8. bölüm / 15
Sessiz İhlal: Güven ProtokolüTehlikeli Yakınlık
Bölümler 15Şu an: Tehlikeli Yakınlık
- 1 Gölgeye Düşen Işık1.379 kelime
- 2 İhlal1.339 kelime
- 3 Kırık pusula: Görünen ve gizlenen1.350 kelime
- 4 Şüphe Çemberi1.840 kelime
- 5 Kör nokta1.331 kelime
- 6 Soğuk Temas1.751 kelime
- 7 Kendinden Kalanlar1.706 kelime
- 8 Tehlikeli Yakınlık2.663 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Bir Kadeh, Bin Şüphe3.416 kelime
- 10 Geçmişin Dokunduğu Yerde1.985 kelime
- 11 Aşkın Sınavı2.101 kelime
- 12 Aralık Kapı1.954 kelime
- 13 Piyon2.054 kelime
- 14 Korkunun Ötesindeki Sessizlik1.934 kelime
- 15 Korkunun iki farklı yüzü1.757 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Seminerden sonra şirkete dönmemiştik. Haberim olmadan benim yerime Tahsin Bey’den izin almış ve bana söylemeyi akıl bile etmemişti. Bu banka işi olmasaydı izinleri bu kadar kolay alamazdık.
“Kurt gibi açım.” eve girer girmez kendisini mutfağa attı Kamer. Adamda bu rahatlık varsa yemek yap bile diyebilir.
Salondaki koltuğa geçerken kapı çaldı ve gayet misafirperver bir sesle “Liva, kapıya bakar mısın? Ellerim kirli…” diye seslendi. Sanki askerlik arkadaşıyım.
Sabır çekip kapıya gittim. Zaten neden buradaysam? Konu yanlış karar vermek olunca da ben…
Gelen kuryeydi. Yemek sipariş etmişti. Yoldayken vermiş olmalıydı. Elimdekileri mutfağa bırakmak için gittiğimde, ocağın başından bir şeyle uğraşıyordu. “Siparişiniz gelmiş.” tezgâha bıraktığımda seslendi.
“Sana zahmet şu tepsiyi de içeri götürsene.” salata, yemek takımı, birkaç çeşit sos ve bardakların olduğu büyük tepsiyi gösterdi.
Oldu, paşam! Başka emrin?
Cevap vermeden tepsiyi içerideki yemek masasına götürdüm. Kaşla göz arası ne ara salatayı yapmıştı? Yarınki kahvaltı da kusursuz görünüyordu.
Ardımdan elinde başka bir tepsiyle beni takip etti. Mutfağa götürdüklerimi poşetten çıkarıp tabaklara koymuştu. Ama başka bir kutu daha vardı: suşi kutusu. O kadar yemeği kim yiyecekti. Tahmini on lahmacun, dört adana ve en az elli tane karışık suşi seti vardı. Kim yiyecekti bunca şeyi?
“Başka birini de mi bekliyorsunuz?” ikimizin bitirmesine imkânsızdı çünkü.
“Yoo.” yemekleri masaya dizip oturdu. Karşısını gösterdiğinde ben de oturdum. Yalan yok, acıkmıştım.
Suşiye bakınca yüzünü buruşturup bana taraf çekti. Sevmiyor muydu? “Sevmiyorsanız niye söylediniz?” kaşlarımla işaret edip sordum.
“Geçen gün Aylin’le konuşurken suşi sevdiğini söylemiştin. Hangisini sevdiğini bilemedim ben de.” omuz silkip dürüm yaptığı lahmacundan bir ısırık aldı.
Konuşma arasında geçen bir şeyi hatırlamıştı… Bugün beni şaşırtmaya doyamıyordu. “Peki tek başıma bu kadarını yiyeceğimi düşündüren neydi?” hafif güldüm.
“Bilmem. Selvi yiyor genelde.” umursamaz bakışları suşi ve benim aramda gidip geldi.
“Selvi?” diye soruverdim birden. Sesim kalınlaşmıştı. Bana neyse kimdi? Daha fazla konuşmamak için ağzıma suşi tıktım.
“Arkadaşım, merak etme.” sırıtıp acı biberden ağzına attı.
“Ne merak edeceğim? Öyle muhabbet olsun diye sordum.” istemsizce elim alnıma gitti. Neyse ki hareketleri okuyan o değildi.
Kıs kıs gülmekle yetindi. Çatalla lahmacunu açıp içine adana koydu. Yeşillik ve biberi koyup, adananın kenarındaki soğanları özenle temizledi. Kendinin yemesini beklerken benim tabağıma bıraktı. Lahmacunu çatal bıçakla dürmek her babayiğidin harcı değildi.
“O çiğ şeylerdense böyle has yemekler ye.” dediğinden istemsizce güldüm. Babam da hep böyle diyordu. Tek fark Kamer’in daha özenli davranışıydı.
“Siz de bunlardan yiyecekseniz neden olmasın?” başka chopstick alıp kızarmışlardan birini uzattım. Tiksinircesine elimdekine baktı. “Bunlar kızarmış, merak etmeyin.” minik bir bilgilendirme yaptım. Hâlâ kararsız olduğu görünce çekmek istedim. Zorlamaya gerek yoktu.
“Bekle!” elimi tutup kendisine çekti. Başını uzatıp yediğinde, ilk birkaç saniye tadı anlamaya çalıştı. Çatılan kaşlarından sevmemiş gibi görünüyordu ki yüzünü değiştirdi. Alt dudağı öne gelirken, kaşlarını kaldırıp başını hafif eğdi.
“Nasıl?”
“Sunum şeklin lezzetli yaptı. Yoksa başka bir foyası yok. Anca lahmacunun getir götürünü yapar.” sevmişti ama kabul etmiyordu.
Bir dakika? Elim niye hâlâ onun elinin içindeydi? Hemen elim çekip yemeğe devam ettim. Wasabi’den mi bilmem sıcak bastı.
Yemekten sonra masayı toplayıp başka bir odaya geçtik. Burası daha karanlıktı. Masanın üstündeki bilgisayarlara bakınca tam bir hacker odası gibiydi.
“Kimleri istiyorsun?” büyük bilgisayarın başına geçti.
“Tülin, Efe, Emre ve Haldun.” Şu an şüpheliler arasında bunlar vardı.
“Diğerlerini önceden bulmuştum. Ama Haldun?” tereddütle sordu.
“Bazı şüpheci davranışları oldu. Ben de merak ettim.” dediğimde ‘Hadi ama. Ben sana güvenip neler yapıyorum, senin bana hiçbir şey anlatmıyorsun.’ bakışı vardı. “Banka bir ay önce sigortalanmış ve ardından soygun olmuş.”
“Güçlü bir ayrıntı…” bilgisayarına döndüğünde suratı ciddi bir ifade aldı.
Yarım saat geçmişti ki kollarını açıp esnedi. Ara sıra gözlerini ovuyordu. Tek kelime bile etmemişti. Telefonunda birine mesaj yazdığını görünce yanına gittim. Dikkatini dağıta tek şey arada birine bir şeyler yazmak olmuştu.
“Hazır mı?” masasının kenarına ilişerek sordum.
Kamer gözünü ekrandan ayırmadı. “Henüz değil.”
“Hep bu kadar uzun mu sürüyor?”
“Patron hesabı, normal çalışanlara kıyasla daha sıkı korunur.” klavyede birkaç tuşa daha bastı. “Şu an arşiv taranıyor.”
“Ne kadar sürecek peki?” kolumdaki saate baktım, daha yediydi.
“Sabırlı olmayı dene.”
Gözlerimi devirip odanın diğer kösesine, kitapların olduğu bölüme yürüdüm. İki ay için eve fazla yayılmamış mıydı?
“Hep Ankara’da mı çalıştınız?” bir kitap alıp kurcalarken sordum.
“Hayır, beş sene önce gitmiştim.” burnundan gülüp “Hala burayı, evimi özlüyorum.” etrafa bakındı. Kendi evi miydi? Tek kişi için evi niye üç katlı seçtiğini ya da bu kadar eşya getirdiğini şimdi anlıyordum. Her şey zaten buradaydı.
“Sen peki? Manisa’yı özlüyor musun?” en uzun süre kaldığım şehir Manisa’ydı. Ailemin varla yok arası olduğu şehir… İşlerine o kadar bağlılardı ki bizi, daha doğrusu küçük kızlarının varlığını unutmuşlardı.
“Bazen.” omuz silkip koltuğa oturdum.
“Önümüzdeki ay birkaç gün günlüğüne Manisa’ya gideceğiz. Tahsin Bey sabah söyledi.” yanıma oturup dedi.
“Umarım uzun sürmez.” Bana da söylemişti ama kabul etmemiştim. Ama işveren olarak seçim şansının bizde değil, onda olduğunu gayet güzel anlamıştı.
“Aileni özlemedin mi?” kaşlarını kaldırıp sordu.
En son iki sene önce kuzenimin düğünde görmüştüm. O zaman da işten çağrıldığım için erken dönmüştüm. Gerçi çağırmasaydılar da erken kalkacaktım. Sahte sevgi gösterileri beni boğuyordu.
“Daha arşivin yüklenmesine çok var. Biraz Jenga oynamak ister misin?” sorusuna cevap vermediğimi görünce konuyu değiştirdi. Daha fazla soru sormaması için başımı salladım.
Sehpanın alt çekmecesinden oyunu çıkarıp blokları masaya döktü. Hepsini titizlikle dizip “İşleri biraz zorlaştıralım mı?” sorduğunda devam et der gibi baktım. “Her bloğa bir soru.”
Kafamdaki bazı şeyleri oturmak için güzel olurdu aslında. Onunla ilgili sorularım vardı. “Anlaştık.”
“Kadınlar önden.” kuleyi gösterip dedi.
Ortalardan bir blok çekip kenara koydum. “Sizi en çok sinirlendiren nedir?”
“Benim olanın alınmaya çalışılması.” düşünürken bile gerilmişti. Derin bir nefes alıp ilk bloğu çekti. “O herifle niye sevgili rolü yapıyorsun?”
Beklediğim bir soruydu. “İş için gerekliydi.” yalan söylemedim ama detay da vermedim. Bloğu çekince soru tekrar bana geçmişti. “Tara’yla niye düşman gibisiniz?”
“Bana yanlış yaptı.” dediğinde somurtmadan edemedim. Bir akıllı sensin tabii, Liva. Nasıl cevap verdiysem öyle karşılık almıştım. “Dün bir şeyler sayıklıyordun…” sorup sormamakta karasızdı. “Korktuğunu söylüyordun. Neyden korkuyordun?” başını eğip çekinerek alttan baktı.
Bu oyunu en son lisede oynamıştım. Soruların da o zamanki gibi kolay olacağını düşünmüştüm.
“Hatırlamıyorum, alkol yüzünden saçmalamışımdır.” mecbur yalan söylemiştim, senden diyemezdim. Bloğu çekerken bu sefer sallanmıştı. Gittikçe zorlaşıyordu.
“Duygularınızı gizlemek yormuyor mu?” onu çözmek çok zordu. Mimiklerini minimum derecede kullanıyordu.
“Alışkanlık haline gelmiş. Yani kasıtlı yaptığım bir şey değil.” tek omuz silkip başını çevirdi. Dürüst bir cevaptı, eğer bilerek yapsaydı mutlaka bir yerde bocalardı.
Başka birini çekerken “Hala onu sevdiğin için mi yoksa insanlara güvenmediğin için hayatına kimseyi almıyorsun?” sordu. Ama şansım yaver gitmiş olacak ki tüm parçalar devrildi. Zamanında her şeyin başıma devrildiği gibi…
“Çok sıkıldım bu oyundan.” ayağa fırlayıp odada gezindim. Bir oyun daha oynarsak tekrar soracaktı.
“Zaten ikimiz de kaçak oynuyorduk.” ardımdan adımlarını hissettim. Bir uzak dursana be adam!
“Daha çok mu var bitmesine?” bakışlarım bilgisayarı buldu.
“Yarım saate biter.” umursamazca dedi. Anlaşılan bir yarım saat daha bekleyecektik.
Cam kenarına oturup maillerimi kontrol ettim. Benimkine de çoktan bakmıştır pislik. Ve ben, bir ara maillerimi günlük gibi kullanıyordum. Önemli şeyleri bir mailden diğerine atıyordum.
Yıllar öncesine inince, unutmak istediğim bazı şeylerle yeniden karşılaşmak bir tık üzmüştü. Eren Şamlı… Bir zamanlar her şeyine güvendiğim adam… Derya Şamlı… Canımdan çok sevdiğim kadın… Şimdi ikisine karşı içimde sadece nefret var. En masum hayallerimin katilleriydi onlar. Asla suçlarının bedelini ödemeyen katillerdi…
Gözüm ilerideki duvarda dart tahtasını ilişince yanına gittim. Oklarını alıp uzaklaştım. Öfkemi kimseye zarar vermeden bir yere boşaltmalıydım. Daha önce hiç oynamamıştım ama nişan almakta iyiydim.
İlk atış karavana değildi ama çok kötüydü. Bir kez daha denedim ama duvara değdi. Hırslanıp daha sert atsam da sonuç değişmedi.
Ara sıra beni izleyen Kamer kalkıp karşıma geçti. “Elini fazla sıkıyorsun.”
Önce kendi duruşunu gösterip bir ayağını öne koydu. Ben de onu taklit ederek pozisyonumu düzelttim. Elindeki oku göz hizasına kaldırınca dikkatle hareketlerini izledim. Dirseğinin neredeyse hiç oynamadığını fark edince kendi kolumu da aynı şekilde sabitlemeye çalıştım.
“Gözün atmak istediğin yerde olmalı.” ön kolunu yavaşça ileri uzatarak atış hareketini sergiledi. Hareket bittikten sonra elini birkaç saniye daha hedefi gösterir şekilde havada tuttu.
Aynı hareketi tekrar ederken bakışlarımı tahtadaki noktadan ayırmamaya çalıştım. İlk denememde biraz kötü olmuştu.
Arkama geçip omuzlarıma dokunarak “Çok gergin, biraz gevşe.” diye uyardı. Dediğini yaptığımda bu sefer daha kontrollü olmuştu. “İşte böyle!” biraz daha yaklaşıp elimi kavradı. Havaya kaldırıp “Bana laf sokarkenki gibi düşün. Malum hepsi tam isabet.” kulağıma fısıldadı. Kolaysa kendin yap!
Terslemek için döndüğümde burun buruna geldik. Ne ara bu kadar sokulmuştu? Nefesi nereden alıyorduk? “B-ben…”
“Sen?” afallamamı fırsat bilip daha da yaklaştı. “Yine durman gereken yeri bilmiyorsun.” başını usulca salladı.
“Ben mi yoksa siz mi?” sınırlarımı ihlal eden hep oydu.
“Gereksiz yere kendini dizginliyorsun.” diye sitem etti. Zamanında açık olduk da ne oldu?
“Ben yerimden gayet mennu-” sözümü bitirememiştim ki böldü.
“Ben değilim ama! Geri gidersen bir adım daha yaklaşırım.” istemsizce bir adım geri giderken beni takip etti.
“Küçük heveslere vaktim yok!” kekelememek için güçle konuştum. Bu adam bana hiç iyi gelmiyordu.
“Küçük olduğunu nereden çıkardın?” tehlikeli tebessümü içimi ürpertti.
“İlgimi çekiyorsun, dediğiniz akşamı başka kızı öpmenizden.” homurdandıktan sonra kendime bir güzel küfrettim. Sana ne kiminle ne yaptıysa?
Kaşlarını çatıp birkaç saniye öylece kaldı. Bildiğimi bilmiyordu. Gerçi tamamen şans eseri öğrenmiştim. Rüzgar bir gece kulübünden bahsetmişti. Mekânı incelerken insanların etiketlediği videolara bakınca arkada tanıdık bir yüz görmüştüm. Kamer, sarışın bir kızla öpüşüyordu.
İlk başta öfkeden azıcık çıldırsam da beni ilgilendirmediğini kendime hatırlatıp yoluma devam etmiştim. Zaten erkeklere güven olmazdı.
“Se-sen nereden biliyorsun?” kekeleyerek sordu. “Önemsiz bir şeydi. Gerçek hislerimi gör-” açıklamak isterken bitirmesine izin vermedim.
“Beni ilgilendirmiyor. Sadece artık saçma imalarınızı sonlandırmanızı rica ediyorum.” yana kaymak isterken önüme geçti.
“Uzun zamandır bu tarz şeyler hissetmedim. Sadece sana mı yoksa… şey işte.” konuşmakta zorlanıyor, doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyordu. “Yarım saat bile durmamıştım kızın yanında. Sarhoştum ve yaptığımın yanlış olduğunu anlayınca eve döndüm.”
“Dediğim gibi, ilgilenmiyorum. Kiminle ne istiyorsanız yapabilirsiniz.”
“Ya seninle yapmak istiyorsam?” yüzünü yaklaştırıp sordu.
Sesli yutkundum. Midemde bir şeyler hareket ederken kalbim tekledi. Ne dediğini bilmiyordu bu herif. Elaları da çoktan yüzümde geziye çıkmıştı.
Birden gelen bip sesiyle yerimden sıçradım. Kamer homurdanarak bilgisayara döndüğünde bir oh çektim. Ayarlarımı bozmaktan zevk alıyordu.
Ekranın sağ alt köşesinde küçük bir pencere belirmişti: Arşiv taraması tamamlandı.
“Hazır mı?” cılız çıkan sesimi düzeltmek için boğazımı temizledim. Az önce niye kızmamıştım? Bir güç engel olmuştu sanki.
Başını sallayıp ekranın başına geçti. “Emrine amade.”
Yavaş adımlarla yaklaşıp “Saldırı gününe gelir misiniz?” dedim. Ekranlar standart bilgisayar ekranından büyüktü.
Yanındaki sandalyeyi gösterdi. “Ayakta kalma. Geç, otur.”
Sandalyeyi en uzağa gelecek şekilde koydum. Ekran büyük olsa da yazıları küçüktü. Gözlerim kısıp dikkatle maillere baktım. Normal günlük toplantıların saatlerinin olduğu maillerdi.
“Şunu biraz yaklaştırabilir misiniz?” en altta Emre’den gelen mail vardı ve diğerlerinin aksine konu kısmı boştu.
Sandalyenin altından tutup kendisine çekti. “Buradan daha iyi görürsün.” Hiç zorlanmadan nasıl yaptı bunu?
Midemdekilerin bugün susmaya niyeti yoktu. Ota boka kıpırdıyordu. Sandalyemin kenarından tutup biraz uzağa çektim. Maildeki bir kısmı gösterip “Şurası biraz ilginç değil mi?” sordum. Sigortayla ilgili bir şeyler soruyordu, hem de saldırıdan birkaç gün önce.
“Sigortayla Akif Bey ilgilenmiyor muydu?” kaşlarını çattı. Geçen gün konuşurken, Akif Bey’i çağırıp sigortayla ilgili bir şeyler sormuştu.
“Emre Bilgi işlem uzmanı, bu işe bakmıyor.” kendi kendime konuştum. Bazen tüm oklar onu gösterse de genelde şüpheleri çürüten gerekçeler sunuyordu.
“Üstelik bu mail Emre’nin hesabından silinmişti.” başka bir ilginç olaya değindi. Bir pencere daha açıp Emre’nin maillerine girdi. Arkasına yaslanıp ekranı inceledi.
Fareyi kendime çekip ikisinin başka maillerini aradım ama yoktu. “Diğerlerine de bakmalıyız.”
Elimi çekmeye fırsat vermeden elimin üzerine koyup bir dosyaya girdi. “Bu klasöre indirdim hepsine.” bunu gayriihtiyarî yapmış gibiydi.
Elimi çekip “Elinize ve dilinize hakim olmanızı önerim. Yoksa-” uyardığımda dikleşerek elime baktı.
“Yoksa ne?”
“İnsanların özel hesaplarına izinsiz sızdığınız için sizi ihbar ederim.” Arkama yaslanıp tehlikeli bakmaya çalıştım. Umarım olmuştur.
“Beni tehdit etti diyip suçu sana atarım.” omuz silkip işine devam etti.
Oflayarak açılan pencereye baktım. Bir sürü mail vardı. Hepsi kontrol etmek edilmeliydi. Keşke Tara da burada olsaydı. O hepimizden dikkatliydi.
Bir süre sonra her yerimin tutulduğunu hissettim. Kollarımı kaldırıp esnediğimde eklemlerim gıcırdadı. Kamer de on dakikadır yoktu. Kaç saattir inceliyorum bilmiyorum. Efe ve Tülin bitmişti. Hiçbir şüpheci detay yoktu. Ekstra olarak Akif’in de maillerine bakmıştık. Ama o da olumsuzdu. Emre'de de başka sorun yoktu. Ama Emre ve Tülin arasındaki maillere yine bakacaktım. Emin olamıyordum.
Sadece mailler yoktu, haklarında kapsamlı bir araştırma da yapmıştı. Kendi bürosu, aynı görevi ona da vermişti. Hepimiz dedektifçilik oyununa alet edilmiştik.
Kapı açıldığında Kamer kahvelerle içeri girdi. Birini kendi diğerini de benim önüme koydu. Teşekkür ederek bir yudum alıp çalışmaya devam ettim. Bir an önce bitirip evime dönmek istiyordum. Son baktığımda saat on birdi.
“Bir az dinlen, gözlerin ağrıyacak.” dediğinde birden tüm sistem kapandı. Ne olmuştu? Ona bakınca telefonu kaldırıp bana çevirdi. Bilgisayarı telefonundan idare ediyordu. Ama bana gösterdiği sırada ekranda bir bildirim belirmişti. Selvi adından birinden gelmişti ve de yanında kalp vardı. Az önce de Selvi dememiş miydi?
Başımı sallayıp ‘Sana ne, Liva? Kimse kim!’ kendi kendime homurdandım.
Mesaja bakıp tebessüm ettiğinde sevgilisi olduğuna emin oldum. Bir ayda bir kere bile böyle sıcak gülmemişti. Ama kıza acımadım, değil. Sevgilisi şerefsiz herifin tekiydi. Hayatında biri varken başka birine yürüyor ve öpüyordu. Utanmadan bir de uzun zamandır kimseye böyle hissetmediğini söylüyor.
“Evet…” telefonu masaya bırakıp “Şüpheli listemizi kaç kişiye indirdik?” diye sordu.
“Sadece Efe’yi çıkardım. Dolu atıp boş tutanlardan.” Birkaç kez tehditvari konuşmuş ama icraat olamamıştı. “Sizde elenenler kim?” saçma bir mevzu için asıl işimizi bırakamazdım.
“Emre…” yine fikrinde diretti. Onun tek şüphelisi Emre’ydi. Duygularının işine katıyordu. İlk günden beri sevmemişti.
“Aklımda bir şey var…” dediğimde devam et dercesine baktı. “Emre’nin bilgisayar bilgisini kontrol etmek istiyorum. Ama yardımınıza ihtiyacım var.”
“Bilgisayarını hack’leyeceğim.” tehlikeli tebessümü yüzüne yayıldı. Zeki adamdı.
Başımı salladım. “Molaya çıkınca yapmalısınız. Herkes çıktığında bir şekilde onu odada tutup görmesini sağlamalıyız. Zaten biliyorsa yardım ayağını kendisi atlayacak.” İçimden bir ses işe yarayacağını söylüyordu.
“O herifin yakınında olması sinirlerimi bozuyor.” arkasına yaslandığında elaları koyulaşmıştı.
“Sizin de yakınımda olmanız benimkileri bozuyor.” yüzümü buruşturup ellerimi göğsümde bağladım.
“Nedenlerimiz farklı ama. Sen duygularına karşı koymakta zorluk çektiğin için beni istemiyorsun.” yine hadsizliğe başlamıştı.
“Siz saçmalamaya başladığınıza göre en iyisi ben gideyim. Bunları bana atarsınız.” Eğer kalırsam kesin kavga edecektik.
“Maalesef. Başka bir bilgisayara atıldığında boş dosya gibi görünüyor. Bakmak istiyorsan burada bakmalısın.” bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyordu. Tabii Liva’yı kim delirtsin? “Ben acıktım.” dediğinde gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“Altı lahmacun, iki adanadan sonra acıktınız mı?” hayretle sordum.
Olması gereken buymuş gibi bakıp “Hı hı. Neden şaşırdın?” sordu. “Hadi, bir şeyler yiyelim.” ayağa kalkıp benim de kalkmam için tepemde dikildi.
“Bu saatte yemek yiyemem ben.” Azıcık aç olabilirdim ama direkt kilo almak demekti bu.
“Bir şey olmaz, gel hadi.” Kararsız olduğumu görünce “Sabah kahvaltı yapmamıştın. Onun kalorisine sayarsın.” öneri sundu. Düşüncelerimi okuyor olabilir miydi?
Yediklerime genelde dikkat ederdim ama pislik en sevdiğim yemekleri almıştı.
Yemekleri ısıttıktan sonra salona getirmiştik. Yine aynı şekilde adanayı lahmacunun içine koyup bana uzatırken teşekkür etmiştim. Oldukça misafirperverdi. Midem doğu ve uzak doğu kültürü çatışması yaşarken halime güldüm.
Yemeğin sonlarına yakın biri arayınca telefonu alıp kalktı. “Efendim, Selvi.”
‘Başlayacağım şimdi Selvi’ne. Gâh mesaj atar gâh arar. Bir bırak yemeğini yesin adam.’ İçimden homurdandığımda birden duraksadım. Pardon da bana neydi? Bu adamın yanında olmak mantıksal açıdan çok kötü etkiliyordu. Daha fazla kalamazdım.
Telefonumu ve çantamı alıp mutfaktaki Kamer’e seslendim. “Benim gitmem gerek. Hoşça kalın.” sesim oldukça sert çıkmıştı.
“Seni sonra ararım ben. Şimdi kapatmam gerek… Ben de.” telefonu kapatıp peşimden geldi. “Ne oldu? Bir sorun mu var?” telaşlı görünüyordu.
“İş var yarın. Erken kalkmam gerek.” deyip ayakkabılarımı giydim. “İyi geceler…”
“Biraz daha baksaydık.” başıyla içeriyi gösterdi.
“Sonra bakarız. Hem sizin konuşmanız yarım kaldı.” bir adım atmıştım ki arkamı döndüm. “Size bir tavsiye verebilir miyim?” başını salladığında “Kendinize saygınız yoksa telefondaki kadına saygınız olsun. Sevgiliniz varken kimseyi rahatsız etmeyin.” dedim. Deminden beri kendimi tutmuştum ama artık engel olamadım.
“Sevgilim mi?” kaşlarını çatıp başını geri çekti. Birkaç saniye düşününce dudağı kıvrıldı. Bir adım atıp “Kıskanman hoşuma gitti.” mırıldandı.
“Siz kimsiniz de sizi kıskanacağım? Kendinizi ne sanıyorsunuz?” dişlerimin arasında bağırdım. Kıskanıyor muşum… Geri zekâlı!
“Kıskanmıyorsan sevgilimin olması seni niye rahatsız etsin?” laubali gülüşü sinirlerimi bozuyordu.
“Bana olan imalarınız rahatsız ediyor!”
“İma yapmıyorum. Açıkça seni istediğimi dile getiriyorum.” Hiç olmadığı kadar ciddi bir ifade takındı.
Kalbim teklerken yanaklarımda bir ısı hissettim. Ağzından çıkanı kulağının duymadığını varsayıyordum. “Sizinle iş dışında bir daha aynı ortama gelmek istemiyorum!” bir hışımda arabama gittim.
Anahtarı takarken ellerim titrediği için birkaç deneme sonra yapabilmiştim. Ukala, kendini beğenmiş! Dünya senin etrafında dönüyor sanki. Tara haklıydı, bu herife güven olmazdı…
Bölüm etkileşimi
