17. bölüm · Taç ve Kılıç

Mektup

Ecrin

Önümde duran krallığın haritasına tekrardan dalmış olarak buldum kendimi. Kuzey sınırı konusu, o toplantıdan sonra aklımın bir yerlerini kemirip duruyordu. Toplantıda tartışılan iki seçenek de canımı sıkmıştı.

Ya asker gönderecektik ve hazine gereğinden fazla yük altına girecekti ya da hiçbir şey yapmayacaktık ve gerçekten bir tehdit varsa hazırlıksız yakalanacaktık. Ve ben ikisine de razı değildim. Masamın üzerindeki notlardan birini elime aldım.

"Sınır karakollarının mevcut asker sayısı..." Bir diğerine göz attım. "Son üç aylık harcamalar..." kaşlarımı çatarak kalemimi elime aldım. Belki de mesele asker göndermek ya da göndermemek değildi. Belki de... kalemimin ucunu kağıda dokundurdum.

"Geçici destek birlikleri." Durup tekrar düşündüm. Askerler tamamen taşınmayacaktı, sadece belirli bir süre boyunca destek sağlayacaklardı. Eğer gerçekten tehdit varsa, tehlikeyi biraz olsun yavaşlatabilirdik. Eğer tehdit yoksa büyük bir zarar etmeyecektik.

Tamamen temiz bir kağıt çıkartıp hesaplamalar yapmaya başladım. Kaç kişi gönderirsek hazinemizde ne kadar zarar olur, bu zararı tahminen kaç gün içinde kapatırız, kuzey sınırına kaç kişi göndermeliyiz ki tehlikeyi biraz olsun geciktirebiliriz... fark etmeden kağıdımın ön yüzü doldurmuştum. Yeni bir hesap yapmaya başlayacakken kapım çaldı.

"Gir," Dedim başımı kaldırmayarak. Kapı açıldığında kafamı kaldırarak gelenin kim olduğuna baktım. Alaric içeri girip kapıyı kapatınca gülümsedim. "Alaric." Kısa bir baş selamı verdi.

"Prensesim." Nedense bugün biraz daha farklı görünüyordu. Daha doğrusu, biraz gergin.

"Orada dikilmeyin, lütfen," başımla masamın karşısındaki sandalyeyi işaret ettim. "Oturun." Alaric'in bir anlığına tereddüte düştüğünü gördüm. Fakat daha sonra oturunca önümdeki notlara baktım. Alaric ise az önce doldurduğum kağıda baktı. Kısa sessizliği o bozdu.

"Çalışıyorsunuz?" Büyük ihtimalle beni ilk kez çalışırken gördüğü için şaşırmıştı. Kafamı salladım.

"Fark edildi mi?" Alaric'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Biraz." Gülümseyerek kalemimi elime aldım.

"Toplantıdaki kuzey sınırı meselesi beni yedi. Çözüm bulmak için uğraşıyordum. Nitekim buldum da." Kaşlarını yukarı kaldırdı.

"Bunu bir ay önceki size söyleseydim gülüp geçerdi." Kafamı sallayıp kıkırdadım.

"Kesinlikle." Bir süre daha sınır, askerler ve harcamalar hakkında konuştuk, sonra konu yavaş yavaş dağıldı. Yeni bir not almak için kağıda dönerken Alaric'in bakışlarını fark ettim. Merakla odamın kitaplığını, penceresini, şömineyi, duvarlarını ve hatta yatağımı inceliyordu. Gülümsemem büyüdü.

"Odama bakmayı bırakıp bana bakabilirsiniz." Alaric, anında yakalanmış gibi bana baktı.

"Bakmıyordum."

"Elbette. "

"Gerçekten."

"Baş Şövalye."

"Prensesim."

"Odama bakıyordunuz." Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra da teslim oldu.

"Biraz." Dediğinde kahkahamı zor tutarak ayağa kalktım.

"O halde gelin." Alaric şaşırarak bana baktı.

"Nereye?"

"Odama bakmaya," Bu kez gerçekten afalladı. Ben ise gülümseyerek ileriedim. "Nasıl olsa merak ediyorsunuz."

"Merak ettiğimi söylemedim."

"Yüzünüz söyledi," Alaric, bu sözümün üstüne bir şey demeyince zafer kazanmış gibi sırıtıp kitaplığımın önünde durdum. "Buradan başlayalım." Alaric kitaplığıma hızlı bir şekilde bakış atıp tekrardan bana baktı.

"Bu kadar çok kitabı ne zaman okudunuz?"

"Çocukluğumdan beri."

"Bu kadarını okumak mümkün müdür?"

"Demek ki mümkün olabiliyormuş." Alaric, hafifçe gülümsedi.

"Şaşırtıcı bir şekilde buna inanıyorum," Kıkırdayarak bir rafa yöneldim. Buradaki kitapların çoğu yıpranmıştı, Alaric bunu fark etti. "Diğerlerinden daha eski görünüyorlar."

"Evet," parmaklarımı sırtlarında gezindirdim. "Annem bana bunları okurdu." Sesimin yumuşadığını fark ettim. Alaric hiçbir şey söylemedi ama bakışlarının değiştiğini gördüm. O kitaplara daha dikkatli bakıyordu artık, sanki sadece kitap değillermiş gibi. Bir süre sonra pencereye doğru yürüdüğümde arkamdan geldi.

"Peki ya burası?" Dedikten sonra yanımda durdu, pencerenin önündeki küçük masaya baktı. Üzerinde birkaç kurutulmuş çiçek duruyordu. "Çiçek mi topluyorsunuz?"

"Topluyordum." Diyerek onu düzelttim.

"Topluyordunuz?"

"Bir keresinde çok fazla toplamıştım."

"Ne kadar fazla?"

"Pencereden dışarı görmek imkansız hâle gelmişti."

"Abartıyorsunuz."

"Keşke." Hafifçe kıkırdadığında gülümseyerek onu izledim. Onu gülerken görmek çok nadirdi ve her gördüğümde de hoşuma gidiyordu. Daha sonra rezil olmamak için şöminenin üstündeki rafa yöneldim. Orada birkaç küçük eşya vardı. Alaric kaşlarını çattı.

"Bunlar nedir?"

"Hatıralar."

"Bunlar mı?"

"Bu biraz kırıcı oldu."

"Özür dilerim." Gülmemi engelleyemedim. Ellerim ufak bir taşa gitti.

"Bu Tristan'ın taşı. Vakıf ziyaretlerinden birinde çocuklarla seksek oynamıştık çocuklarla beraber. Benim takımım açık ara farkla kaybetti. Teistan ise gülerek, 'Prensesim, tarih bunun bir felaket olduğunu yazacak.' Diyerek kendi takımının taşını bana hediye etti." Dedim gülümseyerek. Alaric başını salladı.

"Bunu anca Tristan yapabilirdi zaten." Gülerek elim korkunç bir oyuncağa gitti.

"Bu da Cedric'in." Alaric elimdeki tuhaf tahta parçasına bakarak bir süre ne olduğunu anlamaya çalıştı.

"Bu nedir?"

"Ven de bilmiyorum."

"Nasıl yani?"

"Cedric bunun bir kuş olduğunu söylüyordu."

"Bu kuşa benzemiyor."

"Ben de aynısını söyledim. Vakfa gittiğimizde çocuklarla oyuncak yapma etkinliğine katılmıştık ve Cedric, kendinden çok emin bir şekilde 'kuş' yapmıştı. Çocuklardan biri, 'Bu bir patetes mi?' Dediği için üç gün boyunca bozulmuştu." Kahkaha atmaya başladığımda Alaric, beni gülümseyerek izledi. Kahkham bittiğinde yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Ben de elimi eski, kırık bir tahta kaşığa attım.

"Lütfen bunun da bir açıklaması olsun." Kıkırdadım.

"Mutfaktan kaçırdığımız turtalar yüzünden."

"Öyle mi?" Kafamı salladım ve anlatmaya başladım.

"Ağabeyim bir gece mutfağa gizlice girip tatlı çalmaya çalışırken yakalanmış ve kaçarken de kaşığı kırmıştı. Sonra aşçı tüm suçu benim üstüme atmıştı. Ağabeyim de haftalarca özür dilemek için odama tatlı getirmişti." Alaric tepki vermek yerine rafın üzerinde duran eşyalara göz dikmişti. En sonunda konuşmaya başladı.

"Bana ait bir şey yok." Gülümsemem büyüdü.

"Henüz yok, Alaric." Kaşlarından biri havaya kalktı.

"Henüz mü?"

"Evet."

"Ne koyacaksınız?" Hafifçe gülümsedim.

"Belki de artık duygularınızı gizlemediğiniz ilk günü hatırlatan bir şey koyarım," dediğimde sessiz kaldı, ben de devam ettim. "Ömrünüzün her gününü böyle geçirmek çok zor olmaz mıydı?" Alaric bana uzun bir süre baktı.

"O kadar uzun sürmeyecek." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Neden?" Alaric hafifçe gülümsedi.

"Çünkü size verdiğim söz hâlâ geçerli, prenses." Dediğinde ne demek istediğini az buz kavradım. Aklım o günkü baloda konuşulan konuya kaydı. O ara Alaric, bir şey söylemek istediği fakat söyleyemediği bir şeyler vardı. Ve bana, 'Sizi o kadar bekleteceğimi sanmıyorum.' Demişti. Muhtemelen duyguları konusunda bir şeyler saklıyordu.

Odada birkaç şeyi daha gösterdikten sonra yeniden çalışma masama oturdum, Alaric ise masanın diğer tarafında bulunan sandalyeye tekrardan oturdu. Elindeki mektubu masanın üstüne koydu.

"Sanırım artık asıl geliş sebebimi hatırlayabilirim." Gülümseyip mektubu aldım.

"Sonunda."

"Bu, kuzey mimarlarından." Mektubu daha hızlı açmaya başladım ve mektubu okumaya başladım.

"Prenses Ivy,

Mektubunuzdaki teklifi almak, uzun zamandır karşılaştığım en ilgi çekici tekliflerden biriydi. Kuzey sınırındaki mimarlar arasında vakıf projeniz şimdiden büyük bir merak uyandırdı. Özellikle çocuklar için tasarlanmış, güvenli ve kalıcı bir yapı oluşturma düşünceniz bizi heyecanlandırdı.

Projenin yalnızca bir bina inşaa etmekten ibaret olmadığını anlıyoruz. Çocukların eğitim alabileceği, barınabileceği, oyun oynayabileceği ve kendilerini güvende hissedebileceği bir yer oluşturmak istediğinizi açıkca ifade etmişsiniz. Bu nedenle çalışmanın bir parçası olmaktan memnuniyet duyacağız.

Ekibimiz, yapının ilk taslağını hazırlamak için gerekli çalışmalara başlamaya hazırdır. Kuzeyin hava şartlarını ve bölgenin mimari şartlarını göz önünde bulundurarak, hem dayanıklı hem de çocukların ihtiyaçlaeına uygun bir yapı ortaya çıkaracağımıza inanıyoruz.

Uygun görürseniz, ayrıntıları görüşmek üzere en kısa sürede saraya bir ön proje gönderebiliriz.

Saygılarımla,
Kuzey Bölgesinin Baş Mimarı."

Mektubu bitirdiğimde birkaç saniye kağıttan ayıramadım.

"Beğendiniz."

"Hem de çok, Alaric. Ayrıca çok sevindim. Ve başlamaya hazır olduklaeını söylüyorlar."

"Öyle görünüyor." Hemen çekmecemi açıp temiz bir kağıt çıkardım.

"Bir cevap yazmalıyım." Hafifçe gülümsedi.

"Elbette." Masamda duran kalemimi elime alıp yazmaya başladım. Önce mimara teşekkür ettim, sonra da projenin çocukların ihtiyaçlarına göre şekillenmesini istediğimi, hobilere özel odaların olmasını da belirttim. Bu vakıf için hiçbir masraftan kaçınmamalarını istedim. Ve taslaklarını mutlaka istediğimi de yazıp kağıdı Alaric'e uzattım.

"Bir de siz okuyun." Alaric kağıdı aldı. O mektubumu okurken ben de onu izledim. Mektubu bitirince kağıdı dikkatlice katladı.

"Uygun."

"Bu kadar mı?"

"Ne dememi bekliyorsunuz?"

"Belki biraz daha övgü."

"Gayet iyi yazmışsınız."

"Teşekkür ederim."

"Ayrıca taslakları istemeniz de doğru."

"Ben de öyle düşünmüştüm," kağıdı geri alıp zarfı açtım, içine mektubu koyduktan sonra balmumunu eritip mührümü dikkatlice bastım. Mühür tamamen soğuduktan sonra zarfı Alaric'e uzattım. "Buyurun." Alaric mektubu aldı.

"Yarın gönderirim."

"Teşekkür ederim." Başını salladı ve gitmek yerine kaldı. Birkaç saniye birbirimizi izledikten sonra konuşmaya başladı.

"Bu arada... ahırdaki yeni tayın adı hâlâ yok." Dudaklarım hafifçe aralandı.

"Bu mu?"

"Evet."

"Krallığın önemli meselelerinden biri. Yarın yeni taya ad bulmak için çalışmaları başlatacağım."

"Ciddiyim." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Bir isim bulamadınız mı?"

"Bulamadım. Belki..." kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Belki ne?"

"Belki Akkız'a sorabiliriz." Kahkaha attım. Şu anda tay için ad konusunu tartıştığımıza inanamıyordum.

"Akkız'ın tay isimleri konusunda uzman olduğunu bilmiyordum." Bir süre gerçekten tay isimleri hakkında tartıştık, sonra konu saray kedilerine geldi.

Alaric, mutfaktaki gri renkte olan kedinin kendisinden nefret ettiğini söyledi. Ben de bunun kişisel olmadığını, o kedinin herkesten nefret ettiğini söyledim.

"Hayır, geçen gün beni gördüğünde kaçtı."

"Belki sizi sevmediği için değil, kılıcınızdan korktuğu içindir."

"Kılıcım kınımdaydı."

"Yine de faek etmiş olabilir. "

"Prensesim, kedilerin bu kadar zeki olduğunu düşünmüyorum."

"Ben düşünüyorum."

"Yanlış düşünüyorsunuz."

"Yanlış düşünüyorsam neden sizi görünce kaçıyor?"

"Belki gerçekten benden nefret ediyor." Dediğinde güldüm. Alaric'in bu konuşmalarının hiçbirine ihtiyacı yoktu. O, sessiz birisiydi ve sessizliği severdi. Ve en önemlisi, işi bitmiş olmasına rağmen hâlâ oturuyordu. Onun niyetini anladığımda heyecanlanmıştım fakat bunu belli etmek yerine kalemimi tekrar elime aldım.

"Bu arada, bahçedeki horozun da sizden hoşlanmadığını düşünüyorum." Diye saçma sapan bir konu açtım. Alaric birkaç saniye bana baktı.

"Prenses."

"Evet?"

"O horoz herkesten nefret ediyor, tıpkı o kedi gibi."

"Hayır, bence beni seviyor." Bu kez Alaric güldü, ben de ona katıldım. Bir süre sonra ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi.

"Bu gece sizin odanızın önündeki koridorlarda nöbette olacağım," kalbim hızlandı. "Uykunuz tutmazsa, sıkılırsanız ve eğer isterseniz yanıma gelebilirsiniz." Gece boyunca onunla beraber olma fikri gelince ellerimin heyecandan titremesine engel olmak adına arkamda birleştirdim.

"Emredersiniz komutanım." Alaric hafifçe gülümsedi.

"Emir değil, ricaydı."

"Akşamki nöbetiniz için dinlenin." Dediğimde cevap vermedi. O sessiz kalınca stresten dudağımı ısırdım. O ise sonunda gülümsedi. Hemen toparlamaya çalıştım.

"Yani..."

"Anladım, prenses." Dediğinde hafidçe gülümsedim. Vedalaştıktan sonra odamdan çıkıp kapıyı kapattı. Masama baktım, az önce saatlerce üzerinde çalıştığım kağıtlar hâlâ oradaydı. Ama aklım artık çoktan geceye gitmişti.

Hesaplama işlemlerini son kez kontrol ettikten sonra daha fazlasını kaldıramazmış gibi kalemimi masaya bıraktım. Artık tek kelime okuyacak hâlim bile kalmamıştı, biraz daha devam edersem haritanın kendisi ile konuşmaya başlayacaktım.

Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Leylak rengi kıyafetim bahçeye çıkmak için uygundu, saçlarımı toplamakla uğraşmaya üşendiğim için serbest bırakarak odamdan çıktım.

Bahçeye çıktığımda yüzüme çarpan hafif yelle gülümsedim. Buna gerçekten de ihtiyacım varmış. Bir süre yürüdükten sonra şövalyelerimi gördüm. Adımlarımın tönünü değiştirip onların yanına ileriediğimde beni ilk fark eden Tristan oldu.

"Prenses." Diğerleri de eşlik ettiğinde hafifçe gülümsedim.

"Beyler," Cedric hafifçe kayıp bana yer açtı. "Bugün saray olağanüstü sessiz."

"Bu iyi bir şey." Dedi Alaric.

"Yoksa birileri yine bir yerlere tırmanmıştır." Tristan, bunu söylediğinde özellikle Cedric'e bakıyordu. Cedric savunmaya geçti.

"Bu neden bana bakılarak söyleniliyor?"

"Çünkü geçen gün kuleye çıkmıştınız."

"Orası farklıydı, Tristan."

"Nasıl farklıydı?"

"İniş planım vardı."

"Yoktu."

"Vardı."

"Yoktu." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve araya girdim.

"Bu arada, Cedric gerçekten de ağaca çarptı mı?" Cedric iç çekti.

"Hayır."

"Çarptınız." Dedi Tristan.

"Hayır."

"Çarptınız."

"Hayır." Tristan bana baktı.

"Çarptı."

"Hayır."

"Prenses, Cedric ağaçtan özür diledi." Kahkaha attığımda Cedric, dehşetle Tristan'a baktı.

"Bir kez söyledim."

"Özür dilediniz mi?" Dedim kahkahalarımın arasından. Cedric omuz silkti.

"Biraz."

"Biraz özür dilenmez."

"Tamam. Özür diledim." Dediğinde ikinci kahkahamı tutmadım. Bir süre daha şakalaşıp konuştuktan sonra huzurlu bir sessizlik ortaya çöktü. Tristan sessizliği bozdu.

"Prenses."

"Efendim?"

"Sizce baş şövalye gülümseyebiliyor mu?" Alaric gözlerini kapattı ve aramıza girdi.

"Tristan."

"Merak ediyorum."

"Elbette gülümseyebiliyor." Dedim. Tristan bana döndü.

"Kanıt?"

"İlk kanıtım, insan olması ve duygularının olması. İkinci kanıt, gördüm." Tristan şok olmuş gibiydi.

"Demek efsaneler doğruymuş."

Bir muhafız, bize doğru yaklaşmaya başladı. Elinde bir zarf vardı. Önümde durup hafifçe eğilerek zarfı uzattı.

"Vakıftan bir mektubunuz var, prensesim." Zarfı alıp açtıktan sonra mektubu çıkarıp okumaya başladım.

"Prenses Ivy,

Öncelikle sizi ve saraydaki herkesi saygıyla selamlıyorum.

Son ziyaretinizden sonra vakıftaki çocuklar günlerce sizi anlatmaya devam etti. Buradaki özellikle birkaç çocuk, ısrarla ne zaman geleceğinizi bana sorup duruyor.

Bağışlarınız sayesinde mutfakta eksik olan malzemelerin büyük kısmı tamamlandı. Ayrıca çocukların eski çalışma masası yenileriyle değiştirilmiştir.

Bahçede diktiğiniz fidanlar oldukça sağlıklı görünmektedir. Eğer bu şekilde devam ederse önümüzdeki aylarda ve yıllar sonra çok güzel görünecektir. Kütüphanedeki eski kitaplar yenileriyle değiştirildi, çocuklar heyecanla yeni kitapları okuyorlar.

Bunun dışında merak ettiğim birkaç husus var.

Saraydaki görevleriniz son günlerde arttı mı?

Baş Şövalye Alaric hâlâ ziyaretlerinizde size eşlik ediyor mu?

Ağabeyinizle son zamanlarda daha sık görüştüğünüz doğru mu?

Saraydaki devlet toplantısına katıldığınıza dair konuşulan dedikodular doğruysa sizi çok yorup yormadığını merak ediyorum.

Yakın zamanda başka krallıkları ziyaret etmeyi düşünüyor musunuz?

Cevap vereceğiniz mektupta bunların cevabını görmekten memnuniyet duyarım.

Kendinize çok dikkat edin.

Lucien."

Mektubun ilk yarısı olması gereken iken son yarısı çok tuhaf sorularla doluydu. Sorduğu sorular artık gittikçe kişiselleşiyordu. Kağıdı dikkatlice katladım ve muhafıza uzattım.

"Odama bırakın, lütfen."

"Emredersiniz prensesim." Mektubu alıp tekrardan zarfa yerleştirdi ve saraya doğru yürümeye başladı.

"Demek mektup bu kadar önemliydi." Başımı Tristan'a çevirdim.

"Neden?"

"Çünkü Alaric mektup geldiğinden beri gözünü mektuptan ayırmadı," İstemsizce Alaric'e baktığımda, gerçekten saraya giden muhafızın elindeki mektuba bakıyordu. Beni fark edince ifadesi değişmedi, sadece bakışlarını geri çekti. Tristan'ın gülümsemesi büyüdü. "İlginç."

"Tristan." Dedi Alaric.

"Ne?"

"Sus."

"Bir şey demedim, henüz."

"Ne söyleyeceğini biliyorum." Cedric hafidçe güldü.

"Ben de."

"Bak!" Dedi Tristan hemen. "Cedric bile fark etti." Cedric omuz silkti.

"Fark etmemek çok zor." Alaric'in bakışları, ikisinin arasında dolaştı.

"İkiniz de bugün fazla neşelisiniz."

"Hayır, sadece bazı insanların ne kadar çabuk kıskandığını öğreniyoruz." Alaric, Tristan'ı uyarırcasına baktığında, Tristan oldukça memnun görünüyordu. Başımı iki yana salladım.

"Çok yanlış anlıyorsunuz." Tristan gözlerini kırpıştırdı.

"Ben daha bir şey söylemedim ki."

"Söylemene gerek yok." Diyen Alaric'e, hafifçe kahkaha attı Cedric. Nedense yüzündeki neşe birkaç saniyeliğine geri çekilmiş gibiydi. Tristan konuşmayı sürdürecek gibi oldu fakat daha sonra vazgeçip kollarını göğsünde birleştirdi.

"Peki, madem bu kadar konuştuk, mektupta ne vardı?" Dediğinde üç çift göz bana baktı.

"Lucien." Cedric kaşlarını yukarı kaldırdı.

"Lucien mi?"

"Evet. Vakıftaki birkaç gelişmeden bahsediyordu." Bu teknik olarak yalan değildi, sadece gerçeğin bir parçasıydı. Ama Tristan'ın merakı tam anlamıyla dinmemişti.

"Hangi bilgiler?"

"Çocuklar hakkında."

"Sadece çocuklar mı?"

"Şimdilik." Birkaç saniye bana baktıktan sonra omuz silkti.

"Tamam." Ama ses tonu tam olarak aynısını söylemiyordu, ben de daha fazlasını anlatmadım. Anlatmayacaktım, henüz değil. Yürümeye başladık. Bir süre sonra konuşmalar yavaşlamaya başladı. Fakat yürüdükçe bacaklarımdaki ağrıyı daha net hissetmeye başlıyordum. Umarım yorgunluğumu fark etmemişlerdi.

Alaric'in bakışlarını üstümde hissettim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerini kaçırmak yerine bana daha detaylı bakmaya başladı.

"Yorgunsun."

"Değilim."

"Hayır," Sesindeki kararlılık arttı. "Yorgunsun." Tristan gülmeye başladı.

"Baş Şövalye hemen durum tespiti yaptı."

"Tespit mi?" Dedim. Tristan ise başını salladı.

"Kaçma şansın artık yok." Cedric eliyle bankı işaret etti.

"Banklara mı otursak?" İlk başta reddetmek istedim fakat bacaklarım daha şiddetli ağrımaya başladığında iç çektim.

"Belki biraz." Tristan zafer kazanmış gibi sırıttı.

"İşte bu."

"Sen neden seviniyorsun?"

"Çünkü ilk kez mantıklı bir karar verdiniz."

"Tristan."

"Tamam, tamam." Dediğinde banka ulaşmıştık. İlk oturan ben olduğumda Cedric yanıma oturdu. Karşımda Alaric, onum yanında da Tristan vardı. Omuzlarımın gevşediğini hissettim.

"Aslında..."

"Hayır." Tristan'ın sözleri henüz başlamadan Alaric tarafından kesilmişti.

"Bu kez gerçekten güzwl bir şey anlatacaktım."

"Anlatma."

"Geç kaldın. Şöyle hayal edin."

"İstemiyorum." Tristan, Alaric'i görmezden geldi.

"Bir evren düşünün. O evrende ne prenseslik var ne de şövalyelik." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Peki ne var?"

"Bahçıvanlık ve at bakıcılığı var. Ivy bahçıvan, Alaric ise at bakıcısı. İlk karşılaştığı gün kavga ediyorlar."

"Neden kavga ediyormuşuz ki?" Bana baktı.

"Çünkü Alaric'in atlarından biri sizin çiçeklerinizi eziyor. Sonra Ivy, küreği alıp Alaric'i kovalıyor." Alaric'in kaşı seğirdi.

"Bu saçma."

"Henüz en iyi kısmına gelmedim. Sonra her tanrının günü kavga ediyorlar."

"Neden arkadaş olmuyormuşuz?"

"Çünkü inatçısınız. Sonra birden ikisi de fark ediyor ki birlikte vakit geçirmeyi seviyorlar." Cedric'in gülümsemesi bir anlığına dondu, ben de istemsizce kendimi hayale dalmış bir şekilde buldum.Toprak kokan bir bahçe, çiçekler, atlar, kavga eden iki insan.. Tristan devam etti.

"Önce arkadaş oluyorlar, sonra çok yakın arkadaş oluyorlar. Alaric'in teklifi üzerine sevgili oluyorlar," Cedric başını eğdi. "Ve yıllar sonra, Alaric evlenme teklifi ediyor." İstemsizce güldüm.

"Gerçekten mi? "

"Tabii."

"Eminim çok romantik olurdu."

"Hayır. Kesinlikle romantik değildi." Alaric'in dudakları hafifçe kıpırdandığında Tristan zafer kazanmış gibi sırıttı, ardından devam etti.

"Muhtemelen elinde çamur vardır, atlardan yeni dönmüştür. Yüzüğü de üç gündür sakladığı için ezilmiştir," Bu kez ben de, Cedric de güldük. Hatta Alaric'in yüzünde bile hafifçe bir yumuşama oluştu. "Sonra evleniyorlar ve üç çocukları oluyor. İki erkek bir kız. İlk çocuklarının adı Tristan."

"Kesinlikle hayır."

"Kesinlikle evet." Cedric başını iki yana salladı.

"Bu korkunç." Tristan, bana ve Cedric'e aldırmadan devam etti.

"Ortanca çocuğun adı da Cedric." Cedric'in kaşları hafifçe yukarı kalktı.

"Ben neden dahil oldum?"

"Çünkü sen aile dostusun."

"Bu açıklama hiçbir şeyi değiştirmiyor."

"Sonra kızları doğuyor ve onun adını da Ivy seçiyor." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Neden? "

"Çünkü Alaric isim bulmakta başarısız oluyor." Nihayet Alaric konuşmaya başladı.

"Bu hikayede sürekli bana hakaret ediyorsun."

"Sanat fedakarlık ister." Gülmeye başladığımda gözlerimi Alaric'e çevirdim. O da bana bakıyordu. Tristan'ın kurduğu hayal çok saçmaydı ama zihnim hâlâ kendini o hayalin içindeydi. Cedric ise artık tamamen sessizleşmişti.

Tristan hikayesini bitince birkaç saniye kimse tepki vermedi. Tristan ise kendi kendine gülüp konuşmaya başladı.

"İşte böyle." Cedric zoraki bir tebessüm etti.

"Bu anlattığın şeyin yarısı saçmalık."

"Yarısı mı?" Diye araya girdim. Tristan ise zevkle arkasına yaslandı.

"Tamam, tamam. Belki de saçmaydı ama yine de dinlediniz. Hepiniz." Kimse itiraz etmedi çünkü Tristan haklıydı. Bakışlarım önündeki çimenlere kaydı.

Hayali kendi içimde yaşıyor, bazı sahneleri detaylandırıyordum. Yüzümde istemsizce gülümseme oluştu. Tristan bunu fark eden ilk kişi oldu.

"Ne?" Dediğinde başımı kaldırdım ve Tristan'a baktım.

"Senin yüzünden."

"Ben ne yaptım?"

"Anlattığın hayali düşündüm." Tristan'ın yüzü aydınlandı.

"Gerçekten mi?" Başımı salladım.

"Evet."

"Bana teşekkür etmelisin."

"Bundan emin değilim." Ama bunu söylerken bile hâlâ sırıtıyordum. İçimde alışılmadık bir sıcaklık vardı. Sanki birkaç dakika önce anlatılan o saçma hikaye zihnimde yaşamaya devam ediyordu. Tristan göğsünü kabarttı.

"Gördünüz mü? Sanat insanları etkiler."

"Bu sanat değil." Dedi Cedric.

"Öyle."

"Değil."

"Öyle." Gözlerim Alaric'e kaydı. O hâlâ sessizdi, Tristan bunu fark etmişti ki muzip bir gülümseme ile Alaric'e baktı.

"Sen de düşündün." Alaric'in kaşı yukarı kalktı.

"Neyi?"

"Hikayeyi."

"Hayır. "

"Yalan."

"Tristan."

"Yüzünden belli oluyor." Alaric cevap vermedi, bu da yeterliydi. Tristan kahkahasını tutmaya çalışırken içimdeki o sıcaklık hissi arttı. Cedric ise gülümsüyordu fakat gülümsemesi gözlerine ulaşmamıştı. Sanki Tristan her konuştuğunda Cedric aramızdan biraz daha uzaklaşıyordu.