19. bölüm · Taç ve Kılıç
Soylu
(Dikkat dikkat, bu bölümde ölüm, şiddet, kan ve hakaret içeriği vardır. Hassas olanların okumamasını tavsiye ederim. Herhangi bir tetikleyici durumunda sorumluluk kabul etmiyorum.
Ayrica sizi Cedric ve Tristan ile tanıştırmak isterim. Eğer isterseniz diğer bölümde Celeste ve Alexander'ın temsilini koyabilirim.)
Babam çayından bir yudum aldıktan sonra Alaric'e baktı.
"Alaric, oğlum. Ivy hâlâ sizi yoruyor mu?"
"Hayır Majesteleri." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.
"Bu bir yalan." Babam gülerek arkasına yaslandı.
"Ben de öyle düşünmüştüm," babam Alaric'in cevabından pek memnun olmamış gibi Cedric'e baktı. "Oğlum?"
"Majesteleri?"
"Ivy seni çok yoruyorsa haber ver." Cedric gülümsedi.
"Bunu neden bana soruyorsunuz?"
"Çünkü Alaric görevinden şikayet etmez, Tristan da eğlenir. Sen biraz daha akıllısın." Cedric kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırırken hemen itiraz ettim.
"Bu hiç adil değil." Babam beni göz ardı ederek bu kez Tristan'a baktı.
"Oğlum."
"Evet, Majesteleri?"
"Annen ve baban seni merak etmiyor mu?" Tristan bir anlığına duraksadı.
"Ediyorlardır."
"O hâlde en kısa vakitte onları ziyaret et. Saray kaçmıyor." Babam, şövalyelerime 'sizleri çocuğum olarak görüyorum' demeden belli etmişti. Keyifle sırıttığımda babam, bakışlarını ağabeyime çevirdi.
"Sen de sessizsin bugün. Hayrola?" Ağabeyim bir an duraksayıp elindeki fincanı masaya bıraktı. Bir şey söylemeye çalışıyordu ama nasıl diyecegini bilmiyordu. Tek kaşımı yukarı kaldırdım.
"Bir suç mu işledin?"
"Hayır." Babam gülümseyerek aramıza girdi.
"Söyle bakalım." Ağabeyim derin bir nefes alıp doğruldu.
"Baba, eğer onay verirseniz... Prenses Celeste ile evlenmek istiyorum." Birkaç saniye sessizlik olduğunda ağabeyimi rahatlatmak için sessizliği ben bozdum.
"Nihayet." Babam başını iki yana salladı, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Ağabeyim neredeyse gözlerini bile kırpmadan babama bakıyordu.
"Onu seviyor musun?" Babamın sorusuna ağabeyim hiç düşünmeden cevap verdi.
"Evet."
"Onunla yaşlanmak istiyor musun?"
"Seni mutlu ediyor mu?"
"Dünyadaki herkesten daha fazla."
"O hâlde neden karşı çıkayım?" Ağabeyimin omuzlarından görünmez bir yük kalktı.
"Elbette var." Masada sessizlik oluştuğunda gözlerimi kırpıp çayıma baktım.
"Ivy kim ki zaten." Dediğimde ağabeyimin yüzü dondu.
"Ne?"
"Bir önemi yok."
"Ivy."
"Devam edin. Ben zaten dünyadaki herkes kategorisindeyim." Tristan gülmemek için başını çevirdiğinde Cedric'in omuzları şiddetli bir şekilde sallanıyordu.
"Prensesim..." diyen Alaric'in sesindeki gülümsemeyi fark ettim.
"Hayır, sorun değil. Ben alışığım." Ağabeyim yüzünü elleriyle kapattı.
"Ben öyle demek istemedim."
"Dünyadaki herkes, oldukça büyük bir grup."
"Ivy."
"Evet, ağabey?"
"Sen ne demek istediğimi gayet iyi anladın." Elimi gözüme atıp gözyaşımı siliyormuş gibi yaptım.
"Yirmi dört yıldır kardeşinim, yirmi dört yıldır. Celeste ile tanışalı kaç yıl oldu?" Ağabeyim şimdiden pişman görünüyordu.
"Ivy..."
"Hayır, gerçekten merak ettim. Kaç yıl oldu?"
"Beş." Başımı sallayıp uzaklara baktım, sanki çok acı çekiyormuş gibi.
"Demek beş yıllık biri için dünyadaki herkes kısmına girdim. Ayıp. Gerçekten çok ayıp."
"Ya Ivy."
"Bunu kimse düşmanına yapmaz."
"Öyle demek istemedim."
"Hayır, açıklama yapmayın. Canım daha fazla yanmasın. Yirmi dört yıl boyunca sizin nelrr yaptım ben. Hastalandığınızda başınızda bekledim, canınız sıkıldığında sohbet ettim, çocukken düştüğünüzde ağlamayın diye yanınızda olup dalga geçtim. Bir tavuğun peşinden koşup gölete düştüğünüzü de kimseye anlatmadım."
"Artık şimdi herkes biliyor." Diye homurdandı.
"Ama benden duymadılar," Tristan artık açık açık gülerken yeniden gözlerimi siler gibi yaptım.
"Yazıklar olsun," Bir hizmetkâr masaya tatlı bırakıp gitti. Kendi tabağıma bakıp dertli dertli iç çektim. "Ağabeyim isterse ilk dilimi Celeste'ye verebilir." Ağabeyim omuzlarını düşürdü.
"Ivy..." dedi yalvarırcasına. Ben de omuz silktim.
"Sonuçta ben dünyadaki herkesim." Babam kıkırdadıktan sonra konunun kapanması adına ağabeyime dönüp konuştu.
"Düğün tarihiniz ne zaman?"
"En kısa sürede." Gülümsedim.
"Harika. Dünyadaki herkes adına çok sevindim." Ağabeyim sonunda pes etti.
"Tamam. Celeste'den sonra en çok seni seviyorum."
"İkinci olmak da güzel." Ağabeyim birkaç saniye boyunca bana bakıp gözlerini kıstı. O bakışı tanıyordum, bu hiç iyiye işaret değildi.
"Bana diyene bak. Hâlâ hayatında kimse yok. Tam 10 yıl oldu. 10 yılda insan krallık kurar. Üstelik hatırladığım kadarıylason hoşlandığın kişi..."
"Bitirmeyin o cümleyi."
"Roland'dı."
"Bitirmeyin demiştim!" Babam gülerken ellerimle yüzümü kapattım. "Bu aile beni hiç sevmiyor."
"Seviyoruz seni, küçük. O yüzden endişeleniyoruz."
"Hiç gerek yok."
"24 yaşındasın."
"Çok gencim."
"Celeste 25 yaşında." Konuyu bir şekilde kapatıp başka bir şey hakkında konuştuk. Ağabeyim bir şeyleri yeni hatırlamış gibi bana baktı.
"Bu arada ilginç bir dedikodu duydum."
"Öyle mi? Ne hakkında?"
"Gece vakti saray koridorunda yürüyen insanlar hakkında." Tristan'ın gözleri büyüdüğünde Cedric gözlerini ağabeyime çevirdi.
"Sarayda çok insan yaşıyor."
"Haklısın. Ama genellikle Baş Şövalyelerle birlikte güneşi karşılamıyorlar." Babam anlamamıştı. Tek kaşını yukarı kaldırdı.
"Ne olmuş ki? Konuşmuşlar işte," Cedric dışında herkes babamı onayladı. Babam birkaç saniye düşündü. "Ben hâlâ neyi kaçırdığımı anlamadım." Arkama yaslandım.
"O prenses her kimse, onun özel hayatına girmek bize yakışmaz." Tristan öksürdü, Cedric bakışlarını yere çevirdi. Alaric ise çimenlere bakıyordu.
"Haklısınız prensesim." Dedi Tristan. Sesinde bastırılmaya çalışan bir kahkaha vardı.
"Teşekkür ederim." Ağabeyim bana bakıyordu, pes etmeye niyeti yok gibiydi.
"Katılıyorum. Son derece özel bir konu."
"Kesinlikle."
"Özellikle de birlikte sabahlamışlarsa." Başımı yana eğdim.
"Ağabey?"
"Ivy?"
"Merak ediyorum. "
"Neyi?"
"Celeste'yi özlediniz mi?" Ağabeyim kaşlarını çattı.
"Bu nereden çıktı?" Omuz silktim.
"Şey düşündüm de... Siz evlenmek üzeresiniz."
"Evet?"
"Ama sizin için hiç böyle dedikodular duymadım. Madem birlikte güneşi karşılamak bu kadar dikkat çekici bir şey, sizin Celeste ile en az birkaç kez yapmış olmanız gerekirdi." Tristan kahkha atarken Cedric gülümsedi. Alaric ise yeni bir çiçek keşfetmiş gibi laleleri inceliyordu.
"Ivy."
"Efendim ağabey?"
"Konuyu değiştirmeye çalıştığını biliyorum. "
"Hayır, ben sadece mantık yürütüyordum." Ağabeyim gözlerini kıstı.
"Yani senin için birlikte güneşi karşılamak normal?" Çay fincanını elimde çevirdim.
"Kime göre neye göre? Çok yönlü bir soru."
"Açıkla."
"Memnuniyetle. Örneğin iki yakın arkadaş gün doğumuna kadar sohbet etmişse normal. İki kardeş sohbet etmişse normal. İki şövalye nöbet sırasında konuşmuşsa normal. İki insan konuşmuşsa normal. "
"Küçük."
"Prens Tavuk."
"Soruyu bilerek cevaplamıyorsun."
"Tam tersine, oldukça detaylı cevaplıyorum."
"Peki. O zaman şöyle sorayım. Bir prenses ile baş şövalyenin birlikte güneşi karşılamaları normal mi?" Omuz silktim.
"Baş şövalyenin kim olduğuna bağlı." Tristan ikinci kahkahasını atarken babamın omuzları titriyordu.
"Ya bu prensesin adı Ivy ise?"
"Adaş olduğumuz bir prenses ile tanışmaktan memnuniyet duyarım." Ağabeyim gözlerini kapattı.
"Ivy."
"Ne?"
"Sen o prenses değil misin? "
"Bilmiyorum."
"Nasıl bilmiyorsun?" Omuz silktim.
"Kendisiyle henüz tanışmadım." Tristan kahkahalarla aramıza girdi.
"Prensesim, saraydaki herkes sizden bahsediyor."
"Ne kadar üzücü. Dedikodu kötü bir alışkanlık." Ağabeyim sabrını korumaya çalışıyordu.
"Ivy!"
"Ağabey?"
"Konuşulan kişi sensin."
"Bu yalnızca bir iddia."
"Seni görmüşler."
"Görgü tanıkları yanılabilir."
"Birden fazla kişi görmüş."
"Toplu yanılgı." Babam gülerek aramıza girdi.
"Kızım, neden bu kadar uğraşıyorsun?" Fincanımı kaldırıp hafifçe gülümsedim.
"Çünkü suçlandığım prensesi tanımıyorum." Çayı içip masama bıraktım. Ağabeyim hâlâ pes etmemişti.
"Şunu merak ediyorum. Bir şövalyenin pelerinini çıkartıp bir prensese vermesi hakkında ne düşünüyorsunuz?" Masadaki herkes sustu. Bu kez Tristan bile konuşmadı. Cedric bana baktı, Alaric ise bulutları inceliyordu.
"Havanın soğuk olduğunu düşünüyorum." Ağabeyim iç çekti.
"Ivy, bu bir cevap değil."
"Aksine, oldukça mantıklı bir cevap."
"Nasıl yani?"
"Birisi üşüyorsa ve diğer kişi ona pelerinini veriyorsa... havanın soğuk olduğu sonucuna varabiliriz."
"Peki. Diyelim ki şövalye pelerinini verdi ve prenses de sabah olunca pelerini kendi elleriyle şövalyeye geri taktı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz Prenses Ivy?"
"O şövalyenin pelerin takmayı unuttuğunu düşünüyorum." Tristan kahkaha atmaktan nefessiz kalırken Alaric başını eğerek gülümsemesini saklamaya çalışıyordu. Ben de o an dayanamayıp kahkaha attım.
"Tamam, kabul ediyorum." Ağabeyim srkasına yaslanıp sırıttı.
"Nihayet."
"Darısı Prenses Celeste ile Prens Alexander'ın başına." Tristan'ın ağzı açılırken keyifle tatlımdan yemeye başladım. Ağabeyim kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Ne demek istediğim çok açık. Madem birlikte güneşi karşılamak bu kadar romantik bir olay," çayımdan bir yudum aldım. "Umarım siz de bir gün başarırsınız."
"Ivy!"
"Ne var?"
"Ben evlenmek üzereyim."
"Farkındayım."
"O vakit?"
"İşte bu yüzden beklentilerim yüksek. Hem merak etmeyin, bir gün güneşi karşılarsanız... özel hayatınıza saygı göstereceğim."
"Bir gün sen de Alaric ile evlenince o zaman görüşeceğiz." Tristan dondu, Cedric'in de gözleri büyüdü. Babamın tek kaşı yukarı kalktı, ben ise elimdeki fincanla öylece kaldım.
"Affedersiniz?"
"Duydun."
"Yani şu an beni bir baş şövalyeyle mi evlendirdiniz?"
"Ben hiçbir şey yapmadım. "
"Az önce yaptınız."
"Hayır. Hem ne fark eder? Bütün saray zaten bunu konuşuyor." Elerimle yüzümü kapattım.
"Baba."
"Efendim kızım?"
"Beni evlatlıktan reddeder misiniz?" Herkes gülüştüğünde yanağımın ısındığını hissettim ve Alaric dışında her şeye bakmaya başladım.
Bir süre daha sohbet ettik. Ağabeyimin yüzündeki o zafer ifadesi uzun bir süre kaybolmadı, ben de ona uzun bir süre bakmadım. Bu sayede sinirlenmem mümkün olmuyordu. İşte prenses aklının çözümü. Sonunda babam ayağa kalktı.
"Benim toplantım var, siz de dağılabilirsiniz." Sonra hepimiz dağıldık. Utanç tablosu olan o sohbet hâlâ aklımın kenarlarındaydı. Bu yüzden özellikle Baş Şövalyeye bakmıyordum. Odama yaklaşmışken bir hizmetkâr önümü kesti.
"Prensesim, sizi görmek isteyen bir soylu geldi." Dedi aceleyle.
"Kim?"
"Noah." Onu tanıyordum ve sevdiğimi pek söyleyemezdim. Kendisi daha önce halka zulmetmiş, vergi kaçakçılığı yapmıştı. Ve canına susamış olmalıydı ki saraya kendi ayaklarıyla gelmişti.
"Neden gelmiş?"
"Sizinle görüşmek istediğini söyledi." Omzumun üstünden şövalyelerime baktım.
"Bir bakalım."
Noah, misafir odasında bekliyordu ve beni görünce hemen ayağa kalktı, eğilmedi. Bu bile yeterliydi. Yüzündeki ifade kibirliydi, öfkeliydi.
"Sizi dinliyorum." Noah, öfkeli bir şekilde güldü.
"Bir çocuğa devlet yönettirirsen sonuç bu. Kralın aklını nasıl çeldiniz bilmiyorum. Belki de halk seni sandığın gibi sevmiyordur. Halk senin fahişe olduğunu düşünüyor. Sen sadece şımarık bir prensessin. Bu aile krallığı uçuruma sürüklüyor. Belki de sizin öldüğünüz gün halk bayram verir? Çünkü yaşamayı hak etmiyorsun."
Cedric, çenesini öyle sıkıca sıkıyordu ki dişlerinin kırılacağını düşündüm. Tristan'ın yüzündeki gülümseme çoktan sönmüştü. Alaric'in her iki eli de yumruk olmuştu. Ben ise başımı hafifçe yana eğerek Noah'ın konuşmasını dinlemeye devam ettim.
"Yarın tahta geçersen ortada krallık kalmaz. Hiçbir şeyi hak etmiyorsun. Bu unvanı, saygıyı, ailenin sana karşı duyduğu sevgiyi hak etmiyorsun! Baban olmasaydı kimse seni ciddiye almazdı, ağabeyin olmasaydı kimse seni saygıyla anmazdı. Sadece şanslı bir çocuksun. X krallığı senin sonunu getirecek. Belki o zaman Prens Adrian ile evlenerek ilk kez bir işe yararsın."
Alaric arkamdan çekilip öne doğru bir adım atınca, Noah gözlerini Alaric'e çevirdi.
"Ne oldu Baş Şövalye? Gerçekler acı mı-" cümlesini tamamlayamadı çünkü Alaric, Noah'ın yüzüne öyle sert bir yumruk attı ki adam yere düştü. Salondaki herkes işe beraber ben de şok oldum çünkü Alaric, kolay kolay duygularını belli etmezdi.
"Bir kelime daha," diye bağırdı. "Prenses hakkında bir kelime daha edersen..." Adam geriye doğru sürünürken gözleri büyüdü. Alaric, kınından kılıcını çıkarıp Noah'a doğru yürüyordu.
"Durun." Dediğimde Alaric durdu ama kılıcını indirmedi. Yerdeki adamın gözlerine bakıp konuşmaya başladım.
"Bana hakaret ettiniz, bunu kabul edebilirim. Ama babama, ağabeyime ve krallığa hakaret etmenize katlanamam. Ayrıca Baş Şövalyemi kılıç çekecek kadar sinirlendirdiniz." Tom beni görmezden gelerek Alaric'e baktı.
"Demek hâlâ prensesin arkasına saklanıyorsunuz." Dediğinde herkes bana döndü. Ben ise Noah'ın gözlerine bakmaya devam ediyordum. Gözlerimi ondan ayırmadan kafamı bir kez hafifçe salladım. Alaric bunun ne anlama geldiğini anlayıp kılıcını Noah'ın boynuna geçirdi.
Noah'ın kafası bedeninden ayrıldığında ortlık kan fölüne dönmüştü. Gözlerimi tavana çevidiğimde iç çektim.
Ağabeyimin odasına vardığımda kapıyı çalmadan içeri gidim. Ağabeyim odasındaki pencereden dışarı bakıyordu. Kaşlarını yukarı kaldırdı.
"Ivy?" Hiçbir şey demeden ağabeyime sarıldım. O da hiçbir şey söylemeden bana sarıldı. Yüzümü ağabeyimin omzuna gömdüm, gözlerim dolmuştu. İlk idam emrini vermiştim. Ağabeyim saçlarımı okşadı.
"Ne oldu?"
"Az önce Noah'ı öldürttüm. Yanlış bir karar olduğunu düşünmüyorum."
"Ben de öyle."
"Ama bu ilkti. İnsanlar kitaplarda daha rahat yapıyordu, böyle olmaması gerekiyordu. Neden böyle hissediyorum?"
"İyi hissetmemen gerekiyor zaten, Ivy."
"Ne?"
"İnsanlar bunu hep yanlış anlatıyor. Sanki güçlü hükümdarlar ve insanlar ölüm emri verdiği zaman hiçbir şey hissetmeden hayatlarına devam ediyorlarmış gibi, öyle değil mi?"
Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı salladım. Ağabeyim hafif bir kahkaha attı.
"Hayır, öyle değil işte. Okuduğun kitaplardaki o ölüm emri veren kişiler yaşasaydı tam olarak senin hissettiğin şeyleri hissederdi." Kaşlarımı çattım.
"Kendimi kötü birisi gibi hissediyorum. "
"Biliyorum."
"Canım yanıyor."
"Biliyorum."
"Sanki mideme taş oturmuş gibi." Ağabeyim başını salladı.
"Çünkü bir insanın hayatından bahsediyoruz." Gözlerim yere kaydı.
"Ama onu ben öldürmedim."
"Hayır."
"Yine de öldü."
"Hayır, Ivy. Noah bugün ölmedi." Başımı kaldırdım.
"Ne demek istiyorsun?"
"Noah yıllar önce kendini öldürmeye başlamıştı zaten. Kendini halktan üstün görüp eziyet çektirdiğinde, hukuk kurallarına boyun eğmediği vakit kendini öldürmüştü. Bugün olan şey sadece son sayfaydı."
"Yine de emri ben verdim."
"Evet. Ama hak ettiği değeri aldı sonuçta, değil mi? O yüzden artık üzülmeyi bırakmalısın, Ivy." Gülümseyerek ona baktım.
"24 yaşındayım."
"Evet."
"Yetişkin bir prensesim."
"Biliyorum."
"Devlet işlerine karışıyorum."
"Farkındayım."
"Ve sen hâlâ beni çocuk gibi eselli ediyorsun."
"Çünkü sen hâlâ küçüksün." Kıkırdayarak kafamı salladım.
"İyi ki benim ağabeyimsin."
"Sen de iyi ki benim kardeşimsin." Gözlerimi devirdim.
"Hayır."
"Ne?"
"Duygusal konuşma yapma sırası bende," Ağabeyim güldüğünde ben de ona katıldım. "Seni seviyorum." Birkaç saniyeliğine sustu çünkü bunu pek söylemezdim. Sırıttı.
"Ben de seni seviyorum, küçük."
"Şimdi sarılmaya devam edeceğim."
"Tamam."
"Ve bunun hakkında hiçbir şey söylemeyeceksin."
"Tamam."
"Ve birilerine anlatırsan..." kaşları yukarı kalktı.
"Ne yaparsın?"
"Baş Şövalyeme şikayet ederim." Ağabeyim sırıttı.
"Senin şövalyen mi?" Gözlerim büyüdü.
"Yanlış ifade."
"Hayır."
"Evet."
"Hayır." Elimle yüzümü kapattım.
"Bugün neden herkes söylediğim her şeyi bana karşı kullanıyor?" Kahkaha attı.
"Çünkü çok fazla malzeme veriyorsun."
"Ben duygusal bir an yaşamaya çalışıyorum."
"Ben de tam olarak bunu engelliyorum."
"Babam haklıymış." Dedim iç çekerek.
"Hangi konuda?"
"Bazen çok sinir bozucusun." Gururla başını salladı.
"Büyük ağabeylik kurallarından biri." Yüzümü buruşturdum.
"Yine de şikayet edeceğim." Sırıtışı büyüdü, gözlerinden eğlendiğini anlıyordum.
"Baş şövalyeme."
"Git et." Kapıya doğru yürümeye başladım.
"Edeceğim."
"Ne diyeceksin?" Kapının kolunu tutup sahte bir kızgınlıkla ağabeyime baktım.
"Ağabeyim beni üzüyor."
"Sonra?"
"Sonrasını bilmiyorum."
"Planın bu kadar mı?"
"Evet."
"Korkunç bir plan."
"Baş şövalyem çözer."
"Yine 'baş şövalyem' dedin." Gözlerimi devirdim.
"Çünkü saraydaki tek baş şövalye o."
"Tabii."
"Gerçekten."
"Bunu yemedim. Bak boğazımda bir yerde kaldı." Dedikten sonra boğazını temizledi. Kapıyı açtım ama çıkmak yerine omzumun üstünden ona baktım.
"Hem..." kaşlarını yukarı kaldırdı.
"Ne?"
"Sonuçta ikimiz de dünyadaki herkes kategorisindeyiz." Ağabeyimin yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti.
"Ivy."
"Ağabey?"
"Çık odamdan."
"Ama haklıyım."
"Çık!"
"Dünyadaki herkes grubu üyesi olarak fikrimi belirtme hakkım var." Masaya doğru hızlıca yönelip eline ilk gelen şeyi bana attığında kahkaha atarak kendimi odanın dışına attım. Kapıyı kapatmadan önce son kez seslendim.
"Celeste'ye selam söyle!"
"IVY!"
Kapıyı çarparak kapattıktan sonra kahkaha attım.
"Aptal ağabeyim ya..." diye mırıldandım. 26 yaşındaki bir prensin kardeşi tarafından bu kadar kolay alt edilmesi gerçekten üzücüydü. Yüzümdeki gülümseme kaybolmadan köşeyi döndüğüm gibi durdum. Şövalyelerimin üçü de ordaydı.
Cedric duvara sırtını yaslamıştı, Tristan ellerini arkasında birleşmişti, Alaric ise her zamanki gibi dimdik duruyordu. Fakat üçünün de ortak bir özelliği vardı, endişeli görünüyorlardı.
"Neden böyle bakıyorsunuz?" Kimse bir süre cevap vermedi. Kaşımı yukarı kaldırınca Tristan konuşmaya başladı.
"Prensesim... iyi misiniz?"
"Siz gerçekten kapının önünde beni mi bekliyordunuz?" Cedric başını salladı.
"Bir soylunun kafası uçtu, ilk kez bir idam emrini verdiniz, sonra prensin odasına gittiniz. İşte bu yüzden bekliyorduk." Bakışlarım yumuşadı, hafifçe gülümsedim.
"İyiyim." Tristan'ın yüzündeki ifade hiç değişmedi.
"Gerçekten mi? "
"Hayır. Ama olacağım. Hem ağabeyimle konuştum."
"Ve?" Diye sordu Cedric. Yüzümdeki sırıtış geri döndü.
"Ve kendisini baş şövalyeme şikayet edeceğimi söyledim." Tristan'ın yüzü aydınlandı, Cedric gözlerini kapattı. Alaric ile birkaç saniye bakıştık.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Neden?"
"Sinir bozucuydu." Tristan ile beraber gülmeye başladık. Beni beklemişlerdi. Hiçbir emir almadan, hiçbir zorunluluk olmadan. Sadece merak ettikleri için. Tuhaf bir sıcaklık hissettim.
"Teşekkür ederim." Dedim sessizce.
