11. bölüm · Taç ve Kılıç

Elma Sepeti

Ecrin

Sabah uyandığımda düşündüğüm ilk şey dün geceki baloydu. Müzik, kalabalık, Celeste'nin bitmek bilmeyen gülümsemesi... ve istemeden aklıma gelen dans.

Düşüncemi fazla uzatmamak adına hızlıca yataktan kalkıp sade bir elbise giyip korsemi sıkıca bağladım. Odamdan çıktığımda saray henüz fazla hareketli değildi. Merdivenlerden aşağı inerken salondan konuşma sesleri geldi.

Kapının önünden geçecekken ağabeyimi gördüm. Karşısında ise tanıdık bir yüz vardı. Dün gece baloda tanıştığım prensti.

Uzun bir yolculuktan sonra geceyi burada geçirmek zorunda kaldığını hatırlıyordum. Dün akşam yalnızca birkaç kelime konuşmuştuk. İsmini ve hangi krallıktan olduğunu biliyordum, o kadar.

Başta hiç ilgilenmedim. Yanlarından geçip gitmek üzereyken ağabeyimin sesi ile yerimde durmaya karar verdim.

"Bu teklif yalnızca iki krallık arasındaki ilişkileri güçlendirmekle kalmaz. Eğer kabul edilirse, iki taraf için de uzun vadede ciddi bir avantaj sağlar," dedikten sonra ekledi. "Ivy ile evlenmeniz... iki krallık arasındaki ittifakı çok daha güçlü hâle getirebilir." Dudaklsrım istemsizce yukarı kıvrıldı. Ama bu mutlu bir gülümseme değildi.

Salona girdiğimi gören ağabeyimin yüz ifadesi hızla değişti. Önce ağabeyime baktım, sonra da prense. Baştan aşağı süzdüm. Dün gece birkaç dakika konuştuğum, hakkında hiçbir şey bilmediğim bir adamdı.

"Günaydın." Dediğimde prens de şaşkınlıkla ayağa kalktı.

"Günaydın, Prenses. " ağabeyime bakmadan salondan çıktım.

"Ivy." Diyen ağabeyimi umursamadan bahçeye çıktım. Ne hakla benim hakkımda, benim hayatım hakkında ve benim haberim olmadan karar alabilirdi?

"Ivy." Yürümeye devam ettim.

"Ivy, dur."

"Hayır. "

"Benimle konuşman gerekiyor."

"Benim konuşacak bir şeyim yok. " ağabeyim büyük adımlar atarak önüme geçti.

"Yanlış anladın. "

"Yanlış mı anladım?"

"Henüz ortada kesinleşmiş bir şey yok."

"Ne kadar da rahatlatıcı. "

"Ivy-"

"Hayır. Gerçekten çok rahatladım," ellerimi iki yana açtım. "Demek ki henüz benim hakkımda karar verilmemiş. Sadece bir ihtimal konuşulmuş." Çenesi gerildi.

"Bu sadece bir teklifti."

"Benim evliliğim ile ilgili."

"Evet."

"Ve bana söylemedin," dediğimde sustu. O sessizlik, daha fazla bir şeylerin olduğunu söylüyordu. "Ne zamandır teklif ediyorsun?"

"Çok uzun değil."

"Ne kadar? "

"Birkaç gün." Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

"Ivy, dinle. Bu sadece bir ihtimaldi."

"Birkaç gündür benim hakkımda konuşulan bir ihtimal." Diye düzelttim.

"Krallığın geleceği söz konusu."

"Ben de krallığın bir parçasıyım!" Sesim istemsizce yükseldi. Ona olan öfkemi artık bastıramıyordum. Cevap veremeyince ben de susmadım. "Benden habersiz benim geleceğim hakkında konuşamazsın!"

"Bunu yapmamın bir sebebi var."

"Her zaman bir sebebin var zaten."

"Çünkü sen bazı şeylerin ne kadar ciddi olduğunu görmüyorsun."

"Görmüyorum mu?" Başımı iki yana salladım. "Bana çocukmuşum gibi davranıyorsun."

"Çünkü bazen çocukça davranıyorsun." Duraksadım.

"Ne dedin?" Ağabeyim ağzından çıkan cümlenin ağırlığını fark etti fakat geri adım atmadı.

"Ivy, sen her şeyi kendi istediğin gibi yapabileceğini düşünüyorsun. Fakat krallık yönetmek böyle bir şey değil."

"Ben krallık yönetmeye çalışmıyorum!"

"Ama bir gün senin de sorumlulukların olacak."

"Ve bu sorumlulukların içine tanımadığım biri ile evlenmek de mi giriyor?"

"Eğer bunun sonunda krallığımız güvende olacaksa, evet. Konuşulabilir." Bir süre sadece ona baktım.

"Güvende olmak için beni kullanabilirsiniz yani?"

"Kimse seni kullanmıyor."

"Az önce ne yaptığını düşünüyorsun?"

"Ben sadece bir seçenek sundum!"

"Bana sormadan!" Artık birbirimize bağırıyorduk.

"Çünkü sana söyleseydim ne yapacağını biliyordum! "

"Ne yapardım?"

"Sinirlenecektin!"

"Şu an olduğu gibi mi?"

"Ve hiçbir şeyi düşünmeden reddedecektin!"

"Çünkü belki de reddetmek istiyorum!"

"İşte sorun da bu! Her şeyi yalnızca istediğin için yapamazsın!"

"Ben de senden benim istediğim her şeyi yapmanı istemiyorum! "

"Öyleyse ne istiyorsun Ivy?"

"Bana sormanı! Benim hakkımda bir karar alınacaksa en azından ne hakkında karar alınacağını bilmek istiyorum. Bu kadar zor mu ya? Dün gece o prensle tanıştım. Sadece birkaç dakikalık konuşmanın ardından ismini ve hangi krallıktan olduğunu biliyorum, hepsi bu!" Başımı salladım. "Ve bu sabah öğreniyorum ki siz beni onunla evlendirmek istiyorsunuz!"

"Henüz kimse seni onunla evlendirmiyor!"

"AMA KONUŞULUYORDU!" Sesim bahçenin içinde adeta yankılandı. Sinirden ellerim titriyordu. Ellerimi hızla saçlarımın arasından geçirdim. "Benim evliliğimi konuşuyordun!"

"Krallığın çıkarları için-"

"Umrumda değil!"

"Ivy!"

"Umrumda değil!" Bir adım yaklaştım. "Krallığın çıkarları, ittifaklar, anlaşmalar... bunların hepsini anlıyorum! Ama konu benim hayatımsa, neden en son öğrenen kişi ben oluyorum!" Yüzü sertleşti.

"Çünkü bunu anlamanı istedim!"

"Hayır, beni dışarıda bıraktın!"

"Nasıl etkileneceğini biliyordum!"

"Beni tanıyorsun diye benim hakkımda karar alabilme hakkın yok!"

"Ben senin ağabeyinim!"

"Evet! Sen sadece benim ağabeyimsin. Kralım değilsin. Benim hakkımda karar alan kişi hiç değilsin!"

"Ivy, dikkatli konuş!"

"Hayır! Bu sefer dikkatli konuşmuyorum!" Arkamızdan ayak sesleri geldi. Anladığım kadarıyla bağırma seslerimizi duyup yanımıza gelmişlerdi. Alaric, Tristan ve Cedric. Celeste ise bizden uzak bir yerde telaşla bize bakıyordu. Arkasında da Celeste'nin şövalyeleri vardı. Fakat hiçbiri bizi durduramazdı.

"Majesteleri?" Diye sordu Alaric. Fakat hiçbirimiz cevap vermiyorduk. Onun yerine nefeslerimizi düzene sokmaya çalışıyorduk.

"Ne konuştuk, biliyor musunuz?" Diye sorduğumda hiçbirinden cevap gelmedi. "Ağabeyim benim haberim olmadan tanımadığım bir prensle evliliğim hakkında konuşmuş. Evlenmemizi teklif etmiş." Hepsinin ifadesini göremiyordum fakat şaşırdıklarından o kadar emindim ki...

"Henüz karar verilmedi, Ivy." Sesi artık düşmüştü. Bir süre sessiz kaldım.

"Bunu söylemeyi bırak artık ağabey. Teklifmiş, ihtimalmiş, daha hiçbir şey kesin değilmiş... bunların hiçbiri önemli değil."

"Ivy..." dediğinde sesi yumuşamıştı. Gözlerimi kapatıp omuzlarımı düşürdüm. Gözlerimin dolduğunu görmesin istedim.

"Ben bir eşya değilim," fakat sesimin titremesine engel olamamıştım. "Krallığa daha fazla toprak kazandırmak için bir yere gönderilecek bir eşya değilim. İki devlet arasındaki ilişkiyi düzeltmek için kullanılan bir araç değilim." Ağabeyimin de omuzları çökmüştü. Başını eğdi.

"Hiçbir zaman böyle düşünmedim Ivy."

"Ama bana böyle hissettirdin. Dün gece onunla tanıştım. Kim olduğuna dair en ufak bir bilgim yok. Ve sen, onunla evlenmemi konuşuyorsun."

"Bunun seni inciteceğini bilmiyordum."

"Bilmen gerekirdi. Çünkü beni herkesten, her şeyden daha iyi bir tek sen anlıyorsun ve biliyorsun," Kısa bir sessizlik oluştuğunda devam ettim. "Ben özgür olmak istiyorum. Ben sadece kendi hayatım hakkında söz sahibi olmak istiyorum. Ama beni sadece öfkelendirmedin, ağabey," sesim sonlara doğru alçalmış, daha çok titremeye başlamıştı. "Hayal kırıklığına uğradım."

Omzumu tekrardan dikleştirdim, boğazımı temizledim.

"Senden bunu beklemezdim, ağabey." Sesime soğuk bir tını yerleşmişti. Son sözümden sonra hiç kimse konuşmadı. Ben de daha fazla orada bulunamazdım.

"Ivy..." ağabeyimin arkadan seslenişi beni durdurmadı, aksine adımlarımı hızlandırmama neden oldu. Koridordan geçip odama girdiğimde kapıyı hızla kapattım.

Sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım. İçimdeki öfke kesinlikle geçmemişti. Fakat kırıldığımı da hissediyordum.

Birkaç dakikanın ardından yatağa kendimi bıraktım. Yüzümü yastığa gömdüm. Gerçekten uyumak istiyordum. Ama gözlerimi kapattığım anda ağabeyimin dedikleri aklıma geliyor, ardından kendi söylediklerim zihnimde tekrar tekrar yankılanıyordu.

Bir süre tavana baktım. Sonra sağa döndüm, ardından sola. Hiçbiri işe yaramadı. En sonunda yataktan kalkıp pencerenin önündeki koltuğa yerleştim. Dışarıda, bahçede görevliler bir şeyleri taşıyor, uzakta birkaç asker nöbet değiştiriyordu. Bense hiçbir şey yapmadan onları izliyordum.

Bir süre sonra sıkıldım ve kitaplıktan rastgele bir kitap alıp okumaya başladım. İlk beş sayfasını okuduktan sonra kendimi üçüncü kez aynı paragrafı okurken buldum.

"Harika, kitap da okuyamıyorum." Kitabı yerine koyup tekrardan pencerenin önünde oturdum. Saçlarımı ördüm, beğenmeyince çözdüm ve tekrar ördüm. Kapım çalınca irkildim.

"Ivy?" Konuşan ağabeyimdi. "Biraz konuşabilir miyiz?"

"Şu an müsait değilim. " dediğimde birkaç saniye sessiz kaldı.

"Peki." Uzaklaşan ayak seslerini duyunca tekrardan cama döndüğümde ayın gittiğini ve yerini Güneş'e verdiğini gördüm. Ne ara sabah olmuştu ki? Tekrardan kapım çalındı.

"Ivy, sadece..."

"Ağabey, hazır hissetmiyorum."

"Anladım." Bu kez gerçekten gitti. Akşam olduğunda bir görevli odama yemek bırakıp gitti. Pek iştahım yoktu, bu nedenle biraz yedim.

Güneş tekrardan yok olunca odadaki mumları yaktım. Biraz daha ağabeyim ile kavgamı hatırlayınca iç çekip ayağa kalktım.

"Tamam, bu sefer gerçekten uyuyacağım."

Uyuyamadım. Bir saat sonra tavanı, iki saat sonra kitaplığı, üç saat sonra da kapıya bakıyordum. İç çekip tekrardan ayağa kalkıp elime kitabı aldım. Pencerenin önüne geçip bir müddet kitap okudum, saçımı taradım ve tekrardan ördüm. Gözlerimi tekrardan cama çevirdiğimde kaşlarımı çattım.

"Sabah olmuş..." bedenim oldukça yorgundu ama zihnim hâlâ kavga anındaydı. Kapım yine çalındı.

"Ivy?" Gözlerimi kapattım.

"Yine ne oldu?" Dediğimde ağaveyim bu sefer içeri girdi, kapıyı kapattı.

"Tek başına meyve toplamaya gönderirsem... barışır mıyız?" Yüzümde hafif bir gülümseme oluştu, fakat hızlıca düzeldim.

"Tek başıma mı?"

"Tek başına." Koltuktan kalkıp ağabeyime baktım.

"Bilemedim şimdi. Düşünmem gerek." Dediğimde ağabeyimin yüzünde ufak bir umut ifadesi oluştu.

"Ne kadar?" Omuz silktim.

"Bilmem. Ama teklifin iyiydi."

"Bu evet demek miydi?"

"Belki."

"Belki mi?"

"Henüz."

Ormanın içine girdiğimde ilk yaptığım şey durup izlemek oldu. Bir sürü kiraz, erik, elma, armut, kayısı ve daha fazla meyve ağaçları vardı. Yerin bazı yerlerinde çilekler bile yetişiyordu.

Yalnızlığın ve özgürlüğün tadını çıkardım.

"İşte şimdi oldu. " gülümseyerek ayakkabımı çıkardım ve çimenlerin üstüne bıraktım. Ardından elbisemin etek kısmını iki elimle tutup yukarı doğru kaldırarak kumaşın büyük bir kısmını yırttım.

"Şimdi çok daha iyi. " iki sepetimle beraber önce çileklerin olduğu bölüme gittim. Sepetin tabanı görünmez olduğunda kiraz ağacına geçtim. Dallara uzanıp kirazları tek tek topladım. Ardından vişneler geldi. Sepetin rengi, ben meyve koydukça değişiyordu.

Kırmızı, koyu kırmızı ve mor. Mor erikler. Bir süre sonra ilk sepetin ağzına kadar dolduğunu fark ettim. Sepeti gözümün göreceği bir yere koydum, boş sepeti alıp gözüme ilk çarpan elma ağacına baktım. En güzelleri en yukarıdaydı.

"Tabii ki. Başlıyoruz." Ağacın gövdesine tutunup yukarı çıktım. Birkaç dala basarak hızlıca yukarı çıktım.

Elimi elmalara atıp birkaç tane koparıp sepete koydum. Başka bir dala uzanırken ince bir dal, anlımın üzerinden geçip çeneme uzandığında irkildim.

"Ah!" Elimi anlıma götürüp geri çektiğimde parmaklarımda hafif bir kızıllık gördüm. İç çekip elma toplamaya devam ettim. Sepetin dolmasına yakın bir zamanda, bir başka dal kulağımın altından başlayarak dudaklarımın altına kadar çizdi.

Cqnım yandı ama sadece birkaç dakikalığına. Sepetime bakıp gülümsedim.

"Şimdi bunlarla uğraşamam." Elmalar daha önemli. Sepet yavaş yavaş ağırlaşmaya başladığında aşağı baktım. Neyse ki yükseklik korkum yoktu. Aşağı inerken ayağım kaydı, hızla elimi gövdeye götürdüm, avucum dala sürtündü. Elime baktığımda küçük bir sıyrık oluştuğunu fark ettim.

Oflayarak elimi eteğime sildim ve birkaç dal daha geçtim. Birinde parmağım çizildi, diğerinde avucum tekrardan sıyrıldı. Ama yere bastığımda tek düşündüğüm şey sepetlerimdi.

Çimene ayaklarım değdiğinde amaçsızca koşmaya başladım. Mutluydum, özgürdüm ve yalnızdım. Bu o kadar güzel bir duyguydu ki...

Önümde çamur birikintisi görünce hiç düşünmeden atladım. Çamur eteklerime, bacağımın bazı bölgelerine ve ayağıma sıçramıştı. Kahkaha attım. Bir süre sonra sepetlerimi tekrar alıp koşmaya devam ettim, nereye gittiğimi bile bilmeden. Ve o an, ilk kez nefes alabildiğimi hissettim.

Saçlarımdaki örgü tamamen dağılmış, bazı kısımları yüzüme geliyordu. Bugünden daha güzel bir gün daha önce geçirmediğime yemin edebilirdim.

Güneş yavaş yavaş en tepeden ayrılıp ufka yaklaştığında saraya geri dönmenin zamanı geldiğini fark ettim. Bazen yürüdüm, bazen koştum, bazen zıplayarak saraya doğru ilerledim. Bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyordum.

"Bir tutam sevdanı ver, dem,
Yaşamak sensin madem.
Al beni, çek götür uzaklara,
Aşk, neymiş görsün âlem."

Saraya vardığımda kapıdan içeri girerek bahçenin ortasına kadar geldiğimde, Celeste beni ilk fark eden oldu. Şarkı söylemeyi bırakıp pişkin pişkin sırıttım. El salladım.

"Merhaba! " Celeste'nin yüzündeki ifade, hayatımda gördüğüm en zarif dehşet ifadesiydi. Gözleri önce yırtılmış ve çamur bulaşmış elbiselerime, sonra dayüzüme kaydı.

"Ivy... ne oldu sana? "

"Hiçbir şey, " gülerek sepetleri yukarı kaldırdım. "Meyve topladım." Celeste birkaç saniye boyunca sadece bana baktı. Sanki verdiğim cevabı zihninde canlandırmaya çalışıyordu. Arkamdan gelen ayak seslerini duyunca arkama baktım.

Ağabeyim, Cedric, Tristan ve Alaric geliyordu. Ağabeyimin yüzünde tek bir duygu vardı, bıkkınlık. Birkaç saniye beni inceledikten sonra eliyle anlını ovuşturdu.

"Ivy."

"Ağabey?"

"Ben seni tek başına meyve toplamaya gönderdim."

"Evet."

"Ormana gönderdim."

"Ve hayatımın en güzel anıydı."

"Üç saat önce."

"Ve sen böyle döndün." Aşağıya bakıp kendimi süzdüm, daha sonra tekrar ağabeyime döndüm.

"Gayet iyi görünüyorum." Cedric'in ağzı hafifçe açıldı, Tristan bir şey der gibi oldu fakat vazgeçti. Alaric ise diğerlerinden daha ciddiydi. Gözleri yüzümdeydi.

"Yüzünüz." Dedi. Elimi yüzüme götürdüm.

"Ha, bunlar mı?" Sanki yeni fark etmişim gibi elimi yüzümde gezdirdim. "Dal takıldı." Dediğimde Alaric kaşlarını çattı.

"Dal mı?"

"İki kere." Cedric başını iki yana salladı.

"İki kere mi?"

"Bir de inerken ellerim takıldı," Dedikten sonra ellerimi kaldırdım. Herkes bir an sustuğunda ben de ellerime baktım. Sadece birkaç tane sıyrık vardı. Omuz silktim. "Onlar bir şey değil." Ağabeyim gözlerini kapattı.

"Bir gün. "

"Ne?"

"Seni bir gün yalnız bıraktık."

"Ve?"

"Geri döndüğünde tanınmayacak hâle gelmişsin."

"Abartıyorsun. " Celeste hâlâ bana bakıyordu.

"Ivy elbisen..."

"Eteğini ben yırttım."

"Saçların..."

"Koşarken bozuldu."

"Çamur..."

"Zıpladım."

"Ellerin ve yüzün..."

"Dal." Celeste susup yavaşça ağabeyime baktı. Sanki 'bunun normal olduğunu gerçekten kabul ediyor musun?' Diye gözleriyle soruyordu. Ağabeyimde ona aynı şekilde baktı.

"Ben de bilmiyorum." Elimdeki elma sepetine bakıp gülümsedim. Kafamı Tristan'a çevirdim.

"Tristan."

"Efendim?" Elma sepetini ona uzattım.

"Bu senin." Tristan şaşkınlıkla sepete baktı.

"Benim mi?"

"Evet," Sepeti ellerine tıkıştırdım. "Yolculuk boyunca elma sevdiğini fark ettim. Bunlar senin için." Tristan hiçbir şey söylemeden bir bana bir de sepete bakıyordu.

"Sen... siz..." devamını getiremiyordu. Güldüm.

"Ben ne?" Tristan'ın bakışları ellerime kaydı, ardından tekrar bana baktı.

"Siz bunları toplarken..."

"Çok eğlendim," Dedikten sonra ellerimi arkamda birleştirdim. Yüzüne söylemek hem kaba olurdu, hem de söylenilemezdi işte. Ama yine de bence yalana girilmezdi dediğim. "Diğer sepet hepimiz için." Ağabeyim kaşını yukarı kaldırdı.

"Bizim için mi?"

"Evet. Gerçi senin payını vermek konusunda kararsızım. " ağabeyimin yüzündeki bıkkınlık anında kayboldu.

"Demek hâlâ kızgınsın." Omuz silktim.

"Doğal ve haklı olarak." Alaric'in bakışlarını üstümde hissedince ona baktım ve kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Ne?" Başını hafifçe iki yana salladı.

"Hiç." Fakat yüzündeki ifade 'hiç' demiyordu. Gülümseyerek önüme döndüm.

"Şimdi meyveleri yıkamamız gerekiyor." Kimsenin bir şey söylemesine izin vermeden Tristan'ın elindeki sepeti de alıp saraya girdim ve mutfağa yöneldim.

Mutfağa girdiğim anda çoğu görevli beni incelemeye başladı. Bir aşçı elindeki kaşığı neredeyse düşürüyordu. Ben ise en yakın tezgaha yürüdüm.

"Müsait bir leğen alabilir miyim?" Adam birkaç saniye sonra kendine gelebildi.

"Prenses... siz..."

"Leğen?"

"Tabii." Önüme gelen leğene tüm meyveleri boşaltıp yıkadıktan sonra gözüme kestirdiğim büyük tabağa meyveleri yerleştirdim. Tabağı alıp bançeye yöneldiğimde, onların salona geçtiklerini görünce adımlarım yön değiştirerek onlara yöneldim. Tabağı ortalarında bulunan masaya koyup sırıttım.

"Aviyet olsun."

"Prensesim..." Tristan'ın konuşmasını engellemek adına biraz çilek ve bir tane erik aldım.

"Odamdayım, dinleneceğim." Ağabeyim şüpheyle bana baktı.

"Dinlenecek misin?"

"Tabii."

"Gerçekten mi? "

"Evet?"

Yalan söylemiştim. Odamda kıyafetlerimi değiştirip temizlendikten sonra saçlarımı taradım. Şimdi ise herkesten gizlice halka karışacaktım.

Sarayın arka koridorlarında yürürken kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Bu yaptığımın kötü bir fikir olduğunu biliyordum. Şövalyelerim beni bulursa uzun süre azar işitirdim. Ağabeyim öğrenirse daha kötü olurdu. Ama buna ihtiyacım vardı. Kavgayı sadece tek bir meyve toplama ile affedemezdim.

Sarayın arka kapısından kendimi dışarı atıp ilk adımı attığım anda omuzlarımdaki yük aniden kalkmıştı. Kimse bana bakmıyordu, önümde eğilmiyordu, ismimi bilmiyordu. İlk kez sadece Ivy'dim.

Kasabanın sokaklarında yürürken istemsizce gülümsedim. Bir fırından yeni çıkmış ekmek kokusu geliyordu. Bir kadın dükkânın önünü süpürüyor, bir başka iki kadın bir şeyleri tartışıyordu. Çocuklar ise kahkahalar atarak koşuyordu.

Pazar yerine vardığımda derin bir nefes aldım. Bir tezgâhın önünden geçerken satıcı bana seslendi.

"Günaydın genç hanım."

"Günaydın."

"İlk kez mi geliyorsun?"

"Anlaşılıyor mu?" Dediğimde adam güldü.

"Biraz." Ben de gülerek yoluma devam ettim. Küçük bir kız sepetini önümde düşürünce hızla eğilerek meyveleri topladım, sepete doldurdum.

"Teşekkür ederim! " dedi kız.

"Rica ederim."

"Çok hızlı topladın."

"Bunun için özel eğitim aldım." Dediğimde kız gerçekten bu durumu düşünmeye başladı. Kahkahamı zor tutup meydana doğru yürümeye başladım.

Çocuklar meydanda seksek oynayıp ip atlıyor, bazıları ise futbol oynuyordu.

"Katılmak ister misin?" Tüm ciddiyetim dağıldı. Yarım saatin içinde kendimi çocuklarla futbol oynarken, çaktırmadan oyunun kurallarını değiştirirken, bir çocukla ciddi bir şekilde oturup bir şeyler hakkında tartışırken, ve hatta çamura basmamak için şekilden şekile girerken buldum. Birkaç çocuk bana gülünce ben de onlarla beraber güldüm.

Oyun sonunda küçük bir kız çocuğu, elinde papatyalarla gelip, bir dakika bekle, dedi. Bende ne yaptığını anlamaya çalıştım. Bi müddet sonra papatyalardan yapılmış bir tacı ayağa kalkıp kafama yerleştirdi.

"Artık daha güzel oldun." Gözlerim istemsizce büyüdü.

"Bu artık benim mi?" Başını salladı. "Çok teşekkür ederim." Küçük kız gururla gülümsediğinde bu sefer küçük bir erkek, elinde tahtadan yapılmış oyuncak bir kuşla bana geldi.

"Bu da senin." Dedi. Gülümsedim.

"Hayır, bu senin oyuncağın."

"Olsun."

"Neden bana veriyorsun?" Omuz silkti.

"Çünkü bizimle oynadın." Kalbim adeta eridi. Oyuncağı gülümseyerek aldım.

"Bunu saklayacağım. Söz veriyorum."

Çocuklarla son bir el daha oynadıktan sonra biraz daha açıldım. Güzel bir sokağa girdiğimde bir grup genç bana seslendi.

"Çiçek tacı yakışmış."

"Ben yapmadım."

"Yine de güzel." Kendimi oldukça hoş bir sohbetin içinde buldum. Bir tepeye çıktık. Kasabanın en güzel manzarasının bu olduğunu söylediler. Haklılarmış.

Rüzgâr saçlarımızı tatlı tatlı savururken hepimiz sessizce oturduk. Bu sessizlik gerici değil, huzurluydu. Bir kız gökyüzünü işaret etti.

"Akşamları yıldız çıktığında daha güzel olur."

"Keşke görebilsem."

"O zaman kal." O kadar basit söylemişti ki. Bir süre sonra vedalaşıp aşağıya indim.

Bir bahçıvan dikkatimi çekti. Bir evin önünde toprağı kazıyordu. Yanına yaklaştım.

"Yardım edebilir miyim?" Adam şüpheyle baktı.

"Bu işler zordur evlat."

"Bu görüntümün altında neler yattığını bilemezsin." Kaşlarını kaldırıp elindeki küreği bana uzattı.

"Göster o halde."

"Seve seve. "

Birlikte toprak taşıdık, kökleri yerleştirdik, kurumuş dalları temizledik. Bahçıvanın gözleri gittikçe büyüyordu.

"Sen bunları nerden öğrendin?"

"Bahçeleri seviyorum."

"Bu belli oluyor." Sonra beni başka bir bahçeye götürdü. Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile. En sonunda yaşlı bahçıvan cebinden bir torba çıkardı.

"Al." Merakla torbayı alıp açtım. İçinde birkaç tane tohum vardı.

"Bu ne?"

"Nadir bir çiçek. Görüyorum ki çiçekleri seviyorsun. Ektiğinde beni hatırlarsın."

Teşekkür ettikten sonra oradan da uzaklaşıp saraya doğru ilerledim. Saat gerçekten çok geç olmuştu.

Sarayın koridoruna vardığımda şövalyeleri gördüm. Üçü de oldukça şiddetli bir şeyler tartışıyor gibiydiler. Benim için de gülümsememi silmek mümkün değildi.

"Alaric!" Üçünün yanına da koşarak geldim. "Evet! İşte burdasınız!" Nefes nefeseydim, ama heyecandan. Yorgunluktan değil. "Size anlatacaklarım var!" Yerimde hafifçe zıpladım. "Bugün harikaydı!" Sessizliğe aldırmadım.

"Kasabaya indim! Çocuklarla futbol oynadım!" Yüzümdeki gülümseme daha da büyüyünce ellerimi çırptım. "Benimle oynadılar! Ve bakın!" Başımdaki tacı çıkardım ve onlara doğru uzattım. "Küçük bir kız yaptı." Gururla gösterdim. "Ne kadar güzel, değil mi?"

Heyecanla iç çekip bu sefer kuşu gösterdim. "Ve bir çocuk bana bunu verdi! Bakın! Ve hepsi bu değil!" Cebimdeki torbayı çıkardım. "Bir bahçıvanla tanıştım. Birlikte fidan diktik." Bu kez ellerimi gösterdim. Avuçlarımda ve parmak aralarımda hâlâ toprak vardı. "Bakın!"

Sevinçle kahkaha attım. Tristan gözlerini kapattığında eteafımda bir kez döndüm.

"Biliyor musunuz... bu tacı saraydaki taçlara tercih ederim. Gerçekten. Bu taç mücevherden yapılmadı ama birisi benim için yaptı." İçimdeki heyecan hâlâ taşıyordu. Kendi kendime kahkaha attım.

"Ve manzara! Bir tepeye çıktık!" Ellerimi iki yana açtım. "Her yer görünüyordu! Dağlar, evler, bahçeler, insanlar... inanılmazdı! Kendimi gerçekten özgür ve sadece Ivy olarak hissettim." Yine sessiz kaldıklarında gözlerimi onlara çevirdim.

Tristan'ın yüzünde yorgun bir rahatlama vardı. Cedric bana kızıp ve sarılmak arasında kalmıştı. Alaric'in ifadesini okumak da her zamanki gibi zordu. Duraksadığımda bütün hevesim kaçmıştı.

"...Ne oldu?"