14. bölüm · Taç ve Kılıç
Perdenin Arkası
(Kitabı okurken bir yandan kitap için okuşturulan playlisti dinlemek isterseniz buradan ulaşabilirsiniz. İyi okumalar diliyorum🫂🩷)
Sabah uyanınca birkaç saniye nerede olduğumu anlamadım. Celeste'nin krallığındaki odama alışınca bir anlığına kendi krallığımın odasında olmaya şaşırmıştım. Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu. Sonunda evimdeydim. Yatağımdan kalkıp hızlıca hazırlandım. Kahvaltıya gitmek yerine babamın çalışma odasına yöneldim.
Kapının önünde duran iki muhafız beni görünce hemen kenara çekildi. Birinin kapıyı açmasını beklemeden içeri girdim.
"Baba!" Dedim a harfini uzatarak. Babam masanın başında oturuyor, önünde duran yığılı belgelerle uğraşıyordu. Sesimi duyunca başını hemen kaldırdı. Yüzündeki şaşkınlık sadece bir saniye sürmüştü, ikinci saniyede ayağa kalkıp yanıma doğru geliyordu. Koşarak boynuna sarıldım. Babam da bana sıkıca sarılıp güldü.
"Bu kadar özlediğini bilmiyordum."
"Ben biliyordum."
"Yalancı."
"Hayır."
"Yalancısın."
"Hayır."
"Öylesin."
"Değilim." Sonunda geri çekildim fakat kolunu bırakmadım. Babam baştan aşağı beni süzdü.
"İyi görünüyorsun."
"Çünkü iyi hissediyorum."
"Yolculuk nasıl geçti?"
"Harikaydı!" Dediğimde babam sandalyesine oturdu, ben de karşısındaki koltuğa yerleştim ve hararetle anlatmaya başladım. Celeste'nin krallığını, gördüğüm yerleri, yolculuk esnasında ne hakkında konuştuğumuzu... babam arada gülüyor, arada sorular soruyordu. Bir süre sonra doğal olarak konu baloya geldi.
"Baloda eğlendin mi?"
"Evet!"
"Neler yaptın baloda?" Omuz silktim.
"Çok bir şey yapmadım. Prens ve prenseslerle tanıştım, Celeste ve ağabeyimin düğün hayallerini dinledim. Bir de Alaric ile dans ettim." Babam tek kaşını yukarı kaldırdığında tavandaki avizeyi incelemeye başladım. Bence çok ilginçti.
"Alaric ile dans ettin?"
"...Evet." babam sandalyeye yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.
"Baş Şövalye Alaric?"
"Baba."
"Sadece emin oluyorum."
"Krallıkta başka Alaric yok."
"Ne yazık ki," dedikten sonra hafif bir sessizliğin ardından konuşmaya başladı. "Bu onun fikri miydi?"
"Ne?"
"Dans etmek."
"Hayır."
"Sen mi teklif ettin?"
"Hayır."
"O mu davet etti?"
"Hayır, baba!" Babam sonunda güldü. Ama gözlerinde hâlâ o ince dikkat vardı.
"Ne var?"
"Beni sorguya çekiyorsunuz."
"Sorgulamıyorum."
"Sorguluyorsunuz."
"Ben yalnızca bilgi topluyorum."
"Bu sorgulamanın daha kibar söylenişi." Babam başını iki yana salladı.
"Ivy."
"Babacığım?"
"Ben bir kralım."
"Hmhm."
"Ve sen benim kızımsın," sesi aniden yumuşadı. "Bu yüzden bazı şeyleri merak etmem normal."
"Biz yalnızca bir dans yaptık."
"Öyle olduğuna eminim."
"Ama?"
"Aması yok. Yine de Alaric'in görevini unutmadığını umuyorum." Kaşlarımı çattım.
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Senin güvenliğinden sorumlu."
"Bunu biliyor."
"İyi. Çünkü eğer görevini unutursa... onunla konuşmam gerekir." İmasını yeni anlayınca gözlerimi kaçırdım.
"Babaa..."
"Uzun bir konuşma hem de."
"Baba!" Bu kez kahkaha attı. Ben ise yüzümü ellerimin arasına gizledim. "Zavallı Alaric."
"Ben de aynı şeyi düşünüyordum."
"Hiç sanmıyorum."
"Belki biraz," Babamın gözlerinde eğlence vardı ama altında başka bir şey saklıydı, korumacılık. Bunu hissedebiliyordum. "Sen fark etmiyorsun ama büyüyorsun Ivy. Sanki dün seni koridorlarda koşarken yakalıyordum."
"Hâlâ beni koridorlarda koşarken yakalıyorsunuz."
"Doğru," dediğinde ikimiz de güldük. "Yine de bazı şeyler değişiyor."
"Mesela?"
"Mesela artık seni bir yolculuğa gönderiyorum ve geldiğinde yeni insanlarla tanışmış oluyorsun. Yeni dostluklar kurup yeni sorumluluklar alıyorsun," babamın gözlerinde artık alışık olduğum o sıcaklığın yanında bir de hüzün vardı. "Benim için hâlâ aynı kişisin." Gülümsedim.
"Öyleyim zaten. " başını salladı.
"Hayır. Tam olarak aynı değilsin," bu kez ne diyeceğimi bilemedim. Babam ayağa kalkıp yanıma geldi ve elini başımın üstünde koydu. "Ve bununla gurur duyuyorum. " içime garip bir sıcaklık doldu ve ben kendimi tekrardan yedi yaşındaki Ivy gibi hissetmeye başladım. Hiç düşünmeden babama sarıldım. Babam da beni kolları arasına aldı.
"Ben de sizinle gurur duyuyorum." Güldü.
"Neden?"
"Çünkü siz Dünya'nın en güzel babasısınız." Dediğimde kahkahalarla güldü, bunu beklemiyor olmalıydı. Bir süre öyle durduktan sonra geri çekildim.
"Baba, vakıfa gidebilir miyim?" Kaşlarını kaldırdı.
"Yeterince dinlendin mi?"
"Evet."
"Emin misin?"
"Evet." Omuz silkti.
"Uslu dur, şövalyelerin sözünden çıkma."
"İlkine tamam, ikincisine söz veremem." Dediğinde güldü. Ellerimle elbisenin eteğini tuttum, dizlerimi hafifçe kırıp kafamı eğdim. Birkaç saniye sonra doğruldum ve gülümseyerek babamın odasından çıktım.
Koridorlarda yürürken içimde tuhaf bir hafiflik vardı. Saraya dönmek güzel hissettiriyordu, özellikle babamı gördükten sonra. Merdivenlerden inerken koridorun sonunda üç tane tanıdık siluet gördüm.
Alaric, Tristan ve Cedric. Beni gördüklerinde konuşmaları yarım kalınca hızla merdivenleri indim. Koridorda yürümeden önce elbisemin eteklerini hafifçe yukarı kaldırdım. Cedric ilk konuşan oldu.
"Kayıp prensesimiz de buradaymış."
"Hey, kaybolmadım."
"Emin misiniz? "
"Hem de oldukça." Tristan hafifçe gülümseyerek araya girdi.
"Bir ara Majesteleri sizi bulmak için ekip göndermediğine göre doğru söylüyor olabilirsiniz."
"Teşekkür ederim, Tristan." Cedric hemen araya girdi.
"Ben de dğruyu söylüyor olabilirdim."
"Olabilirdin."
"Oldum da."
"Olmadın." Cedric dramatik bir şekilde iç çekti.
"Bu sarayda kimse beni takdir etmiyor." Dediğinde kıkırdadım. Alaric sessizce bizi dinliyordu.
"Babamdan izin aldım. Bugün vakfa gidiyoruz." Cedric gülümsedi.
"Güzel."
"Ne zaman gidiyoruz?"
"Şimdi, Tristan."
"Şimdi mi?"
"Evet."
Sarayın bahçesine doğru yürümeye başladık. Yol boyu durmadan konuşuyorduk.
"Vakıftaki çocuklar sizi görünce çok sevinecek." Dedi Cedric. Gülümsedim.
"Umarım."
"Umarım mı?" Diye homurdandı. "Geçen sefer ayrılırken yarısı ağlıyordu."
"Abartıyorsunuz."
"Hayır."
"Abartıyorsunuz."
"Hayır." Tristan iç çekti.
"Gerçekten abartmıyor." Şaşırarak Tristan'a baktım.
"Sen de mi?"
"Maalesef."
"Ne kadar dramatiksiniz."
"İnsanlar sizi seviyor, prensesim." Cedric bunu çok rahatça demişti. Ama ben buna çok sevinmiştim.
"Daha çok vakfı seviyorlar."
"Hayır," bu kez konuşan Alaric'ti. Hepimiz Alaric'e baktığımızda bir süre sessiz kaldı. Sanki söyleyeceği şeyin önemli olmadığını düşünüyormuş gibi görünüyordu. Ardından; "Vakfa yardım eden çok insan var. Fakat herkes bir odadan çıktığında arkasında bu kadar insan bırakmıyor." Gözlerimi kırpıştırdım.
"...Bu bir iltifat mıydı?" Kalvimin hızlandığını hissettim. Cedric öne atıldı.
"Hayır." Tristan, öksürürken konuştu.
"Oldukça iltifattı."
"Değildi."
"Öyleydi."
"Hayırdı." Alaric'in yüzünde mimik oynamadı.
"Sadece bir gözlemdi." Diyerek tartışmayı sonlandırdı.
"Bak, ben haklıymışım." Dedi Cedric.
"İltifat gibi bir gözlem." Diye Tristan düzelttiğinde Cedric'in yüzü hafifçe düştü. Ben de gülümseyerek Alaric'e baktım.
"Teşekkür ederim, Alaric." Başını eğdi.
"Sadece gerçekleri söyledim." Cedric'in yüzü biraz daha düştüğünde mırıldandı:
"Harika."
"Ne oldu? " diye sordum.
"Hiç."
"Yalan."
"Ben de bazen güzel şeyler söylüyorum."
"Geçen hafta bana, 'ağaçtan düşmeyin.' Dediniz?"
"Bu güzel bir tavsiyeydi."
Sonunda ahıra ulaştık. Daha içeri girer girmez tanıdık bir kişneme duydum.
"Akkız!" Atım başını kaldırıp beni gördüğünde hareketlendi. Hızla yanına gittiğimde burnunu omzuma sürttü. Kıkırdayıp başını sevdim.
"Ben de seni özledim." Cedric yanıma geldi.
"Bence bizi görünce bu kadar sevinmedi."
"Çünkü sizi özlemedi benim kızım."
"Kalbimi kırdınız."
"Akkız adına konuştum. "
"Bu daha da kötü." Kıkırdayıp bir süre daha atımın başını okşadım. Sonra eyerine tutunup tek hareket ile üzerine çıktım. Oturduğum anda Akkız heyecanla ön ayaklarını kaldırdı, yelesi savruldu. İstemsizce güldüm.
"Sakin, kızım."
Ama belli ki sakinleşmeye niyeti yoktu. Ahırdan çıkar çıkmaz öne geçmeye çalışıyordu. Alaric kendi atına binerken kafasını iki yana salladı.
"Bir şey değişmemiş. "
"Bence daha da hızlanmış." Dedi Tristan. Cedric ise atına binerken söyleniyordu.
"Bir gün bu at beni küçük düşürecek."
"Daha ne kadar küçük düşebilirsin ki?" Tristan'ın sözleri üzerine kıkırdadım. Akkız sabırsızca toprağı eşelemeye başladı.
"Prensesimiz yine en önde."
"En azından bu kez kaybolmamayı deneyebilir." İkisi konuşurken yola koyulmuştuk. Cedric'in dediği gibi en önden ben gidiyordum, arkamda şövalyelerim vardı.
"Bu konuda umutlu değilim." Başımı omzumun üzerinden çevirerek bağırdım:
"Sizi duyuyorum!"
"Siz duyun diye söylüyoruz zaten!"
"Ne kadar da düşüncelisin Cedric."
"Her zaman." Tristan gükdüğünde Alaric bile kısa süreli gülümsedi.
Vakıf binasını uzaktan gördüğüm an kocaman gülümsedim.
"İşte geldik!" Akkız da sanki benim kadar heyecanlanmış gibi adımlarını hızlandırdı. Kapının önüne geldiğimiz zaman atın üzerinden neredeyse atlayacaktım.
"Prensesim," Alaric'in sesi arkadan geliyordu. "Dikkatli."
"Her zaman."
"Bu doğru değil." Cedric'in cevabı gecikmediğinde gülümsedim.
Attan inip Akkız'ı uygun bir bölgeye bağladım. Son kez başını okşadıktan sonra elbisemin eteğini hafifçe yukarı kaldırarak hızlı adımlarla binaya girdim.
İnsanların konuşmaları, çocukların kahkahaları, görevlilerin telaşı... kendimi eve dönmüş gibi hissediyordum.
"Prenses Ivy!" Başımı çevirdiğimde küçük bir kız sesleniyordu. Başka bir kız da bağırdı:
"Prenses geldi!" Bir anda üç-dört çocuk bana doğru koşmaya başladığında onlara doğru bir adım atıp diz çöktüm. Kollarımı iki yana açıp güldüm.
"Ivy abla!" Daha ben bir şey söylemeden küçük kollar boynuma dolandı.
"Özledik sizi!"
"Ben de sizi çok özledim."
"Gerçekten mi? "
"Gerçekten. Hem de çok özledim!" Bu cevabım üzerine yüzlerindeki mutluluğu görmek bütün yolculuğa değmişti. Birkaç çocukla daha sarıldıktan sonra ayağa kalktım. Bir tane çocuk eteğimi çekiştirdi.
"Bakın!"
"Ne oldu?"
"Çiçekler büyüdü!" Bir diğer çocuk araya girdi.
"Ben okuma dersinde birinci oldum!"
"Ben de düşmedim!"
"Bu başarı mı?"
"Benim için öyle." Kahkaha attım.
"Hepinizle gurur duyuyorum." Bir süre sadece çocukları dinledim. Kimisi bana yeni öğrendiği kelimeleri anlattı, kimisi yaptığı çizimleri gösterdi, kimisi de yalnızca elimi tutup yanımda yürümek istedi.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini fark etmemiştim bile. Sonunda bir tane çocuk uzaklaşırken bir an durup yine yanıma geldi.
"Bir daha uzun süre gitmeyin." Dedi elimi tutarak. Kalbimden ufak bir sızı geçti. Elimi çocuğun saçlarına koydum.
"Söz veremem," Dediğimde yüzü düştü. "Ama geri geleceğime söz verebilirim." Bu cevap onu biraz olsun rahatlatmış gibi görünüyordu. Çocuk benden uzaklaşıp oyun alanına geri dönünce iç çekip oyun oynayan çocukları izledim.
"Prensesim." Başımı çevirdiğimde Lucien koridorun sonunda duruyordu. Gülümseyerek yanına yaklaştım.
"Lucien."
"Tekrar hoş geldiniz."
"Teşekkür ederim. "
"Yolculuğunuz nasıl geçti?"
"Oldukça güzeldi." Bir süre yolculuk hakkında konuştuk. Ağzımdan çıkan her cümleyi dikkatle diniyordu. Arada sorular soruyor, dediklerimi kaçırmamaya çalışıyordu. Sonra elindeki paketi uzattı.
"Bunu sizin için ayırmıştım." Şaşkınca pakete baktım.
"Benim için mi?"
"Elbette." Paketi alıp açtığımda gözlerim büyüdü. Anna Karenina kitabını okumak uzun süredir istiyordum, ve bunu Lucien'e anlatmıştım.
"Bu çok güzel."
"Okumak istediğinizi söylemiştiniz." Başımı kaldırdım ve gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim." Kitabı göğsüme bastırdım, gerçekten hoşuma gitmişti. Belki de bu yüzden sonraki sorulan soruları ilk başta garip karşılamamıştım.
"Kral hazretleri nasıllar?"
"Az evvel yanındaydım, iyiler."
"Bu güzel," başını salladı. "Yolculuktan sonra önemli toplantılar yapıldı mı?" Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Bilmiyorum."
"Anladım. Prens Alexander'ın işleri genellikle yoğun mudur?"
"Her zamanki gibi," Lucien başını salladı. Ama nedense bir şey dikkatimi çekmişti. "Bunları neden soruyorsunuz?" Omuz silkti.
"Sadece merak. Anlarsınız ya, sohbet..."
"Gerçekten mi? "
"Elbette," Belki fazla düşünüyordum. Sonuçta Lucien, vakfı yönetmeme yardım ediyordu, krallıkla ilgili bazı şeyleri merak etmesi normaldi. Lucien gülümsedi. "Umarım kitabı beğenirsiniz." Gülümsedim.
"Şimdiden beğendim." Bir süre sessiz kaldık. Aklıma ara ara esen bir fikir yine geldi.
"Aslında..."
"Hm?" Dediğinde arkamdaki şövalyelerime de baktım.
"Size de." Cedric doğruldu.
"Bu tehlikeli bir başlangıç."
"Henüz hiçbir şey sormadım."
"Tecrübelerime göre yeterli. " Tristan gözlerini devirdi.
"Krallığın başka şehirlerine de yardım vakıfları açmayı düşünüyorum." Lucien bana dikkatle baktı, Cedric'in yüzündeki şakacı ifadesi bile hafifçe kayboldu.
"Gerçekten mi? " Tristan'ın sorusuyla kafamı salladım.
"Burada yaptıklarımız işe yarıyor. İnsanlara yardım edebiliyoruz, çocuklar eğitim alabiliyor, ihtiyacı olanlar dedtek bulabiliyorlar. Eğer burada işe yarıyorsa diğer şehirlerde de işe yarayabilir."
"Bu oldukça büyük bir proje."
"Farkındayım, Lucien."
"Oldukça maliyetli olur."
"Onun da farkındayım." Lucien başını salladı, sanki bu cevabımı beklemiyor gibiydi. Şövalyelerden ilk yorum yapan Cedric oldu.
"Bence güzel."
"Bu kadar mı?" Omuz silkti.
"İnsanlara yardım edecekse güzel."
"Bu çok kısa bir değerlendirme."
"Başka bir fikrim yok."
"Eğer doğru yönetilirse işe yarayabilir," Dedi Tristan. "Ama her şehir aynı değil. İnsanların ihtiyaçları farklı, gelirleri farklı." Başımı salladım. Haklıydı. Alaric'e baktım ve bu sefer onun yorumunu bekledim.
"O hâlde Baş Şövalyemiz ne düşünüyor?" Alaric birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladı.
"Eğer bunu gerçekten istiyorsanız başarırsınız." Diğerleri projeden bahsederken Alaric benden bahsetmişti. Bir insan iltifat etmeden nasıl iltifat edebilirdi ki?
"Kulağa iltifat gibi geldi." Diye öne atladı Cedric.
"Öyle değildi."
"Yalandan ölüyorum."
Cedric'in cevabından sonra bir süre kimse konuşmadı. Ya da konuştu, emin değildim. Çünkü düşünmeye başlamıştım: Gerçekten yapabilir miydim?
Yeni vakıf... kulağa oldukça güzel geliyordu. Hem de tamamen banim vakfım olacaktı. Giriş kapısını hayal etmeye başladım. Çok büyük olmasına gerek yoktu, sıcak görünmesi yeterdi. Sonra duvarları hayal etmeye başladım. Sade bir duvar olmamalıydı. Belki birkaç sanatçı çağırarak duvarları boyatırdım? Belki de tavana yıldızlar, Ay ve Güneş çizdirirdim?
Bahçede ağaçlar, çiçekler, hayvanlar olurdu. Hafifçe gülümsedim. Rengârenk perdeler, pencerelerinin önündeki çiçekler, raflara yerleştirilmiş kitaplar, oyuncaklar... belki girişe pano koyardım. Çocuklar çizdiklerini asarlardı, her hafta değiştirirdim.
Sesler. Koridorlardaki çocuk sesleri, kahkahalar, ayak sesleri, birinin heyecanla bağırması, ders çalışan çocuklar, yeni arkadaşlıklar, yeni hayaller, yeni umutlar...
"Prenses?" Gözlerimi kırpıştırdım. Hayallerim dağılmıştı. Konuşan Cedric'ti.
"Prenses?" Bu kez Tristan konuştu. "Yaklaşık 4 dakikadır cevap vermiyorsunuz." Cedric kafasını salladı.
"Hatta sizi kaybettiğimizi bile düşünmeye başladım." Kıkırdadım.
"Özür dilerim. "
"Ne düşünüyorsunuz?"
"Çınar Vakfını. Kuracağım vakıfı. Bence... gerçekten yapabilirim," Kesinlikle yapacaktım, artık bundan emindim. "Gidiyoruz." Neredeyse koşarak binadan çıktığımda arkamdan gelen sesleri umursamadım, Lucien'e veda etmeyi unuttuğumu da.
Doğrudan atımın yanına gittim. Beni görünce kafasını kaldırdı, hızla boynuna sarıldım.
"Harika bir fikrim var," Akkız'ın bunu anladığını sanmıyordum ama yine de kişnedi. "Bence de beğendin." Hızla eyerine çıktım. Şövalyeler daha ne olduğunu anlamadan dizginleri tuttum.
"Prenses!"
"Cedric?"
"Yarış mı var?"
"Hayır. "
"Yangın mı?"
"Hayır."
"Kriz mi var?"
"Hayır!"
"Öyleyse niye koşturuyorsunuz?" Sırıttım.
"Babamla konuşmam lazım." Akkız ileri atıldığında heyecanla gülümsedim. Babama bunu anlatmalıydım, hemen. Şimdi. Bu saniye.
Akkız daha sarayın avlusuna girer girmez dizginlerini hafifçe çektim. Kalbim göğsümde heyecandan o kadar hızlı atıyordu ki sanki birazdan yerinden çıkacaktı.
Arkamdan gelen nal seslerinden şövalyelerin hâlâ beni takip ettiklerini anlıyordum.
"Prenses!" Cedric'in sesi avluda yankılandı. "En azından nereye gideceğinizi söyleyin!"
"Saraya!"
"Onu biz de fark ettik!" Akkız durduğunda hızla üstünden inip dizginlerini elimde tutarak ahıra yöneldim. Görevlilerden biri şaşırarak bana baktı.
"Prensesim?"
"Sonra konuşuruz!" Adam daha cevap vermeden Akkız'ın burnunu okşadım. "Teşekkürler." Kişnediğinde onu yerine bağladım.
Şövalyeler ahıra ulaştığında ben çoktan saraya ilerliyordum. Koşarak koridorları geçtim, babamın odasına tıklamadan girdim.
"Baba!" Babam masanın başındaydı, yine. Elindeki belgeyi düşürmesine ramak kalmıştı. İrkilerek bana baktı.
"Ivy?" Saçlarım dağılmıştı, muhtemelen yüzüm domatesi arındırıyordu. Babam ayağa kalktı. "Ne oldu? "
"Evet!"
"...Ne?"
"Evet!"
"Ivy?"
"Efendim? "
"Neye evet?" Birkaç kez derin nefes almaya çalıştım fakat başarısız oldum. Babam bardağa su doldurup uzattı. Bardağı hızla alıp içtim, sonra tekrar ona baktım.
"Geldi."
"Ney geldi?"
"Fikir." Babam gözlerini kapattı,kısa bir süre sonra tekrar gözlerini açtı.
"Baştan anlat."
"Yeni bir vakıf kurmak istiyorum. Krallığın başka şehrinde olmalı. Eğitim vermeli, kitap okumalı, isterlerse çalgı öğrenmeliler. Ağaçlar olmalı, etrafı soğuk görünmemeli. Eğer bir çocuk ilk kez geliyorsa korkmamalı, koridorlar sıcak olmalı. Duvarları boş olmamalı. Sanatçılar çağıracağım, duvarlara resim çizecek. Pencerelerin önünde bitkiler olmalı. Bir kütüphane olmalı, bir de sanat odası. Bir de bilim odası. Ve adını buldum. Çınar Vakfı."
Oda birkaç saniye sessiz kaldı. Babam düşündü ve sonunda başını salladı.
"Çınar Vakfı."
"Evet. "
"Çünkü çınarlar uzun yaşar."
"Evet."
"Ve birçok insana gölge olur."
"Evet." Neredeyse yerimde zıplıyordum. Babam bana baktı. Gözlerinde büyük bir gurur vardı.
"Bu fikir üzerinde ne kadar zamandır düşünüyorsun?"
"Birkaç gündür aklımdaydı."
"Bence anlatmaya devam etmelisin."
