27. bölüm · SON VURGUN
27. Öfke
Gördüğüm kişiyle az önceki mutluluğum yerle bir olmuştu. Karşımda sırıtarak duran adama ifadesiz bir suratla bakıyordum.
"Ne işin var burada?" Sesim çok soğuk çıkmıştı. Bir adım daha atacağı anda önüne geçtim. Baştan aşağı beni süzdü.
"Hata ettim galiba," dedi. Yüzündeki gülümseme artık silinmişti. Anlamayarak yüzüne baktım. "Sana güvenerek." Başladığı cümleyi tamamlamıştı.
"Çağatay defol git," deyip kapıyı yüzüne kapatırken elleriyle kapıyı tuttu ve kapatmamı engelledi. "Buket," dedi biraz yaklaşarak. Sesi artık tehditkardı. "Neler yapabileceğimi bilmiyorsun." Kaşlarımı çatmış söylediklerini dinliyordum.
"Flaş belleği ver," dedi tane tane. Sesi o kadar korkunçtu ki vermeyi bile düşündüm o sıra. "Flaş bellek yok," dedim bir kez daha kapıyı kapatmaya çalışarak. Kapıyı bir anda itti. Kapı itilince geri savrulmuştum. Gözlerimi açmış ona bakarken içeri girdi.
"Çağatay!" diye bağırdığım an kolumdan öyle bir itti ki yere düştüm. Salona girdi ve her yeri aramaya başladı. Yastıkların içine, tabloların arkasına, koltukların altına, her yere baktı. Salondan çıkınca mutfağa girdi. Ayağa kalkıp durdurmaya çalıştım.
"Ne yapıyorsun, çık dışarı!" Sesim çok yüksek çıkınca dönüp bir kez bana baktı ama sonra aramaya devam etti. Her çekmeceyi açıyor, iyice kontrol ediyordu. Çatalları, kaşıkları etrafa dağıttı.
"Kendine gel. Yok diyorum!" diye bağırdım bu kez.
Elindeki çekmeceyi yere fırlattı ve üzerime yürümeye başladı. Çenemi öyle bir tuttu ki inlememek için kendimi zor tuttum. Elini çekmeye ve kendimi kurtarmaya çalışıyordum ama çok sıkı tutuyordu. "Benimle oyun oynama. Canımı sıkıyorsun artık," dedi ve ellerini çekti. Başım geri düşmüştü. Yukarı çıkmaya başlayınca arkasından gittim. İlk benim odama girdi. Her yeri altüst etti. Kıyafetleri dolaptan atmaya başlamıştı. Atarken ceplerini de kontrol ediyordu. Yanına gidip kolunu tutmaya çalıştığımda beni omuzlarımdan itti.
"Nerede bu siktigimin flaş belleği!" diye bağırıyordu. "Yok, yok! Anlamıyor musun, yok!" diye bağırdım ben de.
Yanımdan geçip Kaanların odasına gidince benim odama ne yaptıysa oraya da aynısını yaptı. Kıpkırmızı olmuş bir şekilde odadan çıkıp karşı odaya geçti. Oranın da altını üstüne getirdikten sonra banyoya geçti. Delirmiş gibiydi, gözü dönmüştü. Her şeyi yıkıp dökmüştü. Koridorda ona bakıyordum. O ne kadar çılgına dönmüşse ben de o kadar şaşırmıştım. Bana doğru yürümeye başladı. Omuzlarımdan geri ittirdi ve sırtımı duvara yasladı. Sırtım sertçe duvarla buluşunca yüzümü buruşturdum.
"Bak beni çıldırtma!" diye bağırdı. Gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Eli çenemi sıkmaya başladı yine. "Buket beni çıldırtma, ver onu bana!" dedi. "Çağatay yok," dedim sessiz bir şekilde. Sesim çıkmıyordu. "Her yeri aradın, yok işte." Ellerinde kıvranıyordum.
Flaş bellek burada değildi. İstanbul'da güvendiğim birine vermiştim. İstese de bulamazdı. Bir eli saçlarıma gitti ve öyle bir çekti ki çığlık attım.
"Yürü!" dediğinde beni sürüklemeye başladı. Gücüm yetmiyordu. Durmaya çalışsam da bir şekilde yürümemi sağlıyordu.
"Bırak!" diye bağırdım. Ya da bağırdığımı sandım. Merdivenlerden indik. "Bırak Çağatay, bırak!" Bırakmıyordu.
Önüne doğru itti. Sonra cebinden bir mendil çıkardı. Ne olduğunu anlayınca geri sürünmeye başladım. Kapıyı açacak ve kaçacaktım. Bana doğru adımlayınca kalktım ve elim kapı kulbuna gitti. Tam o an saçlarımdan geri çekti ve mendili burnuma tuttu. Elinde çırpınırken ilk birkaç saniye nefes almamaya çalıştım.
"Artık zarar vermeyeceğim konumda değilsin."
Sözlerini duydum ve daha fazla nefessiz kalamadığım için nefes aldım. Bir iki saniye sonra gözlerim kapandı ve yere yığıldım.
---------
Tim araçların içinde Onur'un aramasını bekliyordu. Şirkette kimse kalmamıştı. Tüm hazırlıkları yapmış bir şekilde şirkete gelmişlerlerdi. Onur çıkmış gibi göstermiş ama şirketten çıkmamıştı.
Çalan telefonunu açan Kaan, Onur'un sesini duydu. "Hazırım komutanım."Gözleri yanında oturan adamı buldu. Bir kez başını salladı ve "Geliyoruz," dedi.
Arabadan üç kişi indiğinde arkasındaki arabanın da kapıları açıldı. Etraflarını kontrol ederek şirkete doğru yürümeye başladılar. Biri görse hırsız olduklarını düşünebilirdi. Sadece gözleri gözüküyordu.
Onur arka kapıdan içeri alacaktı askerleri. Hepsi arka kapıya gitti ve beklemeye başladılar. İki dakika sonra kapı açıldı ve Onur'u gördüler. Vakit kaybetmeden içeri girmişlerdi.
İçeri girdiği an bir kamerayla karşılaşan Burak, "Kameralar ne olacak?" dedi kamerayı işaret ederek. Onur gösterdiği yere bakıp "Hallettim, hepsi kapalı şu an," deyip yürümeye başladı.
Kimse görmedi ama Kaan'ın dudakları gurur ile yukarı kıvrılmıştı. Timindeki herkesi severdi. Çoğu zaman komutan gibi davranırdı ama hepsini kardeşi bilir, ona göre de davranışlarda bulunurdu.
Önden yürüyen Onur'u takip ettiler. Uzun bir koridordu. Koridorun sonu iki tarafa ayrılıyordu. Her yer çok karanlıktı. Onur iki tarafa ayrılan alanda durdu ve arkasını döndü. Sol tarafını gösterip "Normalde depo bu tarafta. Arif'in gönderdiği inşaat malları oraya gider," dedi hepsinin gözlerinin içine bakarak. Sonra sağ tarafını gösterdi "O gün tırdan inen tahta kasalar bu tarafa götürüldü."
Herkes suspus oldu. Kaan'ın baş işaretiyle Onur da arkada yerini aldı. Kaan'ın eli silahına gitti ve kontrollü bir şekilde önde yürümeye başladı. Arkasındaki herkes de tetikteydi. Koridorun sonunda bir kapı göründü. Etrafında herhangi bir yazı yoktu.
Kaan elini kapının kulbuna koydu ve aşağıya indirdi. Tam da tahmin edildiği gibi kilitliydi. Başını arka tarafa çevirip Deniz'e kapıyı işaret etti. Cebinden bir maymuncuk çıkarıp kapının önünde diz çöktü. En arkada olan Arda arada sırada arkalarını kontrol ediyordu. On saniye içerisinde kapıyı açan Deniz geri çekildi. Kaan kapının kulbunu yine aşağı indirdi ve kapıyı hafifçe ittirdi.
İçerisi çok karanlıktı. Hepsi gözlerini kısıp içeriyi incelemeye başladılar. Aralarından dört kişi elindeki fenerleri açtı ve odaya tuttu. Fener sayesinde aydınlanan odayı görünce "Siktir lan!" diye bir ses çıktı. Burak'tan geliyordu. Gözlerini kocaman açmış içeriyi inceliyordu. Oda çok büyüktü ama şaşırtan bu değildi; odanın yarısını tahta kasalar kaplıyordu.
Kaan ileri doğru bir adım attı ve bir kasayı açtı. Tam da tahmin ettikleri gibi içinde silahlar vardı. Yüzüne bir gülümseme yerleşti. Arkasını dönüp başıyla kasayı işaret edince hepsi ilerleyip kasanın içine baktı. Selim geri çekilip başka bir kasayı açtı. Onda da silahlar vardı.
"Bu adam ne yapıyor bu kadar silahı?" diye sordu ortaya Serhat.
Kaan derin düşüncelere dalmıştı. En yakın zamanda öğrenmeliydi. "Alıyoruz," dedi ve bir kasayı taşımaya başladı. "Hepsini." deyip odadan çıktığı an herkes kasalara dönmüş şaşkın bir şekilde bakıyordu.
Planlarında gelip ne olduğunu görmek vardı, kasaları taşımak değil.
O gece saatlerce kasaları taşıdılar. Kaan bir kamyon çağırmıştı ve tüm kasaları ona yüklemişlerdi. Havanın aydınlanmasına ve mesainin başlamasına az bir vakit kalınca arabalara binip evin yolunu tuttular. Çok kolay olmuştu. Bu kadar kolay olması da garipti.
Eve vardıklarında dağılan ev ile etraflarını kontrol ettiler. "Ne olmuş lan burada?" Selim'in sorusu cevapsız kaldı.
Kaan'ın kalbi korkudan hızla atmaya başladı. Evin dağılması ya da birinin onlara oyun oynamasından değildi. Hemen merdivenlerden yukarı çıktı ve korkusunun sebebi olan kadının odasına girdi. Odanın her yeri dağılmıştı. Evin tüm odalarını aradı. Çıldıracaktı. Buket yoktu. Birisi onu almıştı. Birisi ona zarar vermişti. Sinirden ve korkudan kıpkırmızı olmuş bir şekilde etrafına bakarken Selim yanına geldi ve bir kağıt uzattı.
Kaan hemen kağıdı aldı ve okudu. İşte o an küfürler savurdu. O adamı öldürecekti. Eğer canı olan o kadının saçının teline bile zarar gelmişse öldürecekti. Hayatı mı yanardı, yansındı; ailesi mi mahvolurdu, mahvolsunlardı. Gözü dönmüştü.
"O adamın gelmişini geçmişini evveliyatını sikeceğim Selim," dedi son kez nota bakarken. "Yaşadığına öyle bir pişman edeceğim ki 'Öldür beni' diye yalvaracak."
Öyle bir kuruyordu ki cümleleri, Selim'in bile titremesine sebep olmuştu. Az önce okuduğu yazıyı tekrar etti kendi kendine
"Karımı hiçbir zaman benden alamayacakısın."
