5. bölüm · Taç ve Kılıç
Kahvaltı Masası
Kitaba başlamadan önce, spotifyda kitabın adında çalma listesi oluşturdum. Dinleyerek okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalarr
Sabah, kapımın hafifçe tıklatılmasıyla uyandım. Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı odama dolarken yatakta doğruldum. Birkaç saniye içinde dün yaşananlar aklıma hücum etti.
Prens Adrian. Sarayın normalden fazla hareketli oluşu. Babamın yüzündeki o tuhaf ifade.
Kapının ardından gelen nazik ses düşüncelerimi böldü.
"Prensesim, Majesteleri kahvaltı için sizi bekliyor."
"Geliyorum." Hizmetkâr uzaklaşırken çok sevdiğim yatağımdan ayrıldım. Hazırlanmam çok uzun sürmedi. Beyaz, sade ama şık bir elbise giyip saçlarımı serbest bıraktım. Korsemi sıkıca bağladıktan sonra siyah bir topuklu ayakkabı giydim. Son olarak aynadan kendime baktım. Her şey normal görünüyordu, en azından dışarıdan bakınca.
İçimde ise sebebini bilmediğim bir huzursuzluk vardı. Belki sadece yabancı bir kraliyet ailesinin sarayımızda bulunmasıydı. Belki de sadece fazla düşünüyordum.
Koridorlardan geçip büyük yemek salonuna ulaştığımda ağır kapılar benim için açıldı. İçeri adım attığımda herkesin bakışları bana döndü. Harika, tam da istediğim şey. Gülümseyerek eteğimi tutup hafifçe yukarı kaldırdım ve dizlerimi hafifçe kırıp kafamı eğdim. Birkaç saniye sonra düzelip yerime oturdum.
Masanın başında babam vardı, onun yanında ağabeyim bulunuyordu. Karşı tarafta ise Adrian ve babası. Bir an duraksadım. Adam oldukça heybetli görünüyordu. Sarı saçlarının arasında beyazlar vardı ama bu onu yaşlı göstermek yerine daha da otoriter yapıyordu. Yüzündeki o sert ifadeye rağmen gözleri dikkatliydi. İnsanları izleyen bir adamın gözleri. Bir hükümdarın gözleri.
"Prenses Ivy," dedikten sonra hafif bir baş selamı verdi. "Ben Kral Valerian." Dediğinde ben de aynı şekilde selam verdim.
"Sizi ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz Majesteleri. " Valerian gülümsedi. Ama o gülümsemenin altında başka bir şey vardı. Sanki beni inceliyordu, değerlendiriyordu. Bu düşünce içimi rahatsız etti. Gözlerimi kaçırdığımda Tristan, Cedric ve Alaric'i gördüm. Yine ve yine görevlerinin başındaydılar. Üçü de duvar kenarında duruyordu.
Tristan'ın yüzünde her zamanki gibi sakin bir ifade vardı. Cedric ellerini göğsünün altında birleştirmişti. Alaric ise dümdüz karşıya bakıyordu, en azından öyle görünüyordu. Gözleri kısa bir an gözlerimle buluştu, daha sonra yeniden karşıya baktı.
Kahvaltı servis edilmeye başladı. İlk birkaç dakika oldukça sakin geçmişti. Ağabeyim ara sıra konuşuyor, babam cevap veriyor, Valerian da sohbeti hakkında konuşuyor gibiydi. Sonra Adrian konuşmaya başladı ve bir şekilde bütün dikkatini bana verdi.
"Bahçeniz gerçekten de etkileyici. "
"Teşekkür ederim. "
"Özellikle güney taraftaki çiçekler." Dediğinde şaşırdım.
"Onları gördünüz mü? "
"Evet." Hafifçe gülümsedi.
"Sanırım bazılarını siz dikmişsiniz." Hepsini ben dikmiştim ama bilmesine lüzum yoktu. Kaşlarımı yukarı kaldırdım.
"Nereden anladınız bunu?"
"Çünkü diğerlerinden daha canlılar." Bir an sustum, daha sonra güldüm.
"Yani saray bahçıvanlarımızın bunu duymaması lazım." Adrian hafifçe güldü.
"Neden?"
"Yıllardır emek veriyorlar," Çayımdan bir yudum aldım. "Bir prens gelip bütün övgüyü bana verirse biraz kırılabilirler." Ağabeyimin dudaklarının titrediğini gördüm. Gülmemek için uğraşıyordu. Adrian ise hâlâ gülümsüyordu.
"Bence hak ettikleri övgüyü alıyorlardır."
"Umarım. Yoksa öğleden sonra beni kürekle kovalamaya başlayabilirler." Bu kez ağabeyim hafifçe güldü. Babam ise boğazını temizledi. Sohbet devam etti. Ben konunun kapanacağını düşünüyordum, yanılmışım. Hem de oldukça yanılmışım.
"Bu arada," Adrian yine bana döndü. "Gözleriniz beklediğimden farklı." Elimdeki çay bardağı havada kaldı. Yavaşça ona baktım, sesimi sakin tutmaya özen göstererek cevap verdim.
"Portre ressamlarımız bunu duyarsa üzülür." Adrian şaşırdı.
"Neden?"
"Yıllardır beni çiziyorlar," omuz silktim. "Demek ki pek becerikli olamamışlar." Ağabeyim başını eğdi. Cedric'in yüzünü çevirdiğini gördüm. Tristan da pencereye bakıyordu. Hayır, içten içe kesinlikle gülüyorlardı. Adrian ise bunu görmemiş gibiydi.
"Hayır, " dedi ciddi bir sesle. "Portreleriniz oldukça güzel."
"Ne büyük bir şans," mırıldandım. "Krallığımız sanat bütçesini boşuna harcamamış." Cedric'in omuzları hafifçe sallanıyordu. Bir süre sonra konu yardım vakfına geldi. Bu konuda daha rahattım, çünkü insanlar genelde ne yaptığımdan bahsederdi, benden değil. Ama Adrian bunu da değiştirmeyi başardı.
"Babam bana vakfınız hakkında bazı bilgiler verdi." Başımı salladım.
"Umarım güzel şeyler işitmişsinizdir."
"Oldukça güzel şeyler," gözlerimin içine baktı. "Zaten iyi kalpli birisine benziyorsunuz." İşte yine başlıyoruz. Arkama yaslandım. Gülümsememi koruyarak cevap verdim.
"Bir günde buna karar verdiyseniz ya çok iyi gözlemcisiniz..." dediğimde durdum, gülümsememi yavaşça soldurdum. "Ya da çok hızlı karar veriyorsunuz." Masadan sessizlik oluştu. Kısa ama belirgin bir sessizlik.
"İnsanları okumakta oldukça iyiyimdir."
"Ne güzel. Bizim diplomatlar sizinle tanışmalı." Bu kez Tristan'ın başını çevirdiğini gördüm. Cedric'in yüzünde ise açıkça bir mücadele vardı. Gülmemeye çalışıyordu. Adrian ise konuşmasını sürdürdü.
"Sizi tanıyan herkes seviyor gibi görünüyor." Çayımı masaya bıraktım.
"Bu matematiksel olarak imkansız." Adrian kaşlarını çattı.
"İmkansız mı?"
"Krallığımızın nüfusunu düşünürsek evet," başımı hafifçe yana eğdim. "Herkesin beni sevmesi istatistiksel olarak pek mümkün değil." Valerian'ın ilk kez güldüğünü gördüm.
Adrian bana bakmaya devam etti. Sanki verdiğim cevapları anlamaya çalışıyordu. Ama ben de onu çözmeye çalışıyordum. Çünkü gerçekten de anlamıyordum. Bir insan neden sürekli iltifat ederdi ki? Üstelik beni henüz tam anlamıyla tanımıyorken? Sonunda dayanamadım.
"Prens Adrian."
"Prenses Ivy?"
"İnsanlara sürekli iltifat eder misiniz?" Masadaki herkes dikkat kesildi.
"Hayır."
"Hayır mı?"
"Hayır. Sadece hak edenlere." İç çektim. Elbette böyle diyecekti.
"Ne rahatlatıcı."
"Neden?"
"Bir an herkese böyle davrandığınızı düşündüm." Çatalımı tabağıma bıraktım. "Endişelenmiştim." Cedric'in boğazını temizleme sesi ağabeyimin kıkırtısına karıştı. Benim gülümsemem ise duruyordu ama içimdeki rahatsızlık gerçekten büyüyordu. Çünkü söyledikleri hiç hoş gelmiyordu.
"Sizin kadar etkileyici birisiyle karşılaşınca..." diye cümleye başladığında canıma tak etmişti artık. Çünkü yine beni tanımlıyordu. Yine hakkımda kararlar veriyordu. Yine beni yıllarca tanıyormuş gibi konuşuyordu. Bü yüzden ilk kez sözünü kestim.
"Bir gün içinde beni bu kadar tanıdıysanız gerçekten etkileyici bir yeteğiniz var." Koridordaki sessizlik kadar ağır bir sessizlik çöktü masaya. Adrian bile ilk kez sustu. Ben de gülümsemek ile yetindim. Ama bu gülümsemenin altında başka bir şey vardı. Ve sanırım herkes başından beri rahatsız olduğumu yeni kavrıyorlardı.
Adrian'ın yüzündeki gülümseme ilk kez silindiğinde ortamın daha da tuhaflaştığını hissettim. Söylediğim şeylerin kaba olup olmadığını düşündüm. Belki biraz fazla ileri gitmiştim ama geri adım atmak da istemiyordum. Çünkü gerçekten de rahatsız olmuştum. Adrian birkaç saniye bana baktıktan sonra başını eğdi.
"Sanırım bunu hak ettim." Sesi az önceki kadar rahat değildi.
"Belki de." Dediğimde kafasını kaldırıp gülümsedi.
"Yine de dürüst olmalıyım." Dediğinde göz devirmemek için kendimi tuttum.
"Hangi konuda?"
"Sizi ilk gördüğümden beri beklediğimden çok daha farklı olduğunuzu düşünüyorum." Aynısı senin için de geçerli. İlk görüşmemizden sonra hemen iltifatlara başlamasaydın çok farklı yerlerde olabilirdik.
Bu kez hızlı cevap vermedim çünkü bunun sonunun nereye varacağını tahmin etmiştim.
"Bu iyi bir şey mi?"
"Kesinlikle."
"Ne güzel."
"Gerçekten."
"Umarım." Sesimdeki ince alayı fark etmemesini umdum. Ama fark etmiş olacak ki hafif bir kahkaha attı.
"Benimle dalga geçiyorsunuz."
"Hayır. Sadece söylediklerinizin ne kadar keskin olduğunu anlamaya çalışıyorum."
"Belki fazla keskin konuşuyorum."
"Belki."
"Fakat yanıldığımı çok zannetmiyorum," Bir anlığına gözlerimi açıp kapattım. Eğer bir rüyadaysam acilen uyanmam gerek, bu kabus olmaya başladı çünkü. "Mesela dün sizi sessiz biri zannetmiştim."
"Çok üzücü."
"Neden?"
"Çünkü artık hakkımda yeni bir yanlış düşünceniz var."
"Yanlış değil."
"Henüz emin olamazsınız."
"Biraz olsun eminim."
"Biraz olsun yeterli değil."
Alaric'in bakışlarını üstümde hissettim fakat başımı kaldırmadım. Onu görebiliyordum. Zırhın içinde dimdik duruyordu. Kolları arkasında birleşmişti. Yüzü sakindi fakat gözleri değildi. Adrian'a kitlenmişti. Sanki konuşmalarımızı sadece dinlemiyor, her kelimeyi tartıyordu. Tristan ise ara sıra Adrian'a bakıyordu. Cedric'in ise Adrian'ın daha ne kadar ileri gidebileceğini merak ediyor gibiydi. Benim için ise kahvaltı ne kadar erken biterse o kadar iyiydi.
"Mesela bahçeyle ilgilenmeniz." Dedi Adrian.
"Bahçeyle ilgilenmemde ne var?"
"Bir prenses için alışılmadık."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Ben de sizin at binmenizi alışılmadık buluyorum." Adrian kaşlarını yukarı kaldırdı.
"Neden?"
"Bir prensin at binmeyeceğini tahmin ediyordum." Birkaç saniye sustu, ardından güldü.
"Bu doğru değil."
"Benimki de. Sanırım ikimiz de birbirimiz hakkında çok fazla varsayımda bulunuyoruz."
"Belki de," dedikten sonra 1 dakika susunca rahatlamış bir şekilde nefes aldım."ama yine de sizin gülüşünüzü gerçekten seviyorum."
"Prens Adrian. "
"Evet?"
"Az önce ne konuşmuştuk?"
"Beni fazla kesin konuşmakla suçladığınızı."
"Doğru."
"Ben sadece düşüncemi söyledim."
"Ve ben de bu düşüncenizin fazla kesin olduğunuzu söyledim."
"Fakat gülüşünüz..."
"Hayır. Sadece bugün saçım, gözlerim, karakterim ve gülüşüm hakkında yeterince bilgi edindiğinizi düşünüyorum."
Ağabeyim sesli bir kahkaha attı.
"Ivy..." ağabeyime baktım.
"Ne?" Bir süre güldükten sonra
"Hiçbir şey." Dediğinde babama baktım. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Sanki hem beni uyarmak istiyor hem de söyleyecek bir şey bulamıyordu.
Karl Valerian ise oğluna bakıyordu. O da oğlunun ileri gittiğinin farkındaydı.
"Adrian." Prens başını babasına çevirdi.
"Evet, baba?"
"Prensesi rahatsız ettiğini fark etmedin mi?" Dediğinde yine bana baktı.
"Haklısınız. Ben çok özür dilerim, Prenses Ivy." Bu kez gerçekten samimi görünüyordu.
"Önemli değil." Gülümsedi.
"Yine de... bunu söylemem gerekiyor."
"Ne?"
"Sizi kırmak istemem, çünkü tanıdığım en..."
Alaric salonun kenarından hareketlenip yanıma geldi. Cedric ve Tristan'da, Alaric'i takip etti.
"Prens Adrian." Sesi sakin ama sertti.
"Evet?"
"Majesteleri sizi bekliyor."
"Öyle mi?"
"Evet."
"Misafir salonunda görüşmeniz gereken kardeşiniz var." Dedi Tristan.
"Programınınız oldukça yoğun, Majesteleri." Dedi Cedric.
Adrian ilk önce şövalyelerime, daha sonra da bana baktı. Sanki bana bir şey demek istiyordu, ama diyemiyordu. Bu kez herhangi bir alaycı cevap veremezdim, çünkü gerçekten yorulmuştum.
"Elbette," dedikten sonra ayağa kalktı. "Prenses Ivy, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. "
"Rahatsızlık değildi. Yalnızca biraz fazlaydı." Dediğimde gülümsedi.
"Anladım." Umarım anlamışsındır. Adrian, babasıyla birlikte giderken Tristan ve Cedric de peşlerinden gitti. Ben de yerimden kalktım.
Alaric diğerlerine eşlik etmedi. Bakışlarımı ona çevirdim.
"Sen neden gitmedin?"
"Gitmem gereken bir yer yok."
"Az önce vardı ama?"
"Yoktu." Kaşlarımı çattım.
"Prensi uzaklaştırmak için uydurdun mu?" Alaric'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
"Öyle diyelim." İstemsizce güldüm.
"Çok teşekkür ederim." Başını hafifçe eğdi.
"Görevim." Dediğinde oldukça bana huzur veren bir sessizlik oldu. Tabağıma bakınca kahvaltımın yarısı bile bitmemişti ama bütün iştahım kaçmıştı.
"Rahatsız olduğunuzu söylemeniz iyi oldu."
"Bakışlarımla anlatmaya çalışıyordum."
"Fark ettim."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Başarılı olmuş muyum?" Dedim gülümseyerek. Alaric gülümsememi fark ederek sert ifadesi biraz yumuşadı.
"Oldukça."
"İyi... gerçi herkes anlamış gibi görünüyordu."
"Prens dışında."
"Başta." Diye düzelttim. Alaric'in gözleri kapıya kaydı.
"Sonra o da anladı."
"Umarım anlamıştır."
"Bir daha böyle durumlarda rahatsız olduğunuzu doğrudan söyleyin."
"Belki." Dedim gözlerimi kaçırarak. İnsanları fazla önemsediğim için onları kırmak istemiyordum.
"Belki değil, kesinlikle." Sesi ciddiydi, ama yüz ifadesi sesine göre yumuşaktı. Gülümsemem genişledi.
"Emredersiniz, Baş Şövalye Alaric." Hafifçe gülümsedi.
"Prensesim." Az önce bütün kahvaltı boyunca üzerimde hissettiğim gerginlik, ilk kez tamamen kayboldu.
Adrian'ın sözleri hâlâ kafamı kurcalıyordu ama artık onları düşünmüyorum.
Çünkü Alaric, nedense beni tek kelime bile etmeden anlayabilen kişiydi. Belki sadece göreviydi, belki de benim gibi prensi sevmemişti.
Belki de...
Başımı iki yana salladım. Hayır. Bunu düşünmeyecektim. En azından şimdilik...
Kahvaltı sona eğdiğinde sarayın içindeki hareketlilik arttı. Sebebi Adrian'dı. X Krallığı'na dönüyordu.
Babam, ben, Cedric, ağabeyim ve Tristan onları uğurlamak için sarayın ön avlusuna çıkmıştık, Alaric molada olduğu için odasında dinleniyordu.
Atlar hazırlanmıştı, muhafızlar sıraya girmişti. Hizmetkârlar ise valizleri at arabasına yerleştiriyordu. Dinlemediğim birkaç vedalaşma sözcüğünden sonra nihayet Adrian ve babası arabaya bindi. Muhafızlar harekete geçip atları koşturunca uzaklaştılar.
Onlar gidince kısa bir sessizliğin ardından herkes yavaş yavaş dağılmaya başladı. Babam ve ağabeyim çalışma odasına dönünce Tristan ve Cedric görevlerine döndüler. En azından öyle sandılar. Ben ise tam tersini planlıyordum.
Koridorlarda anlamsızca birkaç tur attım. Sanki odama gidiyormuş gibi davrandım. Sonra köşeyi döner dönmez yön değiştirdim.
Merdivenlerden aşağı inip sarayın arka bahçesine ulaştım. Zafer kazanmış bir komutan gibi sırıttım.
"Yakalanmadım." Bu başlı başına bir başarıydı. Bahçenin kenarında duran sepetlerden birini aldım. Bugün hedefimde kiraz toplamak vardı.
Belki biraz erik.
Belki birazcık kayısı.
Ama kesinlikle şövalye toplamayacaktım.
Ağaçların olduğu bölüme yavaşça ilerledim. Gözüm hemen en sevdiğim kiraz ağacına takıldı. Dalları meyveyle doluydu. Sorun şu ki...
En güzel kirazlar her zamanki gibi en yüksekteydi. Başımı kaldırıp ağaca baktım. Sonra üzerimdeki elbiseye. Sonra tekrar ağaca. Sonra tekrar elbiseme. Bu savaşın kazananı belliydi.
"Eyvah." Elbisemin eteklerini iki elimle tuttum ve biraz çekiştirince kumaş ince bir sesle yırtıldı. Dizlerimin biraz üstünde elbisem bitiyordu.
Muhtemelen hizmetçiler bunu görürse bayılacaktı. Ama bunu sonra düşünürdüm. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıp çimenin üstünde bıraktım. Ayaklarımın toprağa değmesi bile başlı başına bir özgürlüktü.
Derin bir nefes alıp en yakınımda bulunan dalı tuttum ve bir hamlede kendimi yukarıya attım. Dalları sıkıca tutup en üst kısma gelince dala oturdum.
Küçükken ağabeyim bir gün düşeceğimi söylüyordu. Ben de sürekli düşmeyeceğimi derdim. Şimdiye kadar haklı çıkan taraf bendim.
Eteğimin kalan kısmı dala takılmasın diye özen gösteriyordum. Gözüme kirazları kestirip koparmaya, kopardığım kirazları sepetime atmaya başladım. Sepet yavaş yavaş dolmaya başlıyordu.
Saray görünüyordu ama yeterince uzaktaydı. Burada şu anda sadece Ivy vardı. Ne prenseslik, ne kurallar, ne de peşimden ayrılmayan şövalyeler.
Tam teni bir dala uzanacakken dondum.
"Prenses Ivy!"
Hayır.
Bu ses çok tanıdıktı. Yavaşça aşağı bakınca kiraz ağacının altında duran iki kişiyi görünce gözlerimi kapattım.
Tristan.
Cedric.
Elvada, özgürlüğüm.
