25. bölüm · TOPRAĞIN YETIMLERI
Bölüm 25
(Engin'in Anlatımıyla)
Patlamanın hemen ardından kanyonu kaplayan yoğun barut kokusu ve geceyi yırtan projektör ışıklarının arasında gözlerimi hedeften bir an olsun ayırmadım. Gece görüş dürbünümün yeşil ışığında, kayalıkların arasına dağılan sekiz kişilik grubu net bir şekilde seçebiliyordum.
"Gölge" lakaplı terörist elebaşı, Karakapan’ın bıraktığı yerden devam edebileceğini sanıyordu. Sınır ötesinden özel teçhizatla gelmiş olmaları, bu adamların sıradan bir kadro olmadığını gösteriyordu. Fakat Yeniköy Kanyonu'nun her bir patikasını, her bir mağarasını avucunun içi gibi bilen adamlara karşı savaştıklarının farkında değillerdi.
"Pusat-2," dedim telsiz kanalından fısıltıyla. "Sağ kanattaki iki hedef sende. Sol kanadı ben temizliyorum. Gölge’yi canlı istiyorum, arkasındaki bağlantıları söküp alacağız."
Telsizden Erdem’in o her zamanki kendinden emin, hafif alaycı sesi geldi: "Anlaşıldı komutanım. Sağ taraf bende, çocukların uykusunu bölen bu adamlara güzel bir nenni söyleyeceğim."
Tetik parmağım hafifçe büküldü. Susturucunun boğuk sesi kanyonun rüzgârına karıştı: Pıt... Pıt...
Sol kanattaki iki terörist ne olduğunu anlamadan yere serildi.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Karanlığı kendimize siper edip kayaların arasından adeta süzülüyorduk. Sahne ışıklarının altında çocukların marşlarını dinlediğimiz o huzurlu akşamın üzerinden iki saat bile geçmemişti. Şimdi ise elimde Hk-33 ile dipçiği omzuma dayamış, geceyi kana bulamak isteyenlerin peşindeydim.
Sağ kanattaki iki hedef kayalıkların dibine büzülmüş, karakolun ön mevzilerine doğru roket fırlatmaya hazırlanıyordu.
"O roket oraya atılmayacak," diye geçirdim içimden.
Aralarındaki mesafe altmış metreydi. İki el seri atış yaptım. Mermiler tam hedefe ulaştığında roketatar kayaların üzerine yuvarlandı. Tam o sırada arkamdaki çalıların arasından gelen bir çıtırtıyla yana doğru yuvarlandım. Bir terörist bıçağını çekmiş üzerime atlıyordu.
Tüfeğin namlusuyla hamlesini boşa çıkarıp 1.86'lık gövdemin tüm ağırlığıyla adama dirsek attım. Çene kemiğinin kırılma sesi rüzgâra karıştı. Adamı etkisiz hale getirip doğrulduğumda Engin abimin kanyonun üst patikasına doğru koştuğunu gördüm.
"Gölge kaçıyor!" dedi telsizden abim. "Kanyon derinliğine çekilmeye çalışıyor!"
"Geliyorum abi!" diye bağırdım ve peşine düştüm.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Lojmanın altındaki sığınakta, beton duvarların arasında yankılanan patlama seslerini dinliyorduk. Beren iki kucağında Deniz ve Mete ile köşeye sinmişti. Dicle elimi sımsıkı tutuyor, Küçük Erdem ise kapının eşiğinde, elindeki ahşap kılıçla adeta nöbet tutuyordu.
Elimdeki Sig Sauer’in soğuk çeliği avcumda terliyordu. Silah kullanmayı Engin’den öğrenmiştim; ama bir komando karısı olmak, silah tutmaktan çok daha fazlasını gerektiriyordu. İçindeki o bitmek bilmeyen endişeyi bastırıp dik durabilmekti asıl mesele.
"Abla," dedi Beren titreyen sesiyle. "Bitecek değil mi? Yine kazanacaklar değil mi?"
"Bitecek Beren," dedim, elâ gözlerimi sığınağın demir kapısından ayırmadan. "Engin ile Erdem o dağdayken hiçbir karanlık bu yuvaya yaklaşamaz. Onlar bizim için, evlatları için o dağları dar ederler o adamlara."
Küçük Erdem başını bana doğru çevirdi. Buz mavisi gözlerinde korkudan eser yoktu, sadece babasına olan o sarsılmaz inanç vardı. "Annem doğru söylüyor halam. Babamla amcam o adamları yakalamadan gelmezler."
(Yazarın Anlatımıyla)
Gölge, kanyonun en dar noktası olan Kurt Boğazı’na doğru kaçarken arkasında bıraktığı koruma ekibinin birer birer sessizliğe gömüldüğünü fark etti. Telsizinden gelen cızırtılar kesilmiş, peşindeki iki gölge adım adım yaklaşmıştı.
Kanyonun tepesinde ay ışığı kayalara vururken, Engin Yüzbaşı kayalığın üstünden Gölge’nin önüne atladı.
Gölge şaşkınlıkla tabancasına sarılmaya çalıştı ama Engin Yüzbaşı’nın sert bir tekmeyle silahını kanyonun derinliklerine uçurması bir saniye bile sürmedi. Erdem Üsteğmen de arkadan yolu keserek terörist elebaşını çember içine aldı.
"Karakapan da senin gibi düşünmüştü," dedi Engin Yüzbaşı. Sesi buz gibi, bakışları bir dağ kartalı kadar keskindi. "Bu vatanın yetimlerini, bu milletin evlatlarını korkutabileceğinizi sandınız. Ama biz buradayız."
Erdem Üsteğmen silahını indirip kelepçeyi çıkardı. "Gölge efendi, senin şovun buraya kadardı. Şimdi bizimle geliyorsun, hem de paşa paşa."
Gölge köşeye sıkışmanın verdiği çaresizlikle teslim olurken, Yeniköy Kanyonu bir kez daha Pusat kardeşlerin zaferine şahitlik ediyordu. Gecenin karanlığı dağılırken, şafak vakti kanyonun tepesinde dalgalanan al bayrağın altında yine huzur galip gelmişti.
(Yazarın Anlatımıyla)
Gölge’nin silahının kanyonun derinliklerine yuvarlanmasıyla oluşan o ölümcül sessizlik, yalnızca kanyon rüzgârının uğultusuyla bozuluyordu. Ancak tam Erdem kelepçeyi çıkarıp adımı atmışken, kayalıkların üst patikasından kulakları tırmalayan ağır bir makinelinin sesi patladı.
Tak-tak-tak-tak-tak!
Mermiler Engin ile Erdem’in ayaklarının dibindeki kayalara çarparak kıvılcımlar saçtı. Taş kıymıkları karanlıkta fırlarken, Engin Yüzbaşı bir kaplan refleksiyle ileri atılıp Erdem’i kayalığın kuytusuna doğru çekti. Gölge ise çıkan kargaşadan faydalanarak kendini yamacın aşağısındaki sık çalılıklara doğru bıraktı.
"Kestirme patikada yedek güçleri var!" diye bağırdı Erdem, sırtını soğuk kayaya dayayıp şarjörünü tazelerken. "Abi, adam yalnız gelmemiş! Bizi buraya çekip çembere almak istemişler!"
Engin Yüzbaşı’nın buz mavisi gözlerinde çelikten bir kararlılık çaktı. Gece görüş dürbününü gözüne indirip yukarı patikadaki hareketliliği süzdü. "Üç kişiler Erdem. Tepedeki doçkayı susturmadan Gölge’nin peşinden gidemeyiz. Karakola sızmayı başaramayınca bizi kanyonda bitirmeye çalışıyorlar."
(Engin'in Anlatımıyla)
Zaman aleyhimize işliyordu. Sığınaktaki Dilan’ın, çocuklarımızın ve Beren’in yüzleri zihnime bir film şeridi gibi geldi. Onların nefes aldığı bu topraklara sirayet etmeye çalışan bu virüsü tam burada, bu kanyonda kurutmak zorundaydık.
"Erdem!" dedim, sesimi tepeciği inleten makineli tüfek sesinin üzerine çıkararak. "Sen sağ kayalıktan tırmanıp nişancıyı baskı altına alacaksın. Ben doçkanın arkasına sızıyorum. Üç dediğimde!"
"Anlaşıldı abi!" dedi Erdem. Yüzündeki o her zamanki cesur tebessüm belirmişti. "Işıkları söndürme vakti geldi."
"Bir... İki... ÜÇ!"
Erdem kayalığın arkasından fırlayıp hedef şaşırtmak için serileşmiş atışlarla üst patikayı taramaya başladı. Teröristlerin dikkati sağ tarafa kaydığı an, ben sol yamaçtaki dikey kayalığa tırmanmaya başladım. Parmak uçlarımın kanamasına, dik kayanın ellerimi kesmesine aldırış etmeden, yılların komando birikimiyle saniyeler içinde tepeye ulaştım.
Makineli tüfeğin başındaki terörist Erdem’e odaklanmışken tam arkasında belirdim.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Mermiler başımın hemen üzerinden ıslık çalarak geçerken kayaların arkasında siper alıp abime zaman kazandırıyordum. Yukarıdaki silah sesi aniden kesilip yerini boğuk bir arbedeye bıraktığında Engin abimin hedefe ulaştığını anladım.
Hiç vakit kaybetmeden kayalıklardan aşağı, Gölge’nin kaçtığı çalılıklara doğru koştum. Zifiri karanlığın içinde topallayarak dere yatağına doğru kaçmaya çalışan gölgeyi fark ettim.
"Dur ulan!" diye bağırdım kanyonu inleterek. "Pusat’ın elinden kaçabileceğin dağ daha icat edilmedi!"
Gölge arkasına dönüp belinden çıkardığı yedek tabancayla bana doğru rastgele ateş etmeye başladı. Mermilerden biri omzumun hemen yanındaki kayayı patlattı. Adımlarımı hızlandırıp üzerine fırladım. İkimiz birlikte buz gibi dere yatağının sığ sularına yuvarlandık.
Suyun içinde çetin bir boğuşma başladı. Gölge, nefret dolu gözleriyle boğazıma sarılmaya çalışıyordu. "Öleceksiniz!" diye hırladı yüzüme doğru. "Karakapan'ın intikamı sizi yakacak!"
"Biz ölümü çoktan öldürdük ulan!" diyerek sert bir kafa darbesiyle onu geriye savurdum. Dere suyunu sıçratarak doğrulup dizimle göğsüne sert bir darbe indirdim. Adamın nefesi kesildi, silahı elinden fırlayıp suya gömüldü.
(Yazarın Anlatımıyla)
Engin Yüzbaşı tepedeki iki korumayı da etkisiz hale getirip doçkayı kullanılmaz hale getirdikten sonra süratle dere yatağına indi. Erdem, suların içinde çırpınan Gölge’nin kollarını arkasına kıvırmış, kelepçeyi bileklerine geçiriyordu.
Yeniköy Kanyonu’nda silah sesleri yerini sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hafiften başlayan rüzgârın sesine bıraktı. Doğan güneş, kanyonun üzerindeki sis bulutunu dağıtırken kanyonun tepesinde karakoldan gelen takviye timlerin helikopter sesi duyuldu.
Engin Yüzbaşı, derenin kenarında durup ıslanan üniformasından akan sulara aldırmadan Erdem’e elini uzattı. Erdem abisinin elini tutup ayağa kalktı. İki kardeş, bileklerindeki kelepçeyle yere yığılmış olan Gölge’ye baktılar.
"Yeniköy’e, bizim yuvamıza uzanan elleri böyle kırarız," dedi Engin Yüzbaşı, derin bir nefes alarak.
Kanyonun diğer ucundan, lojmanın olduğu taraftan ise sığınaktan çıkan Dilan ve çocukların karakol bahçesine doğru koştuğu görünüyordu. Tehlike geçmiş, Pusat kardeşler yuvalarını ve vatanlarını bir kez daha korumayı başarmışlardı.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Sığınağın beton kokan ağır havasında geçen her saniye, kalbime oturan bir kayayı daha büyütüyordu. Yukarıdan gelen doçka sesleri kesilmiş, kanyon yeniden o tekinsiz, sağır edici sessizliğe bürünmüştü. Silahımın emniyetini açık tutarak kapının en ufak bir cızırtısını dinliyordum.
Nihayet yukarıdaki demir kapının gıcırtısı duyuldu. Postalların beton basamaklardaki tok sesleri aşağı doğru yaklaştı.
"Dilan!"
Engin'in o gür, tanıdık ve huzur veren sesini duyduğum an göğsümdeki o kilitli kafes patladı sanki. Küçük Erdem benden önce fırlayıp kapıyı açtı. Engin ile Erdem; üstleri başları çamur, dere suyu ve barut lekesi içinde sığınağın eşiğinde belirdiler. Engin’in boynundaki ince çizginin üzerindeki kan pıhtısı dışında ikisi de ayaktaydı, ikisi de tamdı.
Küçük Erdem doğrudan babasının beline sarıldı. Engin, dizlerinin üzerine çöküp oğlunu, ardından yanımıza koşup bacaklarına kapanan Dicle ve Deniz’i kollarına aldı. Beren ise gözyaşları içinde Erdem’in boynuna atıldı.
Engin başını kaldırıp elâ gözlerime baktı. Yüzündeki barut karasının arasından süzülen buz mavisi gözleri, "Bitti, güvendeyiz" diyordu. Yanına yaklaşıp yanağına elimi koydum. Soğuk ve ıslaktı ama nefesi sıcacıktı.
"İyisiniz ya?" diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak.
"İyiyiz güzelim," dedi Engin, elimi tutup alnına bastırırken. "Pusat soyunun koruduğu ocağa kimse dokunamaz."
(Erdem'in Anlatımıyla)
Karakolun bahçesine çıktığımızda şafak söküyor, kanyonun yüksek kayalıkları kızıl bir renge bürünüyordu. Helikopter pistinde PÖH ve Jandarma Komando takviye ekiplerinin helikopteri pervanelerini yavaşlatıyordu.
Gölge lakaplı terörist, iki komandoyla birlikte karakolun nezarethanesine doğru götürülürken hâlâ çamurlu postallarıyla yeri sürüklüyor, başını öne eğmemeye çalışıyordu. Ama gözlerindeki o kibirli ifade gitmiş, yerini köşeye sıkışmış bir mahlukun çaresizliğine bırakmıştı.
Pistten bize doğru yürüyen Tabur Komutanı Albay Faruk, ikimizin de ıslak ve barut kokan üniformalarına, ardından kanyona baktı.
"Yine fırtına koparmışsınız evlatlar," dedi Albay, Engin abimle elimizi sıktıktan sonra omuzlarımıza vurarak. "Telsiz frekans kırıcıyı ve karakola sızmaya çalışan özel timi imha etmişsiniz. Sınırın ötesindeki ana karargâh şokta."
"Gölge sıradan bir tetikçi değil komutanım," dedi Engin abi, sesindeki o komando ciddiyetiyle. "Sınırın ötesindeki yeni yapılanmanın kilit ismi. Yanında getirdiği teçhizatlar sıradan bir örgüt işi değil; arkasında uluslararası güçlerin lojistiği var."
Albay Faruk başını salladı. "Sorguya bizzat siz gireceksiniz Yüzbaşım. Bu pusu basit bir intikam hamlesi değildi, arkasında büyük bir plan var."
(Yazarın Anlatımıyla)
Güneş kanyonun üzerine tam anlamıyla doğduğunda, Yeniköy Karakolu’nun avlusunda fırtınanın izleri silinmeye çalışılıyordu. Bir yanda mermi kovanları ve roket parçaları toplanırken, diğer yanda Pusat ailesinin kaldığı lojmandan yükselen taze çay kokusu bahçeye yayılıyordu.
Dilan ve Beren, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte komandolara sıcak çay ve kahvaltı hazırlamış, bahçedeki nöbetçi erlere dağıtmışlardı. Küçük Erdem ise bahçedeki kovanlardan birini hatıra olarak cebine koymuş, babasının ve amcasının kanyondan çıkışını büyük bir gururla izliyordu.
Engin Yüzbaşı ve Erdem Üsteğmen, üzerlerindeki çamurlu üniformaları değiştirip karakolun alt katındaki demir kapılı sorgu odasına doğru ilerlediler.
Demir sandalye gıcırtıyla geriye çekildi. Gölge, elleri masaya kelepçelenmiş halde karşılarındaki karanlıkta oturuyordu. Yüzündeki darp izlerine ve burnundan akan kana rağmen dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi.
"Beni yakaladığınızı sanıyorsunuz, değil mi Yüzbaşı?" dedi Gölge, boğuk ve hırıltılı bir sesle. "Karakapan öldü, ben yakalandım... Ama oyun daha yeni başlıyor. Bu kanyon sadece yemdi."
Engin Yüzbaşı masaya iki eliyle dayandı. 1.88'lik heybetiyle Gölge’nin üzerine kabus gibi çöktü. Buz mavisi gözleri adeta şimşek çakıyordu.
"Konuşacağız Gölge," dedi Engin Yüzbaşı, her bir kelimeyi çelik gibi bükerek. "O yem dediğin kanyonda kimlerin boğulduğunu, o arkandaki ağababalarının isimlerini tek tek bu masaya dökeceksin."
Erdem Üsteğmen sorgu odasının kapısını arkadan kilitledi, ışığı düğmesinden kapatıp sadece masanın üzerindeki tek bir projektörü yakarak Gölge’nin yüzüne doğrulttu.
Yeniköy Kanyonu'nda gece biterken, karanlığın arkasındaki gerçek sirayeti ortaya çıkaracak amansız sorgu başlıyordu.
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Sorgu odasındaki ilk gergin dakikaların ardından Tabur Komunatlığı'ndan gelen istihbarat timleri Gölge’yi teslim almak üzere odaya girdi. Engin ile Erdem, üzerlerindeki barut ve çamur kokusundan arınmak için lojmana dönmeye karar verdiler.
Güneş kanyonun üzerine tam tepeden vururken, lojmanın mutfağından yükselen taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusu karakolun kasvetli havasını bir anda dağıtmıştı.
İkisi birden kapıdan içeri girdiğinde Beren’le göz göze geldik. Yüzlerindeki o yorgun ama "yine kazandık" ifadesi öyle belirgindi ki... Ancak hemen arkalarından karakolun kadın iletişim teğmeni Selin Teğmen’in, elinde pansuman çantasıyla içeri süzülmesi mutfaktaki havanın bir anda değişmesine yetti.
Selin Teğmen, gayet güler yüzlü ve işini yapmanın verdiği hevesle doğrudan Engin’e doğru adım attı. "Engin Yüzbaşım, boynunuzdaki sıyrık derin görünüyor. Hemen bir pansuman yapayım, mikrop kapmasın."
Elimi belime koyup elâ gözlerimi kıstım. Engin daha ne olduğunu anlamadan teğmenin uzattığı tentürdiyotlu pamuğa doğru bakarken, Beren de tezgâhın başından elindeki tahta kaşıkla Erdem’e doğru tehlikeli bir bakış fırlattı.
(Erdem'in Anlatımıyla)
Kanyondaki roketatarlardan, doçka mermilerinden ve Gölge’nin bıçağından kaçmak kolaydı... Ama Beren ile Dilan ablanın aynı anda çatılan kaşlarından kaçış olmadığını tecrübelerimle çok iyi biliyordum.
Selin Teğmen, "Erdem Üsteğmenim, sizin de omzunuza mermi sıyırmış, üniformanız yırtılmış. İsterseniz gömleğinizi çıkarın da bakayım," dediğinde mutfağın sıcaklığı bir anda elli dereceye çıktı sanki.
Engin abi hafifçe öksürerek bir adım geri çekildi. "Teğmenim... Gerek yok, sağ olun. Bizim pansumancılarımız evde zaten."
Beren elindeki tahta kaşığı masaya pat diye bıraktı. Yanakları kızarmış, kahverengi gözlerinden kıvılcımlar saçarak öne atıldı. "Evet Selin Teğmenciğim! Çok düşüncelisin ama Erdem Üsteğmeninin gömleğini kimin çıkaracağına, pansumanını kimin yapacağına biz karar veriyoruz genelde!"
Dilan abla da hemen yanına geçip kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde o meşhur, tatlı sert gülümsemesi vardı. "Sağ ol teğmenim, ordumuzun sağlık ekibi mükemmel ama bu ikisinin boyun ve omuz ağrılarıyla ilgilenmek uzmanlık alanımıza giriyor. Biz hallederiz."
Selin Teğmen ortamdaki yüksek gerilimi ve iki kadının gözlerindeki o koruyucu ateşi fark edince pansuman çantasını hızla kapattı. "Anlaşıldı komutanım... Ben... ben revirdeyim o zaman," diyerek adeta topuklayarak mutfaktan çıktı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Selin Teğmen’in çıkışıyla birlikte mutfakta iki saniyelik derin bir sessizlik oldu. Engin Yüzbaşı ile Erdem Üsteğmen, dağda koca bir terör timini dize getirmiş o heybetli komandolar, şimdi eşlerinin karşısında ne yapacağını bilemez halde duruyorlardı.
"Demek gömleğini çıkaracaktın Erdem Efendi?" dedi Beren, adımlarını Erdem’e doğru atarak. "Omzun sızlıyordu demek?"
Erdem ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Beren’im, valla ben bir şey demedim! Kız kendi geldi, 'gömlek' dedi, 'pansuman' dedi... Ben dağdan yeni indim, masumum!"
Engin Yüzbaşı ise durumu toparlamaya çalışarak Dilan’a yaklaştı. 1.88'lik boyuyla eğilip Dilan’ın beline sarılmak istedi ama Dilan hafifçe geriye çekilerek pamuğu ve baticonu eline aldı.
"Dur bakalım Yüzbaşı," dedi Dilan, hafif bir tebessümü bastırmaya çalışarak. "Önce boynundaki şu sıyrığın hesabını ver. Dağda roketlerden kaçarsınız, burada pansuman tepsisine takılırsınız!"
Dilan, Engin’in boynundaki sıyrığa tentürdiyotlu pamuğu birazcık sertçe bastırınca Engin dişlerini sıkarak hafifçe inledi. "Aahh! Güzelim, kanyondaki doçka mermisi bu kadar yakmadı canımı..."
"Yakacak tabii!" dedi Dilan, elâ gözleriyle Engin’in buz mavisi gözlerine bakarken. "Bir daha arkana bakmadan o kayalıklara fırlarsan daha çok yakacak. Biz burada meraktan ölelim, siz hanım teğmenlere pansuman sırası bekleyin!"
Erdem ise Beren’in elinden kurtulmak için mutfağın köşesindeki sandalye çekip oturdu. Beren, omuzundaki sıyrığa merhem sürerken parmaklarının inceliği ve şefkati, az önceki kıskanç atışmasının tam tersine sevgi doluydu.
"Bir daha bizi böyle korkutmayın," diye fısıldadı Beren, Erdem’in saçlarını okşayarak. "Kıskanırız da, kızarız da... Ama en çok korkarız."
Engin Yüzbaşı, Dilan’ın pansuman yapan elini kavrayıp avcunun içini öptü. Mutfak, az önceki çatışma ve tehlikenin ardından Pusat ailesinin o sıcak, neşeli ve sevgi dolu yuvasına yeniden dönmüştü. Çocukların salondan gelen neşeli bağrışmaları ve demlikteki çayın fıkırdamasıyla Yeniköy Karakolu’nda hayat yeniden huzurla akmaya başladı.
(Yazarın Anlatımıyla)
Mutfaktaki neşeli kahkahalar ve takılmalar devam ederken, lojmanın kapısı yavaşça çalındı. Küçük Erdem kapıya koşup açtığında, karşısında karakolun nöbetçi çavuşunu buldu. Çavuş, saygıyla selam verip elindeki mühürlü dosyayı Engin Yüzbaşı’ya uzattı.
"Komutanım, Gölge’nin üzerinden çıkan şifreli dijital materyaller çözüldü. Albayım bizzat bakmanızı emretti."
Engin Yüzbaşı, boynundaki yeni sarılmış sargıya dokunmadan dosyayı aldı. Masadaki neşeli hava bir anda yerini Pusat kardeşlerin o ciddiyetine bıraktı. Erdem Üsteğmen de çay bardağını bırakıp abisinin yanına yanaştı. Dilan ve Beren, sessizce çocukları salona doğru yönlendirip mutfak kapısını aralık bıraktılar.
(Engin'in Anlatımıyla)
Dosyayı açtığımda gözüme çarpan ilk şey, sınırın hemen ötesindeki Zahedan Dağları’nın uydu haritası oldu. Gölge’nin kanyona yaptığı bu saldırı, sadece bir intikam hamlesi değildi. Bizi Yeniköy Kanyonu’na kilitleyip, sınır hattındaki 3 numaralı gözetleme kulesini pasifize etmek istemişlerdi.
"Erdem," dedim haritayı masaya sererek. "Adamlardaki plana bak. Gölge kendisini yem olarak öne sürmüş. Bizi kanyonda oyalarken sınır ötesinden büyük bir mühimmat sevkiyatını geçirmeyi hedeflemişler."
Erdem buz mavisi gözlerini haritada gezdirdi. Dudaklarında o tehlikeli, gözü pek gülümseme yeniden belirdi. "Ama hesaba katmadıkları bir şey oldu komutanım. Yem dedikleri adam ellerinde kaldı, sevkiyatın güzergâhı da elimize geçti."
(Dilan'ın Anlatımıyla)
Haritaya bakarken ikisinin gözlerinde çakan o tanıdık ışığı gördüm. Yine yeni bir görevin, yine dondurucu dağların kokusu sinmişti mutfağa. Yanlarına yaklaştım, Engin’in omzuna elimi koydum.
"Gidiyorsunuz, değil mi?" diye sordum. Sesim sertti ama içimdeki o korku kıpırtısını gizleyemedim.
Engin elimi tutup dudaklarına götürdü. Yüzündeki o sert ifade, bana bakarken anında yumuşuyordu. "Tehlike kapımıza dayanmadan, biz onun kaynağını kurutmalıyız Dilan. Bu vatanın da, bu yuvanın da huzuru buna bağlı."
Beren de Erdem’in yanına durup elini sıktı. "Dikkatli olacaksınız. İkiniz de tam döneceksiniz buraya. Yoksa o yarım kalan pansumanların hesabını fena sorarım!"
Erdem gülerek Beren’in burnunu sıktı. "Emredersiniz komutanım! Pusat Timi nereye giderse gitsin, bu yuvaya her zaman zaferle döner."
Güneş kanyonun üzerinde yükselirken, Pusat kardeşler yeni görev için teçhizatlarını kuşanmak üzere hazırlanmaya başladılar. Yeniköy Kanyonu’ndaki fırtına dinmişti belki ama sınırın ötesindeki büyük hesaplaşmanın ilk adımları atılıyordu.
