamaya hazır bir subayın olgunluğu gelmişti. Saçlarını okşadım.
"Hayırlı olsun oğlum," dedim sesim titreyerek. "Babanız bu vatan için ömrünü verdi. Duam odur ki, siz de onun gibi başınız dik, alnınız ak olun."
Beren de Mete’nin sarılıp alnından öptü: "Dualarımız her an arkanızda olacak çocuklarım. Siz bu milletin evlatlarısınız."
(Yazarın Anlatımıyla)
Gecenin ilerleyen saatlerinde, masada Anıtkabir ziyaretinin ve önümüzdeki hafta görev yerlerine çekilecek kuraların heyecanı konuşuldu.
Pusat ailesinin bu lojmandaki küçük evi; vatan sevgisinin, sarsılmaz kardeşliğin ve yetimhaneden başlayıp destana dönüşen bir efsanenin en canlı şahidiydi. Old School efsaneler Albay Engin ve Yarbay Erdem, bayrağı genç şahinler Teğmen Küçük Erdem ve Teğmen Mete’ye teslim etmişlerdi.
Ankara göklerinde gece koyulaşırken, Pusat soyunun vatan nöbeti yeni baştan yazılıyordu.

(Yazarın Anlatımıyla)
Lojmandaki neşeli sohbetler yerini gecenin derin sessizliğine bıraktığında, ev halkı birer birer odalarına çekilmişti. Ancak salondaki lambanın sarı ışığı hâlâ sönmemişti. Masanın üzerinde yan yana duran iki Bordo Bere, üzerlerine düşen ışıkla adeta vatan nöbetinin sessiz şahitleri gibi parıldıyordu.
Albay Engin ve Yarbay Erdem, balkonda soğuk Ankara ayazına karşı tütmeyen sigaralarının dumanı yerine gecenin keskin havasını ciğerlerine çekiyorlardı. Yılların yorgunluğu yüzlerindeki çizgilere kazınmıştı ama omuzlarındaki heybet ilk günkü gibi diriydi.
Salondan gelen hafif ayak sesleriyle iki efsane komutan arkalarına döndü. Teğmen Küçük Erdem ve Teğmen Mete, üzerlerinde sivil kıyafetleriyle ama adımları bir komando disiplininde balkona yanlarına geldiler.
(Engin'in Anlatımıyla)
Balkonun kapısında duran iki genç teğmene baktım. Buz mavisi gözlerimle ikisini de tepeden tırnağa süzdüm. Artık çocuk değillerdi; bu vatanın en mahrem harekatlarında merminin önüne göğsünü siper edecek birer Özel Kuvvetler subayıydılar.
"Uyumadınız mı hâlâ?" diye sordum, sesimi hafif sert tutarak.
"Sizi ayakta görünce komutanım... Yanınıza gelmek istedik," dedi Küçük Erdem. Adımı atarken bile benden izin ister gibi saygılıydı.
Yanlarına yaklaştım. Elimizi Erdem'le birlikte omuzlarına koyduk.
"Bakın evlatlar," dedim, gecenin karanlığına doğru bakarak. "Yarın kura çekeceksiniz. Kuranın neresi çıktığının hiçbir önemi yok. Hakkarisi de vatan, Zahedanı da, Suriyesi de, Karadenizi de... Önemli olan gittiğiniz yerde Pusat adının ağırlığını nasıl taşıyacağınızdır."
"Babam doğru söyler," diye söze girdi Erdem, Mete’nin sırtına sertçe vurarak. "Biz o dağlarda mermi yerken yanımızdaki adamın memleketine bakmadık, gözündeki vatan sevgisine baktık. Altınızdaki asker size baktığında komutan değil, arkasında duran bir dağ görecek!"
(Erdem'in Anlatımıyla)
Mete’nin gözlerindeki o hırsı görüyordum. Tıpkı benim gençliğim... Kendini ispıat etmek isteyen, tehlikenin üzerine yürümek için sabırsızlanan o fırtına hali.
"Mete," dedim fısıltıyla, sesimdeki babacan tonu gizlemeden. "Cesaret eyvallah, Pusat adamda cesaret doğuştan olur. Ama komando dediğin sadece bileğiyle değil, aklıyla yaşar. Erdem ağabeyin tim komutanı olacak, sen onun sağ kolu olacaksın. Zahedan'da Engin abim bana 'dur' dediğinde durdum, 'vur' dediğinde vurdum. İki kafalı tim yolda kalır!"
Mete babasının gözlerinin içine baktı, komando duruşunu bozmadan başını salladı: "Merak etme baba. Erdem abim emreder, ben yolu açarım. Biz aynı ranzada büyüdük, aynı hedef için tetiğe basarız."
Küçük Erdem öne çıktı, Engin abimin gözlerine baktı: "Baba... Kayseri Yetimhanesi'nden başlayan bu şanlı yolu lekelemeden, bu bayrağı göklerde tutacağımıza söz veriyoruz."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Mutfak kapısının aralığından balkondaki bu dört adamı izlerken gözyaşlarımı tutamadım. Beren yanımda sessizce elimi sıktı.
İki yetim çocuk olarak o soğuk koğuşta ellerini birleştiren Engin ile Erdem, bugün kendi yetiştirdikleri Aslan parçalarıyla birlikte aynı vatan nöbetinde omuz omuzaydı.
"Görüyor musun Dilan?" diye fısıldadı Beren. "Bizim çilelerimiz, uykusuz gecelerimiz, kanyonlardaki dualarımız boşuna değilmiş. Pusatlar çınarlaşıyor."
"Evet Beren," dedim, içim huzurla dolarak. "Bu vatan toprağında Pusatlar tükenmez."
(Yazarın Anlatımıyla)
Balkondaki o tarihi an, babalardan oğullara, efsanelerden genç şahinlere geçen bir biat yemini gibiydi. Gecenin karanlığını yaran ayaz, onların bu sarsılmaz duruşunu soğutmaya yetmiyordu.
Ertesi gün Genelkurmay Karargahı'nda çekilecek kuralar öncesinde, Pusat ailesi bir kez daha anlamıştı ki; üniformalar değişse, rütbeler yükselse ve yıllar geçse de bu ailedeki vatan sevdası ve kardeşlik bağı asla eskimeyecekti.
Genç teğmenler Küçük Erdem ve Mete, adlarını şanlı komando tarihine yazdırmak için ilk adımlarını atmaya hazırdı.

(Yazarın Anlatımıyla)
Genelkurmay Başkanlığı Şehit Alparslan Türkeş Salonu, tarihi günlerinden birini daha yaşıyordu. Salonda çelik gibi bir disiplin ve havada keskin bir heyecan hâkimdi. Sahnedeki pirinç kura fanusunun önünde Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın en seçkin genç teğmenleri sırayla yerlerini alıyorlardı.
Salondaki protokolde yan yana oturan Albay Engin PUSAT ile Yarbay Erdem PUSAT, göğüsleri gururla kabarmış vaziyette sahnede duran evlatlarına bakıyorlardı. Hemen arkalarında Dilan, Beren ve genç kızlar Dicle ile Deniz heyecanla ellerini birleştirmişlerdi.
Sıra 114. Dönem Bordo Bereli kurs birincisi Teğmen Küçük Erdem PUSAT ve dönem ikincisi Teğmen Mete PUSAT’a geldiğinde salonda derin bir sessizlik oldu. İki öz kuzen, jilet gibi ütülü tören üniformaları ve başlarındaki şanlı Bordo Bereleriyle kürsüye doğru adımladılar.
(Engin'in Anlatımıyla)
Kürsüye çıkan oğlum Küçük Erdem’e ve yeğenim Mete’ye baktığımda zaman sanki otuz yıl geriye aktı. Kayseri Yetimhanesi’nin dondurucu koridorlarında soğuktan morarmış ellerini tuttuğum Erdem’le ben, şimdi evlatlarımızın vatan nöbetini devralışını izliyorduk.
Küçük Erdem elini fanusa uzattı. Çıkardığı gümüş zarfı açıp kürsüdeki mikrofona doğru gür sesiyle haykırdı:
"Teğmen Küçük Erdem PUSAT! Görev Yeri: Hakkâri Çukurca - Irak Sınırı, Hakurk Bölgesi 1. Özel Kuvvetler Tim Komutanlığı!"
Salon alkışlarla inlerken hemen ardından Mete öne çıktı. Fanustan zarfını çekip buz mavisi gözlerini babası Erdem’e dikti. O tok ve gözü pek sesiyle salonu çınlattı:
"Teğmen Mete PUSAT! Görev Yeri: Hakkâri Çukurca - Irak Sınırı, Hakurk Bölgesi 1. Özel Kuvvetler Tim Komutan Yardımcılığı!"
Erdem yanımda oturduğu yerden fırlayıp gözleri dolu dolu bana baktı. "Abi..." dedi fısıltıyla. "Pusat Timi yeniden aynı dağda... Yan yana!"
(Erdem'in Anlatımıyla)
Oğlum Mete ile yeğenim Küçük Erdem’in aynı time, Hakkâri-Irak sınır hattındaki o en zorlu, en kanlı coğrafyaya tayin olduklarını duyduğum an göğsümdeki gurur patlaması tarif edilemezdi.
Kura sonrasında salonun bahçesine çıktığımızda ailece birbirimize sarıldık. Mete yanıma gelip komando selamı çaktı.
"Baba!" dedi Mete, gözleri çelik gibi parlayarak. "Zahedan'da, Yeniköy Kanyonu'nda yarım bıraktığınız ne varsa hepsini Hakurk'ta tamamlamaya gidiyoruz!"
Oğlumun omuzlarını sıktım. "Aferin benim koçuma! Ama unutma Mete; Erdem senin sadece tim komutanın değil, can yoldaşın, öz kuzenin. O nereye bakarsa sen oranın emniyeti olacaksın. Pusat soyuna leke sürdürmek yok!"
Beren gelip Mete’nin ve Küçük Erdem’in boynuna sarıldı, gözyaşlarını tutamadı: "Çocuklarım... Dualarım her an sizinle olacak. Babalarınız gibi dimdik gidin, sağ salim dönün."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Ankara Esenboğa Havalimanı Askeri Bölümün kapısına geldiğimizde içimdeki anne yüreği bir kez daha cız etti. Yıllar önce Engin’i dağlara, pusuların ortasına uğurlarken hissettiğim o amansız sızı; şimdi oğlum Küçük Erdem ve yeğenim Mete için yüreğime oturmuştu.
Küçük Erdem önümde diz çöküp elimi öptü. Buz mavisi gözleri babasının gözlerinin birebir kopyasıydı.
"Hakkını helal et anne," dedi oğlum alçak ve vakur bir sesle. "Bize vatan sevgisini, bayrak sevdası öğreten babamın ve senin başını öne eğdirmeyeceğiz."
"Helal olsun oğlum... Ananızın sütü de, duası da size helal olsun," dedim alnından uzunca öperek.
Kızlarım Dicle ve Deniz abilerine sarılıp "Ağabey, bize oradan kanyon taşı getirin!" diyerek ağlayarak gülümsediler.
(Yazarın Anlatımıyla)
Askeri nakliye uçağının devasa pervaneleri Ankara göklerini inletmeye başladığında, Albay Engin PUSAT ile Yarbay Erdem PUSAT yan yana geçip iki genç teğmene son kez komando selamı verdiler.
Teğmen Küçük Erdem ve Teğmen Mete, uçağın merdivenlerinde durup babalarına ve ailelerine aynı heybetle karşılık verdiler. İki öz kuzen, iki yiğit Bordo Bereli; babalarının destan yazdığı o zorlu dağlara, Hakurk sınır hattına doğru kanat çırpmaya hazırdı.
Pusat efsanesi bitmemişti. Aksine, Hakkâri Dağları'nda yeni bir devir, genç Pusatların fırtınasıyla yeniden başlıyordu.

Genelkurmay Karargahı’ndaki kura töreninin ardından Hakurk sınır hattındaki 1. Özel Kuvvetler Timi’ne tayin olan iki genç teğmen, Yüksekova Taktik Tümen Komutanlığı’na intikal etmek üzere Sikorsky helikopterin gürültülü kabinindeydiler.
Karakol üssüne inen helikopterin pervaneleri tozu dumana katarken, iki genç subayı sınır hattındaki yeni hayatlarında sürpriz bir karşılaşma bekliyordu. Üs bölgesindeki Revir ve İstihbarat Kısım Amirliği, yeni atanan genç subaylarla birlikte tamamen yenilenmişti. İki Bordo Bereli teğmen, hayatlarının en zorlu görevine adım atarken yolları iki güçlü ve cesur kadın subayla kesişecekti.
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
Helikopterden inip üs bölgesinin tozlu revir binasına doğru adımladık. Üs Komutanlığı’na teslim olmadan önce sağlık ve intikal raporlarımızı teslim etmemiz gerekiyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde, masasında vakur bir duruşla dosya inceleyen Tabip Teğmen Asena KORKMAZ ile göz göze geldik. Şırnaklı bir şehit subay kızı olan Asena, gözlerindeki o keskin, dik duruş ve yeşil irisleriyle anında dikkat çekiyordu. Üzerindeki askeri üniforması ve beyaz doktor önlüğüyle sarsılmaz bir kararlılığı simgeliyordu.
"Giriş serbest mi komutanım?" dedim, askeri disiplinle selam vererek.
Asena başını kaldırdı. Buz mavisi gözlerime dikkatle baktı, ardından omuzlarımdaki çift yıldızı ve Bordo Bere’yi süzdü. Yüzünde ciddiyetini bozmayan hafif bir tebessüm belirdi.
"1. Tim’in yeni komutanı Teğmen Pusat siz olmalısınız," dedi alçak ama kendinden emin bir sesle. Masasından kalkıp elini uzattı. "Tabip Teğmen Asena. Hakurk Üs Bölgesi Sahhiye Komutanıyım. Dağda kurşun yemek istemiyorsanız timinizin sağlık raporlarını eksiksiz teslim alırım Teğmenim."
Elini sıktığımda avucundaki o çelik gibi kararlılığı hissettim. İçimde anlamlandıramadığım, babamın annem Dilan’a ilk baktığı anları andıran garip bir saygı ve çekim filizlendi.
"Kurşun yemeyiz Tabip Teğmenim," dedim gözlerinin içine bakarak. "Ama yaralanırsak da ilk geleceğimiz yerin sizin yanınız olduğunu bilmek güzel."
Asena hafifçe kaşlarını kaldırdı, gözlerindeki o gizli ışıltıyı saklamadan raporları elimden aldı: "Umarım revirime konuk değil, sadece ziyaretçi olarak gelirsiniz Teğmen Erdem."
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
Erdem revirde Tabip Teğmen’le laflarken ben Harekat ve İstihbarat Odası’na evrakları bırakmak için koridorda ilerliyordum. Kapıdan hızla çıkan biriyle tam çıkışta omuz omuza çarpıştık.
Elindeki harita tüpleri yere saçıldı.
"Yavaş be komando! Dağda da mı böyle bodoslama yürüyorsunuz?"
Geri çekilip baktığımda karşımda Askeri İstihbarat Teğmeni Hilal KARA’yı gördüm. Siyah saçları arkadan sıkıca toplanmış, keskin elmas gibi siyah gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Karadenizli bir denizci subayın kızı olan Hilal, tıpkı babam Erdem’in anlattığı o fırtınalı Karadeniz dalgaları gibi patlamaya hazır ve canlıydı.
Eğilip harita tüplerini toplarken sırıttım: "Kusura bakmayın komutanım. Radarımız açık ama istihbarat duvarına tosladık galiba."
Hilal tüpleri elimden çekerken gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarındaki o hafif gülümsemeyi kaçıramadı. "Pusat Timi’nin ikinci adamı Teğmen Mete... Babana çekmişsin, dilin pabuç gibi. Ben İstihbarat Teğmen Hilal. Arazide attığınız her adımı ben çizerim, o yüzden ayağınızı denk basın."
Ayağa kalkıp komando selamı çaktım. "Ayağımız da kulağımız da sizde Teğmenim. İstihbarat sağlam olursa, biz o dağları yıkarız."
Hilal gözlerimin içine bakıp o canlı sesiyle cevap verdi: "O dağları yıkmanız için ben size en sağlam yolları çizeceğim Mete Teğmen. Ama önce o haritaları düzgün topla."
(Yazarın Anlatımıyla)
Hakurk Dağları’nın zorlu coğrafyasında, Pusat efsanesinin yeni kuşağı sadece vatan nöbetine değil; hayatlarının en derin sevdalarına da ilk adımı atıyordu.
Teğmen Küçük Erdem’in soğukkanlı ve korumacı yapısı Tabip Teğmen Asena’nın çelik gibi vakur duruşuyla uyuşurken; Teğmen Mete’nin cesur ve neşeli tavrı İstihbarat Teğmen Hilal’in fırtınalı ve zeki ruhuyla eksiksiz bir uyum yakalamıştı.
Dört genç subay, üs bölgesinin harita odasında Hakurk sınır hattının ilk operasyon planı üzerinde yan yana geldiler. Pusat soyunun vatan sevdası, yeni ortaklar ve sarsılmaz bir inançla dağlarda yankılanmaya hazırdı.

(Yazarın Anlatımıyla)
Hakurk Üs Bölgesi’nde akşamın alaca karanlığı çökerken, genç subaylar ilk intikal öncesi son hazırlıklarını tamamlamışlardı. İç emniyet devriyesinden dönen Teğmen Küçük Erdem ve Teğmen Mete, üs bölgesinin ankörlü telsiz/uydu telefon kulübesine doğru adımladılar.
Arazide şebeke çekmediği için aileleriyle görüşebilecekleri tek an bu kısa mola vaktiydi. İki kuzen, soğuk Hakurk rüzgârına karşı koruyucu kulelerin gölgesinde dururken, içlerinde hem vatan nöbetinin heyecanı hem de gündüz tanıştıkları iki kadın subayın bıraktığı o tatlı şaşkınlık vardı.
(Teğmen Küçük Erdem'in Anlatımıyla)
Ahizeyi kaldırıp Gölbaşı’ndaki evin numarasını çevirdim. İkinci çalışta annem Dilan’ın o endişeli ama şefkat dolu sesi duyuldu.
"Erdem? Oğlum, siz misiniz?"
"Benim annem, Erdem," dedim sesimi olabildiğince sakin tutarak. "Ulaştık üs bölgesine. Her şey yolunda, merak etme."
"Çok şükür kurban olduğum... Baban da Erdem amcan da salonda, hemen hoparlöre alıyorum. Mete yanında mı?"
"Yanımda teyze, turp gibi!" diye arkadan bağırdı Mete.
Annem derin bir nefes aldı. "Nasıl oralar oğlum? Rahatınız, düzeniniz nasıl? Yemeğiniz, reviriniz var mı?"
Revir lafını duyunca gözümün önüne anında Tabip Teğmen Asena’nın o dik duruşu, yeşil gözleri ve vakur tebessümü geldi. Yüzümde istemsiz hafif bir tebessüm belirdi.
"Revir çok iyi anne..." dedim, biraz duraksayarak. "Hatta üs bölgesinin doktoru da yeni atanmış. Tabip Teğmen Asena KORKMAZ. Şırnaklı bir şehit kızıymış. Öyle bir duruşu var ki anne... Sanırsın doktor değil, arazide önümüzde yürüyecek komando. Babamın sana ilk baktığı anları anlattığı gibi bir ciddiyeti var."
Sessizliği annemin neşeli ve kıkırdayan sesi böldü: "Bak sen bizim komandoya... Bir günde doktor kızın duruşunu mu ezberledin Erdem Efendi? Şehit kızı demek... Asil kızmış."
(Teğmen Mete'nin Anlatımıyla)
Erdem lafı uzatmadan ahizeyi bana uzattı, yüzü hafifçe kızarmıştı. Ahizeyi kapıp hemen bağırdım:
"Anne! Beren sultanım, sesimi alıyor musun?"
"Mete! Oğlum kurban olurum sesine!" Annem Beren’in sesi ağlamaklıydı. "Nasılsınız teğmenim? Erdem abin sana iyi bakıyor mu?"
"Ben ona bakıyorum anne, merak etme!" dedim gülerek. "Ama asıl haberi ben vereyim sana. Buradaki İstihbarat Teğmeni Hilal’le tanıştık bugün. Karadenizli bir denizci subayın kızıymış. Annem öyle bir kız ki, daha ilk dakikada bana 'Ayağını denk bas Mete Teğmen' diye ayar verdi! Tıpkı babamın sana çattığı gibi bir fırtına!"
Hattın diğer ucundan Erdem amcamın ve babam Yarbay Erdem’in gür kahkahaları patladı.
Babamın sesi telefondan yankılandı: "Oğlum Mete! Karadeniz kızıysa yandın! İstihbaratı sağlamsa senin bütün açığını yakalar, dikkat et kendine!"
"Bana söker mi baba?" dedim böbürlenerek. "Ama haritaları çizerken gözlerinin içi parlıyor. Belli ki bu dağlarda çok can yakacağız beraber."
(Yazarın Anlatımıyla)
Telefondaki bu neşeli ve samimi konuşma, Ankara’daki evde bekleyen Dilan ve Beren’in yüreğine su serpmişti. Oğullarının sesindeki o canlılık ve bahsettikleri genç kadın subayların ismi, Pusat ailesinin geleceğine dair tatlı bir umut ışığı yakmıştı.
Albay Engin, ahizeyi alıp oğluna son sözünü söyledi: "Erdem... Asena Teğmen de Hilal Teğmen de bu vatanın yetimleridir, kardeşlerinizdir. O kızların tırnağına taş değmeyecek. Önce göreviniz, sonra birbirinizin namusu. Anlaşıldı mı teğmenim?"
"Emredersiniz baba!" dedi Küçük Erdem gururla.
Telefon kapandığında iki teğmen gece nöbeti için çelik yeleklerini giydiler. Hakurk Dağları’nın karanlığında, arkalarında dualarla ve önlerinde yeni başlayan sevdalarla ilk devriyelerine adım attılar.