8. bölüm / 24
Taç ve KılıçX
Bölümler 24Şu an: X
- 1 Tören1.804 kelime
- 2 Taç Şövalyesi2.050 kelime
- 3 Elveda Ronan2.736 kelime
- 4 Prens Adrian1.916 kelime
- 5 Kahvaltı Masası1.984 kelime
- 6 Prenses Ivy2.459 kelime
- 7 Anne2.537 kelime
- 8 X1.954 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Hainler2.277 kelime
- 10 Balo ve Dans3.322 kelime
- 11 Elma Sepeti2.947 kelime
- 12 Duyuruu250 kelime
- 13 Kırılan Hevesler ve Yolculuk2.895 kelime
- 14 Perdenin Arkası2.275 kelime
- 15 Taç Şövalyesi Roland3.136 kelime
- 16 İlk Devlet Toplantısı2.962 kelime
- 17 Mektup2.887 kelime
- 18 Rüya ve Kabus2.534 kelime
- 19 Soylu2.401 kelime
- 20 Sürpriz1.862 kelime
- 21 Şaşkın Şövalye1.743 kelime
- 22 Zariflik Günü3.952 kelime
- 23 Zariflik Günü 2942 kelime
- 24 Geçmiş ve Zarafet2.437 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ağabeyimi son birkaç gündür doğru düzgün görememiştim. Hatta bir anlığına aynı sarayda yaşadığımızı bile unutmuştum. O ya hep toplantılarda ya da çalışma odasına kendini kapatıyordu. Kahvaltılarda birkaç dakika görünüyor, daha sonra da kayboluyordu. Bu nedenle öğlen saatlerinde elimde hiçbir iş yokken onu ziyaret etmeye karar verdim.
Koridorlarda yürürken lacivert renkli elbisemin eteğimin kumaşı mermer zeminde hafifçe sürtünüyordu. Pencerelerden giren güneş ışığı duvarları altın sarısına boyamıştı.
Odasına vardığımda kapıyı iki kez çaldım. Cevap gelmediğinde kaşlarımı kaldırarak bir kez daha vurdum. Yine ses yoktu.
"Ağabey? " sessizlik. Kapıyı hafifçe araladım. "Odaya giriyorum..." dedikten sonra kapıyı açıp içeri girdiğimde odada kimse yoktu.
Yatağı düzeniydi, şöminenin içindeki ateş sönmüştü. Fakat çalışma masasının üstü her zamanki gibi dağınıktı. Meraklı tarafım hemen ortaya çıktı.
"Bir bakıp çıkacağım..." diye mırıldandım. Sonuçta sadece bakacaktım, hiçbir şeye dokunmamaya özen gösterecektim. Muhtemelen.
Masaya yaklaşırken gözüm halın bir dosyaya takıldı. Üzerine büyük harflerle yazılan bir başlık vardı.
KRALIN VASİYETİ
Durdum. "Vasiyet..." kalbim hızlandı. Babam gayet sağlıklıydı, neden böyle bir dosya hazırlamıştı ki?
Elimi uzattım,geri çektim. Tekrar uzatıp tekrardan çektim. Merakım ve mantığım arasında şiddetli bir savaşın sonunda nerakım galip geldi. Dosyayı açtıp ilk satırı okuyacakken:
"Ivy." Dondum kaldım. Yavaşça başımı çevirdiğimde ağabeyimi kapıda gördüm. Yüzünde alışık olduğum sıcak ifade yoktu, onun yerinde ciddiyet vardı.
Bense suçüstü yakalanmanın verdiği hisle dosyayı hızla elimden bırakıp masaya koydum.
"Şey..." Ağabeyim içeri girip kapıyı kapattı.
"Ne yaptığını açıklamak ister misin?"
"Okumuyordum ki."
"Dosya açık?"
"Kapalı olduğunu kontrol ediyordum."
"Ivy."
"Tamam, okuyordum. " derin bir nefes verdi. Masaya doğru yürüyüp dosyayı aldı ve çekmeceye koydu.
"Bu dosyalara dokunmaman gerekiyor."
"Bir şey yapmıyordum ki."
"Yapmak üzereydin."
"Merak ettim."
"Bu geçerli bir sebep değil," Dudaklarımı büzdüm. "Hayır."
"Ne hayırı?"
"O yüz ifadesi işe yaramaz."
"Ben hiçbir şey yapmadım. "
"Şu an yapıyorsun."
"Ne yapıyorum? "
"Beni suçlu hissettirmeye çalışıyorsun."
"Ben hiç böyle bir şey yapar mıyım?"Dediğimde ağabeyim gülmemek için dudaklarını ısırdı. İşte zayıf anını yakaladım. Saldırıya geçip bir adım yaklaştım ve ellerimi boynuna doladım.
"Ağabey..."
"Ivy."
"Canım ağabeyim."
"Hayır."
"En sevdiğim ağabeyim."
"Tek ağabeyin benim."
"Bu da seni kazanan yapıyor," Başını iki yana salladığında çenemi omzuna koydum. "Özür dilerim."
"Gerçekten mi? "
"Biraz."
"Biraz mı?"
"Yüzde yetmiş." Ağabeyim sonunda güldü. Zafer. Kollarını belime doladı.
"Bir gün başımı derde sokacaksın."
"Abartıyorsun."
"Geçen ay mutfaktan gizlice kaçıp şehir meydanına gittin."
"Teknik olarak yakalanmadım."
"Çünkü seni bulup geri getiren bendim."
"Detaylar." Başını omzuma yaslayıp iç çekti. Onu gerçekten özlemişim.
"Gerçekten bazen çok yorucusun."
"Güzel olduğum için affediliyorum."
"Kim dedi?"
"Ben."
"Tarafsız bir kaynak değil." Birlikte gülmeye başladık. Yüzündeki bütün gerginlik kayboldu. Ben de daha fazla soru sormamaya karar verdim. Her ne saklıyorsa, zamanı geldiğinde anlatacaktı. En azından buna inanmak istiyordum.
Bahçeye çıktığımda gün sakin ilerliyordu. Çiçekleri sulayıp sarayın arka kısmındaki yürüyüş yoluna ilerlemeye başladım.
İleride Alaric'i görünce kalbim tökezledi. Bu olay son zamanlarda sık sık olmaya başlamıştı. Alaric de beni fark edince birkaç saniye bakışlarımız birbirine takılı kaldı. Sonra ikimiz de aynı anda başka yöne baktık.
Harika.
Hiç garip değildi.
Kesinlikle.
Ben yürümeye devam ederken Tristan'ın konuşmaya başladığını duydum.
"Ooo..." duraksadım. Başımı çevirdiğimde Cedric ve Tristan birkaç metre ötede duruyordu. İkisi de sırıtarak yanımıza doğru geliyordu. Alaric aniden ciddileşti.
"Kesin sesinizi." Cedric kollarını bağladı.
"Biz bir şey demedik."
"Az önce dediniz."
"Hayır."
"Dediniz." Tristan gülmeye başladı.
"Alaric, dostum..."
"Hayır. "
"Daha konuşmaya başlamadım?"
"Ne söyleyeceğini biliyorum.
"Ben sadece prensesi görünce neden aniden düzgün durmaya başladığını soracaktım." Cedric hemen atıldı.
"Evet. Az önce duvara yaslanmıştın."
"Şimdi ise kılıç eğitim kitabındaki çizimlere benziyorsun." Kahkahamı zor tutuyordum. Alaric'in yüz ifadesi ise gittikçe kararıyordu.
"İkiniz de çok konuşuyorsunuz." Cedric sırıttı.
"Prensesim, bir şeyi fark ettiniz mi?"
"Neyi?"
"Baş Şövalyemiz sizi görünce insan gibi davranıyor."
"CEDRİC!"
"Bakın yine bağırıyor." Tristan kulağıma doğru eğildi.
"Normalde çok daha korkutucu." Dediğinde Tristan'a baktım.
"Teşekkür ederim, Tristan."
"Rica ederim. "
"Bu bir iltifat değildi. "
"Fark ettim. " Artık gülüyordum. Alaric ise çaresiz görünüyordu. Cedric bana baktı ve dramatik bir şekilde konuştu.
"Prensesim. "
"Efendim? "
"Eğer bir gün Baş Şövalyemiz sebepsizce camdan dışarı bakmaya başladıysa..." Tristan devam etti.
"Veya sizi gördüğü anda konuşmayı unutuyorsa..." Cedric devam etti.
"Ya da durduk yere saçını düzelttiyse..." Tristan devam etti.
"Veya size normalden daha fazla nazik davtanırsa..." ikisi bir ağızdan.
"Sebebini biliyoruz." Dedi. Cedric ek olarak,
"OOOOOOOO!" Diye çığlık attığında dudaklarımı birbirine bastırdım ve kafamı eğerek kızarmamı görmemelerini sağladım. Alaric ise gözlerini kapattı. Sanki sabırla mücadele ediyordu.
"Yemin ederim ki sizi başka bir göreve göndereceğim." Yalanlamamıştı. Cedric omuz silkti.
"Aşkı durduramazsın." Tristan ise bilgin gibi kafasını salladı.
"Gerçekten durduramaz."
"TRİSTAN." Diye bağırdığında kahkahamı durduramadım. Alaric bana baktığında yüzündeki ifade kısa süreliğine de olsa yumuşamıştı.
Alaric'in tehditlerine rağmen kimse durmamış, aksine devam etmişlerdi.
"Prensesim," dedi Cedric. "Baş Şövalyemiz size her baktığında yüzünün değiştiğini fark ettiniz mi?" Alaric derin bir nefes verdi.
"Bu konuşma burada bitecek."
"Hayır, hayır," dedi Tristan. "Şimdi çok ilginç bir noktaya geldik."
"Tristan."
"Efendim? "
"Sus."
"Emredersiniz," İki saniye sustuktan sonra bana baktı. "Ama gerçekten yüzü değişiyor." Bu sefer kahkaha attım. Cedric de destek verdi.
"Evet! Mesela bana bakıyor," dedikten sonra yüzünü korkunç bir hale getirdi. Kıkırdadım. Sonra eliyle beni işaret etti. "Sonra Ivy'e bakıyor," yüzüne sahte bir nezaket yerleştirdi. "Prensesim, umarım gününüz güzel geçiyordur." Dedi sesini kalınlaştırarak.
Kahkahamın sesi yükselirken Tristan iki büklüm olmuştu. Alaric gözlerini kapattı.
"Kılıç taliminde ikinizi de iki kat çalıştıracağım."
"Bakın, hemen konuyu değiştirmeye çalışıyor!" Dedi Cedric.
"Çünkü haklıyız." Dedi Tristan.
"Hayır, çünkü sinir bozucusunuz." Diye düzeltti Alaric.
Bir süre sonra konuşa konuşa bahçede yürümeye başladık. Uzun zamandır ilk kendimi bu kadar rahat ve huzurlu hissediyordum. Ne mektuplar vardı aklımda, ne sorumluluklar. Ne de saray kuralları. Sanki arkadaşlarım ile yürüyordum.
"Prensesim." Dedi Cedric.
"Efendim? "
"Ağaçlara tırmanmamanız gerekiyor."
"Neden?"
"Düşebilirsiniz."
"Sen de düşebilirsin."
"Ben şövalyeyim."
"Ben de prensesim."
"Bunun konuyla ilgisi yok."
"Tam olarak var." Tristan kahkaha attı.
"Haklı."
"Değil."
"Haklı."
"Değil." Cedric ve Tristan'ın saçma tartışması o kadar saçma bir noktaya geldi ki artık kimse ciddi değildi. Ben de değildim.
"Tamam, karar verdim." Cedric bana baktı.
"Neye?"
"Ebe sensin, Cedric." Cedric'in yüzü boşaldı.
"Ne?" Elimle eteğimi tutup hafifçe yukarı kaldırdım ve kahkahalar eşliğinde koşmaya başladım.
"IVY!" Arkamdan kahkahalar yükseldi. "YAKALAYIN ONU!" sarayın ortasında 4 yetişkin ebelemece oynuyordu. Cedric arkamdan koşarken kahkaha atıyordum. Tristan kollarını göğsünde birleştirmişti. Yargılayan ifadeyle bizi izliyordu.
"Bu çok saçma."
"Gel o zaman!" Diye bağırdı Cedric.
"Hayır."
"Cesaretin yok! "
"Var."
"Yok."
"Var."
"Yok."
Tristan beş saniye sonra koşmaya başladı.
"CEDRİC!" Kahkaha atmaktan nefes alamıyordum. Alaric bile sonunda pes etmişti. Artık yüzündeki gülümsemeyi saklamıyordu.
Bir noktada Cedric, Tristan'ı ebe yapmıştı. Tristan da beni kovalamaya başladı. Ben de çiçek tarlasının arasından geçerek bahçenin diğer tarafına koştum.
Arkamdan sesler geliyordu. Kahkahalar, şakalaşmalar, itirazlar... her şey çok gürültülü ve canlıydı.
Fakat... bir şey hissettim. Bir şey eksikti. Adımlarım yavaşladı ve gülümsemem kesildi. Elim boynuma gittiğinde hissettiğim boşluk, gözlerimin büyümesine neden oldu. Bunu kabul etmek istemedim. Tekrar ve tekrar kontrol ettiğimde boynum boştu, kolyem yoktu.
"Hayır..." diye fısıldadığımda yanıma ilk varan kişi Alaric oldu.
"Ivy?" Sesindeki ciddiyet beni daha da telaşlandırdı.
"Kolyem..." dedim hızla.
"Ne oldu?"
"Kolyem yok." Herkesin yüzü değişti. Cedric artık gülmüyordu, Tristan doğruldu. Alaric bana doğru bir adım daha yaklaştı.
"Kaybettin mi?" Başımı salladım.
"Birkaç dakika önce boynumdaydı."
"Dağılalım." Dedi Cedric. Tristan başını salladı.
"Bahçenin her tarafına bakacağız."
"Bulacağız." Dedi Alaric. Ben de aramay başladım. Çiçeklerin arasına, mermerlere, bankların altına baktım. Kalbim geçen her saniye daha hızlı çarpıyor, gözlerimin dolduğunu hissediyordum.
Lütfen, lütfen kaybolmuş olmasın. İlerleyen dakikalarda bir erkek sesi duydum.
"Sanırım bunu arıyordunuz?" Hepimiz ona baktık. Bize doğru yürümeye başladı. Uzun ve genç birisiydi. Elindeyse kolyem vardı. Gözlerim büyüdü ve adama doğru birkaç adım attım. Adam da gülümsedi. "Bunu mu arıyordunuz, güzel prenses?"
İltifatı tam olarak algıladığımı bile sanmıyordum. Hızla kafamı salladım. "Evet." Adam birkaç adım daha yaklaştı.
"Bahçenin diğer tarafında buldum." Gerçekten rahatladığımı hissettim. Neredeyse ağlayacaktım.
"Çok teşekkür ederim. "
"Asıl ben teşekkür ederim."
"Kolyeyi bana verir misiniz, lütfen?"
"Elbette. İzin verir misiniz?" Başımı salladığımda adam arkama geçti, önce serbest bıraktığım saçlarımı omzumdan sarkıttı, ardından yavaş bir hareketle kolyemi taktı. Ardından tekrar saçlarımı arkama aldı.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Gözlerim Alaric'e kaydı. Kaşları hafifçe çatılmış, çenesi gerilmişti. Rahatsız olduğu her halinden belliydi. Cedric ve Tristan'da Alaric'in tepkisini fark etmiş olacaklardı ki ikisi birbirine bakıp kıkırdadı.
"Tek kelime bile etmeyin." Diye uyardı Alaric. Bu onları daha çok eğlendirdi.
"Bir şey demedik... henüz." Dedi Cedric. Alaric'in sabrı tükeniyor gibiydi. Cedric yanımdaki adama baktığında ciddileşti. Yanımdaki adam da Cedric'e baktı. İkisinin aralarında tuhaf bir sessizlik geçti.
Sanki birbirlerini tanıyor gibiydiler, ya da ikisi de birbirlerini sevmemiştiler. Yabancı adamın gözlerinde hafif bir parlama geçerken Cedric'in çenesi gerildi. İçimde gerçekten tuhaf bir his oluştu.
Gözlerimi yabancı adamda bir süre gezdirerek kim olduğunu anlamaya çalıştım. Bir dakika... bu yüzü tanıyordum. Hem de oldukça iyi. Gözlerim biraz büyüdü.
"Lucien?" Dudakları yukarıya kıvrıldı.
"Sonunda hatırladınız." Cedric'in kaşlarını çattığını fark etmemiş gibi Lucien ile konuşmayı sürdürdüm.
"Ne arıyorsun burada?" Sesim katı değil, aksine samimiydi. Lucien de bunu anlamış gibi dramatikleşti.
"Çok kırıcı bir soru." Dedi ellerini kalbine götürerek kıkırdadım ve ciddileştim.
"Ciddiyim?"
"Ben de yardım vakfının bir üyesiyim. Krallıklar arası toplantılar için birkaç gün burada kalacağım."
"Neden kimse bunu bana söylemedi?"
"Belki sürpriz olsun istemişlerdir."
"Bundan hiç hoşlanmadım."
"Ben hoşlandım." Dediğinde kıkırdadım. Lucien ise güldüğümü görünce otuz iki diş sırıttı.
"İşte şimdi daha iyi." Dediğinde Tristan'ın fısıltısını duydum.
"Bu adam çok rahat." Cedric aynı ses tonuyla cevap verdi.
"Fazlasıyla." Lucien ise tamamen onları görmezden geliyor, sanki bahçede tek ikimiz varmışız gibi davranıyordu.
"Bu arada." Dedi Lucien.
"Hm?"
"Kolyeniz çok güzel." Elim boynuma gitti, zümrüt taşını hafifçe sıktım.
"Teşekkür ederim."
"Sizin için önemi büyük galiba?"
"Öyle." Ağzımı aradığını fark etmemiş gibi yapacağım. Lucien birkaç saniye ciddileştikten sonra tekrar gülümsedi.
"Bulduğuma sevindim."
"Ben de." Sessizliğin ardından kolunu bana uzattı.
"Öyleyse..." kaşımı yukarı kaldırdım.
"Öyleyse ne?"
"Yürüyelim mi?"
"...Şu an mı?"
"Evet. Yürüyüşler insanların kaybettikleri eşyanın ardından sakinleşmesine yardımcı olur."
"Bu kuralı siz mi uydurdunuz?" Dedim gülümseyerek.
"Belki."
"Kesin siz uydurdunuz."
"İşe yarıyor ama." Kıkırdasım ve uzattığı koluna baktım. Bir yandan reddetmek kabaca olacaktı, bir yandan da... üç çüft gözün üzerimde olduğunu hissediyordum. Özellikle Alaric'in. İç çektim ve uzattığı koluna girdim. Birkaç adım attıktan sonra arkamda okuşan sessizlik komiğime gelince arkama baktım.
Cedric'in ağzı açık kalmıştı, Tristan ise dirseğiyle onu dürtüyordu. Alaric ise... hiç mutlu gözükmüyordu. Dudaklarımı büzdüm ve önüme döndüm.
Lucien ile konuşmak gerçekten kolaydı. Sanki uzun süredir arkadaş gibiydik.
"Bu arada." Dedi Lucien.
"Hm?"
"Gülünce daha mutlu görünüyorsunuz."
"Bu oldukça mantıklı bir cümle. "
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü son zamanlarda sizi düşünceli görüyorum. Vakfa geldiğiniz günlerde bile bazen çok uzaklara dalıyorsunuz. Ama şu an farklısınız." Bu kez cevap veremedim, çünkü haklıydı. Son haftalarda pek çok şey olmuştu.. hislerim de karmakarışıktı. Başımı Lucien'e çevirdiğimde onun zaten beni izlediğini gördüm.
Hafifçe gülümsedim.
"Teşekkür ederim." Bahçenin diğer ucunda bizi izleyen üç şövalyeden habersizmiş gibi yürümeye devam ettik. Gerçi zaten onların bakışlarını hissetmemek imkansızdı, özellikle de Alaric'in.
Lucien ile konuşurken zamanın nasıl geçtiğini gerçekten de fark etmemiştim. Bir konudan diğerine atlıyorduk. En çok sevdiğim konu ise kitaplar oldu. Kitaplar hakkında konuşurken heyecanımı fark etmişti. Bir noktada kahkahalarımız bahçenin taş duvarında yankılanmaya başladı. Ta ki Güneş'in batmakta olduğunu görene kadar.
Durup gökyüzüne baktım. Turuncu renk ufku boyuyordu. Gözlerim büyüdü.
"Bir dakika..."
"Ne oldu?"
"Akşam olmuş!"
"Olmuş." Dedi umursamaz bir tavırla.
"Lucien!"
"Nedir?"
"Saatlerdir konuşuyoruz."
"Farkındayım."
"Ve bana söylemedin mi?"
"Keyifli bir sohbetin bölünmesini istemedim."
"İyi bir savunma değil."
"Bence gayet iyi bir savunma." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırınca Lucien sırıttı.
"Yarın görüşürüz, sanırım."
"Sanırım."
"Hem zaten... Baş Şövalyemiz biraz daha bakarsa düelloya çağıracak gibi duruyor." Dedi arkama bakarak. Kahkaha attım.
"Abartıyorsun. "
"Hiç sanmıyorum." Lucien'in baktığı yere bakınca Alaric'in bakışlarını gördüm, galiba Lucien haklıydı.
Biraz.
Belki.
Alaric ile gözlerimiz kesiştiğinde suç işlemiş gibi ellerimi yukarı kaldırdım ve Lucien'e baktım.
"İyi geceler, Lucien. "
"Size de, prensesim."
Eteğimi tutup hafifçe yukarı kaldırdım ve yürüyerek saraya girdim. Odama vardığımda açık renkli geceliğimi giydim ve saçlarımı taradım. Yatağa girmeden önce kolyemi çıkartıp takı kutusuna geri yerleştirmek üzereydim ki, zümrüt taşının arkasında bir harf gördüm.
Hayır, bu bir sembol olmalıydı. Kaşlarımı çattım. Keskin çizgilerden oluşan bir işaret...
X
Sembol oldukça eski görünüyordu. Neydi bu X?
Bölüm etkileşimi
