7. bölüm · Taç ve Kılıç

Anne

Ecrin

Sırlar tehlikelidir. Özellikle onu taşıyan bir hainse. Çünkü hainler için sır, altından daha kıymetlidir.

Kitabın aynı sayfasına yaklaşık on dakikadır bakıyordum. Sayfanın ortasında ne yazdığını sorsalar, tek bir kelimesini bile söyleyemezdim. Gözlerim satırların üzerinde geziniyor, paragrafları okuyormuşum gibi yapıyordu. Fakat zihnim kitabın çok daha uzağındaydı.

Dünkü mektuptaydım. Masamın üzerinde olan o kağıttaydım. Kelimelerin arasına gizlenmiş tehditi gece boyu okumuştum. Ağabeyimin verdiği tepkiyi ise aklıma hiç çıkmayacak kadar sert ve keskin bir şekilde kazıdım.

Ağabeyimin bu kadar korktuğunu ilk defa görmüştüm. Her zaman benden birkaç adım önde yürüyen, ne yapacağını bilen, gerektiğinde bütün sarayı tek bir kelime ile susturan ağabeyim...

Dün gece beraber sarılarak ağlamıştık.

Gözlerimi kitaptan ayırıp pencereye çevirdim. Sabah güneşi odama giriyordu. Bahçedeki ağaçlarının yaprağı rüzgârla hareket ediyor, kuşlar cıvıldıyordu.

Dışarıda hayat devam ediyordu. Saraydaki insanlar yürüyordu. Şefler mutfakta görevlerini yapıyor, muhafızlar nöbet değişimi yapıyorlardı. Sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi.

Bir an kitabımı kapatmayı düşündüm. Elim sayfanın köşesinde durdu. Belki de yaşananları düşünmemek için kendimi zorlamayı bırakmalıydım.

Evet, korkuyordum. Ve bunu inkâr etmemin bir nedeni yoktu. Ağabeyimin korkması beni daha da korkutmuştu. Ama korkuyor olmam, beni tüm gün odamda kalmama neden olamazdı. Başımı sallayarak ayağa kalktım.

"Tamam," kendi kendime konuştuğumu fark edince kaşlarımı çattım. "Tamam, Ivy. Korkuyorsun ama hayat devam ediyor." Kitabı kapatıp masama bıraktım.

İçimde hâlâ kocaman bir şey vardı. Sanki göğsümün içine bırakılmış ve kaldırılması uzun zaman alacak bir taş vardı. Ama o taşın altında ezilmeyi değil, o taşla beraber ayağa kalkmayı seçtim.

O vakfa gidecektim. Belki insanlarla konuşmak iyi gelir, çocukların sesleri, bahçenin kokusu, birkaç saatliğine de olsa unutmamı sağlardı.

Sandalyeden kalkıp gardırobumu açtığımda gözüme ilk gelen zümrüt yeşili renginde kıyafeti seçip giydim. Sonra içinde takılarımın bulunduğu küçük kutuyu çıkardım ve kapağını açtım.

Annemin kolyesi.

İnce altın zincirin ucunda, ışığı yakaladığında koyu zümrüt yeşilinden neredeyse saydam olan bir taşa dönüşen bir zümrüt vardı.

Parmaklarımı zincirde gezdirdim, zümrüt taşına elim geldiğinde sıkıca tuttum.

Annemin bu kolyeyi taktığını hatırlamıyordum. Daha doğrusu, hatırladığımı sandığım görüntülerin gerçekten anı mı yoksa çocukluğumdan kalan birkaç parçanın zihnimde birleşmesi mi olduğunu bilmiyordum.

Ama bu kolyeyi seviyordum. Belki anneme ait olduğu için, belki de taktığımda garip bir şekilde güvende hissettiğim için.

Kolye boynuma değdiğinde ayanadan kendime baktım. Zümrüt yeşili elbisem ve kolyem adeta birbirini tamamlıyordu.

Saçlarımın birkaç tutamını serbest bırakarak çoğunluğunu topladım. Aynada son kez kendime baktım. Dün akşam ağlayam kadın hâlâ benimleydi. Gözlerimin çevresinde dünden kalan yorgunluk vardı. Ama yalnızca o yoktu.

İç çekip kapıma doğru yürüdüm. Kapının kolunu çekince Alaric'i gördüm. İkimiz de bir süre sessiz kaldık. Alaric'in bakışları ilk önce yüzümde, sonra elbiseme ve en sonunda kolyeme kaydı.

"Baş Şövalye. "

"Prensesim."

"Kapımın önünde ne yaptığınızı sorabilir miyim?"

"Bekliyorum. "

"Ne zamandır?"

"Yeterince." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Bu hiç açıklayıcı olmadı." Alaric'in yüzünde hafif bir tebessümün belirdiğini gördüm.

"Ben de zaten açıklamak istemedim. " gülümsedim.

"Sabahın bu saatinde beni sinirlendirmeyi başardınız."

"Başarılı olmuşum demek," dediğinde kapıyı kapatıp yanına geçtim. "Vakfa gidiyoruz, değil mi?"

"Evet, ve beni yalnız başıma bırakmayacaksınız?"

"Hayır, bırakmayacağız."

"Üç kişi misiniz?"

"Ne?"

"Üçünüz de mi benimle geleceksiniz?"

"Henüz bilmiyorum."

"Henüz?"

"Tristan ve Cedric bahçede."

"Tabii," dedikten sonra iç çektim. "Ben aslında vakfa yardım etmeye gidiyorum. Kraliyet ailesinin yürüyen güvenlik tatbikatına değil." Alaric'in ilk kez kelimenin tam anlamıyla gülümsemesine tanık olunca ben de gülümsedim. Bekle... Ne?

"İkisini de aynı anda yapabilirsiniz."

"Hiç komik değilsiniz."

"Komik olmaya çalışmıyordum."

"İşte sorun da bu," Yan yana yürümeye başladık. Sessizliğimiz birkaç dakika sonra benim konuşmamla bölündü. "Alaric. "

"Efendim? "

"Dün gece..." dediğimde Alaric'in adımları yavaşlayınca ben de yavaşladım. "Ağabeyim için endişelendim." Dediğimde yüzü yumuşadı.

"Prens sizi çok seviyor."

"Biliyorum ve ben de onu seviyorum."

"Prensin o halinden korktunuz." Başımı çevirdim. Alaric bana bakmıyordu. Sanki bunu söylemek onun için çok doğal bir şeymiş gibi koridorun sonuna bakıyordu.

"Sen de korktun mu?"

"Elbette." Derin bir nefes aldım.

"İyi."

"İyi mi?"

"Tek korkan ben olamazdım." Alaric'in yüzünde yine o küçük gülümseme oluştu.

"Bu konuda yalnız değilsiniz." Gülümsedim. Niyeyse içimde tekrardan konuşmak isteyen bir his oluştu. Engel olamadım çünkü onunla konuşmayı seviyordum. Fakat bu olmamalıydı.

"Bu arada..."

"Evet?"

"Ata binmeyi hâlâ tam anlamıyla öğrenemediğiniz doğru mu?" Evet, bir Baş Şövalyeye sorduğum sorunun saçma olduğunun ben de farkındaydım.

"Bu doğru değil."

"Gerçekten mi? "

"Evet."

"Çünkü geçen sefer atın yanına yaklaşırken yüzünüzde çok ciddi bir ifade vardı."

"Atın size baktığını görmediniz mi? "

"Hayır."

"Ben gördüm."

"Ne yapıyordu?"

"Benden daha zeki görünüyordu," Kahkahamı tutamadım. Alaric ise kahkahamı duyduğunda yüzünde memnun bir ifade oluştu. "Sonunda güldünüz." Dediğinde sustum.

"Ne?"

"Dün geceden beri ilk defa güldünüz." Bakışlarımı kaçırdım. Adrian, iltifat etmeden iltifat etmeyi öğrenmen gereken kişiyi buldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Bir şeyler demek için birkaç kez ağzımı araladım fakat sözcükler ağzımdan çıkmadı.

"Belki biraz iyi gelmiştir." Diyebildim sadece.

"Umarım." Ummana hiç gerek yok, o kadar iyi geldi ki...

Merdivenlere ulaştığımızda birkaç basamak aşağı indik. Ben ise konuşmaya devam ediyordum. Hatta çok konuştuğumu 3. konuya geçtiğimde fark ettim.

"Vakfa vardığımızda ilk önce çocuklara yardım edeceğim. Daha sonra ise bağış bölümünü kontrol edeceğim. Geçen sefer bazı kutular yanlış yere bırakılmıştı. Bir de bahçeye yeni fidanlar ekmek istiyorum ama önce Cedric'e söylemem lazım, çünkü geçen sefer bir fidanı sulamak yerine..." Alaric gerçekten de beni dinliyordu. Arada başını sallıyor, kısa cevaplar veriyordu.

"Çok mu konuştum?"

"Biraz."

"Biraz mı?"

"Oldukça."

"İsterseniz susabilirim?" Alaric hiç düşünmeden hızlı bir cevap verdi.

"Hayır."

"Hayır mı?" Dedim büyüyen gözlerimle. Bunu beklemiyordum.

"Hayır. Konuşmaya devam edin." Kalbimin bir yerinde, çok sıcak bir şeyler eriyordu. Umarım normaldir. Gülümsedim.

"Tamam, devam ediyorum." Bahçeye çıktığımızda ilk gördüğüm kişi Tristan oldu. At arabasının yanında, kollarını göğsünde birleştirmişti. Yanında da Cedric vardı.

Cedric de bizi görür görmez kafasını kaldırdı. Önce bana baktı, sonra da boynumdaki kolyeye. Gözlerini tekrardan yüzüme çevirince yüzündeki bütün ifade kayboldu.

Sanki beni tanımamış gibiydi. Gözleri tekrardan kolyeme kaydığında fazla oyalandı.

"Ne oldu?" Dediğimde Alaric ile konuşurken içime dolan huzur anında yok oldu. Cedric anında toparlandı.

"Hiç."

"Bir şey oldu."

"Yok."

Tristan Cedric'e bakınca Cedric de Tristan'a baktı. Aralarında saniyelik, benim anlamadığım bir bakışma geçti.

"Prenses bugün fazla resmi," Dedikten sonra elbiseme baktı. "Bir yere düğüne mi gidiyoruz?" Dediğinde gülümseyerek başımı salladım.

"Vakfa."

"Demek vakıfta düğün var."

"Ne?"

"Başka türlü bu kadar süslü giyinmezdiniz."

"Bu elbise mi süslü?" Dediğimde Cedric omuz silkti.

"Ben bir Yemin Şövalyesiyim. Bana göre hepsi aynı." Dediğinde Tristan hemen araya girdi.

"Az önce 3 dakika boyunca kendi pelerinin düzgün olup olmadığını kontrol etti." Dediğinde Cedric dehşete düşmüş gibi Tristan'a baktı.

"Bu bir iftiradır, kesinlikle kabul etmiyorum!"

"Üç dakika."

"2 dakika." İkisinin bu hallerine güldüm. Alaric ise at arabasına doğru ilerledi.

"Binmeden önce tartışmayı bitirir misiniz?"

"Emredersiniz, Baş Şövalye." Dedi Cedric. Tristan ise başını sallayarak arabaya yöneldi. Ban de arabanın basamağına adım attığımda elim boynumdaki kolyeye gitti. Cedric'in bana attığı bakışı hatırladım. Tuhaf bir şey vardı, ama üstünde durmadım. Belki sadece anneme ait olduğunu biliyordu. Belki de ışık gözünü almıştı, bilmiyordum.

Arabaya bindiğimde Alaric karşıma oturdu. Tristan benim yanımdayken, Tristan'ın karşısında Cedric oturdu. Atların hareket etmesiyle sarayın kapıları arkamızdan yavaşça kapandı.

Pencederen duşarı baktım. Şehrin sokakları yavaş yavaş sarayın çevresindeki sessizlikten uzaklaşıyor, insanların sesleri duyulmaya başlıyor, dükkânların önleri hareketleniyordu. Bir süre dışarıyı izledikten sonra konuşmaya başladım.

"Bugün hava çok güzel." Cedric hemen konuştu.

"Prensesim, gökyüzüne bakıp hava durumunu mu bildiriyorsunuz?" Ona baktım.

"Hayır, sohbet başlatıyorum."

"Başarısız. " Tristan tek kaşını yukarı kaldırdı.

"Senin başlattığın sohbetlerin yüzde doksanı da başarısız." Cedric ellerini göğsünün altında birleştirdi.

"Benim sohbetlerim halk tarafından takdir ediliyor, Saray Şövalyesi."

"Geçen hafta mutfak görevlisine üç saat boyunca kılıç tekniklerini anlattın."

"Dinliyordu!"

"Çünkü kaçamıyordu." Kahkahamı tutamadım. Cedric bana baktı.

"Prenses, gördüğünüz gibi Saray Şövalyesi bana karşı çok acımasız."

"Ben de bunu fark ettim."

"Sonunda beni anlayan biri!"

"Hayır, Tristan haklı." Dediğimde Tristan'ın yüzünde küçük bir zafer ifadesi oluştu. Cedric de arkasına yaslandı ve cama baktı.

"İhanet."

"Bu kelimeyi bugün kullanmasak olur mu?" Ağzımdan çıkan cümleyle Cedric bile sustu. Sessizlikten rahatsızlık duydum çünkü aklıma tekrardan dün gece geldi. Cedric'in yüzündeki ifade değişti, Tristan ise Cedric'e baktı. Alaric ile gözlerimiz anında kesişince sırıttım. "Tamam, geri alıyorum. Farz edelim ki böyle bir şey demedim." Az önceki hava geri gelince Cedric konuşmaya başladı.

""Vakfa vardığımızda ilk ne yapacaksınız?"

"Çocuklarla ilgileneceğim. "

"Sonra?"

"Bahçeye bakacağım."

"Sonra?"

"Sen neden bu kadar merak ediyorsun?"

"Plan yapıyorum." Dedi bilmiş bir edayla. Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Sen mi?" Tristan başını iki yana salladı.

"Bu kelimeyi onun yanında kullanma." Cedric Tristan'a baktı.

"Ben gayet iyi plan yaparım."

"Geçen ay depoya girmeden önce kapıyı açmanın en kolay yolunun onzunla çarpmak olduğunu söyledin."

"Kapı açıldı." Dedi savunmaya geçerek. Tristan'ın sözleriyle gözlerimi kapatıp kafamı iki yana salladım. Maymuncuk denilen bir şey vardı.

"Kapı kırıldı." Diye düzeltti Tristan.

"Ama açıldı." Kıkırdadım. Alaric başını eğip kısa bir nefes verdi. Cedric hemen Alaric'e döndü.

"Baş Şövalye, siz söyleyin. Kapı açıldı mı?"

"Açıldı." Dedin sakin bir sesle. Cedric de otuz iki diş sırıtıp Tristan'a baktı.

"İşte."

"Ama bir daha yapmayacaksın." Diye eklediğinde Cedric'in yüzü düştü.

"Bu kısmı duymamış gibi yapabilir miyiz?"

"Hayır." Dediğince Tristan kıkırdadı. Ben de başımı arkama yasladım.

"Baş Şövalye, siz neden her şeyi bu kadar ciddi söylüyorsunuz?" Dediğimde tek kaşını yukarı kaldırdı.

"Nasıl söylemem gerekiyor? "

"Bilmiyorum. Biraz daha... normal?"

"Normal konuşuyorum." Cedric hemen konuştu.

"Hayır," Alaric, Cedric'e bakınca Cedric hemen cama baktı. "Ben bir şey demedim." Gülümsedim. Yol uzadıkça biz daha da saçma şeyler hakkında konuşup gülüyorduk. Konu Cedric'in küçükken yaptığı yaramazlıklara gelince Alaric'e baktım.

"Alaric."

"Evet?"

"Siz küçükken hiç yaramazlık yaptınız mı?"

"Hayır."

"Hiç mi?"

"Hayır."

"Yalan." Diyerek Cedric aramjza girdi. Alaric Cedric'e baktı.

"Sen nerden biliyorsun?"

"İnsan çocukken hiç yaramazlık yapmadıysa yetişkinliğinde bu kadar sıkıcı olamaz."

"Bu mantıklı değil. " Dedi Tristan.

"Bu benim mantığım."

"Zaten sorun o." Alaric bana baktı.

"Çocukken birkaç kez kaçtım." Gözlerim büyüdü.

"Nereye?"

"Ahırlara."

"Neden?"

"Atları seviyordum."

"Peki sonra?"

"Babam bulurdu."

"Ceza verir miydi?"

"Çalıştırırdı." Dediğinde gözlerimi kaçırıp onu küçük hâliyle ve çalışırken hayal etmeye çalıştım.

"Yani siz küçükken de böyle miydiniz?"

"Nasıl?"

"Atlara gerçekten ilgi duyuyordunuz."

"Evet." Gülümsedim. Birkaç dakika sessizliğin ardından konuşmaya devam ettim.

"Vakfın bahçesine birkaç gül ve fidan dikmek istiyorum."

"Yine mi?"

"Evet, Cedric."

"Geçen sefer elleriniz çamur olmuştu."

"Yani?"

"Bir prensesin elleri çamur olmamalı."

"Kim demiş?"

"Ben."

"Siz ne zamandan beri prenseslik kurallarını yazıyorsunuz?" Dedim sırıtarak.

"Benim kurallarım."

"Sizin kurallarınıza uymuyorum."

"Zaten uymanızı beklemiyordum. " dedi sırıtarak. Alaric bizi sessizce dinliyordu. Konuşmamız bitince sözü devraldı.

"Fidanları ve gülleri nereye dikmeyi düşünüyorsunuz?"

"Bahçenin doğu tarafına. Orada güneş daha fazla." Alaric başını salladı.

"Doğru seçim yaptınız." Merakla gözlerimi büyüttüm.

"Gerçekten mi? "

"Evet."

"Demek ki bahçe işlerinden anlıyorsunuz." Dedim gülümseyerek.

"Biraz."

"Başka ne biliyorsunuz?"

"Dövüşmek."

"Bunu biliyorum."

"At binmek."

"Onu da biliyorum."

Harita okumak."

"Bu da sıkıcıymış." Cedric güldü. Alaric tek kaşını yukarı kaldırdı.

"Harita okumak neden sıkıcı olsun ki?"

"Çünkü ağaç dikmiyorsunuz."

"Harita okumak ve ağaç dikmenin bağlantısı nedir?"

"Henüz bilmiyorum."

"İşte Prenses Ivy'nin düşünce sistemi." Dedi Tristan.

"Benim düşünce sistemim gayet güzel."

"Katılıyorum." Dedi Cedric. Birbirimize baktık ve aynı anda gülmeye başladık.

"İkinizin de aynı anda aynı şeyi savunması hiç iyiye işaret değil."

"Biz birbirimizi anlıyoruz." Dedim doğrularak. Cedric ise gururlanarak göğsünü kabarttı.

"Sonunda biri bunu söyledi." Alaric'in bakışları kısa bir süre bana ve Cedric'e kaydı, ardından hafifçe gülümsedi. Anında Alaric'e baktım.

"Siz de gülüyorsunuz."

"Hayır."

"Güldünüz."

"Yanıldınız."

"Ben sizi yakalayacağım."

"Deneyebilirsiniz. " daha geniş bir şekilde gülümsedim.

"Tamam."

Konuşmamız artık bir noktadan diğerine atlıyordu. Çocukken çok sevdiğimiz yemeklerden, sarayın en güzel odasından, Tristan'ın neden sürekli Cedric'i susturmaya çalışmasından, Cedric'in neden her şeyi yarış haline getirdiğinde, benim küçüklüğümden ve Alaric'in atlara olan ilgisinden konuştuk. Hatta bir ara Cedric, Tristan'ın küçükken çok sessiz olduğunu iddia etti. Tristan ise reddetti. Ben de ikisine de inanmadığımı söyledim. Gözlerim Alaric'e kaydı.

"Baş Şövalye, hangimiz daha çok konuşuyor?" Hiç düşünmedi.

"Siz." Gözlerim büyüdü.

"Ne?" Cedric hemen kahkaha attı. Tristan da ona katıldı. Alaric ise sakinliğini koruyordu.

"Yanlış mı?"

"Çok yanlış."

"Yolculuğun başından beri konuşuyorsunuz."

"Çünkü sessizliği sevmiyorum."

"Fark ettim." Nedense bu cümle hoşuma gitti. Kesinlikle hiçbir sebebi yoktu. Sadece beğendim işte.

Başımı tekrardan cama çevirdiğimde aklıma yine dün gece geliyordu. Ama artık korkmuyordum çünkü yanımda üç kişi vardı.

Biri yol boyu beni güldürüyor, diğeri ikimizi de susturmaya çalışıyor, diğeri ise bizi dinliyordu.

Atlar yavaş yavaş durmaya başladı, ve en sonunda durdu. İlk önce Cedric indi. Tristan da inince Cedric inmem için elini uzattı. Gülümseyerek elini tuttum ve arabadan indim. En son olarak da Alaric indi.

Vakıf her zamanki gibi hareketliydi. İnsanlar gidip geliyor, koliler taşınıyor, çocuk sesleri avludan geliyordu. Tam da görmek istediğim manzara buydu.

İçeri girer girmez yardım dağıtımına başladık. Çocukların bölündüğü kısım tahmin ettiğimden daha kalabalıktı. Daha ilk birkaç dakika içinde etrafım küçük çocuklarla dolmuştu, diz çöküp onlarla aynı hizzaya denk geldim.

Bir kız saçımı nasıl yaptığımı soruyordu, biri eteğime dokunuyordu, bir başka çocuk ise gerçekten prenses olup olmadığımı soruyordu.

Cedric ise bundan inanılmaz derecede eğleniyordu.

"Prensesi sorgu odasına aldılar." Kıkırdadım.

"Sen yardım etmiyor musun?"

"Ediyorum." Küçük bir çocuk koşarak Cedric'in bacağına sarıldı. Çenesini yukarı kaldırıp Cedric'in gözlerine baktı.

"Benimle oyun oyna." Dedi. Cedric'in yüz ifadesi anlatılamazdı. Dehşete düşmüş gibiydi, biraz da şaşırıyordu. Tristan kahkaha atarken ben de ona katıldım. Cedric çocuğa teslim oldu.

Bir saat boyunca çocuklarla oyun oynadık, bazıları ile fotoğraf çekindik, kitap ve oyuncak dağıttık. Yeni gelen kıyafetleri yerleştirdik.

Öğlen olduğunda bahçeye çıktık. Vakfın bahçesi genişti ama bazı bölümler hâlâ boş geliyordu gözüme. Getirdiğimiz fidan ve güller bunun içindi. Elbisemin eteklerini yukarı çekip diz çöktüm. İlk fidan için toprağı kazımaya başladım.

Bu hissi seviyordum. Yanıma Cedric çömeldi. Önce elime baktı, ardından yüzüme.

"Prensesim."

"Yemin Şövalyesi? "

"Sanırım artık sizi saraya almazlar." Kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Nedenmiş?"

"Ellerinize bakın." Topraktan gözükmüyordu.

"Gayet normal görünüyor. "

"Hayır," Ciddi ciddi başını salladı. "Artık bir bahçıvansınız." Tristan güldü.

"Bu kadar abartma."

"Abartmıyorum." Kıkırdadım ve ikinci gül fidanını yerleştirdim.

"Bahçıvan değil," dedi her zamanki sakin ses tonuyla. Üçümüz de Alaric'e baktık. Alaric birkaç saniye sessiz kaldı, ve ekledi. "Bu güller birkaç ay sonra açtığında hangisinin daha güzel olduğunu ayırt etmek zor olacak." Sessizlik oldu. Ne demek istedi?

Cedric önce bana, sonra Tristan'a baktı. Tristan da Cedric'e yavaşça baktı. Tristan'ın ağzının kenarı seğirdi.

"İlginç."

"Ne ilginç, Tristan?" Dediğimde Cedric öksürmeye başladı. Omuz silkip önüme döndüm. Alaric ise hiçbir şey olmamış gibi uzaklaştı. O uzaklaştığında birden durdum ve dediği şeyin manasını yeni anladım.

Yanaklarımın ısındığını fark ettiğimde başımı eğdim. Kalbim hızla çarptı. Cedric'in bastırmaya çalıştığı gülme sesini duydum.

"Tek kelime bile edersen seni şu gülün yanına dikerim." Kahkaha attı.

Vakfın kayıt bölümüne geldiğimizde tanımadığım bir yüz dikkatimi çekti. Uzun boylu ve kahverengi saçlı genç bir adamdı. Bizi görünce ayağa kalktı ve nazikçe eğildi.

"Prensesim." Gülümsedim.

"Merhaba. " gülümsedi.

"Lucien. Vakfın kayıt işleri ile uğraşıyorum. "

"Epey yoğun görünüyorsunuz."

"Bugünlük," omuz silkti. "Ama şikayet etmiyorum." Bir süre sohbet ettik. Samimi biriydi. Bir noktada gözleri kolyeme kaydı ve kısa bir an Cedric'e baktı. Aralarında tuhaf bir bakışma geçti. Lucien bakışlarını kaçırdı, Cedric de aynı şekilde. Sebepsizce huzursuz hissettim.

Günün sonunda yaşlıların olduğu kısıma geldik. Köşede sandalyeye oturan kadın dikkatimi çekti. Kadının gözleri önce Alaric'e, sonra Tristan'a ve en sonunda Cedric'e baktı. Yüzünde buruk br tebessüm oluştu. Ama gözleri bana gelince donup kaldı. Yavaşça ayağa kalkıp titeyen adımlarla yanıma geldi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan ellerimi tuttu.

"Bu kolye..." diye başlayınca kalbim sıkıştı. "Kraliçenin kolyesi..." boğazım düğümlendi. "Tanrılar şahidim olsun..." sesi titredi. "Annenize ne kadar benziyorsunuz." Nefesim kesildi. Anneme mi benziyordum? Kadın ellerimi biraz sıktı. "Gözleriniz..." gözleri doldu. "Aynı onun gözleri."

Dünyadaki sesler aniden kesildi. Sadece o cümle kaldı benimle. "Annenize ne kadar benziyorsunuz." İçimdeki bütün neşe çekildi benden. Gülümsemeye çalıştım. Kadın ellerimi bıraktığında teşekkür ettiğimi hatırlıyordum.

Ve dönüş yolunda at arabasının penceresinden bakarken boynumdaki kolyeyi bir an olsun bırakmadan sıkıca tutuyordum, sanki bırakırsam onu da kaybedermişim gibi..

(Uzun bir aradan sonra (iki gün) upuzun bir bölüm attım, umarım beğenmişsinizdir. Yorumlarınız ve beğenmeniz beniö için çoook kıymetlii🫂🫂🫂)