6. bölüm · Sessiz İhlal: Güven Protokolü
Soğuk Temas
Şirkete döndüğümüzde Kamer bilgisayarında harıl harıl çalışıyor, tek kelime etmiyordu. Bazen sıradan biri, bazen de tam bir gizem yığını oluyordu.
“İşte bu!” sevinç nidası atıp arkasına yaslandı.
“Ne oldu?”
“Bankanın sistemine sızdım ve ilginç bilgilere ulaştım.” dudağı kıvrılırken ukala ifadesini sergiledi.
“Bunun bir suç olduğunu biliyorsunuz, değil mi?” ayağa kalkıp masasının başında dikildim.
“Bulduğum şeyle kimse ona bakmayı akıl bile edemez.” omuz silkip öne geldi.
“Gizem kasmaya devam edecek misiniz daha?” tüm kuruyemişleri sayıp sonda leblebi diyordu.
“Aradığımız kişi Tülin.” eminlikle dedi.
“Nereden vardınız bu sonuca?” aslında ben de ondan şüpheleniyordum.
“Aynı anda yirmi kişinin hesabından yüklü miktar başka bir hesaba aktarılmış.” Gereksiz yavaşlıkla anlattı. Bunları biliyorduk zaten. “Bu işlem için de birkaç kişinin onayı gerek.”
Yine susunca “2x butonunuz nerede?” istemsizce sordum.
Nadir olan kahkahalarından birini atıp devam etti. Sadece keyfi yerindeyken böyle gülüyordu. “Hepsine de erişim sağlayan tek kişi Tülin Hanım. Paranın çıkışında Tülin’in ismi var.”
“Bunu kendileri göremiyor muydu ki bizimle anlaştılar?” saçma gelmişti. Kendi sistemlerini göremiyorlar mıydı?
“Tüm sisteme ulaştılar ama kimin imzasıyla yapıldığı verileri silinmişti. Kamera kayıtları da devre dışıydı.” özgüvenle ayağa kalkıp karşımda dikildi. Dedikleri doğruysa büyük bir şey bulmuştu.
“O zaman artık eğitime gerek kalmayacak.” diye sesli düşündüm.
“Bunu söylediğin iyi oldu. Acilen bu bilgileri imha edeceğim. Daha birbirimizle tam kaynaşamadan bitmesine izin veremem.” bir adım daha yaklaşırken onunla masa arasında sıkıştım.
“Bitmesine en çok sevineceğim kısmı sizi bir daha görmemek olacak.” geriye adımlamak isterken kalçam masaya değdi.
“Kalbimi kırıyorsun.” üzerime eğilirken refleksle yana kaydım. Kalbim bir anda göğsümde çarptı. Yandan fincanını alıp “Sen de kahve içer misin?” diye sordu. Ayarlarımı bozmuyordu.
“Zıkkımın kökünü iç.” sessizce mırıldandı.
Odamdaki kahve makinesinden fincanını doldurup usulca yerine geçti. “Ama başka bir sorun var.” soğumasını beklemeden bir yudum aldı. Kaşları çatılırken dudaklarını birbirine bastırdı. Kesin yanmıştı. Oh olsun!
“Ne gibi?” mehter takımı gibi bir ileri, beş geri gidiyorduk.
“O saatlerde işte olmamış.” dediğinde yine başladığımız yere döndük.
“Onun bilgisayarından yapıldıysa kesin ondan haz etmeyen birisi.” masaya yaslanıp düşündüm. Çocukluğumdan beri ne zaman bir şeyler düşünsem ya parmaklarımı ya da kalemi çeneme hafif ritimle vurup çekerdim. Daha iyi konsantre olmamı sağlıyordu.
“Kesinlikle.” arkasına yaslanıp sakince kahvesini içti. “İyi anlaşmadığı eski sevgili faktörü var ve de teknoloji mühendisi…” Emre’den şüphelenmeyi hiç bırakmıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse bazen bana da fazla rahat gelse de bazı durumlarda mış gibi yapıyordu. Ama emin olmadan insanları suçlayamazdım.
“Ya Faruk’sa?” onun da fikrini merak ettim. “Geçen seminerde nasıl kavga ettiklerini gördünüz.” Kadın sinirden deliye dönmüştü.
Gülüp başını salladı. “Adam kadına âşık, hiçbir şey yapmaz.”
“Âşık mı? Bir yüzüne sövmediği kaldı. Ne aşkı?” ana avrat küfredeceklerdi az kalsın, gelmiş aşk diyor.
“Çoğu erkek düz düşünür, Liva.” fincanını masaya bıraktı. “İlkokuldaki erkekleri düşün. Hoşlandığı kızın saçını çeker… Ya da ilk gün Emre’nin senin dikkatini çekmek için yaptığı şey.” ayağa kalkıp önünde dikildi. “Bazı kadınlarsa buna kör olur, mesela Tülin gibi.”
“Evrimleşmediğinizi kabul ediyorsunuz yani?” alaycı bir tonla sordum.
“Bence sen de pek evrimleşmiş sayılmazsın… ya da gerçeklere körsün…” elini kaldırıp çeneme dokundu. İçim ürperdi ama kıpırdayamadan öylece kaldım. “Bir dahaki sefere kalemi ters tut. Yüzünü biraz yazılmış.” bastırıp silerken dedi. Birkaç kez değmişti ama o kalem yazmıyordu ki?
“Bir daha sakın bana dokunmayın!” sertçe son kez uyardım.
“Abartmıyor musun? Gören de ne yaptım sanır.” pişkin suratla güldü. “Alt tarafı yanağındaki mürekkebi temizleme çalıştım.” normal bir şeymiş gibi kendini savundu.
“Çıkalım mı, güzellik?” kapıda beliren Tara sordu. Ne ara gelmişti?
“Seni ayrı, zamanlamanı ayrı… Tövbe estağfurullah.” başını sinirle sallayıp homurdandı.
“Ben de seni bekliyordum.” yana kayarak çantamı alıp çıktım. Uğruna bu yalana battığımız videoları öğrenmek için sabırsızlanıyordum.
Tara’nın ofisine geldiğimizde, hemen işe koyulup dikkatle inceledik. Ofisi çok tatlı dekore edilmişti. Avukat ağırlığından ziyade, tanıdığım yaramaz çocuk vardı. Özellikle çizgi film Legolarıyla sıcaklığı hissettiriyordu.
Bir video daha biterken “Ne düşünüyorsun?” sordu birden.
Emin olmayarak “Tülin hem baş hem şüphelimiz hem de en suçsuz görünen.” mırıldandım. Kamer’in söylediklerini ona da anlatmıştım ama nasıl bulduğumu söylememiştim. Kamer’in bu bilgileri nasıl elde ettiğini öğrenirse koz olarak kullanırdı.
“Şüpheli de davranmıyor.” çenesiyle ekranı gösterdi. Saldırı saatlerini kimse silmişti ama öncesini izleyerek bir fikir üretmeye çalışıyorduk.
“Efe’ye ne diyorsun?” videolarda biraz gergin görünüyordu. Belki de oydu.
“Sanmıyorum. Araştırdım onu, ailesi milyarder. Paraya ihtiyacı yok. Hem pasif biri, öyle plan yapamaz.” başını olumsuz anlamda sallayıp odayı turladı. Bunu Emre de söylemişti, babasına rest çektiği için çalışıyormuş.
“Emre peki?” kayıtlarda en rahat oydu. Asla şüphelenilmeyecek biriydi. Ama bazen acaba mı diyordum.
“Hala araştırıyorum. Ama gözüm pek su içmiyor.” sakalını sıvazlayıp dedi.
“Bir öyle bir böyle.” omuz silktim. Ne iyi ne de kötüydü.
“Haldun Bey bile olabilir.” bıkkınlıkla mırıldanıp koltuğa oturdu.
“Çalışmakta beynin sulandı galiba. Adam kendi bankasını niye soysun?” alay edercesine bir bakış atıp güldüm.
“Sigorta… Hem paraları çalar hem de büyük bir kısmını yerine koyar.” başını geriye yaslayarak cevapladı.
“Ama nüfusunu kaybeder.” Niye yapsın ki bunu? Bu şekilde onlarca müşterisini kaybediyor.
“Birkaç aya toparlanır.” başını kaldırıp “Ama ne tesadüf ki bankayı geçen ay sigortalatmış.” yüzüme baktı.
Bir an düşününe haklı olabilirdi. Yıllardır çalış, ne hikmetse soygundan bir ay önce sigortalat. Ama başka bir soru da vardı. “O zaman niye bizimle çalışmayı teklif etti? Salak mı bu adam?”
Dudağının kenarı sinsice kıvrıldı. “Aksine çok zeki… Böylelikle elimden geleni yapıyorum der ve kimse ondan şüphelenmez.” ellerini göğsünde birleştirip “Tabii, bunların hepsi varsayım.” diye ekledi.
Düşüncelerim iyice allak bullak olmuştu. Tara da yardımcı olmak yerine iyice karıştırmıştı. Hiç düşünmediğimiz adam çıksa şaşmazdım yani.
Tara’nın yanından ayrılıp, eve gidip biraz kafa dinlemek istemiştim ama pek mümkün olmamıştı. Rüzgar arayıp yemeğe davet etmişti. Eskiden daha sık giderdik, gündemimiz banka olduktan sonra pek görüşemiyorduk. Bazen aynı ofisteyken bile birbirimizi görmüyorduk.
Siyah kısa bir elbise giymiş, saçlarımı da sıkı atkuyruğu yapmıştım. Hava da bozmuştu. Gök gürültüsünün sesi içeriye bile geliyordu.
“Liva…” çatalını tabağın kenarına bırakıp bana baktı.
“Efendim, Rüzgar.”
“Sana bir şey sorabilir miyim?” gergin görünüyordu. Bir elini yumruk yapıp diğeriyle de onu sarmıştı. Başımı sallayınca “Tara’yla aranızda bir şey mi var? Yani şey… Bugün konuşlarken duydum da.” duraksayarak lafı eveleyip geveledi.
Minik bir yalandı güya, duymayan kalmama kalmamıştı. “Bir yanlış anlaşılma aslında. Tara benim çocukluk arkadaşım.”
“Harbi mi?” omuzları dikleşirken sesi sertleşti.
“Tövbeli olduğumu biliyorsun.” Sekiz yıldır hayatıma kimseyi almıyordum. Birine güvenmek gibi hata yapmış ve bedelini en ağır şekilde ödemiştim.
“Bazen istisnalar olabilmeli bence.” sandalyesini masaya yaklaştırdı. “Liva, ben… Be-” diyordu ki lafı bölündü. İyi ki de bölündü. Çünkü hiç iyi yerlere gitmiyordu. Sanırım itiraf edecekti ama buna hazır değildim.
“Seni burada görmek ne güzel tesadüf.” diyen Kamer’in bakışları masayı buldu. İlk defa işe yaramıştı.
“Erken gelmişsiniz. Dokuz gibi görüşelim dememiş miydik?” birden ağzımdan çıktı. Güya insanlara kriz yönetimini öğretiyordum ama kendime olan faydam sıfır…
“Bir arkadaşımla buluşmuştum ben de. Seni görünce işin bittiyse çıkalım diyecektim.” leb demeden leblebiyi anlamıştı.
“Dışarıda da görüştüğünüzü bilmiyordum.” Rüzgar’ın kaşları çatılmış, alnı karışmıştı.
“Yarınki seminer için ortak sunum yapıyoruz da. Mesai gibi düşün.” Bunu da yanlış anlamaması için dedim. Ya da anlasa mıydı acaba? İtiraf ederse arkadaşımı kaybedecektim.
“Anladım… Madem şu arkadaş da gelmiş, dilersen kalkabilirsin. Yemeğimiz de bitti zaten. Hem ben de biraz çalışacaktım.”
Gizli bir oh çektim. “Kabalık olmayacaksa iyi olur aslında. Proje ne kadar erken biterse o kadar iyi.” Teklifi onun yapması çok iyi olmuştu.
“Sorun yok. Keyfine bak.” tebessüm ederek kalktı.
“En kısa sürede telafi edeceğim, söz.” O zamana kadar yine bir yolunu bulup uzaklaştırmam gerekiyordu.
“Biliyorum.” Beni çıkışa kadar geçirip arabasına binerek gitti.
“Beni gördüğüne bu kadar sevineceğini bilseydim daha önce gelirdim.” yandan konuştu Kamer.
“Cıvımayın, sadece küçük bir yardımdı.” uyardım kendisini.
“Hiçbir yardım karşılıksız kalmamalı bence. Birer içkiye ne dersiniz? Buranın şarabı çok güzel.” Bir bina ilerideki restoranı gösterdi. Fırsatçı herifin tekiydi.
Başımı sallamakla yetindim. Günün yorgunluğunu ve kafa dağıtmaya ihtiyacım vardı.
Bunu beklemiyormuşçasına kaşları havalandı. “Önden buyurun.”
Burası biraz daha gürültülüydü. “Benimle gel.” Üst kata çıktığımızda ses azalmıştı. Böyle daha iyiydi. Teras gibi bir yerdi ama çok az masa vardı. Hepsi de boştu. Tüm şehir ayaklarının altında kalıyordu.
“Güzelmiş.” İstanbul’u seyrederken söyledim. Ama biraz serindi. Elimle kolumun açıkta kalan kısmını sıvazlarken omzunda bir battaniye hissettim.
Bir şeyler mırıldandı ama duymadım. “Kırmızı şarap, değil mi?” sorunca başımı salladım.
Masaya geçtikten bir süre sonra şarap da gelmişti. Kadehi hafif sallayıp kokladım. Sert olsa da güzeldi. Bir yudum alınca tadının da fena olmadığını gördüm.
“Niye kaçtın demin?” ilk kadehi bitirdi.
“Soru sormak yok.” kendime de koyup ağzıma mandalina attım.
“Sanırım âşık sana.” yüzünü ekşitti ama şaraptan mı yoksa bu fikir yüzünden mi bilemedim.
“Bu sizi ilgilendirmiyor.” Sarhoşken daha huysuz oluyordum.
“En azından bu gece sen diyebilirsin bence.” gülüp sonra “Peki ya sen?” ciddileşerek sordu.
“Sizce cevabım evet olsaydı burada mı olurdum?” omuz silktim. Alkol dilimizin bağını bazen çözebiliyordu. “Tara’yla aranızda ne yaşandı?”
“Seni bana karşı dolduruyor mu?” kadehi kafasına dikti. Ondan bahsederken yüzü geriliyordu.
Başımı sallayıp “O da ketum.” diye yanıtladım.
“Onu konuşmak istemiyorum.” kestirip attı. “Niye kendi mesleğini yapmak yerine yüz okumayı öğrendin?”
“Siz niye siber güvenliği öğrendiyseniz ben de o yüzden.” O da siber saldırıya uğramıştı.
“Sekiz yıl hayatına kimseyi almayacak kadar çok mu seviyordun onu?” sordu birden.
“Yine duracağınız yeri bilmiyorsunuz.” Nereden öğrendi diye şaşırmıyorum artık. Aylin’den ya da hakkımda araştırma yaparken bulmuştur.
“Asıl sen bilmiyorsun.” dediğinde kaşlarımı çattım. “Hep bir adım geridesin.”
Şalımı düzeltip “Kimsenin sınırlarını çizmeyi sevmiyorum çünkü.” dedim.
“Ya o kişi çizmeni istiyorsa?” biten içkisini doldurdu. Hızlı gidiyordu, her anlamda.
“Ama ben istemiyorum.” hepsini kafama diktim. Yüzüm buruşurken sesli bir nefes verdim.
“Bir kişinin suçunu diğer tüm erkeklere kesemezsin.” haklı olabilirdi ama ne çektiğimden haberi bile yoktu.
“Fikrinizi sormadım.” omuz silkip arkama yaslandım. Hafif sarhoş olmuş, uykum geliyordu. Biraz daha içersem yarın başım çok fena ağrıyacaktı.
“Diğerlerine bana olduğu kadar kaba değilsin.” homurdanınca gözlerimi devirdim.
“Çünkü hayatıma izinsiz müdahale etmiyorlar.” gayet yeterli sebepti.
“Niye sevgiliyiz yalanını söylediniz?” gözlerini kısıp başını yana eğdi.
“Öyle gerekti.” kısa bir cevap verdim. Battaniyeyi sandalyeye bırakıp, manzarayı izlemek için ayağa kalkıp demirliklerin yanına gittim. “İstanbul’u seviyorum.” mırıldandım çakırkeyif halimle.
“Ben de…” sesli bir iç çekti.
Ahşap salıncağın yanına ilerleyip oturdum. Minderleri yumuşacıktı. Daha da uykum gelmişti. Araba kullanmak için önce uykumu açmalıydım. Başımı geri yaslayıp yıldızları seyrettim. Kamer de yanıma oturunca yana kaydım.
“Yüzünü okuyamıyorum.” düşüncelerim benden bağımsız homurtu şeklinde dudaklarıma döküldü.
“Çünkü duygusuz herifin tekiyim.” burnundan gülüşünü duydum.
“Seni kim duygusuz yaptı?”
Kamer bir süre sustu. Elindeki kadehi parmaklarının arasında yavaşça çevirdi. Bakışları şehir ışıklarında takılı kaldı. Bana dönüp “Herkes…” dediğinde gözlerinin içine baktım. Kenarları kırışırken güçle yutkundu. Zor şeyler yaşamıştı belli ki.
“Ben de duygusuz olmak istiyorum.” çocuk gibi mızmızlandım.
“Zaten değil misin?” sarhoş olmamız laf sokmasına engel değildi.
“O zaman niye hala öfkeliyim?” sormadan edemedim. Herkesten nefret ediyordum. Beni salak yerine koyanları affedenlerden nefret ediyordum.
“Çünkü en güvendiklerine konduramıyorsun…”
Yan dönüp başımı mindere yasladım. Gözlerimi kapatıp “Beş dakika kestireceğim. Eğer gözlerinizi üzerimde hissedersem onları oyarım.” uykulu sesimle mırıldanarak uyardım. Nadir duyduğum gür kahkahasını duyarken ben de gülmüştüm.
