10. bölüm · Sessiz İhlal: Güven Protokolü

Geçmişin Dokunduğu Yerde

Atik Stayl

***

Olgu, Liva’yı bıraktıktan sonra Kamer’in yanına gitmişti. Kapıyı defalarca çalmış ama açan olmamıştı. Saksının altındaki anahtarı alıp kapıyı açtığından homurdanmadan edememişti. Bilgisayarına gösterdiği özeni evine göstermezdi.

İçeri girdiğinde etrafta kimse yoktu. Salona mutfağa baktı ama arkadaşını bulamadı. En son odasına baktığında diğer odadan gelen sesle duş aldığını anladı. Mutfağa gidip sert bir kahve yapıp komodinin ucuna koydu.

Telefonuyla ilgilenirken Kamer belinde havluyla banyodan çıktı. Karşısında gördüğü adamla ufak çaplı bir şok yaşasa da hemen toparlandı.

“Hala mahremiyet kurallarını öğrenememişsin, Soykan.” başka bir havluyla saçlarını kurulayarak konuştu.

“Sen de anahtarı saksı gibi şeylerin altına bırakmamayı öğrenememişsin, Arıkan.” bilmişlik tasladı.

“Hayret. Karının dibinden ayrılabilmişsin.” dolaptan giysilerini alıp paravanla ayrılan giyinme bölümüne geçti.

“En azından yanında olabileceğim bir karım var. Senin gibi her gecemi biriyle geçirmiyorum.” homurdanmayı ihmal etmedi.

“Karın gibi dırdır edeceksen çıkarken anahtarı aldığın yere bırak.” Alkolün etkisi hâlâ üzerindeydi. Ama Olgu’yu sinir etmeyi hep sevmişti.

“Boş yapma. İç şunu da kendine gel.”

“Yapmayı öğrendin mi yoksa hâlâ zıkkım gibi mi oluyor?” Kahvesini alıp bir yudum aldı. Soğumuş ve zehir gibiydi. Bilerek kahvesini fazla koymuştu. Yüzünü ekşitince Olgu keyifle güldü. “Nereden esti bu ziyaret?”

“Biraz konuşmak istedim. Görüyorum ki de çok doğru bir karar vermişim.” ellerini arkaya koyup gerildi.

“Kafa açma, Olgu. Ne diyorsan açık konuş.” zonklayan kafasını tutup pencerenin kenarına sırtını yasladı.

“Sızdığında Damla’nın ismini sayıklamışsın.” Sıkıntılı bir nefes verdi. Bu konu Kamer için hep tazeliğini koruyordu.

“Sen nereden biliyorsun?” gözlerini kısıp başını yana eğdi.

“Geldiğimde Liva gidiyordu. Sarhoş halde kullanmasın diye evine bıraktım. O zaman homurdanırken ağzından kaçırdı.” diye özet geçti.

“Siktir!” Kamer’in tek zayıf noktasıydı. Çok az kişiye söylemişti.

“Selvi’yi ve onu kıskanmış gibiydi.” ortamın gerginliğini yumuşatmak adına dedi.

“O mu söyledi?” dudağının kenarında buruk bir tebessüm belirdi.

“Hayır ama Liva’yı iyi tanırım. Kıskanmıştı…” duraksayıp bir süre düşündü. “Sana bir şey soracağım. Dürüst cevap ver."

“Sor.”

“Liva’yı yatağına atmak mı istiyorsun, hayatına almak mı?” önceki konuşmalarında ilgisini çektiğini biliyordu. Ama Kamer’i de ezbere bilirdi. Birine bağlanmak şöyle dursun, sabah uyandığında ismini bile hatırlamazdı.

Kamer bir an duraksadı. Pencereye oturup arkadaşına döndü. “İkisi de aynı şey değil mi?”

Olgu sertçe başını iki yana salladı. “Hayır… Seviyor musun onu?”

Kamer omuz silkti. “Sevmek için erken.”

Olgu kaşını kaldırıp gülümsedi. “O zaman niye iki haftadır kafan sadece onunla dolu?”

Kamer bir süre sustu. “Hoşlanıyorum... Evet. Ama bu aşk mı bilmiyorum.”

Olgu kınayarak başını salladı. “Bilmemen normal. Çünkü sen yıllardır hiçbir kadını tanımaya çalışmadın. Beğendin, birlikte oldun, sonra ardına dahi bakmadın. Şimdi ilk kez birini hayatına sokmadan önce anlamaya çalışıyorsun.” Kamer itiraz etmeden dinledi. “Ama Liva öyle biri değil.”

Kamer’in bakışları bu sefer sertleşti. “Biliyorum.”

“Hayır, bilmiyorsun.” Olgu ayağa kalkıp karşısında dikildi. “O kız birine güvendiği an bütün kalbiyle güvenir. Sen yarın ben galiba hazır değilmişim, dersen toparlanamaz… O yüzden senden tek bir şey istiyorum. Eğer bu sadece hoşlanmaysa, meraksa ya da birkaç haftalık bir hevesse... Uzak dur.”

Kamer cevap vermedi. “Ama gerçekten hayatına almak istiyorsan... o zaman sonuna kadar git.”

Kamer sıkıntılı bir iç çekti. “Ne hissettiğimi ben de bilmiyorum. Sadece yanında olmak istiyorum.”

“Başka?”

“Başka erkeklerin ona yaklaşmasına sinir oluyorum.” söylerken bile çene kasları gerilmişti.

“Başka?” istediği cevaba yaklaştığını hissetti.

Kamer derin nefes aldı. “Gülmesini istiyorum.”

Olgu hafifçe gülümseyerek “Hapı yuttun.” dedi.

Kamer içinden haksız olmasını diledi. Ama bir şey diyemedi. Bu gerçekle yüzleşeli çok olmuştu.

***

Havaalanından otele geçmiş, yerleşmiştim. Burayı hiç özlememiştim. Manisa’ya geldiğimi kimseye söylemeyecektim, sadece Yağmur ve Akın’la buluşacaktım. Onlar da bizimkileri pek sevmezdi. Ama planlarım istediğim gibi gitmemişti. Babam ve annemin olduğu askeriyeye gidecektik.

Askeriyenin önüne geldiğimde bir sürü tatlı, kötü anı canlandı gözümde. Uzaktan Kuzey’i gördüm. Kuzey, benim ilk aşkımdı. Liseye gittiğimde buraya daha yeni tayin olmuştu. Daha o zaman teğmendi. Şimdi omzundaki yıldızlara bakınca yüzbaşı olmuş.

“Liva?” bir kadın sesi duyduğumda gözlerimi ondan çektim. Arkamı dönünce Deniz Abla’yı gördüm. Burada çalıştığım zamanlarda patronum gibi bir şeydi, onun da rütbesi üst teğmendi.

“Komutanım.” asker selamı verdim. Onu severdim, iyi kadındı. Ailem yüzünden tüm askeriyeyle aram iyiydi. Çocukluğum bu binada geçmişti. Atış talimini de Deniz Abla’yla çalışırdık hep.

“Nereden çıktın sen?” ellerini açıp yanıma geldi.

“Bugünkü seminer için geldik.” sarılıp dedim. “Görüşmeyeli nasılsınınız, komutanım?” takılırken hep komutanım derdim.

“Asıl seni sormalı, deli kız. Annen hiç arayıp sormadığını söylüyor. Niye merakta bırakıyorsun kadını?” Bismillah demeden sorguya başlamıştı.

Cevap veremeden biri daha seslendi. “Liva? Sen misin?”

“Hasan…” babamın en güvendiği askeriydi. Benden on yaş büyüktü ama yaş takıntısı olduğu için asla abi dememe izin vermez, adıyla seslememi isterdi.

“Ne arıyorsun burada?” şaşkınlıkla sordu.

“Biriniz de hoş geldin deyin ya. O kadar mı özlemediniz?” surat yapıp ellerimi göğsümde bağladım.

“Hoş geldin, sefa geldin tabii… Şaşkınıktan bizimki.” Deniz Abla hemen atıldı.

Hasan heyecanla “Turgut Komutan’ıma haber vereyim ben.” dediğinde kolundan tutuverdim birden.

“Sürpriz yapacağım.” yadırgayan bakışlarını düzeltmek için dedim. Ne kadar geç bilirlerse o kadar iyi.

Deniz abla, gözlerini sevinçle binaya dikti. “Annen çok sevinecek!”

“İzninizle iş arkadaşımı bulmalıyım. Birazdan seminer başlayacak. Hazırlıkları tamamlamalıyız.” yanlarında ayrılarak atış alanına gittim.

Kamer’i de görmek istemiyordum. Son birkaç gündür midemdeki kelebekler iznim dışı hareketler yapıyordu. Onları yormanın zamanı gelmişti. Talim yapan askerleri görünce yanlarına gittim. Hepsi olmasa da çoğu başarılıydı. İçlerinde biri diğerlerinden hem beceri hem de vücut yapısıyla seçiliyordu. Asker olmak için biçilmiş kaftandı ama Kuzey’den öğrendiğin kadarıyla bedelli askerlermiş.

“Ateş!” onlar gidince Kuzey bana antrenman yaptırıyordu. Poligona gitmeyeli çok olmuştu.

İlk atış başarılıydı. Toplam yedi el ateş ettim. Sadece biri omzundan değmişti. Geri kalan hepsi alnındandı.

“Paslanacağın konusunda emindim. Ama beni şaşırttın, Arslan.” asla adımla seslenmezdi.

“Ama sen paslanmışsın, Aktürk.” Az önceki çaylakların gittiği tarafa bakıp “Benim tanıdığım Kuzey yüzbaşı, o askeri askeriye kazandırır.” dedim. Manipüle etmek gibi kötü huyları vardı.

“Onun bekleyeni ve hayalleri var.” gözü maziye daldı ama belli etmemeye çalıştı. Eski sevgili asker olduğu için terk etmişti.

“Hangi birinin yok ki?” omuz silkip dedim.

Kendini gösterip “Bekleyenim olmak ister misin?” diye dalga geçti.

Birkaç yıl önce konuşurken çocukken ki hislerimden bahsetmiştim. Pislik ara sıra takılırdı. “Sanırım canın askeriyenin taşlarını saymak istiyor.” Daha yeni geldiğinde yanlışlıkla babama gelen mektupları Albay’a verdiği için babam tüm askeriyenin taşlarını sayıp renklerine göre ayırıp dosyaya yazmasını istemişti. Tam üç gününü almıştı.

“O zaman çaylaktık. Bu sefer seni de kötü emellerime alet ederim.” kahkaha attı.

Uzaktan gelen Kamer’i gördüğümde elimdeki silaha baktım. Fazla tehditkâr görünüyordum.

“Merhaba.” başını sallayıp yanımda durdu. ”Yarışalım mı?” meydan okurcasına dedi.

“Devletin malını zevklerimize göre harcayamayız.” dedim talim adına cephaneyi boşattığım zamanların yüzsüzlüğüyle.

“Siz de eğitmen olmalısınız.” elini uzatıp “Kuzey Aktürk,” diye kendini tanıttı.

“Evet. Liva Hanım’la birlikte geldik.” elini sıkarak karşılık verdi.

Memnun olma faslı bitince Kuzey, gelen emir üzerine Albay’ın yanına gitti.

“Aynı otelde kaldığımızı biliyor musun?” pişkin bir ifadeyle sordu.

“Bu civarda başka otel olmadığı için normal.” omuz silkip Kuzey’in ardından baktım. Silahı da almıştı. Ne güzel eğleniyorduk.

“Etrafı gezdirmeye ne dersin?” konuşmayı devam ettirmek amacıyla sordu.

“Askerlik yaptığınızı varsayıyorum. Tüm askeriyeler de aynıdır.” Ağır adımlarla binaya yürüdüm.

Ardımca gelip “Ben askerlik yaparken bu kadar zevkli değildi.” dedi.

“Bu gereksiz konuşmaları içeride yapmayacağınızı umuyorum.” Bizimkilerin de yanında böyle laubali olursa bu sefer her zamanki gibi hoşgörülü tavrımdan eser kalmayacaktı.

Toplantı salonuna gitmeden önce babamın odasına gittim. Ayaklarım geri geri gitse de odanın önüne gelmiştim. Kapıyı tıklatınca içeriden tok bir ses geldi. “Gel.”

Yavaşça aralayıp içeri girdim. “Baba…”

Beni görünce önce bir duraksadı. Sonra gözlerini kırpıştırarak ayağa kalktı. “Liva?” yanıma gelip “Ne oldu? Bir sorun mu var?” sordu. Niye kimse hoş geldin demiyor? Tamam, habersiz gelmiştim ama en azından nezaketen diyebilirlerdi.

“İş için geldim. İki güne döneceğim.” oldukça soğuk bir sesle cevapladım.

“Hoş geldin. Anneni gördün mü?” iki yıldız kızını görmeyen bir babanın özlemi yerine askerine emir veren albay sertliği vardı üstünde. Bu haline alışmak mı yoksa sadece bana mı böyle olması mı koyuyordu, bilemedim.

“Şimdi gideceğim.” Masasındaki yığını işaret edip “Neyse ben tutmayayım seni, çalış.” odadan çıktım. Bir kere bile sarılmamıştı…

Kuzey, annemin sorgu odasında olduğunu söylemişti. Şimdiye çıkmıştır. Koridorda ilerlerken sorgu odasında ciddi bir yüzle çıkan annemi gördüm. “Anne…”

Arkasına dönüp “Kızım? H-hoş geldin.” kollarını açıp yanıma geldi. Sarılınca elimi sırtına koydum. İçlerinde diğerlerine nazaran en sevgi dolu annemdi.

“Hoş buldum, anne.”

Ayrılınca beni baştan aşağı süzdü. “Zayıfladın mı sen?” beklenmedik bir soruydu. Sevgiden çok pişmanlık gibi geliyordu. İlgili olursa kızının yaptığı şeyi unutacakmışım gibi…

“Yıllardır aynı kilodayım.” etrafıma bakındım. Tanıdık bir yüz görüp uzaklaşmak istiyordum. Bu kadar konuşma yeterdi.

“Ne zaman geldin?”

“Birkaç saat önce.” cevaplarım istemsizce kısa oluyordu.

“Eve geleceksin, değil mi?” tereddütle baktı. İstanbul’a taşındıktan sonra adımımı dahi atmamıştım.

“Otelde kalacağım.” Her seferinde sormaktan bıkmıyordu. Ama cevabı asla değişmeyecekti.

“Lojmanda kal bari. Kimsen yok gibi otelde kalma.” iç çekip kolumu sıvazladı.

“Öyle değil mi zaten…” mırıldandım sessizce. Ama duymamıştı, hep olduğu gibi…

Asılan yüzünü görmemek için başımı çevirdim. İnsanın istenmese de içinde ailesine karşı sevgi hep kalıyordu. “Neyse. Birazdan seminere katılmam gerek. Gitmeliyim.” deyip hızlı adımlarla uzaklaştım.

Büyük bir odaya girdiğimde askerler çoktan gelmişti. Kuzey’i ilk burada görmüştüm. Çatık kaşlarıyla en önde oturmuştu. Şimdiyse bir yüzbaşı olarak yine en önde oturuyordu. Onunla gurur duyuyorum. Bana göz kırpıp gülümsüyordu.

Bunu fark eden kişi sadece ben olmamıştım. Kamer’in sinirli bakışları Kuzey’in üzerinde geziniyordu. Kendisi rüyasında kadın isimleri sayıklamayı biliyor ama… Neyse, beni ilgilendirmezdi. Benden uzak olduğu sürece kiminle ne istiyorsa yapabilir. Umurumda değildi.

Bedelli askerlere kısa genel bir seminer geçitken sonra cephaneliğe geçmiştim. Burası sessiz oluyor, rahat kafa dinliyordum. Sivil birinin girmesine izin verilmese de ben bu kurala uyumuyordum. Zaten yeni askerler dışında herkes tanıyordu.

Silahların arasında gezerken bir asker gözüme değdi. Tenhaya çekilmiş bir fotoğrafa bakıyordu. Kuzey’le hakkında konuştuğumuz kişiydi. Gözleri nemlenmişti. Yirmi sekiz gün için fazla dram kasmıyor muydu?

İçeride birinin olduğunu hissettiğinde hemen ayağa kalktı. Refleksleri çok iyiydi. Tam asker olacak adamdı da neyse…

“Kusura bakma korkuttum sanırım.”

“Sorun değil.” dolmuş gözlerini benden kaçırıyordu. Yakasında Ateş yazıyordu. Hızlı adımlarla yanımdan geçip gitti.

Kamer’den bile uzun, diye içimden geçiriyordum ki birden önümde belirdi. Boşuna iti an çomağı hazırla dememişler.

“Beş gibi buradan çıkacağız. Bana Manisa’yı gezdirsene.” Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. İlk başta gördüğüm mimiksiz adamı geri istiyordum. Çünkü gülüşü kelebekleri arşa çıkarıyordu.

“Duyduğum kadarıyla burada zaten arkadaşınız varmış. Pekâlâ, onlardan da isteyebilirsiniz.

“Onlar sıkıcı, ben seni istiyorum. Yani seninle gezmek…” diye toparladı güya. Aslında orası burası ayrı yürümese bu kadar sert olmazdım ama yüz vermeye gelmiyor.

“Tur rehberliği yapmaktan daha önemli işlerim var.” senden kaçmak gibi…

“O zaman akşam birlikteyiz.” yokmuşum gibi planı da yaptı. Onu hiç ciddiye alamayacaktım.

Postal sesleri gelince istemsizce gülümsedim. Kim olduğunu anlamam için dönmeme gerek yoktu. “Yine buldun, Aktürk…” deyip arkamı döndüm.

“Seni hep bulurum, Arslan.” tok sesi cephanede daha da gür çıktı. Eskiden de hep o bulurdu. Babam tasvip etmese de çok iyi arkadaştık. Askerleriyle yakın olmamı istemezdi, özellikle de çapkın olanlarla.

Kamer boğazını temizleyip “Siz yakınsınız galiba?” gözlerini üstümüzde gezdirdi.

“Fazlasıyla…” Kuzey’e göz kırptım. Kaçtır Selvi’siydi, Damla’sıydı zaten yeteri kadar canımı sıkmıştı. Oh olsun ona! Ne diyorum ben ya? Bana ne ondan?

“Akşama kimseye söz verme benimlesin.” tebessümü büyürken elini omzuma atıp yanağımdan makas aldı. Kuzey’le birlikte büyümüştük, diyebilirdim. Ne sorunumuz olsa birlikte hallederdik.

“Emredersiniz komutanım!” asker selemi verip göz ucuyla Kamer’e baktım. Çene kasları oldukça gerilmişti. Kendi kendisine gelin güvey oluyordu.

“Bakıyorum da istediğinizde uysal olabiliyorsunuz, Liva Hanım.” ellerini cebine atıp üstten baktı. Ne zaman canını sıksam siz’li konuşurdu.

“Liva ve uysallık? İkisi aynı cümle içinde ne kadar da alakasız durdu.” bana bakıp tekrar Kamer’e döndü. “Liva yanar dağ gibi ne zaman patlayacağını kimse bilmez.” tespit gibi tespit yapmıştı.

“Liva!” babamın sesi içeride yankılanırken Kuzey hızla elini çekip hazır ola geçti.

“Ne arıyorsun burada, yüzbaşı?” sert bakışları Kuzey’i buldu.

“Ben şey komutanım…” bir şey bulamayacağını görünce sözü ben devraldım.

“Ben çağırdım. Kamer Bey sabahki seminerle ilgili silahlardan yola çıkarak bir sunum yapmak istemişti. Kuzey’den bize yardım etmesini rica etmiştim.” aklıma ilk geleni salladım.

“Evet, efendim. Liva Hanım haklı… Biz hâlâ resmen tanışamadık.” elini uzatıp “Ben Kamer Arıkan, siber suçlarlar eğitmeniyim.” dedi.

Babam önce dikkatlice Kamer’i süzüp inceledi. Sonra elini sıkıp “Memnun oldum.” dedi büyük bir resmiyetle.

“Ben de efendim.” hafif bir tebessümle karşılık verdi.

“Annen seni arıyordu.” Siyah gözlerini bana dikti bu sefer de. Bir kere de askerinmişim gibi davranma…

“Tamam, uğrayacağım birazdan.” dedim dediğimde başını ağır ağır sallayarak adımladı.

“Bana borçlandın, Aktürk. Akşam içkiler senden.” ikisini baş başa bırakıp annemin yanına gittim. Bakalım yine hangi konuda darlayacaktı.