21. bölüm / 24
Taç ve KılıçŞaşkın Şövalye
Bölümler 24Şu an: Şaşkın Şövalye
- 1 Tören1.804 kelime
- 2 Taç Şövalyesi2.050 kelime
- 3 Elveda Ronan2.736 kelime
- 4 Prens Adrian1.916 kelime
- 5 Kahvaltı Masası1.984 kelime
- 6 Prenses Ivy2.459 kelime
- 7 Anne2.537 kelime
- 8 X1.954 kelime
- 9 Hainler2.277 kelime
- 10 Balo ve Dans3.322 kelime
- 11 Elma Sepeti2.947 kelime
- 12 Duyuruu250 kelime
- 13 Kırılan Hevesler ve Yolculuk2.895 kelime
- 14 Perdenin Arkası2.275 kelime
- 15 Taç Şövalyesi Roland3.136 kelime
- 16 İlk Devlet Toplantısı2.962 kelime
- 17 Mektup2.887 kelime
- 18 Rüya ve Kabus2.534 kelime
- 19 Soylu2.401 kelime
- 20 Sürpriz1.862 kelime
- 21 Şaşkın Şövalye1.743 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Zariflik Günü3.952 kelime
- 23 Zariflik Günü 2942 kelime
- 24 Geçmiş ve Zarafet2.437 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
(Alexander ve Celeste ile tanışıınn. Gelecek bölümlerden bir kesit, dayanamayıp şimdi koydum. Bakın, yazarınız sizden bir şey saklamıyor yani. Keyifli okumalar bebeklerim🫂💗🥹)
Alaric'ten aldığım onayla ağaca çıkmak için indirdiğim topuklu ayakkabılarımı tekrardan giydim. Celeste kaşlarını yukarı kaldırdı.
"Bir şey planlıyorsun."
"Hayır."
"Ivy."
"Belki biraz."
"Bu cevap beni rahatlatmadı." Cevap verme gereksinimi duymadan bahçenin biraz ilerisine doğru yürümeye başladım, bir çiçek yatağının önünde durdum. Diz çöküp ellerimi toprağa soktum. Arkamdan gelen sessizlik o kadar büyüktü ki dönüp bakmama gerek kalmadı. Sonunda birisi sessizliği bozdu.
"Prenses..." toprağı eşelemeye devam ettim.
"Efendim?"
"Ne yapıyorsunuz?"
"Bahçıvanlık," Adamın yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Yeni bir fideyi dikkatlice yerleştirdim. "Burada boş yer vardı."
"Ama..."
"Çiçek eksikti." Adam arkadaşına bakınca arkadaşı da adama baktı. Üçüncü olan gökyüzüne bakıp yardım dilenmeye başladığına emindim. Hiçbirini umursamadan ikinci fideyi de diktim, ardından küçük bir ağacın yerini değiştirdim. Sonra geri çekilip eserime baktım. Mükemmeldi.
"Ivy."
"Celeste?"
"Prensesler bunu yapmaz."
"Artık yapıyorlar."
Yaklaşık 10 dakika sonra ilk kaçış girişimimi gerçekleştirdim. Tamamen bilimsel amaçlıydı. Celeste'nin şövalyelerinin reflekslerini ölçüyordum. Arkamı dönüp yavaşça yürümeye başladım. Birkaç adımı yavaşça attıktan sonra tempomu hızlandırarak önümü döndüm ve koşmaya başladım.
"Prenses!" Bir anda 3 farklı ses aynı anda yükseldi. Arkamdan gelen ayak seslerini duyabiliyordum. Ben ise kahkahamı tutmadan oldukça yüksek sesle kahkaha atmaya başladım. Eteklerimi önceden yırttığım için rahatça koşaniliyordum. Toprak olan ellerimi elbisemin eteklerine sürerek temizledim.
Arkamdan gelen şövalyelerin yüz ifadelerini görmek için omzumun üstünden baktım. Birisi gerçekten de dehşete düşmüştü. Birisi neden bunun başına geldiğini sorguluyor gibiydi. Diğeri ise bana yetişmeye çalışıyordu. Daha da sesli bir şekilde kahkaha atarak önüme baktım.
Celeste, şaşkınlıktan gözlerini bile kırpmıyordu. Tristan gülmekten konuşamazken Cedric'in yüzünde garip bir ifade vardı. Gülmek istiyor gibiydi ama canı sıkkındı. İkisini de aynı anda yapmaya çalışıyordu, en sonunda başını iki yana salladı.
En sonunda durduğumda şövalyeler de bana yetişmişti. Onlar muhtemelen bu konuda eğitim görmüşlerdi ki benim kadar nefes nefese kalmamışlardı. Birisi konuşmaya başladı.
"Bizim krallığımızda bu yasak." Dediğinde şövalyelerimin ve Celeste'nin yanına doğru yürümeye başladım.
"Burada da yasak." Dedi Tristan.
"Öyle görünmüyor." Alaric sohbete katıldı.
"Yasak." Adam unutla ona baktı.
"Öyleyse neden yapıyor?" Alaric birkaç saniyeliğine susup bana baktı, ben de ona sırıttım. Gözlerini benden ayırmadan adama cevap verdi.
"Çünkü o Ivy." Çok iyi kalpli birisi olduğum için benim hakkımda daha rahat konuşsunlar diye onlardan biraz uzaklaşıp kendimi çimenlere attım.
Etrafımdaki insanların tepkilerine bakmama gerek yoktu, az çok tahmin edebiliyordum. Karşı krallığın şövalyeleri muhtemelen tekrardan hayatlarını sorguluyordu, Celeste ise zarif bir şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Kollarımı başımın altına koyup hareket halinde olan bulutları izlemeye başladım. Bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. Başımı yana çevirerek Şaşkın Şövalyeye baktım.
"Şaşkın Şövalye." Üçü de aynı anda bana baktı. Benim gözlerim ise doğrudan elma fırlattığım şövalyenin üstündeydi. Ona baktığımı fark edince konuşmaya başladı.
"...Prenses?" Gökyüzünü işaret ettim.
"Şu bulutu görüyor musunuz?" Adam yukarı baktı.
"Hangisini?"
"Büyük olanı." Dediğimde bir süre inceledikten sonra tekrardan bana baktı.
"Görüyorum."
"Güzel. Neye benziyor?" Adam tekrardan gökyüzüne bakınca bu kez 2 arkadaşı da ona eşlik etti. Üçü de beraber o bulutu incelemeye başladı.
"Neye benziyor?" İşaret parmağımı yukarı kaldırdım.
"Yanlış." Kaşlarını çattı.
"Efendim?"
"Doğru cevap, şaşkın suratınıza benziyor olacaktı," mutlak sessizlik oluştuğunda gülümseyerek fikrimi belirttim. "Eksi puan."
Tristan arkasını dönüp kahkaha atınca Celeste de eliyle anlına vurdu. Cedric gözlerini kapattı. Alaric başını hafifçe eğdi. Şaşkın Şövalye tekrardan buluta bakıp inceledikten sonra;
"Gerçekten de benziyor." Kahkaha attım ve başımı salladım.
"İşte! Geç de olsa doğru cevap." Yanındaki şövalye, şaşkın olana baktı.
"Ben de şimdi gördüm." Üçüncü şövalye başını sallayarak araya girdi.
"Ben ilk başta görmüştüm." Şaşkın olan üçüncüye baktı.
"Neden ilk başta söylemedin?"
"Test olduğunu düşündüm." Tristan'ın kahkahası daha da büyüdü. Ben ise çimenlerin üstünde yan dönerek dirseğimle destek aldım.
"Şaşkın Şövalye." Adam bıkkınlık ile bana baktı.
"Prenses?"
"Eksi puanınızı geri alıyorum."
"Neden?"
"Çünkü dürüst davrandınız." Derin bir nefes verdi.
"Teşekkür ederim." Duraksayarak devam ettim.
"Ama yarım puan veriyorum."
"Prenses Ivy."
"Şaşkın Şövalye?"
"Bu hiç adil değil." Gülümsedim ve çimenlerden kalkıp doğruldum.
"Aksine, oldukça adil," işaret parmağımı yukarı kaldırarak bulutu işaret ettim. "O da bana katılıyor." Şövalye bu kez yukarı bakmadı, sanırım artık yavaş yavaş öğreniyordu.
Bahçedeki koşuşturmanın, çiçek dikme girişiminden ve Celeste'nin şövalyelerine yaşattığım ufak tefek kalp krizlerinden sonra kendimi nihayet toparladım. Açıkçası yorulmuştum. Bir insanın bazen dinlenmeye ihtiyacı olabiliyordu.
"Sanırım odama çıkacağım." Celeste tek kaşını yukarı kaldırdı.
"Sen mi?"
"Ben."
"Yoruldun mu?"
"Bir ağaca çıktım, fidanlar diktim ve koştum. Bence dinlenmeyi hak ettim," Celeste güldüğünde duraksayarak şövalyelere baktım. "Bir dakika." Üç şövalye de dikkatle bana baktı.
"Ne oldu?" Dedi üç numaralı şövalye.
"Sizin rütbeleriniz ne?" İlk şövalye hafifçe başını eğdi.
"Kraliyet Şövalyesi." Dedi Üçüncü Şövalye.
"Taç Şövalyesi."
"Yemin Şövalyesi." Dedi Şaşkın Şövalye. Başımı salladım.
"Anladım," dedikten sonra Celeste'ye döndüm. "Bir dahaki gelişinde Şaşkın Şövalyeyi de getir." Şaşkın Şövalyenin yüz ifadesi görülmeye kesinlikle değerdi.
"Prenses?" Dedi afallayarak. Omzuna hafifçe dokunupt elimi geri çektim.
"Kendisiyle çok iyi anlaşacağımızdan eminim." Tristan tekrardan kahkaha atmaya başladı. Celeste, gözlerini kapatıp iç çekti.
"Onun adına özür dilerim, Yemin Şövalyesi."
"Dilemeyin," Şaşkın Şövalye yavaşça iç çekti. "Ben alışmaya başladım." Otuz iki diş sırıtıp konuşmaya dahil oldum.
"Harika. İlerleme kaydediyorsunuz." Gitmeye hazırlanırken Kraliyet Şövalyesi, bizimkilere baktı ve konuşmaya başladı.
"Bir şey sorabilir miyim?" Alaric yavaşça ona döndü.
"Sorabilirsiniz." Adam birkaç saniye sustuktan sonra konuşmaya başladı.
"Biz olsaydık çoktan istifa ederdik, gerçekten." Diğer 2 şövalye başını salladı.
"Kesinlikle. "
"Şüphesiz." Adam sorusuna devam etti.
"Peki siz neden etmiyorsunuz?" Tristan cevap verdi.
"İlk başta biz de düşündük."
"Tristan." Dedi Alaric uyarırcasına.
"Şaka yapıyorum." Alaric, Tristan'a kısa bir bakış atıp soruyu soran Kraliyet Şövalyesine baktı.
"Çünkü buna değer." Bu kez Cedric sakin bir ses tonuyla ekledi.
"Prensesimizi korumak zor bir görev," hafifçe gülümsedi. "Ama eğlenceli bir görev." Tristan başını salladı.
"Bir gün bile sıkılmıyorsunuz." Celeste'nin şövalyeleri kendi aralarında bakıştıktan sonra tekrardan bize baktılar. İçlerinden biri mırıldandı.
"Sanırım hepiniz biraz delisiniz."
"Biraz mı?" Elimi göğsümüne koydum. "En çok ben!" Celeste, bıkkın bir şekilde omuzlarını düşürdü.
"Ivy..." Ama artık çok geçti.
"Saraydaki herkes bunu biliyor zaten. O yüzden bana karışmıyorlar." Şaşkın Şövalyenin kaşları hafifçe yükseldi.
"Gerçekten mi?" Başımı hızla salladım.
"Evet," bakışlarım şövalyelerimin kılıçlarına kaydı, ardından tekrardan şövalyelere baktım. "Fark etmediniz mi?"
"Neyi?"
"Kılıçlarını hep kınılarında taşıyorlar." Adamın bakışları, şövalyelerimin kınılarına kaydı. Gözleri, gözlerimle buşunca kafasını bir kez salladı.
"Evet." Sesimi alçatarak konuşmaya başladım.
"Çünkü benden koruyorlar."
"...Sizden mi?"
"Tabii ki. Elime geçerse duramam." Adamın yüzü anında değişti.
"Durmaz mısınız?"
"Asla," kollarımı göğsümde birleştirdim ve kafamı hafifçe yana eğdim. "Karşıma çıkan her şeyi deler geçerim," şövalyeler, anında şövalyelerime baktı. Ben de Tristan'a baktım. "Yalansa yalan de."
Tristan'ın yüzünde en ufak bir mimik yoktu. Son derece ciddi görünüyordu.
"Doğru." Diyerek beni onayladı. Şövalyeler bu kez Cedric'e baktı. Cedric de ciddi görünüyordu, hafifçe kafasını salladı.
"Doğru." Bu kez Alaric'e baktılar. Alaric'in ciddi durmasına gerek yoktu zaten, o her zaman böyleydi.
"Kılıçlarımızın kınında kalması daha güvenli." Üçüncü Şövalye, Alaric'in sözler üzerine yavaşça kafasını salladı.
"Şaka yapıyor olmalı..."
"Şaka yaptığını mı düşünüyorsunuz?" Diyen Alaric'in cevabı hızlı gelmişti. Üçüncü Şövalye afalladı.
"Ben..." Tristan başını sallayarak sözünü kesti.
"İlk başta çok zordu." Cedric başını salladı.
"O birkaç hafta çok yorucuydu." Memnuniyetle sırıttım.
"Bakın," Şaşkın Şövalyeye bakıp konuşmama devam ettim. "İşte bu yüzden sizi sevdim."
"Ben... neden?"
"Çünkü siz bana inanıyorsunuz." Adamın yüzündeki ifade tam olarak çaresizlikti. Celeste aramıza girdi.
"Bir gün hepinizin bana oyun oynadığını kanıtlayacağım."
"Başarılar." Bu cevabım onu kesinlikle rahatlatmadı.
Odama döndüğümde ilk yaptığım şey yatağın üzerine kendimi bırakmak oldu. Bugünü dolu dolu geçirmiştim. Tavana bakarak birkaç dakika öylece uzanıp bugün olanları düşünmeye başladım. Bahçeyi, Şaşkın Şövalyeyi, Celeste'nin yüz ifadelerini ve tabii ki Alaric'i.
"Hâlâ merak ediyorum, nereye gidiyoruz acaba?" Diye kendi kendime mırıldandığımda kapı açıldı. Gelen kişiyi tahmin etmeme gerek yoktu, bu yürüyüşü tanıyordum.
"İçeri girebilir miyim?"
"Zaten girdin, Celeste. "
"Harika." Kapıyı kapatıp yatağa doğru birkaç adım yaklaştığında olduğum yerden doğruldum. Celeste brnim tam aksime, sanki önemli bir göreve gelmiş gibi görünüyordu.
"Bu akşam geç kalmamalıyız."
"Hı hı."
"Ve uygun görünmeliyiz."
"Hı hı."
"Ve insanların karşısına çıkacağız."
"Hı hı." Celeste duraksayıp şüpheyle beni süzdü.
"Ivy."
"Efendim?"
"Beni dinliyor musun?"
"Elbette."
"Ne dedim en son?" Dediğinde birkaç saniye düşünüp omuz silktim.
"Bir yerlere gideceğiz." Celeste gözlerini kapattı.
"Bu kadar mı? "
"Bir de insanlar olacak." Diye eklediğimde Celeste gözlerini açtı.
"İnanılmaz." Sırıttığımda sarı saçlarını savurarak koltuğa oturdu. Bir süre daha akşam hakkında konuştu. Belki 10 dakika, belki de daha fazla. Ben de gerçekten dinlemeye çalıştım. Celeste konuşmasını sonlandırmayacak gibi görünüyordu, dayanamayıp sözünü kestim.
"Ben geceliklerimle gelmeyi düşünüyordum." Mutlak bir sessiziğin ardından Celeste yavaşça bana baktı, ben de onun maviliklerine baktım. Sonra da ayağa yavaşça kalkıp tehlikeli bir sakinlikle konuşmaya başladı.
"Ne dedin?"
"Geceliklerimle gelmeyi düşünüyorum dedim."
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü sen bir prensessin," bu kelimeden bıkmış gibi ona baktım. O ise büyük bir ciddiyet ile devam etti. "Ve bu çok fark eder."
"Fark etmez."
"Ivy."
"Celeste. " bir süre hiçbir şey demeden bana baktı, ardından daha fazla tahammül edemiyormuş gibi ayağa kalkarak gardırobuma yöneldi, ben de merakla onu izledim.
Kapakları açınca bir an duraksayarak mavilikleri bir benim bir de kıyafetlerimin arasında dolaştı.
"...Ivy?"
"Hm?"
"Bunlar ne?"
"Giysiler."
"Bunu ben de görüyorum," bir elbise çıkardı ve yatağa attı. Sonra bir tane daha çıkarıp yatağa attı ve son kez tekrardan çıkartıp yatağa attı. Yüzündeki şaşkınlık her yeni elbisemle giderek büyüyordu. "Bunların hepsi mi rahat?"
"Evet."
"Bunların hepsi mi sade?"
"Evet."
"Bunların hepsiyle mi mutlusun?"
"Hem de çok." Rahatsızca iç çekti.
"Bir gün beni öldüreceksin."
"Bugün o gün olmayacak, rahatla."
"Ne teselli." Dedi gözlerini devirerek. Gardırobumun içinde biraz daha arandı, sonunda nihayet durdu. Elinde koyu yeşil bir elbise vardı, kumaşı zarifti ve beli tamamen saracak türdendi. Etekleri akıcıyxı ve üstündeki ince işlemeler ışıkta parlıyordu. Celeste zafer kazanmış gibi sırıttı.
"İşte bu." Elbiseyi kısa bir anlığına inceledikten sonra kafamı salladım.
"Güzel."
"Güzel mi?" Dedi afallayarak.
"Hmhm."
"Ivy?"
"Celeste?"
"Bunu giyiyorsun?" Omuz silktim.
"Peki." Celeste birkaç saniye boyunca bana baktı, sanki bu kadar kolay kabul etmemi beklemiyordu. Sonra da elbiseyi kollarımın arasına bıraktı.
"Harika," kapıya yöneldi, tam çıkacakken durdu. "Bu arada." Tek kaşımı yukarı kaldırdım.
"Efendim?"
"Saçlarını da dalgalı yap, yakışır."
"Olduğu gibi bırakacaktım."
"Hayır."
"Niye?"
"Çünkü ben öyle uygun gördüm."
"Ne kadar otoriter."
"Zarifliği tercih ederim." Diyerek odamdan çıktı. Yaklaşık yarım saat sonra kapım yeniden çalındı, bu kez gelen kişi beni hazırlamak ile yükümlü olan görevlilerdi. Diğer elimde hâlâ Celeste'nin seçtiği kıyafet vardı.
"Bir dakika, üstümü giyinmem gerekiyor." Onayladıklarında kapıyı kapatıp hızla kıyafetimi giydim. Kumaşı beklediğimden de rahattı, bunu Celeste'ye asla söylemeyecektim.
Hazır olduğumda tekrar kapıyı açtım, ili görevli içeri girdi. İlk başta beni görünce ikisi de kısa bir sustu, sonra biri gülümsedi.
"Prensesim, çok güzel olmuş." Hafifçe gülümsedim.
"Teşekkür ederim." Dedikten sonra koltuğa oturdum, görevliler de hazırlıklara başladı.
"Saçlarımı dalgalı yapabilir misiniz?"
"Elbette."
"Ve bu akşam zarif görünmek istiyorum, daha doğrusu..." hafifçe gülümseyerek aynadan kendime baktım. "Bir kere de Celeste gibi zarif olmayı deneyeceğim. Tıpkı bir prenses gibi."
Bölüm etkileşimi
