11. bölüm / 15
Sessiz İhlal: Güven ProtokolüAşkın Sınavı
Bölümler 15Şu an: Aşkın Sınavı
- 1 Gölgeye Düşen Işık1.379 kelime
- 2 İhlal1.339 kelime
- 3 Kırık pusula: Görünen ve gizlenen1.350 kelime
- 4 Şüphe Çemberi1.840 kelime
- 5 Kör nokta1.331 kelime
- 6 Soğuk Temas1.751 kelime
- 7 Kendinden Kalanlar1.706 kelime
- 8 Tehlikeli Yakınlık2.663 kelime
- 9 Bir Kadeh, Bin Şüphe3.416 kelime
- 10 Geçmişin Dokunduğu Yerde1.985 kelime
- 11 Aşkın Sınavı2.101 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Aralık Kapı1.954 kelime
- 13 Piyon2.054 kelime
- 14 Korkunun Ötesindeki Sessizlik1.934 kelime
- 15 Korkunun iki farklı yüzü1.757 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Kamer bardağını doldurması için barmene uzattı. Fazla hızlı gidiyordu. Birkaç ay önceye kadar Ankara şubesinde çalışan Semih’le bir kulübe gelmişti. Manisa’dan daha iyi teklif gelince oradan ayrılmıştı.
“Yavaş, oğlum. Kıtlıktan mı çıktın?” diye bağırdı Semih.
Bardak daha önüne gelmeden alıp kafasına dikti ve yenisini istedi. Canı acayip derecede sıkkındı. O herifi hiç sevmemişti. Liva’ya dokunan elini kırmak istemiş ama ses edememişti.
“Karışma işime.” homurdanıp telefonuna baktı. Liva şimdi o yüzbaşıyla içiyor diye düşündü. Aralarındaki samimiyeti gereksiz bulmuştu.
“Bak!” kaşlarıyla ileride oturan sarışın kadınları gösterdi. “Sabahtan beri sana bakıyor. Yine iyisin, oturduğun yerden kaptın Afrodit’i.”
Omuz silkince alkolden idrak edemediğini düşünüp tekrarladı. Bu sefer de canım istemiyor cevabını alınca duraksadı. Normal şartlarda asla bu kızları geri çevirmezdi.
Kamer telefonunu eline alıp Liva’ya mesaj atmak istedi. Ama ne yazacaktı? İsmine girip uzunca baktı. Yazıp yazıp sildi.
“Selam.” ağzını yayarak birisi kulağının dibinde bağırdı. Döndüğünde Semih’in gösterdiği kızları gördü. Semih gidip getirmişti.
Başıyla selamı alıp yüzlerine bakmadı. Bardağını alıp kafasına diktiğinde bir an Liva’nın sesini duydu sandı. Etrafına bakındı ama dans edenlerden başka kimseyi göremedi.
Sarışın kızlardan biri elini Kamer’in omzuna koyup “Yaren ben, senin adın ne?” diye sırnaştı. Refleksle omzunu çekip uzaklaştı. Gerçekten canı istemiyordu. Eski Kamer olsa bu fırsatı kaçırmaz, geceyi istediği gibi bitirirdi.
Bir süre sonra Semih diğer kızla muhabbeti çoktan ilerletmişti. Hâlâ aynı çapkın Semih’ti, hiç değişmemişti. Kamer’se kendisini değiştiren birileri olduğunun kabul etmek istemiyordu.
“Arkadaşın daha arkadaş canlısı.” kız cilveyle bir kez daha yaklaştı.
“O zaman onunla uğraş. Eminim ikinizle de zevkle ilgilenir.” yüzüne bakmadan dedi.
Kızın sinirden kızaran yüzü sandalyenin kırmızılığıyla yarışa girmiş gibiydi. Reddedilmeyi yedirememiş, aksine hırsını tetiklemişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Kamer insanları çift görmeye başlamıştı ama hâlâ içiyordu. Semih elindeki bardağı alıp sertçe masaya bıraktı. “Yeter artık! Dükkânı içtin”
“Düşünememe yetmiyor.” homurdanıp almak istedi ama geri çekti.
“Hoşt lan! Etki edecek beyin mi sende?” kıza öyle davrandığı için hâlâ şaşkındı.
“İsterseniz ben yardımcı olabilirim. Adınız dahil, her şeyini unuttururum.” Tekrardan sokulmak isteyince bu sefer karşılık aldı.
“Liva?” alkolün etkisiyle karşısındaki kadını Liva sanıyordu.
Kadın ellerini omzundan baklavalarına indirdi. Kamer de çekinerek boynundan hafifçe tutup yüzünü okşadı. “Ne yapıyorsun bana?” kendi kendine mırıldanıp yüzünü yaklaştırdı.
“Daha hiç bir şey yapmadım.” tam öpmek isterken bir şey oldu.
Kamer’in aklı ona oynuyordu ama burnu onun yanındaydı. Kadından bağımlısı olduğu kokuyu alamayınca kendisinden itip uzaklaştırdı. Az kalsın onu Liva sanıp öpecekti. Her şey birkaç saniye içinde olmuş, bir an algılayamamıştı.
“Ne yapıyorsun be?” kadın çemkirip Kamer’i omzundan itti. Masadaki bardağı alıp üstüne boca ettikten sonra diğer kadını da alıp gitti.
“Lan ne yapıyorsun, hayvan herif? Niye itiyorsun cillop gibi kızı? Senin yüzünden benimki de gitti.” kendi haline yanan Semih homurdanarak gözüne yeni birini kestirmek için bakındı.
“İşine bak Semih! Canımı sıkma!” bu gece nereye baksa günlerdir aklından çıkmayan kadını görüyordu. Olgu’nun haklı olduğunu düşünmeden edemiyordu. Liva’ya bayağı bayağı tutulmuştu.
***
“Yavaş iç! Baban benimle geldiğini ve sarhoş olduğunu duyarsa bana askeriyenin görüp görebileceği en büyük cezayı verir.” kahkaha atarak bana engel olmaya çalıştı.
“Bana diyeceğine kendine bak. Yanında kibrit çeksem patlayacaksın?” deyip biramdan bir yudum aldım. Abartıyordu, çok az içmiştim.
“Şu elemanla ne iş?”
“Eleman kim be?”
“Siber eğitmeni… Sana ilgili, senin de hoşuna gidiyor.” normalde zeki çocuktu ama içince düşünme yetisi aramıza veda ediyordu.
“Saçmalama! Ne ilgisi?” derken onu düşündüm. Kimle geziyor acaba? Arkadaşı kadın mıydı ki? ‘Sana ne, Liva?’ diye içimden geçirip önüme döndüm.
“Ben senin çocukluğunu biliyorum, Liva. Sunum yaptığında ona nasıl baktığını gördüm. Gözlerinin içi parlıyordu. Zamanında bana da böyle bakıyordun.” sonda dalga geçip güldü.
“Sana baktığım gibi kimseye bakmadım be, Aktürk.” ona eşlik edip birayı kafama diktim.
“Hâlâ kimseye güvenmiyorsun, değil mi?”
Kuzey de her şeyi biliyordu. Gerçeği aile dışında kimseye söyleyememişlerdi. Ona da ben anlatmıştım. Yanımda olan tek kişi oydu. İşten izin alıp iki haftalığına benimle İstanbul’a gelerek yerleşmeme yardımcı olmuştu. Kalacak başka yeri yoktu, babamdan çekindiği için de benimle aynı evde kalmamıştı. Tek başına bırakamadığı için de günlerce bahçede uyumuştu. Bazen geceleri ağlayarak uyandığımda beni sakinleştirir, az da olsa huzurlu bir uyku çekerdim.
“Erkek milletine güven olmaz… Sen hariç, Aktürk.” gülümseyip etrafıma bakındım. Mazi gözlerimi doldurmuştu.
“Eğer seni üzerse bir alo demen yeterli. Timin önüne atar, sonra kendim özel olarak ilgilenirim.” Kamer’i kast ediyordu ama o timin eline düşmesini istemezdim. Kuzey aynı zamanda Sancak timinin komutanıydı. Normalde baktığında dünya tatlısı olan insanlar görevdeyken acımasız olabiliyorlardı.
“Bordo bereli becerilerinizi biz insanlar üzerinde kullanmanız canice.” yalandan ayıplayarak söyledim.
“Görende benden kalır yanın olduğunu sanır. Bizim eğitimlere katılıp çoğunu haşat etmiyor muydun? Baban izin verseydi şimdi sen de bu timdeydin.”
Sesli gülüp arkama yaslandım. Bir dönem asker olmak istiyordum. Gizlice eğitimlere girip çalışıyordum. Babam öğrendiğinde askerlik zordur diye karşı çıkıp, engel olmuştu.
“Hadi kalkalım. Yarın akşama temizlik var.” ayağa kalktığında başımı salladım. Göreve çıkacaklardı yine. Biraz uyuyup kendisine gelsin.
Peşinden giderken onu gördüm. Bir kadınla konuşuyordu. Fazla yakındı. Bir eli ona gülümseyen kadının yanağındaydı. Bir şeyler söyleyip kadına doğru eğildi. Aralarında milim kalmıştı ki daha fazla bakamadım. Arkamı dönüp hızlı adımlarla yürüdüm.
Erkek değil misiniz? Hepinizin köküne kibrit suyu! Güya benden hoşlanıyor. Ama barlarda yiyişmeyi ihmal etmiyor. Hata sende değil. Sana güvenmeyi isteyen salak kelebeklerde. Onların da Allah belasını versin. Nerede it kopuk var onu gör zaten! Artık senin tek kelimene inanırsam benim de adım Liva değil.
***
Sıcak havadan bunalıp ağacın altına geçtim. Bugün hava ekstra sıcaktı. Yarım saat önce seminer bitmişti. Akşama uçak bulamadığım için yarına almıştım. Neyse ki yarın izinliydim.
Ağacın altındaki bankta yine o genç vardı. Herkesin güldüğüne şahit olmuştum ama o hep üzgündü. Kuzey’e sorduğumdaysa ‘Yirmi gündür burada daha güldüğüne şahit olmadım.’ diyordu. Psikologluk yapmasam da asıl mesleğim oydu. Belki yardımcı olabilirdim. Birazda kendi düşüncelerimden kurtulurdum. Yoksa o pisliğin yaptığı şey yüzünden sinirden kafayı yiyecektim.
Yanına yaklaşıp selam verdim. Yerinde dikelip başıyla selamı aldı. “Oturabilir miyim?” sorduğumda yine başını salladı. Konuşmayı pek sevmiyordu galiba.
“Bir sorun mu var? Benimle rahatça konuşabilirsin. Yani istersen…” çekinerek dedim.
“Her şey yolunda, teşekkürler.” kısa bir cevap verdi.
“Dün atışlarını gördüm. Çok başarılı bir askersin.” başıyla teşekkür etti. “Adın ne?”
“Akel… Akel Ateş.” sıkıntılı bir nefes verdi. Aklına onu üzen bir anı gelmişti belki de.
“Dün fotoğrafına baktığın sevgilin miydi?” bu grilerde sadece ona bakarken ışık görmüştüm.
“Keşke…” diye mırıldandı sessizce. “Neyse. Ben kalkayım. Komutan bekler.” deyip ayağa kalktı. “İyi günler.”
Ardından öylece baktım. Eski sevgilisiydi belki de. Ya da hiç sevgilisi olamamıştı. Bazı insanlar kaybettikleri için değil, ulaşamadıkları için böyle bakardı hayata. Benim de en büyük yanlışlarım onun yaşındayken olmuştu. Onun gözlerinde yıllar önce aynaya baktığımda gördüğüm o boşluğu görmüştüm…
Annemin yanına geldiğimde o pislik onunla konuşuyordu. “Anne…” diye seslendim duyması için.
Beni görünce ona bir şeyler söyleyip geldi. “Efendim, Liva.”
“Barış’ın nerede olduğunu biliyor musun?” buraya geldiğimde görmek istediğim tek kişi oydu ama o da göreve çıkmıştı. Barış yani abim de bir askerdi. Kimse onu fikrinden alı koyamamıştı. Herkesten habersiz akademiye yazılmış, özel kuvvetler askeri olmuştu. Uzun yıllar Ankara da hizmet etmişti. Geçen yıl da tayini buraya çıkmış hatta Kuzey’in timine katılmıştı.
“Maalesef, kızım.” bilse bile söylemezdi zaten. Görev gizliliğini sağlıyordu. Güya bilsem abimi teröre ispiyonlayacağım.
“Tamam.” Kuzey’den sorardım ben de. Dün bugün döneceğini söylemişti ama ortalıkta yoktu.
“Derya’yla konuş-” cümlesini bitirmeden “Benim işim var sonra konuşuruz.” deyip uzaklaştım. Hâlâ onların adını benim yanımda nasıl çekiyorlar aklım almıyor.
Boş bir odaya geçmiştim ki kapı açıldı. Kamer’i görünce sinirlerim yeniden gerildi. Bugün tüm gün peşimden gelip konuşmak istiyordu ama izin vermiyordum.
“Liva, ne oluyor? Niye kaçıyorsun benden?” bıkkınlıkla sordu. Asıl bıkan bendim oysa.
“Liva değil, Liva Hanım!” diye sertçe uyardım.
Kapıyı kapatıp birkaç adımda yanımda belirdi. “Sorun neyse anlat çözelim. Sabahtan beri kaçmadığın yer kalmadı. Konuşmamak için albayın odasına girmek ne?” yüzsüz yüzsüz bir de sorun ne diyor.
“Sorun sensin!” sonunda patlayıp bağırdım. “Sürekli tepemde dikilmen rahatsız ediyor. Sesin, yüzün, kokun sinirimi bozuyor. Nereye baksam seni görmekten yoruldum.” İlk defa sizi bırakmıştım. Artık bu durum canımı sıkıyordu. Etrafımda dolaşmasını istemiyordum.
Bir an duraksadı. Kırılıp gitmek yerine bir adım daha attı. “Başka?” yüzünde gram mimik oynamıyordu.
“Ne başka?!” bağırdım ama hâlâ yürümeye devam ediyordu. Geri geri giderken sırtım dolaba değdi. Ama gelmeyi bırakmadı.
“Başka ne yapıyorum?”
“Uzaklaş! Seni ve yalanlarını dinlemek istemiyorum!” haddinden fazla yaklaşınca elimi göğsüne koyup ittim.
“Dün böyle değildin. Anlat!” sakin tavrı yavaşça tükeniyordu.
“Gerçek yüzünü, ah pardon yüzsüzlüğünü gördüm.”
“Liva, sabrım tükeniyor artık.” elini arkamdaki dolaba yasladı. Yapma işte bunu, başkasını öpüp benimle ilgileniyormuş gibi davranma.
“Uzak dur dedim sana!” tekrar ittim ama milim kıpırdamadı.
“Durmuyorum. Anlatmazsan da olacaklardan ben sorumlu değilim.” üstüme eğildi.
Kalbim hızlandı. Onun duymaması için dua ettim. Dışarıdan sesler gelince “Biri gelecek, çekil!” uyardım ama hiç oralı olmadı.
“Çekilmemi istiyorsan anlat!” kulağıma eğilip tok sesiyle dedi.
İçim ürpermişti. Yanağını yanağıma dokundurup geri çekildi. Kalbim ona tepki veriyordu. Gözleri dudaklarıma kayınca tepkisiz kaldım. Sanki bir güç beni engelliyordu.
“Duygularımı anlamama yardım et.” diğer elini yanağıma koyup yalvarırcasına baktı. Hayır! Bunu kendime yapmayacaktım. Kimseye güvenmeyecektim.
Öpmek için eğilirken tüm gücümle ittim. “Bar kenarlarında önüne geçen herkesle öpüşen adamı öpecek kadar midesiz değilim!”
Bir adım geri sendelerken afallayarak bana baktı. Kaşlarını çatıp başını eğdi. “Dün gece…” kendi kendine mırıldanırken bir aydınlanma yaşadı. “Oradaydın…”
“Çekil önümden!”
“Ne gördün bilmiyorum-” daha lafımı bitiremeden kapı açıldı ve içeriye Barış girdi.
“Liva?” bakışları ikimizin üstünde gidip geldi. Fazlaca yakın duruyor ve öfkeliydik.
“Ba-Barış?” zamanlaması oldukça kötüydü.
“Ne oluyor burada?”
“Kamer Bey’le iş hakkında konuşuyorduk. Ayrıca üç yıldır beni görmüyorsun ve sarılmadan hesap mı soruyorsun?” üste çıkmaya çalıştım.
Barış kolunu kaldırıp benim için yer açtı ama gözleri Kamer’deydi. O da Barış’ı tanımadığı için ters ters bakıyordu.
Hemen yerime kurulup sımsıkı sarıldım. Benden bir yaş büyük olmasına rağmen oldukça iri bir vücudu vardı. “Ne zaman geldin?”
Saçımdan öpüp “Şimdi geldim. Birazdan çıkmam gerek yine.” söyledi. Kuzey’in anlattığı temizlik işine gidecekti.
“Biraz dinlen. Yorma kendini.” göğsünden çekildiğimde Kamer’in delici bakışlarıyla karşılaştım. Bu kim dercesine bakıyordu.
“Merhaba.” elini uzatıp kendisini tanıttı. “Kamer Arıkan.” Ama daha çok varlığını göstermek istiyordu.
“Üst teğmen Barış Arslan.” elini sertçe sıktı. Kamer’i o da sevmemişti… Ya da içeri girdiğinde karşılaştığı yakınlığı.
“Arslan? Bir akrabalık falan mı var?” bana bakıp sordu. Sana ne demek vardı da Barış buradaydı.
“Abisiyim.” üstten bakıp kendinden emin bir şekilde cevapladı. “Sen?”
“Ben de Liva’nın iş arkadaşıyım.” rahatlamış bir yüzle karşılık verdi.
Konuşarak koluna girip odadan çıkardım. Koridorda ilerlerken “O herifle olan ilişkin ne?” diye bodoslama daldı.
“Aynı kuruma bağlı çalışıyoruz.”
“Sana bakışlarını hiç beğenmedim.” çenesi azıcık gerilmişti.
Ben de demek istesem de sustum. “Yine boş kuruntu yapıyorsun, Barış.”
“Barış değil abi diyeceksin.” uzun boyundan utanmadan bir de üstten bakıp dedi.
“Sadece bir yaş büyüksün. Yürü hadi.” Çocukluğumuzdan beri bunun kavgasını yapıyorduk.
“Bizimkilere göründün mü?” sorduğumda başını salladı. O da yıllardır kimseyi görmeye görmeye herkesten uzaklaşmıştı.
O üniformasını giyerken ben de kantine gelmiştim. Dilim damağım kurumuştu. Kendime su alırken o asker camın yanındaki masada tek başına oturuyordu. Önündeki çayın buz olduğun adım kadar emindim. Elinde sadece bir kadın bilekliği vardı.
Uzaktan Kamer’in geldiğini görünce istemsizce duvarın görünmeyen bölümüne saklandım. Onun dur durağı yoktu. İnsan varmış falan bakmazdı. Askeri görünce adımları yavaşladı. Pencereye oturup “Akel’sin değil mi sen?” diye sordu.
***
Akel başını kaldırıp önündeki adamı süzdü. “Tanışıyor muyuz?”
“Abinle bir süre iş arkadaşı olmuştuk.” diye cevapladı. Abisi Burak’ın çalıştığı şirketinin yazılımını kurmuştu. Uzaktan çalışsa da Burak’la sık sık bir araya gelirlerdi.
“Anladım.” kısa cevap verip önüne döndü.
“Çok mu seviyorsun?” gözleri elindeki bilekliğe kaydı. Daha önce hiç aşık olmamıştı, bu duyguları bilmiyordu.
Elinde oynatmaktan kararttığı bilekliği göğüs cebine attı. Zaten canı sıkkındı, kimseyi çekmek istemiyordu.
“Bir hafta kalmış diyorlar. Az kaldı, kavuşacaksın sevdiğine.” teselli etmek istedi ama değil bir hafta bir yılda geçse kavuşamayacaktı.
“Eyvallah.”
Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı ama karşısındaki çocuk ketum çıkmıştı. “Burak iki kardeşe âşık olduğunuzu söylemişti. O evlendi, artık sıra sizde.” sohbeti devam ettirip içini dökerek rahatlamasıydı niyeti.
“Bizim iş yaş.” gayri ihtiyari mırıldandı.
“Niye?” diye sorunca artık Akel’in sabrı iyice tükenmişti.
“Sevgilinin soruları bitti, şimdi de sen mi başladın?” birden patladı. Bu konuda kimseyle konuşmak istemiyordu.
“Sevgili?”
“Diğer eğitmen…” ağzının kenarıyla dedi.
Hafif gülüp “Yok… Biz daha o seviyeye gelemedik.” cevapladı. “Fazla inatçı bizimki.” Akel’in yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Ona da az çektirmemişlerdi. “Galiba seninki de öyle.”
Ağır ağır başını salladı. Dünyanın en inatçı keçisiydi. “Seviyorsan sıkı sıkı yapış. Bazen elinde olmadan yaptığı tek bir hata, koskoca bir hayatı mahveder.” Zamanında dedesinin ona söylediği şeyi Kamer’e dedi. O yapamamış, tek hatası her şeyi mahvetmişti.
“Sevdiğini nasıl anlarsın peki?” yirmi yaşındaki bir çocuktan akıl aldığına inanamıyordu.
Burnundan güldü önce. İki yıl önceki Akel’i düşündü. O da başta duygularını anlayamamıştı. “Onu görünce kalbin yerinden çıkacak gibi olur, her yerde onu ararsın, yüzüne sövse sana şiir gibi gelir…” sorusunu cevaplamıyor, sevdiği kadını düşünüyordu. “Sende de böyle mi?”
“Fazlasıyla… Ama bana inanmıyor.” başka bir sorunu dile getirdi.
“Aşkının sınavı da bu o zaman. İnandır…” ayağa kalkıp gitti. Yaşı az olsa da aşk acısını derinlerde yaşıyordu. İleride bugünleri hüzünle anacaktı belki ama Kamer’e verdiği tavsiyeyi kendisi de yapacaktı… O uzaklaşırken Kamer’in aklında tek bir cümle kalmıştı: İnandır…
Bölüm etkileşimi
