16. bölüm / 28
SONSUZ SONRüyaların Esiri
Bölümler 28Şu an: Rüyaların Esiri
- 1 DUYURU21 kelime
- 2 Kalbime Anlattığımsın198 kelime
- 3 Ne Zaman?211 kelime
- 4 Bir Başkası422 kelime
- 5 Tam Unuttum Derken...645 kelime
- 6 Yazıyorum, Artık Geçmiyor715 kelime
- 7 Yoruluyorum...2.169 kelime
- 8 Sana, Bana Rağmen...1.141 kelime
- 9 Derin Acılı İki Arkadaşız1.265 kelime
- 10 Çiçek211 kelime
- 11 Üşüyorum, Geçmiyor.1.273 kelime
- 12 Kötü Bir Cumartesi1.071 kelime
- 13 Sayısızca Dökülen Yaşlar1.187 kelime
- 14 M.2.223 kelime
- 15 Fark Ediş?1.946 kelime
- 16 Rüyaların Esiri1.996 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Tarih Tekerrür Etmeyi Sever1.823 kelime
- 18 Tarifi Olmayan Acı2.055 kelime
- 19 Her Yerde Karşıma Çıkıyor.2.051 kelime
- 20 Bursa1.744 kelime
- 21 Mutlu Aile Tablosu1.761 kelime
- 22 Arkadan Çevrilen İşler1.284 kelime
- 23 Yarın Dönüyoruz, Hazır Değilim.1.865 kelime
- 24 Gitarını Kırmış...2.685 kelime
- 25 O da Senden Hoşlanıyormuş...1.880 kelime
- 26 Kullanılmış1.424 kelime
- 27 Umudum Var1.224 kelime
- 28 Sonsuz Son'um (Final)2.202 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Murat, Kemal’in evinden çıkmış ve çoktan kendi evine gelmişti. Kemal ise dün yaşadıklarını düşünüyordu. Aslında sadece dün değil, bu dönemin başından beri yaşadıklarını düşünüyordu, vizelerde zaten bu haftaydı. Ne yapacağını öylesine bilmiyordu ki tamamen aklı uçmuştu. Toparlanması gerekiyordu, farkındaydı ama nereden toparlamaya başlayacağını bilmiyordu.
Kemal derin düşüncelere dalmışken telefonunun sesiyle irkildi, arayana baktı. Arayan Cemil’di. Bunca şeyden sonra Cemil ile konuşmak garip hissettirecekti ama onu özlemişti de.
“Alo?”
“N’aber Kemal? Geldiğimden beri hiç konuşmadık, aramadın da hiç yerleştin mi, ne yaptın ne ettin, diye… Nasıl arkadaşsın sen ya?”
Haklıydı, onu hiç aramamıştı, bunun için kendini kötü hissetti.
“Üzgünüm Cemil, zaten her şey karışıktı, sen gidince daha da karıştı.”
“Beni bu kadar sevdiğini bilmiyordum... Aşık mısın bana yoksa?” Cemil’in şakasıyla kahkahasına engel olamadı.
“Tabii ki sana deliler gibi aşığım. Sen gittin diye şekerim yerlerde.” Ciddiyetsizlik ile dediği cümleyle bir anda durdu. Melike tam da böyle olmamış mıydı?
“Vay be. Demek öyle. Biliyorsun Kemal, biz...”
“Tamam Cemil, boş yapma kanka.”
“İki rollendirmiyorsun adamı, neyse senin neyin karışık, yine mi Jülide?” Yine mi Jülide demesi ile yüzü düştü, tüm hayatı ona mı bağlıydı?
“Ya aslında şöyle ki dün Melike’nin tansiyonu oynamış, sonra bayılmış, yere düşmüş, kafasını çarpıp kanatmış. Jülide de onu aramış ama ulaşamamış, sonra evine girmiş ve onu öyle görünce apar topar hastaneye gitmişler. Beni de aradı, ben de hastaneye gittim. Hâlâ üstümde onun yorgunluğu var.”
“Ne? Melike iyi mi? N’olmuş, tansiyonu mu düşmüş?” Cemil’in endişe dolu sesiyle yerinde kıpırdandı. Sesi normale göre daha da bir telaşlıydı. Acaba onun da mı Melike’ye hisleri vardı? ‘’Yok…’’ dedi içinden, öyle olsa bilirdi.
“İyi iyi, çok şükür hafif bir şekilde atlattı. Fazla üzüntü stres yapmış.”
“Neye üzülmüş? Neye stres yapmış?” Şüphelenmemek için elinden geleni yapsa da Cemil’in sesi her seferinde fikrini değiştiriyordu.
“İşte dersler mersler, biliyorsun Melike’yi... Biraz fazla akademik hayatına düşkün.” Durum böyleydi fakat bayılma sebebi bu değildi ve Kemal’in hoşuna gitmemişti yalan söylemek.
“Anladım. Ben onu bir arayayım, geçmiş olsun diyeyim. Biz sonra konuşuruz, tamam mı? Hadi görüşürüz, kendine iyi bak.”
“Sen de kendine iyi bak.”
Alelacele bir şekilde telefonu kapatması Kemal’i daha çok işkillendirmişti. Cidden Cemil’in de Melike’ye karşı duyguları olabilir miydi? Varsa... Bu Murat için hiç de iyi olmazdı. Ama böyle bir şey olsaydı bilirdi, ama bilmediğine göre yoktu?
Dün ortaya çıkardığı yazı defterini aldı. Buradaki hikayelerini devam ettirmek istiyordu hatta uzatıp bir roman yazmak istiyordu ama her şey gözünde öylesine büyüyordu ki vazgeçiyordu. Yarın sınavı vardı ama çalışmıyordu. Gerçekten hem hastalığın verdiği yetkiyle hem de can sıkıntısının verdiği yetkiyle hiçbir şey yapası gelmiyordu ve bu durumdan rahatsız oluyordu, tüyleri ürperiyordu. Kemal bu kadar boş bir adam değildi, bir sevda onu bu hâle getirmemeliydi. Motivasyona ihtiyacı vardı fakat şu an ağır gelen vücudu onu yatağa götürüyordu. Savsak adımlarla yatağa doğru gitti ve kendini resmen yatağa attı. Günün daha ortasıydı ama onun çok uykusu vardı, bu yüzden gözleri yavaşça kapandı.
Önce bedeni gevşedi, aklındaki tüm şeyler bir su misali gibi dökülüp gitti. Hafif bir uyuşukluk sardı vücudunu, sonra bu uyuşukluk aklına kadar gitti ve bilinci kapandı. Şu an yarı ölüydü. Birkaç dakika sonra alemini yine değiştirmişti.
Gözlerinin önüne grilik düşmüştü, bunun ne olduğunu sorgularken buranın tanıdıklığı hoşuna gitmedi. Her yer sisle kaplıydı ve eliyle onları aşmaya çalışsa da bir şeye yaradığı yoktu. Etrafına bakındı, belki bir şey görürüm dedi ama hiçbir şey göremiyordu. Sis daha da yoğunlaştı. Öyle ki artık sis değil kara bir duman dese yeriydi. Bu lanet yerde gözlerinin yandığını bile hissediyordu. Etrafı görmeye çalışırken birden tüm dumanlar yok oluverdi ve etraf görüş açısına girdi.
Bir kafeteryanın önündeydi ve dış masalarının birinde Cemil ve Melike vardı. Konuşuyorlardı, ne konuştuklarını duymak için onlara yaklaştı.
“Seninle olabildiğim için çok mutluyum.” Bunu söyleyen Cemil’di. Kemal şaşkınlığını gizleyemedi, onlar beraber miydi? “Ben de... Keşke birbirimize daha önceden açılsaydık, bunların hiçbirini yaşamak zorunda kalmazdık.” Kemal, dikkatle onları dinliyordu. “Gerçekten de Cenk olmasaydı biz n’apardık Melike’m? O benim en iyi arkadaşım ve o seni bana getirdi. Minnettarım ona.” Kemal duyduğu ile gözlerini kocaman açtı. Cenk? Cemil’in en iyi arkadaşı? Ne diyordu öyle? Onun en yakın arkadaşı Kemal’di ve hep öyle kalacaktı. Cenk ne alakaydı? Burada neler dönüyordu?
Kemal iki sevgiliden yavaşça uzaklaştı, görüş alanı yine kapanıyordu, bu sis neden vardı? Bu sefer çok yoğunlaşmadan gitmişti ve karşıdan gelen Murat’ı gördü. Öylece Cemil ve Melike’ye bakıyordu. Gözlerindeki kırgınlığı görebiliyordu ve arkadaşının bu durumda olması onun da içini parçalıyordu. Onu teselli etmek adına yanına gitti ve elini omzuna koydu. Murat buna hiçbir tepki vermedi öylece onlara bakıyordu ve gözünden yaşlar geliyordu. “Ağlama.” Sonunda ağzından kelimeler dökülüvermişti ama Murat’ın çok da umurunda olduğu söylenemezdi. “Murat, ağlama.” Bunu söyledikten sonra ağlaması şiddetlenmişti. “Nasıl ağlamayayım? Baksana şunlara... Ben o kadar uğraştım, çabaladım ama onlar mutlu! Kemal ben neden acı çekiyorum?! Ha?! Neden?” Murat’ın ani çıkışları Kemal’i korkutmuştu. Bu bulunduğu durumdan çıkmak için her şeyini verebilirdi. Sonra yine o lanet olasıca sisler geldi. Artık dayanamaz bir şekilde bağırdı. “BU SİSLER GELDİĞİNDE KÖTÜ ŞEYLER OLUYOR.” Bunları dile getirmesiyle beraber Murat, Cemil ve Melike ortadan kaybolmuştu. Tıpkı en baştaki gibi kara dumanlar sarmıştı etrafını.
Bir sağına bir soluna bakıyordu fakat gördüğü tek şey kara dumanlardı. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı ama beceremedi, o kendine lanetler okurken dumanlar yine dağıldı. Bu sefer Cenk ve Jülide’yi gördü. Birbirlerine sıkıca sarılmış, bir o yana bir bu yana kayarak dans ediyorlardı. Kemal onları izlemekten başka bir şey yapmıyordu. Kilitlenmiş gibiydi, ayakları kıpırdamıyordu. Onların mutlu dansına tanık olması için biri onu buraya bağlamış gibiydi. Tam bağırıp çağıracakken sıçrayarak uyandı.
“Yine bir rüya...”
Yüzü ter içinde kalmıştı, sırtı buz gibiydi ve ıslaktı ayakları da buz kesmişti. Yatağından kalkıp üstünü değiştirdi ve mutfağa gitti. Gördüğü rüyalar artık canını sıkmaya başlamıştı. Hepsi de birbirinden gerçekti. Mutfakta suyunu içti ve etrafına bakındı, sanki o kara dumanlar her an gelecekmiş gibi hissediyordu ve bu tüylerini diken diken ediyordu. Mutfaktan çıkıp odasına adımladı, saat baya geç olmuştu, erkenden uyuduğu için uykusunu almıştı ama şimdi uyumazsa sabaha pert olacaktı ve bunu asla istemezdi çünkü sınavı vardı.
Yine uykuya daldı ve rüya görmeden gecesini geçirdi.
Sabah uyandığında kafasının içi kazan gibiydi. Zorlukla yatağından kalkmıştı ve banyoya girip işlerini halledip çıkmıştı. Gözleri yarı açık yarı kapalı bir şekilde hazırlanmıştı ve çantasını telefonunu alıp çıktı evinden. Otobüs durağına yürürken kulaklığını evde unuttuğunu fark etti ve derince bir of çekti. Dönüp alsa asla yetişemezdi. Bu yüzden sıkkınca durağa oturdu ve gelecek olan otobüsü beklemeye başladı. Otobüsü beklerken kendi kendine şarkılar mırıldanıyordu fakat kulaklığın yerini asla tutmazdı. Zaten sesi bile güzel değildi. Konu da kulaklık değildi. Buruk bir tebessüm bırakıp gelen otobüsle yerinden kalktı.
Otobüse bindiğinde tanıdık bir sima ile karşılaşmıştı, bu kişi Dilan’dı. Yani Dilan diye hatırlıyordu kızın ismini. Adını geçen hatırlayamamıştı ve şimdi hatırladığından şüphe ediyordu. Oysaki öyle isim körü biri de değildi. Dilan onu görünce gülümsedi ve kalabalığın arasından onun yanına geldi. “Hey, Kemal! N’aber ya?” Önce gülümsemiş sonra da tutunduğu demiri değiştirip Dilan’a yakın olan demiri tutup cevap vermişti. “İyiyim, sen nasılsın?” “Ben de iyiyim, en son gördüğümden daha da iyisin. Yoksa sorununu çözdün mü?” Karşısındaki kızın sorusuyla kıvrılmış dudakları düz bir çizgi hâlini almıştı ve gözlerini yere indirmişti. “Galiba yanlış bir tahminde bulundum. Kusuruma bakma sen.” Kemal cevap veremedi, Dilan da konuşmadı. Okula kadar tamamen sessiz geçti.
Okulun olduğu durağa gelince inip kampüse doğru adımlamışlardı. İkisi de aynı bölümdeydi ama sınıfları farklıydı içeriye girince birbirlerine başarılar dileyip ayrılmışlardı. Sınavı olacağı sınıfa hızlı adımlarla ilerledi. Olup bitsin gitsin istiyordu, bu hafta zaten fazla fazla stres yapacaktı. Çabucak yerine oturup çantasından kalem silgi çıkarıp beklemeye başladı.
Sınavdan çıkınca hiç oyalanmadan eve gitmek istemişti ama Murat’ın yanına da gidesi gelmişti. Aynı zamanda istemiyordu da. Arkadaşıyla görüşmek istese de eve gitme isteği ağır basmıştı ve evine gitmek için otobüs durağına ilerlemişti. Otobüsü beklerken yine Dilan ile karşılaştı. “Sınav nasıldı?” “İyiydi hatta beklediğimin üstünde bir performans sergiledim.” Bunu deyince Dilan kahkahasına engel olamadı ve gülerken de elini Kemal’in omzuna atmıştı. Kemal bundan rahatsız olsa da dile getirmemişti. “Seninki nasıldı?” Dilan’ın dudakları tek bir çizgi hâline geldi ve başını eğdi. “Biraz kötüydü ama finallerde toparlıyorum ben zaten.” Kemal anladığını belli eden bir ifade ile baktı. Onlar konuşurken otobüs geldi ve bindiler, Dilan’a kalırsa daha çok konuşacak konu vardı ama Kemal hiç oralı değildi.
“Neden edebiyat okuyorsun?” Dilan’ın soruları gayet normal sorulardı fakat her sorusunda Kemal, Dilan’ın ona yaklaştığını hissediyordu. Bu hissi nasıl tanımlayacağını bilmiyordu ama Dilan’ın kendince arada tensel bir çekim oluşturmaya çalıştığını fark ediyordu. Ya da Kemal öyle hissediyordu? Bunu düşünmesinin 2 sebebi vardı. İlk olarak Dilan çok kadınsıydı yani yaşıtlarına göre oldukça olgun bir bedeni vardı ve hiç çocuksu bir yanını görememişti onda. 2. sebep ise konuşmasında bir derinlik vardı, ona sınavı soruyordu ama sanki bel altı bir soru soruyor gibi hâli vardı ve bu tavırları Kemal’i çekmiyor, aksine itiyordu.
“Çocukluğumdan beri istiyordum, edebiyata karşı bir ilgim var.” Zoraki bir şekilde sorusunu yanıtlamıştı ve Dilan cevabı alınca gülümsemişti. “Benim puanım edebiyata yetti.” deyip kendince gülmüştü yine. “Puanı yettiği için okuyan kişiler genelde memnun olmuyorlar, sende de öyle mi?” Dilan bunu hiç düşünmeden cevapladı. “Öyle. Kesinlikle öyle ama işte okuyoruz. Yapacak bir şey yok.” Kemal, resmen durak sayıyordu. Bu yol bu kadar uzun muydu ya? “Hep böyle misindir?” Gelen soruyla kaşlarını çatmış, kafasını Dilan’a doğru uzatmıştı. “Nasıl mıyımdır?” “Yani bu şekilde. Suskun, içine kapanık, her an her şeyi bırakıp gidecekmiş gibi.” Dilan’ın dedikleriyle resmen olduğu yerde kalakalmıştı. O genelde böyledir de Jülide’den sonra daha çok bu şekilde olmuştu. Dilan’a olan tavrı da açıkça ortadaydı. Tüm bunlar birleşince demek ki bu kızın gözünde böyle bir etki bırakmıştı. “Yani genel olarak içime kapanık olduğum doğrudur... Öbür dediklerini ben de bilmiyorum.”
Kemal evine yaklaşınca aralarındaki diyalog kesilmişti hatta oturduğu yerden kalkıp kapıya doğru ilerleyip düğmeye basmıştı. Durak gelince de inmişti otobüsten. O kadar sıkıcı ve bunaltıcı geçmişti ki her saniye odası burnunda daha çok tütmüştü. Duraktan evine resmen koşarak gidiyordu. Havanın da soğukluğu yüzüne çarpıyordu, bir yandan iyi oluyordu aslında ama hastaydı zaten, iyice kötü olmak istemiyordu.
Evinin olduğu sokağa girince koşmayı kesmişti ama hâlâ hızlı yürüyordu. Tüm hızıyla apartmandan içeriye girdi ve kendi katına çıktı. Çantasından anahtarı alıp kapıyı açtı ve koşarak odasına attı kendini. “Oh be...” Çabucak üstündekilerden kurtulup rahat bir şeyler giymişti ve yatağına yatmıştı. Yatağı sıcacık ve yumuşaktı, Jülide’den sonra en çok sevdiği şey yatağıydı galiba.
Yatağından asla kalmak istemese de bir şekilde kalkmıştı ve yarın olan sınavına çalışmaya başlamıştı. Daha önceden düzenlediği notları gerçekten şu an işine çok yaramıştı. Notlarına bakıyordu ve arada gözlerini kitaplarda gezdiriyordu. Kitaplarda olmayan şeyler içinse tabletinden açıp bakıyordu. Aslına bakarsan o çalışmayı seviyordu ama üstündeki ağırlık buna engel oluyordu.
Yine gramofonunu açıp şarkı dinleyecekken bugün bütün gün kulaklığından uzak kaldığı geldi aklına ve kulaklığını taktı. Rastgele bir şarkı açtı. Yaşar ‘’Bir tanem’’ çalmaya başlayınca eli ayağına dolaştı, bu şarkının ne kadar da haraketli bir melodisi olsa da o sözlerinde kayboluyordu ve aklına Jülide geliyordu. Bu duruma artık göz yummak istemiyordu, herhangi bir şeyde aklına gelsin istemiyordu. Onu yıpratıyordu ve her şeyi mahvediyordu. Acaba... Jülide’yi unutmaya mı çalışsaydı? Bu soru birkaç gündür aklını kurcalıyordu ama buna bir ihtimal vermeyip es geçiyordu. Fakat şu an çok mantıklı gelmişti. Yine de şimdilik her şeyi boş verip dersine odaklandı.
Aradan bayağı bir saat geçince başını kaldırdı, arada mola vermiş ve yemek yemişti. Bunlar dışında da bir şey yapmamıştı. Telefonunu açmayı bırak, bir süre sonra şarkıyı da kapatıp telefonu uçak moduna almıştı. Saat akşam 18.00’e geliyordu artık. Derse biraz ara vermişti. Hâlâ çalışma masasında olan yazı defterini eline aldı. Son 2 gündür yaptığını yaptı, okudu, aklında canlandırdı ve yerine geri koydu. Devam ettirmeye asla cesareti yoktu, onun yerine Jülide’ye yazmaya yeğlerdi. Eline kalemini aldı ve Jülide’ye yazılar yazdığı defterini çantasından çıkarıp kalemini kâğıda dokundurdu, tüm aklındakileri döktü.
Seni ilk gördüğümde portakal kokusu gelmişti, bu durum öylesine hoşnut etmişti ki beni...
Çocukluğuma döndüm, annem masaya oturmuş portakal soyuyordu ve ben de onu izleyip soyduğu portakalları yiyordum. Sen bana çocukluğumu anımsatıyorsun Jülide’m. Seni nasıl unutabilirim?
Şu an hastayım ve o kadar eksiğim ki. Başımın ucunda portakal soyup yediren annem yok. Portakal kokusu yok. Sen yoksun.
Eksiğim Jülide... Çok eksiğim.
Portakalı alırım da annemin sevgiyle kestiği gibi olur mu? Başka bir kadını sevebilirim de... Senin gibi hissettirir mi? Sanmam. Bunların hiçbiri olamaz Jülide.
Seni seviyorum güzel kızım, unutmaya da niyetim yok.
Aşk adamı Kemal’den, portakal kokulusuna...
~~~
Bölüm etkileşimi
