18. bölüm / 34
TOPRAĞIN YETIMLERIBölüm 18
Bölümler 34Şu an: Bölüm 18
- 1 Bölüm 12.883 kelime
- 2 Bölüm 22.417 kelime
- 3 Bölüm 34.620 kelime
- 4 Bölüm 43.125 kelime
- 5 Bölüm 53.133 kelime
- 6 Bölüm 61.022 kelime
- 7 Bölüm 72.114 kelime
- 8 Bölüm 82.867 kelime
- 9 Bölüm 91.749 kelime
- 10 Bölüm 102.001 kelime
- 11 Bölüm 114.389 kelime
- 12 Bölüm 121.669 kelime
- 13 Bölüm 131.907 kelime
- 14 Bölüm 142.479 kelime
- 15 Bölüm 151.767 kelime
- 16 Bölüm 161.663 kelime
- 17 Bölüm 172.133 kelime
- 18 Bölüm 181.498 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 Bölüm 192.160 kelime
- 20 Bölüm 202.349 kelime
- 21 Bölüm 211.881 kelime
- 22 Bölüm 221.753 kelime
- 23 Bölüm 233.183 kelime
- 24 Bölüm 241.619 kelime
- 25 Bölüm 252.583 kelime
- 26 Bölüm 262.669 kelime
- 27 Bölüm 272.588 kelime
- 28 Bölüm 281.396 kelime
- 29 Bölüm 291.934 kelime
- 30 Bölüm 303.103 kelime
- 31 Bölüm 311.253 kelime
- 32 Bölüm 32566 kelime
- 33 Bölüm 331.167 kelime
- 34 Bölüm 341.823 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Aylar kanyonun üzerinden bir su misali aktı geçti. İlkbaharın o taze çiğ kokusu yerini kavurucu bir yaz sıcağına, ardından da kanyonun yamaçlarını turuncuya boyayan sarımsı bir güze bıraktı. Zaman aktıkça, lojmanda büyüyen heyecan da yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı.
Dilan ve Beren’in hamileliği ilerledikçe, dağları deviren Yüzbaşı Engin Pusat ve onun ele avuca sığmaz ikizi Erdem Üsteğmen olarak karakoldaki askeri disiplini lojmanda söktürmekte bir hayli zorlanıyorduk.
Lojmanın bahçesindeki ahşap çardakta, Dilan’ın sandalyesinin arkasına bir yastık daha yerleştirirken buz mavisi gözlerim onun iyice belirginleşen karnına kaydı. Bakır kızılı saçları sonbahar rüzgarında savrulurken, elâ gözlerinde bir ananın o sarsılmaz şefkati vardı.
"Engin," dedi Dilan, elimin üzerine kendi sıcak elini koyarak. "Sürekli arkama yastık koymayı bırakacak mısın artık? Çok iyiyim ben."
"Olmaz güzelim," dedim, yanına çömelip elini öperek. "Doktor kanyon yolundaki her sarsıntının riskli olduğunu söyledi. İki haftamız kaldı. Riske atamam."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Lojmanın koridorundan gelen gürültüyle çardaktan kafamı çevirdim. Bizim Beren, karnı burnunda haliyle elinde iki tane beşik örtüsüyle dışarı çıkmaya çalışıyordu. 1.86'lık boyumla fırlayıp elindeki örtüleri havada kaptım.
"Beren hanım!" dedim, çatık kaşlarımın arkasındaki o muzip sırıtışla. "Sen Pusat Timi’nin keskin nişancısına devriye attırıp arkadan lojistiki kendin mi taşımaya çalışıyorsun? Ağır kaldırmak yasak demedik mi?"
Beren o kocaman kahverengi gözlerini devirdi, ama elimi sımsıkı tuttu. "Erdem! İki parça tül örtü ağır mı Allah aşkına? Beşikleri hazırlamam lazım, her an gelebilirler diyorum sana!"
"Gelsinler güzelim," dedim, eğilip kulağına fısıldayarak. "Beşikleri ben kurdum, cibinlikleri Engin abim büktü. Bizim yetimhanede tahta ranza montajından kalma üstün marangozluk yeteneğimiz var, unuttun mu?"
Beren kıkırdadı. O sırada karakolun nizamiye kapısından giren askeri ambulansın siren sesi değil ama telsiz anonsu kanyonda yankılandı. Başçavuş heyecanla çardağa doğru koşuyordu.
"Komutanım!" diye bağırdı Başçavuş. "İlçe devlet hastanesinden beklenen doktor ekibi kanyon girişine ulaştı! Yollar açık!"
(Engin'in Anlatımıyla)
O gece kanyonun tepesinde dolunay tüm ihtişamıyla parıldarken, lojmandaki hareketlilik tavan yaptı. Dilan’ın aniden başlayan sancılarıyla birlikte Beren’in de sancılarının tutması, yetimhane yıllarından beri alıştığımız o "ikiz senkronizasyonunun" son noktasıydı.
Doktor ve hemşireler lojmanın geniş odasını geçici bir doğumhaneye çevirirken, ben ve Erdem kapının önündeki koridorda çakı gibi dikiliyorduk.
1.88’lik boyumla kaç operasyon yönetmiş, kaç roket patlamasında kılım kıpırdamamıştı... Ama o kapının arkasından gelen her acı nidasında buz mavisi gözlerim kararıyor, yumruklarımı sıkmaktan tırnaklarım avuç içlerime batıyordu.
Erdem koridorda bir sağa bir sola volta atıyordu. Yüzündeki o meşhur yarım gülüşten eser kalmamıştı; ter içinde kalmış, elindeki tesbihi çevirip duruyordu.
"Abi..." dedi Erdem, durup bana bakarak. Sesindeki o çelik ton ilk kez çocuksu bir korkuyla titriyordu. "İçeride dört tane bebek var abi... Biz sekiz yaşında o cold koridorda ağlarken bizi duyan kimse yoktu. Şimdi orada bizim canımızdan can kopuyor..."
Yanına varıp omzunu tuttum. "Sakin ol Pusat-2. Biz O'nun merhametine sığındık. O kapı açılacak ve bu dağlar bizim çocuklarımızın sesiyle inleyecek."
(Yazarın Anlatımıyla)
Gecenin en derin, en sessiz anında kanyonun uğultusunu yaran ilk çığlık yükseldi. Maaa! Maaa!
Ardından ikincisi, üçüncüsü ve dördüncüsü... Dört küçük canın cılız ama bir o kadar güçlü sesi, lojmanın duvarlarında ve Yeniköy Kanyonu’nun sessizliğinde yankılandı.
Kapı açıldığında doktor gülümseyerek dışarı çıktı. "Gözünüz aydın Yüzbaşım, gözün aydın Üsteğmenim. İki anne de, dört bebek de aslanlar gibi sağlıklı."
Engin ve Erdem içeri adımladıklarında hayatlarının en büyük zafer tablosuyla karşılaştılar.
Dilan’ın kucağında iki minik kundak, bakır kızılı saçlarının arasında ışıldayan elâ gözleriyle Engin’e bakıyordu. Beren’in kucağında ise diğer iki minik kundak, kahverengi gözlerindeki gururla Erdem’i bekliyordu.
Engin dizlerinin üzerine çöktü. Dilan’ın kucağındaki buz mavisi gözlü ilk bebeğe —kendi ikizinin, kardeşinin adını yaşatacak olan küçük Erdem’e— baktı. Diğer bebek ise anasının elâ gözlerini almıştı.
Erdem ise Beren’in yanına çöküp gözyaşlarına engel olamadı. Minik bebeklerden birinin yanağına parmağını dokundurduğunda, bebek minik eliyle Erdem’in nasırlı parmağını sımsıkı kavradı.
"Baktın mı abi?" dedi Erdem, ağlarken gülümseyerek. "Kayseri Yetimhanesi'nin o soğuk taşında unuttukları bebekler... Bak bugün koca bir ordu oldu."
Engin, Dilan’ın alnına uzun ve derin bir öpücük kondurdu. Ardından Erdem’in omzunu sıktı.
Kanyonun tepesinde al bayrak gururla dalgalanırken; toprağın yetim ikizleri, geçmişin tüm karanlık izlerini bu dört yeni nefesin sesiyle sonsuza dek silmişlerdi.
(Engin'in Anlatımıyla)
Odanın içini kaplayan o süt ve bebek kokusu, yıllardır ciğerlerime dolan barut ve toprak kokusunu bir anda silip attı. Dilan’ın kucağındaki iki minik kundak, dünyanın en kırılgan ama en güçlü sığınağı gibi duruyordu. Dilan, bakır kızılı saçlarını arkaya iterken bitkin ama gözlerinin içi gülerek bana baktı.
Dizlerimin üzerinde biraz daha yaklaştım. Nasırlaşmış, çatlamış parmaklarımla minik bebeklerden birinin kundağını araladım. Bebek bir an kıpırdandı ve o küçücük, masum gözlerini açtı. Buz mavisi... Tıpkı benim gibi, tıpkı bu dağların fırtınası gibi bakıyordu.
"Engin..." dedi Dilan, sesi fısıltı gibi ama gurur doluydu. "Bak... Senin gibi bakıyor. Şimdiden bu dağların komutanı gibi."
"Diğeri de sen güzelim," dedim, yanındaki kundağı açıp anasının elâ gözlerini taşıyan kızımıza bakarak. "Senin asaletini, senin yüreğini almış."
Dilan’ın alnına bir öpücük kondurdum. Yıllarca oğulsuz, babasız kalmış kalbimdeki o kör kuyu, bu iki küçük nefesle tamamen dolmuştu.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Bizim tarafta ise gözyaşı ve neşe birbirine karışmıştı. Beren’in yatağının kenarına çökmüş, kucağındaki iki minik yumak için aklımı kaçırmak üzereydim. 1.86’lık gövdem, operasyonlarda tonlarca ağırlığı kaldıran kollarım bu iki küçük canı tutarken tir tir titriyordu.
"Erdem," dedi Beren, kıkırdayarak gözyaşlarını sildi. "Korkma, kırılmazlar. Al birini kucağına."
"Beren hanım..." dedim, kekeleyerek. "Ben bunları hücum yeleğinin cebine koysam sığarlar la! Bu ne küçüklük böyle? Parmakları benim tetik parmağım kadar bile değil!"
Beren uzanıp kucaklarımdan birini bana uzattı. Minik kundağı göğsüme bastırdığım an, bebek küçücük eliyle başparmağımı yakalayıp sımsıkı kenetledi. O an içimde bir şeyler koptu. Keskin nişancı Üsteğmen Erdem Pusat’ın o alaycı, muzip zırhı yerle bir oldu.
"Bak gördün mü?" dedi Beren, gözleri ışıl ışıl. "Babasını tanıdı."
"Bırakmıyor da vicdansızın kızı," dedim, ağlarken hafifçe gülerek. "Tıpkı babası gibi... Tutunacağını bildi mi hiç bırakmaz."
Başımı kaldırıp Engin abime baktım. İkizim de kucağındaki bebekle Dilan’a sarılmıştı. Kayseri’deki o rutubetli yetimhane koğuşunda, üzerimizdeki tek ince battaniyeyi paylaşırken kurduğumuz o hayal... Tam şu anda, bu karlı dağların tepesinde gerçek olmuştu.
(Yazarın Anlatımıyla)
Sabahın ilk ışıkları Yeniköy Kanyonu’nu aydınlatırken karakolun bahçesinde unutulmaz bir manzara vardı.
Pusat Timi, ellerinde çiçekler, baklava tepsileri ve bebek pusetleriyle lojmanın önünde içtimaya girmişti. Başçavuş, kucağındaki koca hediyelerle nöbetçi askere emirler yağdırıyor, tüm tim iki ikiz komutanlarının evlatlarını karşılamak için sabırsızlanıyordu.
Engin Yüzbaşı ve Erdem Üsteğmen, kucaklarında evlatlarıyla lojmanın kapısına çıktıklarında, al bayrak kanyonun üzerinde her zamankinden daha şanlı dalgalanıyordu.
"Pusat Timi!" diye gürledi Engin Yüzbaşı, kucağındaki bebeği incitmeden.
"SAĞOL!"
"Görüyorsunuz... Pusat ordusu artık sekiz kişi!"
Bahçeden yükselen gururlu alkış ve tezahürat sesleri kanyonun yamaçlarında yankılandı. Yetimhanenin dondurucu soğuğundan çıkan iki ikiz kardeş; vatan toprağında kök salmış, sevdalarıyla büyümüş ve soylarını bu dağlara kazımışlardı.
Artık karanlık geride kalmıştı. Yeniköy Kanyonu, dört küçük Pusat'ın neşeli sesleriyle sonsuza kadar aydınlık kalacaktı.
(Engin'in Anlatımıyla)
Tüm timin coşkulu tezahüratları kanyonun kayalıklarında dalga dalga yankılanırken kucağımdaki minik kızım aniden irkilip huzursuzlandı. Onu incitmekten korkan bir hassasiyetle göğsüme biraz daha yanaştırdım. Dağlarda terörist avlarken, en çetin çatışmalarda soğukkanlılığını bir milim bile kaybetmeyen ben; iki kiloluk bir canın huzursuzluğunda ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştım.
Dilan adımını dışarı atıp yanıma geldi. Rüzgarda savrulan bakır kızılı saçlarını arkaya iterken, elâ gözlerinde lojmanın kapısını dolduran bu kalabalığa bakıp gurur dolu bir tebessüm belirdi.
"Alışacaklar komutanım," dedi Dilan, sesindeki o yumuşak tonla bana bakarak. "Bu dağların sesine de, bu koca yürekli adamların sevgisine de alışacaklar."
Buz mavisi gözlerimi Dilan’a çevirdim. Uzandım, serbestte kalan elimle onun elini sımsıkı tuttum.
"Pusat Timi!" diye seslendim, sesimi bu kez bebekleri ürkütmeyecek ama kararlılığını hissettirecek bir tonda tutarak. "Tebrikleriniz kabul edilmiştir. Şimdi herkes görev yerine! Bu dağlarda artık dört tane daha masum can var. Güvenlik çemberi iki katına çıkarılacak!"
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"
Askerler disiplinle dağılırken, Erdem kucağındaki minik bebekle yanımda bitti. 1.86'lık dev komando, kucağındaki yumakla sanki dünyadaki en narin porseleni taşıyormuş gibi dikkatle adım atıyordu.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Beren yanımda bitip koluma girdiğinde yüzümdeki o şaşkın ama gururlu ifadeyi bir türlü silemiyordum.
"Abi," dedim Engin abime dönerek. "Farkında mısın bilmiyorum ama şu an kanyonun en tehlikeli, en donanımlı iki komandosu kucaklarında ikişer kilo bebekle lojmanın kapısında nöbet tutuyor. Mimar’ın artıkları bu halimizi görse kahrından ölürdü valla!"
Beren hafifçe kolumu sıktı. "Erdem! Yine başladın muzipliğe. İçeri geçelim artık, bebekler rüzgar almasın."
"Emredersiniz Beren komutanım!" dedim hafifçe kıkırdayarak.
İçeri adım attığımızda lojmanın salonu adeta bir yuva sıcaklığıyla bizi karşıladı. Yetimhanenin o soğuk, kimsesiz koğuşlarını hatırladım bir an. Kayseri’nin ayazında, ıslak ve rutubetli duvarların arasında 'Abi beni bırakma' diye ağladığım geceler geldi zihnime.
Şimdi ise o soğuk geçmişin tam karşısında; buram buram süt kokan, sobası gürül gürül yanan, kucağımızda kendi kanımızdan, kendi canımızdan evlatlarımızla duruyorduk.
Engin abiyle göz göze geldik. Bakışlarımızda hiçbir kelimenin anlatamayacağı o derin ikiz bağı vardı. Tek bir söz etmedik ama ikimiz de aynı şeyi hissettik: Biz başarmıştık. Kaderin bize sunduğu o karanlık yazgıyı omuz omuza verip yırtıp atmıştık.
(Yazarın Anlatımıyla)
Gün devrilip akşamın kızıllığı kanyonun karlı tepelerine vurduğunda, lojmandaki iki bebek beşiği yan yana konulmuştu.
Engin ve Erdem, kapı eşiğinde durmuş, içlerinde mışıl mışıl uyuyan dört küçük Pusat’ı izliyorlardı. Dilan ve Beren, yanlarında durup başlarını eşlerinin omuzlarına yasladılar.
Karanlıkta başlayan, yetimhane koridorlarında çelikleşen ve dağların tepesinde bir destana dönüşen o iki ikiz kardeşin hikayesi; artık dört yeni hayatın sesiyle geleceğe taşınıyordu.
Toprağın yetimleri, vatanın sarsılmaz muhafızları; en büyük zaferlerini birbirlerinin gözlerinde, sevdiklerinin tebessümünde ve evlatlarının ilk nefesinde kutluyorlardı.
Yeniköy Kanyonu’nda rüzgar bu gece fırtına gibi değil, adeta bir ninnı gibi esiyordu.
Bölüm etkileşimi
