10. bölüm · SON VURGUN

10. Yakın Ama Uzak

Mrs Senorite

İnsanın kalbi hiç susmaz. Peki insan kalbini dinler mi? Kalbimiz ve aklımız iki ayrı noktadır. Hangisini dinleyeceğimiz ise bize kalmıştır. Çoğu zaman insanlar aklını dinler, o şekilde verdikleri kararın daha doğru olduğunu sanırlar. Bazen de kalbi dinlemek gerekir. Bazen mantığını değil, kalbinin sesini dinlemek ruhu iyileştirir.

Odaya girdikten sonra yatağa yatmış ama uyuyamamıştım. Gözüme uyku girmiyordu. İçimde kötü bir his vardı. Dakikalardır boş duvara bakıyordum. Çağatay geldi aklıma. Ne yapıyordu acaba? Hayır, merak etmiyordum sadece sessiz durması beni korkutuyordu. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Annem geldi. Gülümsedim, onu düşününce hep gülümserdim. Selin geldi. Dersleri nasıldı acaba? Onunla bayağıdır konuşmuyorduk, o da hiç aramamıştı. Annem aramaması gerektiğini söylemişti belki de. Babam... Babam geldi. Yüzümdeki gülümseme silindi. Acaba o ne yapıyordu? Dışarı çıktığından beri annem hakkında bir daha konuşmamıştı. Çıkmak için tehdit etmişti ama dahasını yapamamıştı. Uzun bir süre önce korumaları annemden uzaklaştırmıştım. Hâlâ izliyorlardı ama annemin haberi yoktu.

Aklıma şu an bir şey yapmadığı için tekrar boşanma davası açma fikri geldi. Her daim içimdeydi zaten ama doğru zamanı bulmam gerekiyordu. Çağatay’ın yine dilekçeyi yırtıp atacağını biliyordum ama bu kez kesin kararlıydım. Bu kararımın arkasında durmama bir sebep daha eklenmişti. İçimde bir şeyler vardı. Kelebekler...

Gözlerimi kapattım ve kendimi uykuya bıraktım.

Sabah olmuştu. Gözlerimi açtım ve yataktan kalktım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı topladım. Bugün evde olacaktık. Aşağıya indiğimde evde kimse yoktu. Kaşlarım çatıldı bir an. Bana haber vermeden nereye gitmişlerdi ki?

Salona geçip koltuğa oturdum. Televizyonu açtım. Hiç iştahım yoktu hatta midem bulanıyordu. Bedenim alışık olmadığı bir ortama girip o kadar duman soluyunca kötü olduğunu bu şekilde belirtiyordu.

Kanalları gezmeye başladım. Bir haber kanalına gelince yaslandığım yerden kalktım. Tanıdık bir yüz görmüştüm. Çağatay Demirhan yine gazetecilere poz veriyordu. Manşetlerde büyük yeraltı mafyasını cezaevine attığı yazıyordu. Bu zamana kadar bir sürü davaya çıkmıştı bahsedilen adam ama nasıl olduysa bir şekilde hep ellerini kollarını sallayarak dışarı çıkıyorlardı. Davanın son hâkimi olan Çağatay içeri atmayı başarmıştı demek. Gözleri kameraya döndü, mikrofona yaklaştı ve “Uzun süredir peşinde olduğumuz yeraltı mafyası bugün itibari ile cezasını aldı. Herkes rahat bir şekilde başını yastığa koyabilir. Halkımızın bana güveni tam, bunu hissedebiliyorum. En başta sevgili eşim olmak üzere herkese arkamda olduğunuz için teşekkür ediyorum,” dedi ve başıyla selam vererek alandan uzaklaştı. Gözlerimi bile kırpmadan ekrana bakıyordum. Sevgili eşim. Damarlarımdaki kan çekildi. Oturduğum yerde sırtıma iğneler batmaya başladı. Bir insanın ağzına bu kadar yakışmazdı bu laf.

“Seni de unutmamış,” diyen sesle bir anda yerimden sıçradım. Arkama döndüğümde Kaan’ın kapıya kolunu yaslamış bir şekilde televizyonu izlediğini fark ettim. “Ne kadar da âşık bir adam,” diye dalga geçti.

Önüme döndüm ve “Ya, ne demezsin,” diye fısıldadım. Bana doğru yürümeye başladı, ayak seslerini duyuyordum. “Efendim?” dedi. Arkamı tekrar döndüm. Tam arkamda duruyordu. “Nereye gittiniz?” diye sordum. Konuyu değiştirmek istiyordum. Derin bir nefes aldı, koltuğun önüne geldi ve oturdu. Bir bacağını diğerinin üstüne attı ve arkasına yaslandı. Yeni tıraş olmuştu ama yine sakalları tek tük vardı. Saçlarını kısaltmıştı. Gözleri televizyona odaklanmıştı. Elimi gözünün önüne getirip salladım. “Hey?” Gözlerini bana çevirdi. “İşimiz vardı,” dedi ifadesiz bir sesle. Kaşlarımı çattım ve “Ne işi bu saatte? Bana niye haber vermiyorsunuz?” diye sordum sesimi ifadesiz tutmaya çalışarak. “Uyuyordun,” dedi kafasını arkaya yaslayıp gözlerini kapatırken. “Uyandırsaydın,” dedim ben de yönümü ona çevirerek.

“Kahvaltı yaptın mı?” diye sordu gözleri hâlâ kapalıyken. Konudan konuya geçiyordu. “Hayır, yapmadım,” dedim önüme dönerken. Bu kez televizyonda Çağatay ve benim fotoğraflarım çıktı. Benim üzerimde savcı cübbem, onun üzerinde ise hâkim cübbesi olan bir fotoğraftı. Mahkeme salonunda çekilmişti. Yüzlerimiz birbirine dönüktü. “Yılın çifti” diye yazılmıştı altına. Sahte bir gülümseme çıktı dudaklarımdan sonra hemen televizyonu kapattım. Daha fazla görmek istemiyordum.

Midem daha fazla bulanınca çıkıp duş almak istedim ve ayağa kalktım. Kaan’ın önünden geçerken bileğimden tuttu ve kafasını kaldırdı. “Neden?” diye sordu. Anlamadığım için kaşlarımı çatarak “Ne neden?” diye kafamı salladım. “Neden kahvaltı yapmadın?” diye sordu. Eli hâlâ bileğimi tutuyordu. “Canım istemedi. İzin verirsen yukarı çıkacağım,” dedim bileğimi işaret ederken. Hâlâ tuttuğunu fark edince elektrik çarpmış gibi elini çekti ve gözlerini kaçırdı. Geçmem için kendini toparladı.

Yukarı çıkıp banyoya girdim. Hemen bir duş alıp odama geçtim. Aynanın karşısına geçtim, elime de bir tarak aldım. Yavaş yavaş saçlarımı taradım. Upuzun dalgalı kahverengi saçlarım vardı. Küçükken hep kısa kullanırdım ama büyüdükçe uzatmıştım ve hiç kesmemiştim. Kıyamıyordum.

Odamın kapısı çaldı. “Gel,” diye seslendim. Kapının arkasındaki kişi kapıyı açtı. Kafasını uzattı. “Müsait misin?” diye sordu Kaan. Kafamı olumlu anlamda salladım. İçeriye doğru yürüdü, odanın ortasına geldi. Ayağa kalkmadan oturduğum yerden sadece bedenimi ona doğru döndürdüm. Gözleri saçlarıma takıldı. Uzun uzun inceledi. Odayı sıktığım parfüm kokusu sarmıştı. Bir türlü konuşmayınca “Dikilmeye mi geldin?” diye sordum şakayla karışık. Yutkundu bir an ve “Erdem aradı. Akşam yemek yemek istiyor,” deyince ayağa kalktım. “Numaranı nereden bulmuş?” diye sordum panikle. “Rezervasyon yapmıştım ya oradan öğrenmiştir,” deyince elimi kalbime götürdüm ve soluklandım. “Bir an yakalandık sandım,” dedim yerime otururken. “O kadar kolay değil,” dedi o da yatağa otururken. “Ama bir şey var,” dedi gözlerini gözlerime dikip. Yerimde kıpırdandım. “Ne?” diye sordum. “Erkek erkeğe olmak istedi,” dedi.

Beni davet etmemişti. Neden ki? “Neden beni davet etmedi?” diye sorunca bilmem der gibi omuzlarını kaldırdı. “Yalnız mı gideceksin yani?” diye sordum bu kez. “Serhat başka bir masadan izleyecek bizi,” dedi. İçime bir rahatlama gelmişti. Yalnız gitmesini istemezdim. Anladım der gibi kafamı salladım. “Tamam o zaman git sen. Bakalım ne derdi varmış,” dedim önüme dönerken.

Saçlarımı kurutacaktım. Hâlâ arkamda oturuyordu. Saçlarımı izliyordu. Son kez saçlarımı tarayıp kurutma makinesini elime aldım ve çalıştırdım. Saçlarımı tarayarak kurutmaya başladım. Beni izliyordu. Derin bir nefes aldı sonra da ayağa kalktı. Odadan çıkacak sandım ama bir anda elimden kurutma makinesini aldı ve saçlarıma tutmaya başladı. Elim havada kaldı ve kaşlarım şaşkınlıktan havalandı. Pür dikkat saçlarımın arkasını kurutuyordu. Hiç yüzüme bakmamıştı. Baksaydı ona baktığımı görürdü. O da ben gibi tarayarak yapıyordu ama tarak görevi gören parmaklarıydı. İncitmek istemez gibi narin dokunuyordu.

Saçlarımı ilk defa bir erkek kurutuyordu. O kelebekler tekrardan havalanıp uçmaya başladılar. Saçlarıma uzun bir zaman sonra ilk defa başka bir adamın elleri değiyordu. Küçükken babam tarardı. Birkaç dakika sonra makineyi kapattı ve masaya koydu. Aynadan yüzüme baktı. O an ne gördü yüzümde bilmiyorum ama boğazını temizler gibi yaptı ve “Arkasını kurutamamıştın. Hasta olma, işimiz aksar,” dedi ve kaçar gibi hemen odadan çıktı. Arkasından yüzümdeki tebessümle bakakaldım.

Ocağın başında durmuş sütün kaynamasını bekliyordum. Akşam olmuştu ama ben hâlâ bir şeyler yememiştim. Sıcak çikolata yapacaktım kendime. Kapı açıldı ve içeri sesler dolmaya başladı. Hemen mutfağın kapısına gittim ve gelenlere baktım. Ekip sonunda gelmişti. “Hayırdır sabahtan beri neredesiniz?” diye sordum sahte bir kızgınlıkla. Kollarımı da göğsümde birleştirmiştim.

Bu hareketim şaşırttı sanırım çünkü hepsi yerinde durmuş gözlerini açmış bana bakıyordu. “Neyse ki Derya’dan daha az korkuttu bu,” dedi Selim yürümeye başlayıp salona geçerken. “Ya bu Selim abi de karısından ne kadar korkuyor abicim,” diye yanındaki Serhat’ın omzuna omzunu vurdu Burak. Gülecektim neredeyse ama ciddi kalmaya devam ettim. “Sabahtan beri yoksunuz?” dedim kaşlarımı kaldırıp. “İnanamıyorum, bizi nasıl da özlemiş görüyor musunuz? Kalbim eridi şu an bakın Savcım, yerlere aktı, süzülüyor,” diyerek elini kalbine götürmüştü Arda. İşte buna kahkaha atmıştım. “Ağlayacağım,” diyen Burak dizlerinin üzerine çöküp elleriyle gözlerini kapatmıştı. Bu değil ama Deniz’in “ne yapıyor bu salak” bakışı kahkahamı daha da arttırdı. “Allah’ım sabır selamet ya. Şu adamlara bak ya. Şerefsizlere işkence edip kanlarını akıtan şu adamların şu hallerine bak Allah’ım,” diye söylenerek yukarı çıkmıştı en sonunda.

Ocaktaki süt aklıma gelince hemen mutfağa geri döndüm tam taşacakken altını kapattım ve bardağa koydum. Sıcak çikolatayı katıp karıştırdım. “Benimki gibi lezzetli olmaz ama,” diyen Burak’ın sesiyle arkamı döndüm. Sahte bir üzüntüyle “Aynı markayı aldım,” dediğimde küser gibi bir hareket yaptı ve gitti; arkasından kıkırdadım.

Odama çıkıp yatağa uzandım. Telefonumu elime aldım ve bir şeyler izlemeye başladım. Uzun zamandır kendimle vakit geçiremiyordum. Sıcak çikolatamı da bitirmiştim. Mide bulantım hâlâ devam ediyordu. Oturur pozisyona geçtim ve kollarımı karnıma sardım. En sevmediğim şey midemin bulanmasıydı. Her rahatsızlığı çekerdim ama bundan nefret ediyordum.

Kapım bir kez çalındı ve açıldı. Başımı çevirdiğimde Kaan’ın geldiğini gördüm. “Odamı çok sevdin galiba ama sana vermem haberin olsun,” dedim ayağa kalkarken; gülümsemişti. Beyaz bir gömlek giymişti. Altında siyah kumaş pantolon vardı. Saçları dağınıktı. Bu defa onun parfüm kokusu odayı sarmıştı. Çok nefes kesici duruyordu. Sus, sus, sus... Bir elinde siyah ceketi bir elinde siyah kravatı vardı. Önüme kadar geldi ve kravatı uzattı. “Takmayı biliyor musun?” diye sordu. Biliyordum ama unutmuş olabilirdim. Kravatı aldım ve parmaklarımın ucunda yükseldim, boynundan geçirdim. Yüzü ile yüzüm arasında çok kısa bir mesafe kalmıştı. Nefesini tuttuğunu hissettim. Gözleri yüzümde dolandı. O kadar çok inceliyordu ki her noktasını ezberlediğini bile düşündüm.

Daha fazla susamadım ve “Yıllar oldu kravat bağlamayalı, unutmuş olabilirim ama bir deneyeyim,” dedim kravatı bağlamaya başlarken. Küçükken babam bir kere göstermişti. Bir kere de ona takmıştım. Yıllar, yıllar geçmişti. Bu lafıma şaşırdı sanırım. Neden anlamadım ama kaşları çatıldı. “Yıllar mı oldu?” diye sordu, sesi yüksek değildi ama yakın olduğumuz için sanki fısıldamıştı. “Hıhı” diyerek kafamı salladım. Ne düşünüyordu bilmiyorum ama hâlâ çatılı kaşlarla beni izliyordu. Yanlış yaptım ve tekrar ilk haline getirdim kravatı. “Takmadın mi hiç bu zamana kadar eşine?” diye sorunca ellerim hareketsiz kaldı. Yüzüm ciddileşti. Hiç gözlerine bakmadan tekrar bağlamaya başladım. Bu sefer başarınca geri çekildim ve “Bitti,” dedim.

Sonra mide bulantıma yüzümü buruşturdum ve yatağa oturdum. “İyi misin?” diye üzerime eğildi. “Sabahtan beri midem bulanıyor.” kollarımı yine karnıma sarmıştım. Gözleri karnıma indi. Birkaç saniye kaldı sonra yüzüme çıktı. Az önceki adamla şu an bana bakan adam aynı değildi sanki. O kadar farklı baktı ki aramızda iki karış bile yokken o dünyanın bir ucunda ben diğer ucunda gibi hissettim. “Söyleyeyim Arda’ya hastaneye götürsün seni,” dedi doğrulurken. “Gerek yok geçer birazdan,” dedim ben de ayağa kalkarken. “Sabahtan beri geçmemiş. Bir şey vardır belki bir doktora görün,” dedi ve bir şey dememe bile kalmadan odadan çıktı. Sabah arkasından tebessüm ederek bakarken şimdi çatılı kaşlarla bakıyordum. Ne olmuştu bir anda?

“Çıkıyoruz Serhat,” diyen sesini duydum sonra da kapının kapanma sesini. Kaan ve Serhat gittikten birkaç dakika sonra Arda yanıma gelmiş ve hastaneye götürmek istemişti. Bir şeyim olmadığını söyleyerek yanından göndermiştim.

Biraz dinlendikten sonra mide bulantım geçmişti. O sırada uyumuşum. Gözlerimi açtığımda hâlâ hava karanlıktı. Saat geç olmalıydı. Kaan gelmiş miydi acaba? Yataktan kalktım, odadan çıktım ve aşağıya indim. Dışarıdan sesler geliyordu. “Komutanım lütfen sessiz olun, herkes uyuyor.”

Ne olduğuna bakmak için mutfağa geçtim. Camın önünde durduğumda Serhat ile Kaan’ı gördüm. Serhat, Kaan’ın kolunu omzuna atmış, onu yürütmeye çalışıyordu. Hemen koşarak kapıyı açtım ve Serhat’a, “Ne oldu böyle?” diye sordum. Bir el yardıma geldiği için Serhat büyük bir nefes verdi. “Hiç sormayın savcım, hiç sormayın,” diye söylenmeye başladı.

Kaan’ın diğer kolunu da ben omzuma attım. O an aşırı derecede alkol kokusu aldım "Niye içti ki bu kadar? Yemek kötü mü gitti?” diye sordum, aklıma gelen ilk şeyi.

Kapıdan girmiştik. Mutfağa geçtik ve Kaan’ı oturttuk. Serhat, Kaan’ın ceketini çıkarırken, “Yemek iyi geçti aslında, hatta erken kalktı sonra kendimi bir meyhanede buldum,” dedi. “Oturduğu andan kalktığımız ana kadar içti. Kafayı yemiş bu adam,” diye söyleniyordu. Kaan gözlerini zor açık tutuyordu. Üzerine doğru eğilip, “İyi misin?” diye sordum yumuşak bir sesle. O an kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Baktı, baktı, baktı... Gözleri yine masaya düştü.

Serhat’a doğru bakıp, “Sen yat Serhat, ben bir kahve yapayım, sonra odasına götürürüm,” dedim. O da yorulmuş olmalıydı bu saate kadar Kaan’la uğraşmıştı. Yorgundu ama beni de yalnız bırakmak istemiyordu. “Hadi,” dedim sevecen bir sesle. “Bir şey olursa çağırın beni savcım, tamam mı?” diye sorunca kafamı salladım. O da mutfaktan çıktı.

Kaan’a doğru eğilip birkaç düğmesini açtım. “Zorun neydi bu kadar içecek?” diye söylenmeye başladığımda kafasını yine kaldırdı. Eli saçlarıma gitti, uçlarına dokundu. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı saçlarımı burnuna götürüp kokladı. İçmeden de sarhoş olunabiliyormuş... Ellerim titredi, kalbim daha da hızlandı. “Ne yapıyorsun?” diyebildim en sonunda. Ama sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile zor duydum. “Ne yapıyorum?” diye sordu daha çok kendine gibiydi bu soru. “Sana kahve yapayım mı? İster misin?” diye sordum sessizce. “İsterim,” dedi o da fısıldayarak.

Hemen şekersiz bir kahve yaptım ve fincana koydum. Beni izliyordu. Sandalyeyi aldım ve tam yanına oturdum. Fincanı dudaklarına götürdüm, biraz içti. “Biliyor musun?” diye sordu ama devamını getirmedi. “Neyi” dedim ben de, fincanı tekrar dudaklarına götürürken. Tekrar içti. “Güzelsin. Haddinden fazla,” deyince fincan havada kaldı. Kalbim artık yerinden çıkmak ister gibi atıyordu. Gözlerimi bile kırpamadım.

Fincanı tuttu, masaya koymaya çalıştı. Kahve biraz masaya döküldü ama umursamadı. Yüzü yüzüme yaklaşmaya başladı. “Güzel kokuyorsun. Haddinden fazla,” dedi hâlâ yaklaşırken. Hiç kıpırdamıyordum, kalakalmıştım öylece.

Eli saçlarımı geri itti, yüzü boynuma yaklaştı. Ellerini sandalyemin iki yanına koydu ve burnunu boynuma sürttü. Hayatımda ilk defa bir adamla bu kadar yakınlaşmıştım. İçim titriyordu. Başım sağa düştü. Boynumda gezinen burnu derin bir nefes çekti.

“Buket,” diye fısıldadı kulağıma doğru. “Hı?” O kadar zor çıkmıştı ki bu ses dudaklarımdan, şaşırdım. “Neden?” diye sordu. Gözlerim kapanmıştı. Kokusu, alkolün kokusunu bile bastırıyordu. Bana güzel koktuğumu söylemişti ama o da çok güzel kokuyordu. Bu sefer yüzü diğer tarafıma gitti, diğer kulağıma yaklaştı “Neden o adam?” diye sordu bu kez.

Gözlerim yavaşça açıldı. Kafasını kaldırdı ve gözlerime baktı. “Niye?” diye sordu. Diyemedim. ‘Ben onunla zorla evlendim,’ diyemedim. Elleri yüzümü buldu bu kez, yüzümü sevmeye başladı. O kadar narindi ki gözlerim kendiliğinden kapandı. “Kapatma,” dedi dili döndüğü kadar. “Kapatma, göreyim güzel gözlerini,” diye de ekledi. Kapanan gözlerim yavaşça açıldı. “Sen...” dedi yutkunurken. “Sen şey misin...” Bir şey demek istiyor ama diyemiyordu. Çıkmıyordu kelimeler ağzından.

“Ney miyim?” diye sordum sakince. Elleri hâlâ yanağımdaydı. “Sen...” Hâlâ devamını getiremiyordu. “Ben ne Kaan?” diye sordum koluna tutunurken. “Hani miden bulandı ya...” Neden acı çekiyor gibiydi? “Sen hamile misin Buket?” diye sorunca gözlerim açıldı. Buz tuttum resmen. Kolunu tutan kolum benden bağımsız bir şekilde düştü. Benim hamile olduğumu mu düşünmüştü? Sabah karnıma bakması ve sonrasındaki değişimi bu yüzden miydi?

Gözleri kolunu bırakan elime düştü. “Özür dilerim, haddimi aştım ben, özür dilerim,” dedi ellerini çekip ayağa kalkmaya çalışırken. Omuzlarına baskı uygulayarak kalkmasını engelledim. Bu kez ben ellerimi yüzüne yerleştirdim ve adeta, “Değilim,” diye fısıldadım "Değilim Kaan,” diyerek tekrar ettim. Gözleri ışıldadı. “Değil misin?” diye sordu çocuk gibi. Kafamı olumsuz anlamda salladım. Elleri yine yanağımı buldu. "Değil misin yani?” diye sordu emin olmaya çalışarak. Tekrar kafamı salladım.

Sonra beni öyle bir çekip sarıldı ki neye uğradığımı şaşırdım. Kollarının altında küçük kalmış gibi hissettim kendimi. Ellerim önümde kaldığı için karşılık verememiştim ama gözlerim kapanmıştı. Kaan’a ne kadar güvendiğimi o an fark ettim. Bana ne kadar güven verdiğini o an anladım, hissettim. Evimde gibi hissettim. “Evli o,” diye fısıldadığını duydum ama tam olarak anlayamadım. “Evlisin sen, bırakmam lazım,” dedi bu sefer daha yüksek bir sesle. “Bırak o zaman,” dedim hiç istemeyerek. “Bırakamıyorum ki gücüm yetmiyor,” dedi burnunu saçlarıma sürterek.

Bir süre sonra kollarını ayırdı benden. “Yaklaşamam sana,” dedi kendine hatırlatmak ister gibi. “Ben duramıyorum, sen benden uzak dur Buket,” dedi bu kez. Hislerinden bahsediyordu bana. Benden mi hoşlanıyordu? Ben evliydim, benden hoşlanamazdı. Ben evliydim, ondan hoşlanamazdım. “Gel,” diyerek ayağa kalktım ve elimi uzattım. “Odana götüreyim seni,” dedim anlaması için. Ellerime baktı, sonra öyle bir tuttu ki hiç bırakmayacak gibi... O an dedim kendime ‘Sen bu adama çoktan yanmışsın da fark etmemişsin..’