1. bölüm · Taç ve Kılıç

Tören

Ecrin

Bu sene seçilen şövalyelerin hepsi şatonun bahçesinde, belirli bir sıra halinde bekliyorlardı. Hepsinin elleri kılıcındaydı ve olması gerekenden biraz daha fazla ciddi duruyorlardı. Birazdan baş şövalye gelip yeminlerini ettireceklerdi. Şatosu kalesinden pencereden onları izlerken yüzümde hafif bir tebessümün belirdiğini hissettim.

"Ivy, birazdan gidip yeminlerini ettirecek gibi duruyorsun." Dediğinde ses tonundan o alaycı tonunu hissettiğimde gözlerimi devirdim. Her senede bir kere gerçekleşen bu olayı küçüklüğümden beri izlemişimdir. Hepsini benim için asıl eğlenceli kılan yeminden sonraki o kutlama havasıdır. Gülümseyişimi iğneleyici bir hale büründürerek ağabeyime baktım.

"Ben kutlama için heyecanlıyım ağabey. Herhangi bir nedenden dolayı değil." Dedikten sonra önüme döndüğümde, sarayın baş şövalyesi bahçeye yeni giriş yapmaktaydı. Eteğimi tutup hafifçe yukarı kaldırdım ve gülerek kalenin merdivenlerine yöneldim. Bunu her zaman yaptığım için ağabeyim artık normal karşılıyordu, açıkçası işime de geliyordu bu durum.

Ben ayağımdaki topuklu ayakkabılara rağmen hızla merdivenleri inmeye başladığımda baş şövalye açılış konuşmasını yapıyordu. Yemin törenine yetişmek için merdivenleri ikişer inmeye başladım. Eh, 15 yaşından beri topuklu ayakkabı giymeye başlayınca oldukça rahat hareket edebiliyordunuz. Bu yüzden de hızlı hareket edebiliyordum.

En nihayetinde bahçeye vardığımda hafifçe havaya kaldırdığım eteğimi serbest bırakıp yavaşladım. Gülümseyerek önce kaleye bakıp dil çıkardım ağabeyime. Karşılık olarak göz devirdi. Hafifçe gülerek yürümeye devam ettim. Ağabeyimle kaç yaşına gelirsek gelelim, hep çocuktuk birbirimiz için. Tek korkum, taht kavgasında hiç beklemediğim bir hamle yapmasaydı. Taht için kavga edebilir, birimizi sürgün edebilir ve hatta öldürebilirdik birbirimizi.

Kraliyet ailesi için ayırılan masaya ilerledim ve benim için ayrılan sandalyeye oturdum, ardından da büyük bir ilgiyle gözlerimi baş şövalyeye çevirdim. Ronan, bağırarak konuşuyordu.

"...bugün burada yalnızca bir unvan almıyorsunuz. Bir yükü, bir yemini ve krallığın güvenini omuzlarınıza alıyorsunuz. Kanınız yorulabilir, kılıcınız kırılabilir ve yolunuz karanlığa düşebilir. Fakat yemininiz, bütün bunlardan çok daha güçlü kalmalıdır.

Önünüzde, ellerinizle kavradığınız kılıcı ve taşıdığınız unvanı onurunuz olarak kabul edecek misiniz?" Dediğinde şövalyeler hep bir ağızdan, kabul ediyoruz, diye bağırdıklarında istemsizce ben de dudaklarımı oynatarak yeminlerine ortak olmuştum. Ronan tekrardan gür bir sesle devam etti:

"Adaletin önünde eğilecek, korkunun karşısında geri çekilmeyecek, gücünüzü zayıflara karşı değil, zayıfları korumak için kullanacağınıza namusunuzun üzerine yemin edecek misiniz?"

"Yemin ederiz!" Diye senkronizasyon bir şekilde cevap geldiğinde Ronan sözü devraldı.

"Krallığa sadakatle hizmet edeceğinize, tahtı ve tacı koruyacağınıza, size emanet edilen canları kendi canınızdan üstün tutacağınıza canınızın üstüne yemin eder misiniz?"

"Yemin ederiz!" Cevap gecikmedi. Keyifle gülümseyip arkama yaslandım ve tek tek şövalyeleri incelemeye başladım. O sert duruşlarının ardında heyecanlı olduklarını hissedebiliyordum. Ronan devam etti:

"Bir şövalyenin ilk görevi nedir?"

"Koruma!"

"İkinci görevi?"

"Sadakat!"

"Ve üçüncü görevi?"

"Adalet!"

"Öyleyse söyleyin. Kılıcınızı kimin için kuşanacaksınız?"

"Krallık için!"

"Kimi koruyacaksınız?"

"Halkı!"

"Ve yemin bozulduğunda geriye ne kalır?"

"Hiçbir şey!"

Ronan kılıcını çıkardı ve bir eliyle kılıcı, diğer eliyle de kılıcın sivri kısmını kavrayıp ellerini yukarı kaldırdı ve bir müddet boyunca benim yaptığım gibi şövalyeleri süzdü. Gözlerinde okunması içinmpek de emek sarf etmeyen gurur vardı. İstemsizce ben de gülümsedim.

"Bugün sizlere bir kılıç değil, bir sorumluluk teslim edildi. Bugün size bir zırh değil, bir güven emanet edildi.

Unutmayın; gerçek bir şövalye savaş kazandığında değil, güce sahipken o gücü nasıl kullandığında ortaya çıkar. Kılıcınızı can almak için değil, adalet için kaldırın. Gücünüzü korumak için kullanın. Sadakatini korkudan değil, inançtan doğsun.

Önünüzde uzun yollar, ağır savaşlar ve sınanacağınız günler olacak. Bazen yemininizi hatırlamak nefes almak gibi olacak. Bazen de bu yemini taşımak, taşıdığınız kılıçtan daha ağır gelecek.

İşte o günlerde bugün verdiğiniz yemini hatırlayın.

Çünkü şövalyelik bir ünvan değildir. Şövalyelik, her gün tekrarlanması gereken bir onur, bir namus ve bir candır. Bugünden itibaren krallığın kapıları, halkın güvenliği ve krallığın tacının güvenliği sizin ellerinizdedir.

Bugün sizi şövalye ilan etmiyorum. Bugün, zaten olduğunuz şövalyeleri krallığımıza sunuyorum. Göreviniz başlasın."

Diye kapanış sözlerini de söyledikten sonra tüm sarayın duyacağı şekilde müzikler açıldı. Garsonlar mutfakta yeni yapılmış tatlı ve yemekleri masalara getiriyordu. Yeni şövalyeler ise dağıtmışlardı, muhtemelen görev yerlerine gitmişlerdi.

Açılan müzikler ile cariyeler raks ederken, masanın başında oturan babam konuşmaya başladı.

"Ivy ve Alexander, bugünden itibaren artık ikiniz de şövalyeler tarafından korunacaksınız," dedi katı bir ses tonuyla. Bana baktı ve konuşmasını devam ettirdi. "Ivy, sen diplomatik açıdan çok önemlisin. Seninle siyasi bir evlilik yapmak isteyen bir prens var ve ben bunu istemiyorum." Derken oldukça rahatsız görünüyordu, beni evlendirmek istemediği her açıdan belli oluyordu.

Ama bu masada sadece babam değildi evlenmeme karşı çıkan. Evlilik kelimesi geçtiği anda benden daha isteksiz ve telaşlı görünen ağabeyimin elleri masanın altında yumruk halindeydi. Babam ağabeyime dönüp devam etti:

"Alexander, tahtın varisi olduğun için seni öldürmek isteyen ve kaçırmak isteyenler çok fazla. Bu nedenle ile eğlence sonrası odama gelin, şövalyeleriniz ile tanışın. Zira her zaman ve her yerde sizinle birlikte olacaklar." Dedikten sonra arkasına yaslandı. İşte, hayatımın en kötü tören sonrası ziyafet buydu. Ama maalesef Kralın emri ve isteği sorgusuz sualsiz yapılması, biz kraliyet ailesi için de geçerli olması nedeniyle kabul etmek dışında seçeneğim yoktu.

"Peki baba." Dedikten sonra elimdeki kadehten bir yudum beyaz şarap içtim. Korunma fikri gerçekten de çok saçma geliyordu. Ama en azından saray hapsinde değildim.

Bu konuşmadan sonra benim için pek te iyi değildi. Kim her zaman yanında olan ve seni korumakla görevli olan 3 kişiyle uzun bir süre birlikte olmak isterdi ki? Kimse. Saatler birbirini kovalarken, eğlence bitmiş, odama gelip az öncekine kıyasla daha sade bir elbise giyip korsemi bağladıktan sonra saçlarıma fön çektim. Aynada son kez kendime bakmadan önce daha kısa bir topuklu ayakkabı giydim.

Babamın odasına gitmek için kendi odamdan çıktım. Yürümeye başlamadan önce eteklerini tutup hafifçe yukarı kaldırdım. Babamın odasının kapısı zaten açıktı. İçeri girdiğimde babam oturduğu Masadan kalkıp kollarını bana doğru açtı ve gülümseyerek:

"Ivy, benim biricik kızım, gel." Dediğinde koşarak babama sarıldım. Babam da bana ber zamanki gibi sıkıca sarıldığında keyifle güldüm. Geri çekildiğimde Babamın gözleri adeta parlıyordu. Kafasını odada ayakta bekleyen üç şövalyeye çevirdi. "Alexander senden önce gelip 3 tane şövalyeyi seçti, sana da bu 3 şövalye kaldı. Umarım senin enerjine yeterler." Dedi gülerek. Çok fazla enerjik olduğumu biliyordum, özellikle küçükken hiç yerimde durmazmışım. Ağaçlara tırmanmak belki bu yüzden en sevdiğim hobimdi.

Gülerek kafamı salladım ve şövalyelere baktım. Hepsi şövalye kıyafetinin içinde oldukları için yüzlerini göremesem de hepsine gülümsedim. Hepsinin elleri kılıçtaydı ve tetikteydiler. Sanki şimdi bile bir tehlikeye uğrayabilirmişiz gibi ifadeleri vardı, gözlerinden anlayabiliyordum. Ellerimi eteklerim götürüp hafifçe kaldırdım, dizlerimi hafifçe kırıp kafamı eğdim. Birkaç saniye öyle durduktan sonda doğruldum ve eteğimi bıraktım. Tekrar gülümsedim.

"Teşekkür ederim." Dedikten sonra babama döndüm. Babam bana gülümseyerek kafasını salladı.

"Şimdi biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Sonra yine gel, olur mu?"

"Elbette, babacım. Dinlenmene bak, lütfen." Dedikten sonra babamın odasından çıktım. Şövalyeler ise beni takip ediyordu. Biri önümde, diğer ikisi ise arkamdaydı. Odama gitmek yerine sarayın bahçesine geldim ve adımlarımı hızlandırarak önünde 4 sandalyenin olduğu çam ağacının önüne gelip rastgele bir sandalyeye oturup kafamı gökyüzüne çevirdim. Bulutların arasından kendini belli eden Güneş gözlerimi kamaştırınca kafamı biraz aşağı eğip şövalyelere baktım. Ayaktaydılar, bundan hoşnut olmayıp yanımdaki boş sandalyelere bakıp tekrardan gözlerimi onlara çevirdim. Ben otururken onların ayakta olması adil değildi. Yerimde kıpırdandım.

"Bir sorun var." Dediğimde üçlünün arasından orta boylu olanı bana cevap verdi.

"Ne oldu, prensesim?" Dediğinde kaşlarımı hafifçe çattım.

"Siz ayaktasınız, olmaz böyle." Dediğimde aralarından kısa boylu olan bu sefer cevap verdi:

"Biz genelde ayakta oluruz." Dediğinde gerçekten üzüldüm onlara. Ama maalesef görevlerini bir parçasıydı, zorundalardı. Hafifçe gülümsedim.

"Biliyorum. Ama bugün ayakta olmayın." Dediğimde en uzun boylusun ilk defa bana baktı.

"Majesteleri?" Demesine aldırmadan devam ettim.

"Yanımdaki sandalyeleri görüyor musunuz?" Dediğimde kısa boylu olan yanımdaki boş sandalyelere bakıp bana baktı.

"Görüyorum."

"Harika! Oturun o halde." Dediğimde hepsi sessizleşti. Neden sessizleştiklerini anlamadım ama ben de sebepsizce bir süre sustum. Boğazımı temizledim ve saçma sessizliği sonlandırmak için konuşmaya başladım.

"Ne oldu?" Uzun olan şövalye sakin bir ses tonuyla konuştu:

"Prensesim, görev başındayız."

"Evet, ben de görev başında olduğunuzu biliyorum."

"Öyleyse..."

"Ama ne kadar eğitim alırsanız alın, yorulabilirsiniz." Dediğimde kısa boylu olan hafifçe gülümsedi.

"Majesteleri, biz..." diye başladığında ellerimi havaya kaldırdım.

"Hayır, hayır. İtiraz istemiyorum," dedikten sonra biraz duraksayıp dediğimin emir olarak algılanmaması için gülümsedim. "Gerçi bu biraz emir gibi oldu.." dediğimde orta boylu şövalye hafifçe kıkırdadı.

"Biraz..." dediğinde alt dudağımı ısırdım. Daha sonra düzelip gülümsedim. Sesimi yumuşatarak devam ettim.

"O halde... lütfen oturun." Dediğimde kısa olan, en uzun olanına baktı. Tamam, artık isimlerini öğrenme zamanı gelmişti galiba.

"Prensesim, sizin yanınızda oturmak..."

"Size yasak mı?"

"Hayır."

"Öyleyse?" Dediğimde uzun olan bir süre sustu, ardından:

"Bizim görevimiz sizleri korumak." Dedi. Omuzlarımı düşürüp ısrar etmeye devam ettim.

"Ve beni korumak için ayakta olmanız mı gerekiyor? "

"Her zaman tetikte olmamız gerekiyor." Diyerek beni düzeltti. Kafamı hafifçe eğdim.

"Ben sizi ayakta görürken güvende hissetmiyorum," Dediğimde yine sustular ama bu kez bu suskunluğa eşlik etmedim. "Hatta birazcık da kendimi kötü hissediyorum." Dediğimde kısa olanın yüz ifadesi değişti.

"Neden?"

"Çünkü ben otururken," yanımda duran boş sandalyelere bakıp tekrardan onlara döndüm. "Siz de ben nereye gitsem yanımda oluyorsunuz."

"Bizim işimiz bu." Dedi uzun olan.

"Biliyorum," dedikten sonra gülümsedim. "Ve bunun için sizlere minnettarım." Dedikten sonra ellerimi kucağımda birleştirip tırnağımla oynamaya başladım. "Her gün yanımda olacağınız için şimdiden çok teşekkür ederim." Dediğimde kısa olanın yüzünde sıcacık bir tebessüm oluştu, orta boylu olan ise kafasını hafifçe eğdi.

"Bu bizim görevimiz, Majesteleri."

"Öyle olsa bile," Diyip omuz silktim. "Teşekkür etmek için bir sebebe ihtiyacım yok." Dediğimde uzun olan birkaç saniye yüzümü inceledi, ardından bahçeye tekrar baktı. O görmese bile ona gülümsedim.

"Şimdi..." diyerek neşeli ses tonuma döndüm. "Kim öce oturacak?" Dediğimde kısa olan hızla elini kaldırdı.

"Ben!" Dediğinde orta boylu olan, kısa olana yargılayıcı bir bakış atıp:

"Sen ciddi misin?" Diye sordu.

"Çok ciddiyim." Dedikten sonra yanımdaki sandalyeye oturup arkasına yaslandı. Neşeyle güldüm.

"Teşekkür ederim?"

"Cedric."

"Teşekkür ederim Cedric." İşte kısa olanın ismini öğrenmiştim bile.

"Rica ederim, prensesim." Dediğinde kafamı diğer ikisine çevirdim. Orta boylu olan bir müddet tereddüte düştükten sonra o da yanıma oturdu. Keyifle gülümseyip ona baktım.

"Teşekkür ederim?"

"Tristan."

"Tristan." Dedikten sonra gülümseyip önümde, hâlâ ayakta olan şövalyeye baktım.

"Şövalye..." dedim rica eden ses tonumla.

"Prensesim?"

"Sen de."

"Ben burada iyiyim." Dediğinde gözlerimi kıstım.

"Hayır."

"Prensesim..."

"Şövalye."

"Majesteleri..."

"Şövalye." Dedikten sonra bir anda bakıştık. Cedric, başını eğip gülmemek için kendini tutmaya çalışıyordu. Tristan ise normal bir şekilde bizi izliyordu. Şövalye pes etmiş gibiydi. Kazandığım küçük zafere kıkırdadım.

"Emredersiniz."

"Hayır." Dedim ciddi bir ses tonuyla. Belki ses tonuma, belki de emretmemiş oluşuma şaşırmış gibi görünüyordu.

"Hayır mı?"

"Emretmiyorum, rica ediyorum." Dediğimde kafasını hafifçe eğip:

"Ricanız üzerine..." diyip oturdu. Neşeyle güldüm.

"Teşekkürler?"

"Alaric."

"Alaric." Cedric kollarını iki yana açtı.

"İtiraf etmeliyim, böyle çok daha iyi." Dediğinde Tristan, Cedric'e baktı.

"Nesi güzel?"

"Prenses bizi oturttu ya, ona diyorum." Dediğinde gülerek bahçeye baktım. Bahçede benim ektiğim her türlü çiçek ve ağaç vardı. Bahçe işlerini çok severdim. Çiçeklerin üzerindeki damlalar ışıkta parlıyordu. Kocaman gülümsedim.

"Bakın!" Dedim büyük bir heyecanla. Hepsi aniden bana baktı.

"Ne?" Dediklerinde çiçekleri işaret ettim.

"Şuna bir bakın! Çok güzel değil mi?" Dediğimde Cedric kafasını salladı.

"Gerçekten güzel duruyor." İçimden gelen bir düştüyse kafamı onlara çevirip gülümsedim.

"İyi ki buradasınız."

"Biz de iyi ki burdayız." Dedi Cedric. Tristan ise gülümsedi. Alaric birkaç saniye sessiz kaldı.

"Her zaman, Majesteleri." Demek ile yetindi. Ve o an, bahçenin ne kadar sessiz olduğunu o an fark ettim. Ama ilk kez bu sessizlik bu kadar yabancı ve yalnız hissettirmedi.